Kürsü

Bedir ve Bedir’in Sebepleri

Ve işte böyle semavî bir ihtişamla Bedir’e gelindi.. ve artık, i’lâ-yı kelimetullah yaparken, yani Allah’ın (celle celâluhu) yüce adını, en masum duygu ve düşüncelerle etrafta neşrederken, O’nu engellemeye çalışan insanlara karşı son darbesini vuracaktı ve diyecekti ki: Bundan böyle, Allah adının dört bir yanda anılmasını engelleyemeyecek ve O’na açık sineleri baskı altına alamayacaksınız.

Evet, O’nun Nam-ı Celîli bir yere takılıp kalmamalı, bütün sinelere girmeli ve bütün gönülleri huzura kavuşturmalı. Bütün engelleri bertaraf etmek için, i’lâ-yı kelimetullah maksadıyla, “i’lâ-yı kelimetullah”ı esaret altında kalmaktan kurtarmak, onun yapılmasını bütün insanlıkça prensip olarak kabul etmek, fikir ve düşünce hürriyetine giden yolları açmak için, Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine, Mekke’de insanca yaşama hakkı tanımayan o gözü dönmüş kâfirlere son darbesini indirecekti.

Ayrıca, Müslümanların, o güne kadar kazandıkları bütün mal ve menalleri ellerinden gitmişti. Zira, Allah Resûlü ve arkadaşları Mekke’den uzaklaştırılırken, beraberlerinde fazla bir şey götürememiş, mallarını mülklerini, servetlerini Mekke-i Mükerreme’de bırakmış, öyle hicret etmişlerdi. Ve Mekkeliler, Müslümanların gözlerinin önünde, bu malları develerin sırtlarına yükleyip, Şam’a, Yemen’e götürüyor ve satıyorlardı. Şimdi Medine civarından geçecek olan kervandaki mallar onlarındı ve bunu mutlaka almalıydılar.

Bir de, sağda solda Müslümanların önlerini kesen, onları tehdit eden, Müslüman olan herkese akı-karayı seçtiren, kimilerinin mızraklarla göğüslerini delen ve ciğerlerini dışarı çıkaran, kimilerini yurtlarından yuvalarından eden düşmanlar mutlaka sindirilmeliydi.

Evet, onlara son darbeyi vurmak suretiyle diyecekti ki; kuvvet onların elinde değil, kuvvet hakkın elindedir ve kim hakka teslim oluyorsa, Allah (celle celâluhu) onu kuvvetli kılacaktır. Bugün olmasa da yarın, bütün kuvvetler, güçler hakkın eline geçecektir ve bir gün gelecektir ki, sözü hak söylecek, gönüllere hak düşüncesi hâkim olacak; insana ve insanla gelen yüce mânâya herkes temenna duracak ve saygı gösterecektir. Ve işte Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), bunun kavgasını veriyordu.

Bu arada, kavim ve kabilelerden mütehayyir, ortada kalmış olanlar vardı. Bunlardan bazıları İslâm’a girmek istiyorlardı ama, Kureyş’in zulüm ve işkencesinden korkuyorlardı. Bu mütehayyir ve müteredditler, ayaklarını kaldırıyor, fakat adımlarını atamıyorlardı.

Bedir ve Bedir'in Sebepleri 2

İşte, bunlara adım attırma sırası gelmişti. Kuvvetin Allah’ın (celle celâluhu) elinde olduğunu ve kuvvet dengesinin Medine lehinde değiştiğini gösterecek ve onlara itminan verecekti. “Korkmayın, tasalanmayın, inanıyorsanız, yani mü’min iseniz, Allah (celle celâluhu), er geç size fereç ve mahreç ihsan edecek; kapıları, pencereleri sonuna kadar açacak ve siz huzura, saadete, mutluluğa uyanacaksınız!” diyordu.

O, böyle diyordu.. müteredditler de Bedr-i Kübrâ sonunda anlayacaklardı ki, artık kuvvetler yer değiştiriyor. Mekke’deki küfür yobazlarının bize yapacağı bir şey kalmadı diyecek ve Medine’ye, medeniyetin başkentine, medeniyet düşüncesiyle gelen O yüce insan, Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) yönelecek ve “La ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” hakikatiyle yeni bir anlayışa uyanacaklardı.

1. Bedir’deki Kuvvetler

Allah Resûlü, sahih megâzî ve siyer kitaplarının nakline göre, Bedr’e 305 insanla çıktı. Bulunup bulunmadıkları ihtilâflı olanlarla bu rakam 313’e ulaşıyor.[1] Bazı kitaplar bu rakamı Hz. Dâvûd’un arkasında, Câlût’la savaşan askerin sayısına denk tutarlar.[2]

Evet, bu iki dönemde de insanlığın kaderini değiştirme operasyonu yapılmakta, karanlığa karşı ışık ordusuyla gidilmekte, haniflik gerçeğinde, İshak zirvesiyle İsmail zirvesi temsil edilmekte olduğundan her iki ordunun sayısı da 313 olabilir.

Evet, Muhyiddin İbn Arabî’nin Füsûs‘unda anlattığı gibi, birinin başında hilâfeti temsil eden Hz. Dâvûd, diğerinin başında ferdiyet ve gavsiyeti temsil eden makam-ı ferdiyetin sahibi, ferd-i ferîd Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) vardı.

Bedir ordusunun 2 adet süvarisi, 30-40 adet de devesi vardı. Müslümanların bu kadar az imkânlarına ve iki atlarına mukabil, karşı tarafın tam 200 atı bulunuyordu. Bir ata karşılık 100 at. Bir süvariye karşılık 100 süvari kavga edecektir. Müslümanların 310 askerine mukabil, karşı tarafın asker sayısı 1000’e yakındı.[3] Bu, her insanın, 3-4 insanla yaka paça olması demektir.

Kureyş, o güne kadar, askerlik sanatı adına bilebildiği şeylerle donattığı bir orduyla.. yani o günün şartlarına göre tam tekmil ve musallah bir ordu nasıl olursa, işte o şekilde silahlandırılmış olarak gelmişti. Allah Resûlü ve ordusu ise, oraya kadar o beş-on devenin sırtında nöbetleşe gelmişlerdi.. hem de 200 km’lik bir mesafe katederek…

Bunları bilmekte fayda var; zira çöl, yaz, sıcak, Ramazan ayı, halk oruçlu ve 200 km’lik bir mesafenin aşılması… Çöl nedir? Bedir nerededir? Hacca gidenler bunu az çok bilirler. Bugün o yollarda benzin istasyonları var. Onları ve bazı vahamsı yerleri yok farz etseniz -ki bunlar çok yeni şeyler- gözünüzün kestiği kadar kum göreceksiniz. Yer yer fırtınalar uğuldayacak, sizi tehdit edecek ve siz bu arada iki aylık yolu birkaç güne sıkıştırmaya çalışacaksınız.. Hem de yürüyerek.

İşin bir diğer yanı da, Müslümanlar, Kureyş kervanını tehdit gayesiyle yola çıkmışlardı. Ne var ki murad-ı ilâhî başkaydı ve onlar istemeyerek bu noktaya sevk olunmuşlardı. Allah (celle celâluhu) Enfâl sûresinde kendi muradını şöyle anlatır:

وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ إِحْدَى الطَّائِفَتِيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللّٰهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ * لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ

“Allah iki taifeden birini size vaad etmişti; siz kuvvetsiz olanın size düşmesini istiyordunuz. Oysa, suçluların hoşuna gitmese de hakkı ortaya çıkarmak ve bâtılı tepelemek için Allah, sözleriyle hakkı ortaya koymak ve inkârcıların kökünü kesmek istiyordu.” (Enfâl sûresi, 8/7-8)

2. Buluşma Noktasına Doğru

Allah (celle celâluhu), bunu murad ettiği için, Müslümanların arzusu, niyeti başka olsa bile, evirip çevirdi ve onları kervanla değil de muharip birlikle karşı karşıya getirdi. Müslümanlar, kervanı takip edip, kıstırıp mallarını geri almak niyetindeydiler; hâlbuki Cenâb-ı Hak onlara, bir daha ebedî olarak mallarını başkalarına kaptırmama yollarını açıyordu. Evet, Müslümanlar, kâfirin başına öyle bir yumruk indireceklerdi ki, kâfir bir daha kendine gelemeyecek, sürekli sendeleyip duracaktı.

Artık bundan böyle işteاَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ fehvâsınca, Hak galebe çalacak ve hiçbir şey Hakk’ın üzerine çıkamayacaktı. Allah, bunu murad ediyordu. Kim ne murad ederse etsin مَا شَاءَ اللّٰهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ“Allah neyi murad ediyorsa o olur. Allah’ın olmasını murad etmediği de olmaz.”[4]وَمَا تَشَاؤُونَ إِلاَّ أَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ “Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz.”[5] esaslarına göre.. Allah (celle celâluhu), Bedir’e gidilmeyi murad buyurmuştu. O’nun Habib-i Edib’i de bunu seziyordu.

Gökler bir başka türlü bakıyordu o mübarek Ramazan’da adım adım Kadir Gecesine doğru gidilirken, zemin bir başka türlü tebessüm ediyordu. Hatta Bedr’e vardıkları zaman, orada kendi sınırları dahilinde, sekîne yağmurunun yağması, başka bir mânâ ifade ediyordu. Toz toprak yatışmış… kuyular su ile dolmuş ve yağmur damlalarıyla beraber âdeta melekler de inmişti.. vâkıa, melekler de inmiş ve mü’minlerin nişanlarını takıp, size benzemek için böyle yaptık demişlerdi. Ve o gün, mü’minlerin parolası “Ehad! Ehad!”dı.[6] Herkes “Allah bir!” deyip kükreyecekti. Urbaları bembeyaz, tıpkı kefenler gibi. Çünkü oraya gelirken; “Nerede düşmanla karşılaşırız, nerede onunla yaka-paça oluruz, ne olur ne olmaz, bizi biraz ötede huri ve gılmanlar karşılayacak.” deyip, Arafat’ta hacıların elbiseleri gibi bembeyaz urbalar giymiş öyle geliyorlardı. Öyle bir geliyorlardı ki görmeye değerdi…

Bu mübeccel sefere iştirak edememe burukluğunu yaşayanlar da vardı. Rüyasında bile Resûl-i Ekrem’in yanından ayrılmayı düşünmeyen Enes b. Nadr da bunlardandı.. Bulunamamış ve bir sene bu hicranla yanıp tutuşmuştu. Hicran ki en müessir duadır. İsterseniz, ben de sizlere, ızdırap ve hicran talebinde, mâsivâ ile alâkalı hicran talebinde bulunayım: (Allah (celle celâluhu), ızdırabı, çileyi, hicranı zihinlerinize, kalblerinize saçsın ve uykularınızı kaçırsın!)

Evet, perişan milletimiz ve sizin gibi düşünen perişan milletler için ızdırap içinde yatıp kalkma, ızdırapla inleyip durma, öyle müthiş bir duadır ki, bin rekât namaz kılsanız, hatta bu namazı Kâbe’de eda etseniz bin defa tavafta bulunsanız, sonra da el açıp yalvarsanız yine ızdırap duasının ve muzdaribin duasının seviyesini tutturamazsınız. Evet ızdırapta ağzınızı açıp “Yâ Rabbî!” demediniz ama, ızdırabınız size uyumayı haram kıldı. Sabaha kadar fasılasız düşünüp durdunuz.

“Ah benim Türkistan’daki kardeşlerim, ah benim Afganistan’daki kardeşlerim! Kim bilir yine hangi bacımın baş örtüsüne el uzatıldı? Kim bilir nerede hangi anam kıstırıldı ve ırzına tecavüz edilmek istendi? Cumâbâlâ’daki kardeşlerim, Gümülcine’deki kardeşlerim, Sofya’daki kardeşlerim, İskeçe’deki kardeşlerim!. Ve camilerin izi bile kalmayan o koca sultanların camilerle donattığı Kavala’daki kardeşlerim! Ve daha neredekiler, neredekiler…”

Evet, ızdırap öyle müthiş bir duadır ki, bu dua Allah’a doğru teveccüh ederken, bütün gök ehli “Âmin!” der. Izdırap, mü’minin kıymetler üstü kıymete ulaştığı bir andır. Ve o an mutlak duayla daha da verimleştirilmelidir. O an ki, insanın şakakları zonklar, kasıklarına sancı girer ve ellerini kasıklarına koyup ızdırapla döner. Çünkü o anda din kardeşleriyle ve kendi gibi düşünenlerle beraberdir. Zaten biz de, bunu gerçekleştirmek için varız. Bunu yapamayacaksak bizim için yerin altı da birdir, üstü de birdir. Zilletle yaşamaktansa; yani, benim insanımın, benim milletimin hakkına tecavüz edilecek de benim elimden bir şey gelmeyecekse bizim için yerin altı yerin üstünden daha hayırlıdır.

Sahabe de Bedir’e işte bu anlayışla güle oynaya gelmişlerdi. Çünkü önlerinde Cennet vardı.. ebediyet vardı ve Allah hoşnutluğu vardı. Melekler, o gün onların o tavırlarını öyle beğenmişlerdi ki, onlar “Ehad! Ehad!” dedikçe âdeta semalar deliniyor ve aşağıya tabur tabur melek iniyordu. Sanki daha Bedir başlamadan, Bedir’in zaferini kutlamak ve o zafer adına bir şehrâyin, bir donanma gecesi tertip etmek için melekler yeryüzüne iniyorlardı. Gören görüyordu; başlarında beyaz sarıklar ve sırtlarında beyaz urbalar. Niçin beyaz urbalar? Çünkü sahabe Bedir’e gelirken beyaz urbalarla gelmişti. Dillerinde parola, “Ehad! Ehad!” Evet, böyle karşılıyorlardı oraya gelirken, ruhları gibi simsiyah elbiseler içinde gelen Mekke müşriklerini ve kocamış küfür babalarını.

Bedir’e güle oynaya gelen sahabenin biri, güle oynaya bir ağacın başına çıkmış hurma yiyordu. Allah Resûlü’nün: “Bugün kim Allah’a iman ederek ve sevabını Allah’tan (celle celâluhu) bekleyerek burada savaşıp ölürse Cennet’e girer.” bişaretini duyunca dakika fevt etmeden elindeki hurmaları savurdu ve: “Bunların eliyle ölmekle Cennet’e gireceksem, bu cana minnet!” dedi, sonra da düşman saflarına dalıverdi. O gün bu sahabi Bedir’de muradına ermişti.”[7]

Esasen bu arzu, onların müşterek duygu ve düşünceleriydi. Onun için oraya şevk u tarâb içinde gelmişlerdi.. Bu, öyle önemli bir dinamiktir ki hiçbir gücün bunu aşması mümkün değildir.. ve işte bu asker, bu ruh, bu şuur içinde hazırlanmıştır.

Böyle güle güle ölüme giden askerle savaş edilmez! Çünkü o âdeta elinde iki can taşıyor, yani dünyayı da ukbâyı da hakir görüyor ve sadece “Allah” diyor, yollara düşüyor. Başa çıkılmaz bu ihlâs ve rıza topluluğuyla..

3. Sistemli Ordu

Bedir sayesinde çöl, aynı zamanda sistemli bir ordu görüyordu. Bu ordu sayesinde çapulculuk tarihe karışacak ve dünya bir yeni sistemle tanışacaktı. Zira, bu ordunun başında, insanlığa sistem getiren, nizam getiren, âhenk getiren insan vardı.

…وَوَضَعَ الْمِيزَانَ * أَلاَّ تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ * وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلاَ تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ

gibi âyetlerle,[8] insana bakan, onu anlatan bir sûrede üç defa mizanın, dengenin, âhengin ehemmiyetini anlatan Allah (celle celâluhu), mizan emrini, mizan disiplinini en güzel şekilde temsil eden Hz. Muhammed Mustafa’yı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mizan ve denge insanı olarak, düzenli bir ordunun başında Bedr’e göndermesinden daha tabiî ne olabilirdi!

Keşif kolları vardı ve cahiliye bunu bilmiyordu. Bu keşif kolları, doğrudan doğruya hayatın içinde, öylesine pişmiş, yetişmiş kimselerdi ki, böyle ikinci bir kadro göstermek mümkün değildi.

Bu keşif kolları, 20’ye yakın seferiyle çölü didik didik etmiş ve sırf bir tatbikat olsun diye değil, doğrudan doğruya hâdiselerle boğuşa boğuşa yetişmişlerdi. Hasımları ile karşılaşma, onlarla yüz yüze gelme.. açıktan açığa onlarla hesaplaşma ve yer yer en mahrem noktalara kadar sokulma.. en has toplantı yerlerinde velvele olup inleme.. evet, bütün bunların hepsi onları öyle yetiştirmiş ve öyle bilemişti ki.. aynı eğitimden geçmeyen birinin onlarla baş etmesi mümkün değildi. Düşman nerededir? Düşman haberlerini ulaştıran ulaklar nerededir? Kervan nerededir? Yol emniyeti nasıl temin edilir? Bütün bunları çok iyi biliyorlardı. İlk defa çölde, hatta belki de insanlık tarihinde, böyle yıldırım hızı ile hareket eden keşif kolları Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde gün yüzüne çıktı.

Nasıl mı? Bakın, askerlik ve istihbaratla iştigal etmemiş o Zât, bir ordu tertip ve teşkil ediyor. Yol emniyeti sağlanıyor. 200 km’lik bir mesafeyi yaya ve deve yürüyüşü ile katediyor. Ve bununla beraber yolda herhangi bir engelle karşı karşıya kalmıyor; çünkü O’nun o yıldırım timleri, o âna kadar çölü, 20 defa taramışlar “Rota şurasıdır, güvenli yol burasıdır-şurasıdır.” tespitini yapmışlar ve bu sayede bir yabancı kuşa, kendilerine ters bakan bir kartala dahi rastlamadan Bedir’e kadar emniyet içinde gelmişlerdir. Ve bu çok önemli bir meseledir.

4. Kuyuların Bulunduğu Noktaya Doğru

Ordunun ârâm edeceği yer, Bedir kuyularının başıdır. Düşman da orayı yakalamak isteyecektir. Düşman, iki yüz atlısı ile, hızla oraya doğru gelmektedir. Ama, firaset ve akıl almaz hız, mü’minleri onların önüne geçirmiştir. O havalide Bedir, suyun bulunduğu tek yerdir. Ve bu suyun başı Müslümanlar tarafından tutulmuştur. Böylece Kureyş, bir kere daha felç edilmiş oluyordu.

Bu esnada keşif kolları, kervan nerede, onu da iyi takip ediyorlar. Burada işi hallederlerse, onun hakkından da gelmeyi düşünecekler; zira o kervanda, Mekke’de bıraktıkları mallar var. Onu mutlaka istirdat etmelidirler. İşin hukukî gereği olarak mallarını, gasbedenlerin ellerinden geriye almalıdırlar.

Mü’minler, bu mülâhaza ile plânlar yapıyorlardı ama, Allah (celle celâluhu), başka bir şey murad etmişti. Küfür, bütünüyle sindirilecek ve bir daha başkaldıramayacaktı.

Allah Resûlü, ordusunu, sağ-sol-merkez birliklerine ayırmıştı.. ve bu, o güne kadar bilinen şeylerden de değildi. Bunlardan merkez, muhacirîn ve ensarın ileri gelenlerinden teşkil edilmişti ki bunlar, Allah Resûlü’ne ölümüne biat etmiş kimselerdi. Tek başlarına da kalsalar, verdikleri sözden dönmeleri mümkün değildi. İşte, merkez kuvvetine böyle insanlar yerleştirilmişti.

Bu insanların başına da yine birçok defa rüşdünü ispat etmiş Hz. Ali ve Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anhümâ) getiriliyordu. Bunlardan biri muhacirînin, diğeri de ensarın başına getirilmişti.[9]

Hz. Ali ki, hususî faziletle sahabenin en büyüğü idi. Umumî fazilette ilk üç halifenin, ondan üstün olduğuna dair umumî kanaat ve ittifak vardır. Fakat hususî durumu, Allah Resûlü’ne cibillî yakınlığı, o haneye ait bazı esrara vukûfiyeti, Allah Resûlü’nün neslinin ondan devam etmesi ve bütün evliyânın sertâc-ı ibtihâcı olması.. evet, bütün bu durumlarda, onun bir eşi daha yoktu. Yedi yaşında Müslüman olmuştu. Küfrün tozu toprağı onun eteklerine asla bulaşmamıştı. 9 yaşlarındaydı ki, Allah Resûlü, Kureyş’in ileri gelenlerine: “Bana içinizde yardımcı olacak kim var?” dediğinde elindeki su testisini bırakıp, eliyle göğsüne vuran ve: “Ben varım ya Resûlallah!” sözleriyle kükreyen bir yiğitti.[10]

Yaşı 17’ye ulaştığında ve Allah Resûlü hicret edeceği zaman ona, kendi yerine yatmayı, yani ölmeyi teklif etmişti.. etmişti de bu çiçeği burnunda delikanlı, bu teklifi Cennet’e davet gibi, sevinerek kabul etmişti.[11] Evet, Hz. Ali, hayatında hiç tereddüt soluklamamış bir insandı ve bu koçyiğit, Bedir’de muhacirînin başında bulunuyordu. İsabetine kurban olayım. Allah Resûlü nasıl da adam seçmesini biliyordu!

Sad b. Muaz’a (radıyallâhu anh) gelince, o da ayrı bir fazilet âbidesiydi. Sadakati herkesçe müsellemdi. Ve daha sonra aldığı yara sebebiyle ölüm yatağına düşünce, söylediği sözler, bunun en güzel şahidiydi. O gün şöyle demişti: “Allahım, eğer Senin uğrunda bir savaşa daha iştirak edeceksem beni yaşat. Yoksa beni hemen huzuruna al!”[12] Ve o hastalığında vefat etmişti. Cenazesi teşyî edilirken, Allah Resûlü, parmaklarının ucuna basa basa yürüyordu. “Niye ya Resûlallah?” diye soranlara da: “Bütün gök ehli, bu cenazeyi teşyi için indi, yere basmaya utanıyorum!” cevabını veriyordu. Bu ne seçme, bu ne yerinde intihapdır!

Ve işte bunlar, merkezi tutuyorlardı. Kumandan, zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü tercih edecek insan olursa, asker kaçar mı? Onun, kellesini verdiği yerde asker vermez mi? Zaten, asker de şehitlik arayarak gelmişti oraya kadar! Allah Resûlü de bu merkezin içinde yani bu etten kemikten kalede muhat bulunuyordu. O’nun kılına bile dokundurmazlardı vallahi! Çevresindeki bu ölüm idealli insanlar, bütünüyle bertaraf edilmeden O’na ulaşmak mümkün değildi.

İşte O, böyle bir merkezin başında bulunuyordu. Merkezin umumî bayrağını Mus’ab b. Umeyr taşıyor.[13] Bu ne müthiş manzara, bu nasıl seçmedir! (Uhud’da inen bir kılıç, sağ kolunu götürüyor, sancağı sol eliyle tutuyor. Bir kılıç da o kolunu götürünce, “Allah Resûlü’ne karşı, tek kalkanım kaldı, vur, bir de boynuma vur!” diyen[14] ukbâya göre programlanmış bir ruh, Mus’ab (radıyallâhu anh), elinde bembeyaz bayrakla merkezde duruyor. Sağ cenah, sol cenah güzelce tabiyelenmiş ve az ileride öncü kuvvetler yerlerini almış emir bekliyorlar. Arkadan da redif takımlar geliyor. Başlarında Kays İbn Ebî Sa’d (radıyallâhu anh).. teker teker tırnaklarını sökseniz “Of!” demeyecek kadar mukavim ve kararlı bir insan…

Öyle bir sistemle geliniyor ki o güne kadar, o günün erkân-ı harpleri, böylesini ne görmüşler, ne de biliyorlar! Zaten Kureyş’in belini kıran hususlar da işte bunlardı.. Allah Resûlü’nün, oraya değişik bir sistemle gelmesi, daha baştan onların köhne sistemlerinin hiçbir işe yaramadığını ilan ediyordu. Allah Resûlü, farklı bir sistemle; onlar ise, darmadağınıklık ve eski usullere mukayyet idiler.

Ayrıca Allah Resûlü, ordusunun içinde bulunuyordu ki, bu da Müslümanlar için ayrı bir güç, ayrı bir dinamizm kaynağıydı. Zaten: “Ölürsek beraber ölürüz. Kanım kanınızın; canım da canınızın önündedir!”[15] demişlerdi. İmamın, raiyetine emniyet ve güven telkin etmesi çok önemlidir. Ve Allah Resûlü bunu en iyi şekilde yapmıştı: “Canım canınızın önünde; kanım kanınızın önünde, size ilişirlerse bana ilişmiş sayılırlar!” demişti.. diyordu ve bu sözler onların kulaklarında çınlarken, O da, onların aralarında dolaşıyor ve aralarında yürüyordu. Zaten oraya kadar develere nöbetleşe binerek gelmişlerdi. (Canım çıksın, keşke ayağını başımıza bassaydı!) iki kişi de, O’nun bindiği deveye binerek oraya ulaşmıştı. Bu zatlar fevkalâde üzülüyor ve: نَحْنُ نَمْشِي عَنْكَ “Senin namına biz yürüyebiliriz, Sen bin!” diyorlardı; ama, Allah Resûlü, onlara şöyle cevap veriyordu: مَا أَنْتُمْ بِاَقْوَى مِنِّي وَمَا أَنَا بِاَغْنَى عَنِ اْلأََجْرِ مِنْكُمَا“Siz kuvvet bakımından Benden daha kavî değilsiniz. Ecr ü sevaba ihtiyaç bakımından da ben, sizden daha müstağni değilim.”[16]

Evet, bunu zaman ve mekânın Efendisi söylüyordu: “Siz benden daha kavî değilsiniz. Ecr ü sevaba ve Cennet ihtiyacına karşı ben de sizden daha müstağni değilim.” Bu Emirler Emiri, öyle insanlar içinde insanlardan bir insan olmuştu ki, onlarla oturup kalkıyor ve yanlarından hiç ayrılmıyordu. Onlarla aynı sofraya oturuyor, aynı yemeğe kaşık çalıyor ve aynı yeri paylaşıyordu.

Eşitlik ve müsâvât, Fransız ihtilalinden beri insanların dillerine pelesenk ettikleri bir kelime. Acaba o günden beri eşitlik denen, müsâvât denen şeyi hiç gören var mı?!. Onu sadece Saadet Asrı’nın insanı tanıdı, hem de Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) vasıtası ile.

Hayatının en sıkıntılı döneminde, gökler bütün kapılarını O’na açtı ve O’nu bağrına bastı. Evet O, miraca çıktı, Cennet hûrileri teşrifatçı gibi yollara döküldü, melekler başlarını kaldırım taşları gibi ayaklarının altına koydular ve Nizamî’nin dediği gibi: “Yarım hilâl, atının ayakları altında nal hâline geldi.” Cennet: “Kal, gitme!” dedi; fakat O, yine de dönüp insanların arasına geldi. Büyük veli Abdülkuddüs bu hâdiseyi zikreder ve yeminle şöyle der: “Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), kimsenin, ulaşamadığı yerlere ulaştı, Allah’a yemin ediyorum ki, ben oralara çıksa idim bir daha geriye dönmezdim!” Ve bunu bir başka veli değerlendiriyor: “İşte nebi ile veli arasındaki aşılmaz, büyük mesafe!”

Nasıl aşacaksın ki, O, Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Evet O, Allah katında bu durumda, görüldüğü gibi, kendisini insanlardan bir insan saymakta ve her hâlinde insanlarla beraber olmaktadır.

İnsanlık, müsâvâtı O’nunla gördü. Ve bir gün bulacaksa yine O’nunla bulacaktır. Bu beklenti, hukukun kendi özünden kaynaklanıp gelişen kaçınılmaz bir realitedir. Ve işte çöl, bu orduyu, çok önemli bu yanıyla da görüyor. Çöl için bu büyük şeref.. o gün çölün etekleri mücevherlerle doluyor ve bu çöl o gün Cennet bahçeleri kadar izzet ve şerefe ulaşıyordu.

Allah Resûlü, orduyu bizzat kendisi tanzim edip mevzilerine yerleştirdi. Ardından merkezde büyükçe bir kuyu kazdırdı. Bu kuyuya, harp müddetince yetecek kadar su dolduruldu. Daha sonra da diğer kuyuların hepsi körletildi.[17] Düşman kuyulara güvenip, hazırlıksız gelecek ve kuyuların durumunu görünce de tamamen kolu-kanadı kırılacaktı ve öyle de oldu…

Ordunun tanzim şekli mükemmel olduğu gibi, hareket tarzı da fevkalâdeydi. Askerler, nerede ok, nerede mızrak ve nerede kılıç kullanacaklarını çok iyi biliyorlardı. Sağ cenah ne zaman, sol cenah ne zaman harekete geçecek, arka kuvvetler ne zaman müdahalede bulunacaklar, hepsi zamanlama açısından çok güzel ayarlanmıştı.

Hele Efendimiz’in kendi otağını kurduğu yer, o kadar üstün bir firasetle seçilmişti ki, en büyük erkân-ı harp -ki bu O’ydu- ancak bu kadar isabetli bir yer seçebilirdi. Bütünüyle harp sahasına hâkim bir yere otağını kurdurdu. Sağ cenah, sol cenah, arka kuvvet, olduğu gibi görünüyordu. Ayrıca göndereceği haberler ve askerlere ulaşması gereken taktikler ânında duyurulabilecekti. Artık, her şey tamam, az sonra harp başlayacak.. ve müşriklerin o musallah kuvveti karşısında, 5-10 şehitle, kendilerinden 3-4 kat daha fazla düşmanı hâk ile yeksân edip geçecek. Daha önce de işaret edildiği gibi, Efendimiz o gün askerlerine parola da vermişti. Herkes “Allah bir!” mânâsına “Ehad! Ehad!” diyecekti. Ehad, Allah’ın (celle celâluhu) ismidir. Allah’tan (celle celâluhu) başkasına “Ehad” denmez. Ehad zâtında birdir.

قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ ki, tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rubûbiyeti ifade eden bu mübarek sûrede: “De ki Allah birdir.” (İhlâs sûresi, 112/1) denilmektedir. O, öyle birdir ki, ikincisi yoktur. “Vâhid”in ikincisi, “İsneyn”dir. Ama “Ehad”in ikincisi yoktur. Ehad, rakamlar içinde tektir. İkincisi, üçüncüsü olmaz. Yani Allah isneyniyeti muhal birdir. O gün parola “Ehad! Ehad!”dır. Ve onlar “Ehad! Ehad!” dedikçe, sanki verâların verâsından bir ses onlara; “Lebbeyk, kullarım!” demektedir. “Ehad” isminin parola olarak seçilişinde bir hikmeti bu ise;

İkincisi de, parola, Mekkeli tarafından o güne kadar bilinmeyen bir husustu. Mü’minler bu sayede hem birbirleriyle irtibat sağlıyor, hem de hep bir ağızdan ve tek ses hâlinde, öyle gür bir sadâ çıkarıyorlardı ki müşriklerin kalbi korkuyla çarpıyordu. Zaten hepsinin üzerinde kefen bezleri gibi beyaz elbiseler, onlara ayrı bir dehşet salıyordu. Hak cephesi ise “Ölümü hangi köşede yakalayabiliriz?” düşüncesi içinde idiler. Evet, mü’minler sadece bunun hesabını yapıyorlardı.

5. İlk Mübareze

Genel tanzim mahfuz, teker teker her strateji için ânında kararlar veriliyor ve Allah Resûlü tarafından tatbike sunuluyor ve bunlarda hiçbir falso olmuyordu. Önce üç mübariz çıkardı Allah Resûlü. Ensardan olan bu üç mübariz, çok önemli kimselerdi. Ölüme susamış ve durmadan şehadet arayan bu insanlar, değil o anda karşılarına çıkacak müşriklerle, Herküllerle, Gılgamışlarla bile savaşabilirlerdi. Fakat Kureyşliler gururla: “Biz Medine’nin rençberleriyle, çobanlarıyla savaşmayız!” deyip kendilerini helâk edecek kibre sığındılar.

Allah Resûlü’nün beklediği de buydu. Bilemeyiz, belki taktiği de oydu. Bunu siyer yazmıyor ama, zihninde hazırlamış olduğunda şüphe yok. O, قُمْ يَا حَمْزَةُ“Kalk yâ Hamza!”قُمْ يَا عُبَيْدَةُ“Kalk yâ Ubeyde!” قُمْ يَا عَلِيُّ “Kalk yâ Ali!” diyecektir.

Bu ordular kadar büyük üç insanın, ikisi amca çocuğu, birisi de amcası. Ölüme ilk gönderdiği insanlar kendisine neseben en yakın olanlar!.. Karşı taraftan da üç mübariz çıkmıştır: Utbe, Şeybe ve Utbe’nin oğlu Velid. Ve düşman son şokla karşı karşıyadır. Bu en güçlü kabile reisi, iki kardeş ve oğulları Bedr’in ortasında kılıçtan geçirilince, düşmanda moral kalmayacak ve bozguna sürükleneceklerdi.. ve mübareze esnasında öyle de oldu. Karşı tarafın üç mübarizi de, birer bozgun imzası gibi Bedr’in ortasında cansız yatıyorlardı. Müslümanlar şehit namzedi Ubeyde’yi, moral bozma mevkiinden alıp, amcazâdesi Cennet Rehberi’nin huzuruna getirmişlerdi.[18]

Düşmanın morali bozulmuş; dövüşmeden daha çok dövünüyor.. harp edeceğine çapulculuk yapıyordu. Bir kere, aralarında Utbe’nin, Şeybe’nin ve Velid’in gayretiyle harekete geçen insanlar vardı.. bunların ölmesi, diğerlerini paniğe ve öfkeye sevk etmişti.

Hedefler farklıydı

Her ağızdan bir ses çıkmaya başlamış.. ve orduda âhenk tamamen bozulmuştu.. bu ise onları, Müslümanların ok ve mızraklarına, sonra da kılıçlarına hedef olmaya doğru sürüklüyordu. Allah Resûlü, onlara, şuurlarını alt üst edecek şekilde öyle bir darbe vurdu ki, şaşkın şaşkın sağa-sola koşuyor ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı.. zaten, oraya gelirken de bir mefkûreleri yoktu. Kitle ruh hâleti değerlendirilmiş ve kinin, nefretin, öfkenin önünde sürüklene sürüklene oraya gelmişlerdi. Allah Resûlü ise Bedr’e, yüksek bir mefkûre, yüksek bir gayeyi takiben gelmişti: İ’lâ-yı kelimetullah.

Evet, mefkûre çok önemlidir. Ebû Cehil’in, Şeybe’nin, Utbe’nin, İbn Ebî Muayt’ın, Umeyye İbn Halef’in, niçin savaştıkları belli değildi. Onlar bir hınçla orada insan öldürmeye gelmişlerdi. Yapacakları bu şeyle Kâbe’nin izzeti yükselmeyecek, çevrelerindeki insanlar arasında itibarları artmayacaktı. Eskiye göre hiçbir kazançları yoktu.. olamazdı da, zira oraya bir kinle, bir nefretle, bir gayzla gelmişlerdi.

Mü’minler ise, yüksek bir gayeyi tahakkuk ettirmek için oradaydılar: Evet, Allah’ın (celle celâluhu) yüce adını, cihanın dört bir yanında bayraklaştırma düşüncesi, onların varlık gayesiydi. Herkesin kalbi bu duygu ile atıyordu ve böyle bir dava için ölünse idi değerdi. Çünkü Allah (celle celâluhu) için ölüyorlardı. Allah (celle celâluhu) için ölünce de gidip Allah’a (celle celâluhu) ulaşacaklardı. Allah’ı (celle celâluhu) bulan, hiçbir şey kaybetmemiş, aksine pek çok şey kazanmıştır.

İşte her mü’min, böyle bir düşünce ve böyle bir mefkûre ile savaşıyor ve bu mefkûre ile hayatı istihkar edip hafife alabiliyordu. Karşı taraf ise, hayatı en önemli şey sayıyor ve âdeta yaşamak için yaşıyordu. Şayet Bedir, onlar için zafer olsaydı, Ebû Cehil yemin etmişti: İçki içecek, kadın oynatacak ve eğlenecekti.[19] Oysa Müslümanlar orada namaz kıldı, dua etti, Allah’a (celle celâluhu) kurbiyet yollarını araştırdılar.

İşte iki topluluk arasındaki fark, biri âdeta semalarda ve huzur içinde, diğeri ise çukurların en derininde ve ızdırapla kıvrım kıvrım.

6. Ümmetin Firavunu Yıkılıyor

Abdurrahman b. Avf (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bedr’in tam kızıştığı andı. Allah Resûlü’nün bir avuç kum alıp düşmanın yüzüne saçtığı ve “Yüzleri kararsın!” buyurduğu anda âdeta kelle alınıyor, kelle veriliyor ve her şey kelleler üzerinde dönüyordu. Tam o sırada yanıma sülün gibi iki delikanlı süzülüverdi. Belki de, boyları tutsun diye, Bedr’e gelirken parmaklarının uçlarına dikilenlerdi. 15-16 yaşında iki delikanlı.. biri, sağımdan sokuldu ve bana şöyle dedi; ‘Bana Ebû Cehil’i gösterir misin amcacığım?’ Sordum: ‘Ne yapacaksın?’ Cevap verdi: ‘Allah’a (celle celâluhu) söz verdim. Allah Resûlü’nün bu düşmanını görürsem öldüreceğim!’ (Şimdiye kadar imanın, iman nurunun önünü engelleyen, Kur’ân nurunun neşredilmesine mâni olan bu karanlık ruhu, yemin ettim, vallahi görürsem öldüreceğim!) Öbürü ondan saklıyordu durumunu, sol kulağıma eğildi, O da ‘Amca! Bana Ebû Cehil’i gösterir misin?’ diye soruyordu. Ona da aynı soruyu sordum, ondan da aynı cevabı aldım.

Derken, bir aralık Ebû Cehil’i gördüm.. Parmağımla işaret ettim.. Elimi daha indirmemiştim ki, bir küheylân gibi Ebû Cehil’in yanında bitivermişlerdi.. az sonra da, birkaç kılıç darbesi ile onu yere indirmişlerdi.” İçlerinden biri ciddî yaralanmıştı. Koca yiğit yaralanmıştı ama, insanlık tarihinde küfrü temsil edenlerden biri ve Allah Resûlü’nün “Bu ümmetin firavunudur.” dediği en büyük kâfir de yıkılmıştı.[20]

Bu yiğitler, Avf İbn Hâris, Muavviz İbn Hâris ki, iki kardeşti. Daha net tanımak isterseniz, bunlar, Uhud vak’asında, oğullarını, kocasını, kardeşini şehit verdikten sonra, Allah Resûlü’nün cübbesine dudaklarını koyup da كُلُّ مُصِيبَةٍ بَعْدَكَ جَلَلٌ “Senden sonra bütün musibetler çok hafiftir!” diyen Sümeyra’nın (radıyallâhu anhâ) oğullarıydı.[21]

Ana oydu, oğullar da bunlar… Bir cehalet tepesini aşmış, öbür tarafa geçmişlerdi. Uhud’da umduklarını bulmuş ve Allah’a (celle celâluhu) gidip ulaşmışlardı. Aslında onlar, Bedr’e gelirken de işte bu yüksek idealle gelmişlerdi.

Sözün özü: Allah Resûlü kendisine bütün bir hayat boyu kötülük yapan, insanlığa, hakikate, ilme ve irfana, bunlardan öte iman ve İslâm’a karşı tavır alan işte bu küfür yobazlarına karşı ilan-ı harp ediyor ve onlarla hesaplaşıyordu. Ama, hesaplaşmada, son sözü söyleyeceği âna kadar, adımlarını öyle isabetli, öyle dengeli atıyordu ki, ne bir arıza, ne bir kusur, ne bir falso, ne de fiyasko. Sanki Bedr’e 50 defa gidilmiş; düşmanla 50 defa karşılaşılmış ve sanki o tatbikat, o stratejiler 50 defa tatbik edilmiş gibiydi. Evet, hiçbir yanlışlık yapılmamıştı. Gül bahçesinde yürüyor gibi oraya kadar gelinmiş.. Allah’ın (celle celâluhu) inayet ve keremiyle de zaferyâb olunmuştu.

Zafer, ayrı bir zaferi doğurur. Zira, salih daire içine girilmiştir. (Bu tabir, bazıları tarafından yadırganabilir. Herkesçe bilinen “fasit daire” tabiridir. -Şimdi de ona, kısır döngü diyorlar.- İsterseniz, biz de bunun zıddına olarak, “salih daire”ye “velûd döngü” diyelim..) Salih daire, iyiliğin iyilik doğurması, fasit daire ise, kötülüğün kötülük doğurmasıdır. Yaptığımız bir yanlışlık, karşımıza değişik komplikasyonlar ve yeni yanlışlıklar, çıkaracak, o da bir başka komplikasyon, bir başka yanlışlık, o da daha bir başka komplikasyon, başka yanlışlık.. derken sürüp gidecek.

Evet, silahlar çok iyi hazırlanmış, iyi tabyelenmiş ise, karşınıza hep iyi şeyler çıkaracaktır. “İyilikler, yine iyi şeyler doğurur.” hikmeti, Allah Resûlü’nün ifadesidir.[22] Bedir zaferi, bir iyiliktir. Ruhta, gönülde, düşüncede iz bırakacak müthiş bir iyilik ve bir hayırdır. Bu yolda, can pazarında canını pazara çıkarıp mücadele edenlerin, Allah (celle celâluhu), önlerine bin hayır yolunu birden açtı. Sanki onlara: “İstediğinizden yürüyün. Yürüdüğünüz her yoldan zafere gideceksiniz!” diyordu ve öyle de oldu.

7. …Ve Hezimet

Müşrikler, yedikleri bu darbeyle, artık belleri kırılmış ve Allah Resûlü, her an âdeta bir balyoz gibi tepelerinde idi. Uzun zaman bu korku onlara yetti. Eğer, bazı Ebû Cehil taraftarları, yoğun bir tahrik ve propagandaya girmemiş olsalardı, Uhud’da Müslümanların karşısına çıkmaya hiç kimsenin ne cesareti ne de isteği vardı. Kureyş’in Uhud hareketi, bir intikam, bir hınç çıkışıydı. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!” “Ne olursa olsun bunlarla bir kere daha savaşalım!” diyorlardı. Hind’in Ebû Süfyan’ı tahrikleri, bunun en çarpıcı örneğidir. O, şöyle diyordu: “Benim babam öldü, amcam öldü, kardeşim Velid öldü. Sen böyle avrat gibi içeride oturuyorsun; bir avratla beraber oturacağıma, gider annemle otururum!”

Kadınlar, her gün ağlıyor, elbiselerini yırtıyor, avurtlarına bıçak atıyor, yüzlerinden kan akıtıyor ve erkekleri tahrik ediyorlardı. Bir senelik bu tahrik, gözü dönmüş bir sürü müşriki tahrik etti ve Uhud’da Müslümanların karşısına çıktılar. O fasla ayrıca döneceğiz.

Evet, Allah Resûlü, Bedir’de öyle bir balyoz indirmişti ki kafalarına, bir daha Müslümanlarla karşılaşmayı hiç mi hiç düşünmüyorlardı ama, içlerinde öyle bir kin, bir nefret hâsıl olmuştu ki, hiçbir şey onu yatıştıramıyordu. Vâkıa, Allah Resûlü, Bedr’in sonunda onlara bir cemilede bulunmuş, onların kırılan gururlarını, rencide edilen onurlarını tamir etmek istemişti. Meselâ; bütün esirler, zincirler içinde Allah Resûlü’nün huzuruna getirildiğinde o güne kadar Müslümanlara kötülük yapmış bu insanların hepsi kılıçtan geçirilebilirdi. Oysaki Efendimiz, o derin şefkatiyle bunları affetmeyi yeğlemiş ve “Bunları bağışlayalım.” demiştir. Vâkıa Cenâb-ı Hak, esirlerin bağışlanmasındansa, bedelle bırakılmalarını tavsiye edecekti; ama, Resûlullah’ın tavrı böyle incelerden inceydi. O gün bir kısım esirler de okuma-yazma bilmeyen on Medineliye okuma-yazma öğretip salıverileceklerdi. Allah Resûlü’nün bu davranışı da neticesiz kalmayacaktı…

8. Esirlerin Bağışlanmasındaki Hedefler

Evet, bu bir cemileydi.. Bir kere, ölüm bekleyen bu insanlara fidye teklifi, onları seve seve fidye vermeye sevk etmişti. Zaten verdikleri; bir zaman Müslümanların Mekke’de kalan mallarından alıp-çaldıkları şeylerin karşılığıydı.

İkincisi: O güne kadar Medine’de, okuma-yazma oranı çok düşüktü. Hâlbuki bu insanlar, ilmin ve dinin neşrine namzettiler. Onun için okuma-yazma öğrenmeye herkesten daha çok ihtiyaçları vardı. Ayrıca, Mekkeli ile Medineli arasındaki kültür farkı, bu sayede Medinelilerin lehine değişecekti.

Üçüncüsü: Medine’de okuma-yazma öğretmek için kalan bu insanlar, İslâmiyet’i yakından görüp inceleme fırsatını bulacaklardı.. ve Mekke’ye döndüklerinde de, hepsi, Allah Resûlü adına, kendi hanelerini fethedebileceklerdi. Zira Allah Resûlü, o müthiş civanmertliğiyle onların hepsinin gönlüne girmiş sayılırdı.

Düşünün ki, Ebû Cehil’in kardeşi İbn Hişam, Müslüman olacağı güne kadar, bir daha Allah Resulü’ne karşı hiçbir muharebeye iştirak etmedi. O, Efendimiz’den öyle bir mürüvvet ve insanlık görmüştü ki, artık O’nun karşısına çıkmaktan utanıyordu. Ve bu durum, hemen hepsinde müşterek bir duyguydu.

Dördüncüsü: Bu esirlerin yakınları ve akrabaları, her gün hayatlarından endişe edip durdukları bu insanları, kıllarına dahi dokunulmadan birdenbire karşılarında görünce, onların gönüllerinde de ılık bir muhabbet havası esmeye başlamıştı. Çünkü, kendileri Müslümanlara neler yapmış ve neler yapmak istemişlerdi ama, işte O, şimdi küfür babalarına böyle davranıyordu. Bir Mekkeli bunu kendi öz evlâdına dahi göstermemişti ve gösteremezdi de.

Bu civanmertlik, hem Mekkelileri, hem de civardaki müttefikleri iyiden iyiye büyülemiş ve eritmişti. Gönüller öyle fethedilmişti ki, eğer Bedir’den sonra, Ebû Cehil kalsaydı, Benî Mahzûm’da Ebû Cehil hanesinde kâfir olarak sadece o kalacaktı. Zira o hane içinde bile herkesin sinesi yumuşayıvermişti. Benî Ümeyye’nin sert siması Ebû Süfyan bile, artık yumuşak davranıyordu. Hind gibi, babasını, amcasını ve kardeşini kaybetmiş bir hanımı olmasına rağmen, bu akıllı ve zeki adam Uhud’da kararlaştırılan ikinci Bedr’e çıkmamıştı. Eğer bir yumuşama söz konusu olmasaydı, daha ciddî kötülükler söz konusu olabilirdi.

Evet, Allah Resûlü, Bedir’le bir salih yola girmiş bulunuyordu. Zira o gün, zalim zalimdi. Hâkim olduğu kuvvetin hakkını eda etme noktasını yakaladığı zaman, beyinleri eziyor, ciğerleri de dişleri arasında çiğniyordu. Nitekim böyle bir fırsatı yakaladığı zaman Hind, Hz. Hamza’nın (radıyallâhu anh) ciğerlerini yamyam gibi çiğnemişti.[23] Fırsat bulsaydı Bedir’de de aynı şeyi yapardı. Ama Müslümanın eline böyle bir fırsat geçince, Müslümanca davranıyor ve yüksek insanlık örnekleri veriyordu. Herkesin, nefret ve antipati toplayacağı bir yerde o sempati topluyordu. Bu, bir Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) fetanetiydi. Ve biz zaten cephelerde O’nun iyi bir erkân-ı harp olmasını yine bu fetanetinin bir buudu olarak ele alıyoruz.

9. Zaferi Getiren Sebepler

Sebepler açısından, Allah Resûlü’nün Bedir zaferini, şu sebeplerle irtibatlandırıp inceleyebiliriz:

Bir kere Allah Resûlü, askerlik adına çok iyi tabyelenmişti. Tek kumandanın emri altında, beraber ve müşterek hareket eden, tek ağıza bakan, tek komutla harekete geçen bir orduyla Bedir’e gelmişti. Bu orduda, fevkalâde bir moral ve müthiş bir iman gücü vardı. Bu iman gücüyle, Cennet yamaçlarını açıkça dünyada bile görüyorlardı. Hatta bu asker, Bedr’in tepelerinde gezerken, adımını, Cennet’in yamacına mı atıyor, yoksa Bedr’in yamacına mı, bunun farkında değillerdi.

Bedir’e işte böyle bir iman ve moral gücüyle gelinmişti. Ayrıca, bu askerlerin hepsi de emre itaatteki inceliği kavrama şuuruyla dopdoluydular. Bazılarının kelleleri gitse bile, bu şehitlerin yanındaki insan, emir almadan o mevzuda bir şey yapmayacaktı. Herkes, Allah Resûlü’nün emirlerine kulak kesilecek ve dikkat edecekti.

Evet, emrin bir merkezden çıkması, muharebenin gelişme seyri içinde çok önemlidir. Bunun için Allah Resûlü gerekli olan şeyi yapmış ve bu merkezî otoriteyi çok sağlam bir blokaj üzerine oturtmuştu. Ayrıca, çok mükemmel bir haber ağı kurmuştu. Otağını kurduğu yerden her tarafı rahatlıkla gözetliyor.. yer yer iniyor, askerlerinin arasında dolaşıyor.. ve cephede kendine göre gevşeklik gördüğü yerlerde bizzat bulunuyordu ki bunu Hz. Ali (radıyallâhu anh), وَنَحْنُ نَلُوذُ بِرَسُولِ اللّٰهِ * وَهُوَ أَقْرَبُنَا إِلَى الْعَدُوِّ “Biz Resûlullah’a sığınıyorduk; O, düşmana en yakın idi.”[24] sözüyle anlatmaktadır.

Ama, hele bir O’na dokunmaya görsünler, etten kemikten bu kaleye toslar ve dağılır giderlerdi. Evet O, hep onların arasında bulunuyor ve onlara moral veriyordu. Aralarında geziyor ve: “Allah (celle celâluhu) sizinle beraberdir ve sizi teyit edecektir.” diyordu. Bu moral gücüyle, bu itaat ve inkıyat anlayışıyla herkes dimdikti. Cennet’e gidiyor gibiydiler.

Zaten, o günün şartlarına göre tam bir askerî düzen vardı. İyi tabyelenme, sağ cenah nedir, sol cenah nedir, merkez nedir, merkez kuvveti nedir, ihtiyat kuvveti nedir? Bunlara verilecek cevap, askerliğin ta kendisidir. Ve o gün, Allah Resûlü, bütün bu unsurları yerli yerince yönlendirmiş bir askerdi. Meselâ; askerlik itaattir; bütün acemi eğitimi süresince askeri itaate alıştırırlar.

Evet, emre itaatteki incelik çok önemlidir. “Yat!” yatacaksın, “Kalk!” kalkacaksın. Allah Resûlü, askerlerini oraya gelinceye kadar zaten itaate alıştırmıştı. Orada da komutan otağ-ı hümâyûnu Bedr’in bir tepesine yerleştirmiş her şeyi oradan gözetliyordu. O, emir veriyor ve onlar da emre itaat ediyorlardı. Zaten askerini oraya kadar öyle bir imanla yetiştirmiş ki, âdeta bu savaş, hayatı istihkar edenlerle, hayata talip olanlar arasında yapılmaktaydı.

Birileri, gül bahçesinden gül koparmak istiyor, öbürü de kanını döküp gül büyütmek, gül yetiştirmek istiyor. Biri: “Hayatın şu yükünü sırtımda taşıdığım yeter, açılsa da Cennet kapıları girsem ve onun yasemenliklerinde reftâre yürüsem!” Öbürü de: “Ah bir sapasağlam geriye dönebilsem, bir içki içsem, bir rakkâselere raksettirsem ve hayattan kâm alsam!” diyordu.. evet, burada, hayatı istihkar edenlerle hayatın kulları savaşıyordu. Bu, cemaat karşısında, darmadağınık yığınların savaşıydı.. ve savaşın neticesi daha baştan belliydi. Çünkü burada nizamla-nizamsızlık savaşıyordu.

Arz ettiğim gibi, ordunun içinde bir gedik açılır ya da bir yerde bir diş kırılır veya bir yaralanma olursa, Allah Resûlü, hemen orayı takviye buyurur ve askerler, Allah Resûlü’nü önlerinde görünce daha bir civanmerdâne savaşırlar ve o gedik hemen kapanıverirdi. Zaten sürekli taktik farklılığı kudsîlerin en belirgin vasfı. Öyle ki Bedr’e gelirken de, çok farklı taktikle gelinmişti. O bunları çok fazla yazıya da dökmüyordu; zira yazıya dökülen taktiklerin, karşı tarafça elde edilmesi her zaman muhtemeldi.

Allah Resûlü, kafasında olanları öyle plânlıyordu ki, en hassas ölçüleri dahi nazardan kaçırmıyordu. Bugün, haritalar üzerinde yazılıp çizilen.. ve taslak plânlarla ancak ifadesi mümkün olan manevraları O, hep kafasında kuruyor, ânı ve zamanı gelince de, kafasında kurup plânladığı hususları takbik ediyordu. Bedr’e öyle bir strateji ile gelmişti ki, düşman düşünüyor, taşınıyor, 50 tane casus gönderiyor ve bir şey koparamıyordu. Harbin sonuna kadar, Allah Resûlü nasıl hareket edecek, ne yapacak, nasıl davranacak, sırdaşları ve has kumandanları müstesna, kimsenin bundan haberi yoktu. Oysaki, düşman hep karambole savaşıyordu. Allah Resûlü’nün ordusu ise, gözü açık, nereye ok atacak, mızrağı nereye salacak her hususta bilerek hareket ediyordu.

Evet, strateji çok önemlidir.. ve ben, günümüze ait bazı hususlar istisna edilecek olursa, bunca ilerlemiş olmamıza rağmen henüz bu seviyede bir stratejiye vâkıf olduğumuz kanaatinde değilim!

10. Cepheden Ayrılma Mü’minin İşi Değildir

Önemli bir diğer husus da, kendisinden emir geleceği âna kadar fertlerin, hissî hareket etmemeleri ve ölesiye oldukları yerde kalmalarıydı. Hatta bozgun mukadder olsa bile, “Kuzgun leşe” deyip yerlerinden ayrılmamalarıydı. Zaten, Kur’ân da onlara:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفاً فَلاَ تُوَلُّوهُمُ اْلأَدْبَارَ

“Ey iman edenler! Savaş için ilerlerken, inkâr edenlerle toplu hâlde karşılaştığınızda, onlara arkanızı dönüp kaçmayın!” (Enfâl sûresi, 8/15) demiyor muydu?

Bir tek kişi bile kalınsa kaçılmayacaktı. Ben, ne zaman Viyana bozgununu hatırlasam, yüreğim sızlar ve kendi kendime şöyle derim:

Keşke, Merzifonlu’nun etrafındakiler, son neferine kadar orada ölseydi de hiçbirisi kaçmasaydı. Kim bilir belki de orada idbâr, ikbâle dönebilirdi. “Kızıl elma” tarih boyunca alınamadı; belki de alınabilirdi. Ama, hayat tatlı görülünce ve ölüm de endişe edilen bir husus hâline getirilince, hatta Cennet ve iman, mü’minin nazarında ikinci, üçüncü mesele hâline gelince; dahası dünya, mü’minin gözünde büyüyünce Allah (celle celâluhu), mü’minin mehâbetini aldı.. mü’min, mehâbetsiz kalınca da kâfir gelip galebe çaldı. Artık, mü’mini görseler dahi ondan korkmuyorlar, gözünün içine baka baka onu aldatıyor ve onunla alay ediyorlar.[25]

Mü’mine, harp meydanından kaçmak yakışmaz. O, orada doğranabilir ama, yine kaçmaz. Tarih bunun binlerce misaliyle doludur. Ve hepsi de bu civanmertliği ve gözüpekliği âdeta Bedr’in aslanlarından öğrenmişlerdir. Bu savaş, ileride geleceklere de örnek olması bakımından çok önemlidir.

Yermuk’te 20 bin kahraman, 200 bin Bizanslıya karşı savaşmıştı. O da Bedir gibidir. Tabiî ki bu zafer aynı ruh ve şuuru, paylaşan insanların omuzunda bayraklaşmıştı. Düşünün ki o gün, Yermuk’te, binlercesi gibi oldukça farklı bir kahraman daha vardır. Adı, Hunâş b. Kays… Öğle vakti ayağı bir kılıç darbesiyle kopar da bundan hiç haberi olmaz. İkindi vaktine doğru, zafer mü’minlerin lehinde neticelenmiştir ve bu bahadır, attan inmek istemektedir. Her zaman olduğu gibi ayağını yere doğru atarken boşluğa gider ve yere yuvarlanır. Ne olduğunu anlamak için doğrulup ayağa kalkmak isteyince, işi anlar; o gün ayağı kendinden önce Cennet’e gitmiştir.[26]

Öyle savaşıyorlardı ki ne dünya, ne de ukbâ umurlarında değildi. Onlar, Yunus’un diliyle, “Bana Seni gerek Seni!” diyor, her yerde O’nu solukluyorlardı.

Savaşta kaçmak, büyük bir cürümdür. Bu mevzuda Cenâb‑ı Hak, bir ölçü getirmiş ve geri çekilmeler, ancak bu ölçü çerçevesinde değerlendirmeye tâbi tutularak tecviz edilmiştir. Ve hiç kimse bu ölçüyü kendi heva, heves ve düşüncesine göre yoruma tâbi tutamaz. Ölçü şu âyetle çerçevelenmiştir:

وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلاَّ مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزاً إِلَى فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

“Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını dönüp kaçan kimse, Allah’tan bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer de Cehennem’dir. Bu ne kötü bir dönüştür!” (Enfâl sûresi, 8/16)

Mute’nin kahramanları, geriye döndüklerinde, Allah Resûlü’nün huzuruna çıkamamışlardı. Hepsi de hicap içindeydi. Kendilerini harp kaçağı şeklinde mütalâa ediyor ve saklanıyorlardı. Efendimiz ise, onları bağrına bastı ve yukarıdaki âyetle onlara teselli verdi. “Siz kaçmadınız. Bana dehalet ettiniz. Toparlanıp yine gideceksiniz.”[27] dedi. Evet, eğer geriye çekilme olacaksa komutanın emriyle ve bu mülâhaza içinde olacaktı.

Burada diğer önemli hususlardan biri de, kumandanın her an askerinin başında olmasıdır. Tarih şahittir ki, ne zaman İslâmî bir devletin başındakiler, ordularının başında bulunmuşlarsa, ekseriyetle hep muzaffer olmuşlardır. Ve belli bir dönemde Osmanlılar’da olduğu gibi, ne zaman da padişahlar sarayda oturmaya başlamışlarsa gerileme, gevşeme ve çözülme baş göstermiştir. Kanunî, 46 senelik saltanatını hep at sırtında ve cepheden cepheye koşarak geçirmiştir. Devleti zirvede tutabilmesinin en büyük sırrı da -Allah’ın inayetiyle- işte budur.

Yukarıdan beri arz etmeye çalıştıklarımızla gördük ki, Bedir de diğer zaferlerimiz gibi, Allah yolunda, Allah’a güvenilerek ve şartlarına riayet edilerek, yani sebeplere tutunarak elde edilmiş bir zaferdir. Evet, Allah Resûlü, bütün fiilî duaya ait hususları tamamladıktan sonra, orada da ellerini açmış ve Rabbine dua dua yalvarmıştı. Bu iki dua birleşince de, Cenâb-ı Hak, mü’minlere parlak bir zafer nasip etmişti.

Arîz ve amîk olmasa da, siyer ve megâzînin bize intikal ettirdiği ölçüde, size Bedr’i intikal ettirmeye çalıştım. O, mükemmel bir askerdi. Bu mükemmel asker bir avuç serdengeçtisiyle, falsosuz, fiyaskosuz, Rabbinin takdir buyurduğu noktaları tutuyor ve biz, O’nun başarılarının alnında hep: “Muhammedün Resûlullah” gerçeğini okuyoruz.. evet, O niçin başarılıdır?

Çünkü Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın (celle celâluhu) Resûlü’dür. O, Cenâb-ı Hakk’ın talimiyle, terbiyesiyle ve Allah’ın iyi bir asker kılmasıyla iyi bir askerdi. Evet O, dersini Allah’tan (celle celâluhu) alıyordu. Çünkü O, bir vazifeliydi. Bu mevzuda O’na bahşedilen en büyük mazhariyetlerden biri, Allah’tan (celle celâluhu) gelen emirleri, bütün incelikleriyle anlayıp değerlendirebilecek olan “Fetanet-i A’zam”dı. Bu, akıllara durgunluk veren akıl; (Cerbeze yapan, kendine göre bir yol tutup giden değil) ilâhî maksatları, Allah’ın (celle celâluhu) emir ve isteklerini arızasız, kusursuz anlayan akıl demekti.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, ferman-ı ilâhî olan Kur’ân’la, kâinat kitabındaki gerçekleri telife muvaffak olan tek insandır. Evet, Kur’ân ne diyorsa, daha evvel Allah’ın (celle celâluhu) ilim pergeline göre işlenmiş, kudret ve irade ile ortaya konmuş, meşîet-i ilâhî ile meydana getirilmiş kâinat kitabı da, aynı şeyleri anlatmaktadır. Bu iki kitabı tevfîk etmede, daha doğrusu, bu tevfîki kavrayıp ifade etme ve hayata geçirmede Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) tektir, müstesnadır ve eşi-menendi yoktur.

[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/261; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/268.
[2] Taberî, Câmiu’l-beyan, 2/631; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, 1/268.
[3] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/260.
[4] Ebû Dâvûd, edeb 100.
[5] İnsan sûresi, 76/30; Tekvir sûresi, 81/29.
[6] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/182; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/274.
[7] Buhârî, megâzî 17; Müslim, imâre 145.
[8] Rahmân sûresi, 55/7-9.
[9] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/159; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/260.
[10] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/159.
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/8; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/176.
[12] Buhârî, megâzî 30; Müslim, cihad 67.
[13] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/159; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/120; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/260.
[14] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/120.
[15] Müslim, cihad 86; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/538.
[16] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/411; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 5/258.
[17] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/168; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/267.
[18] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/173; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/273.
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/166; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/266.
[20] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/183; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/287-289.
[21] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/50; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/46-47.
[22] Buhârî, cihad 37; rikâk 7; Müslim, zekât 121-123.
[23] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/463; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/371.
[24] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/86; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 3/372.
[25] Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/278.
[26] Belâzurî, Fütûhu’l-büldan, 1/142-143; İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 15/377; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/187; Tabsîru’l-müntebih, 1/397.
[27] Ebû Dâvûd, cihad 106; Tirmizî, cihad 36.

Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu