Yazarlar

Ashab-ı Uhdud’dan Ashab-ı Meriç’e Lanetliler!

Âyetlerde anlatılan manzaradan da açıkça anlaşıldığı üzere, bir tarafta bu zulmü işleyip alevleri tutuşturanlar, diğer tarafta da bu elim manzaradan hiç utanıp sıkılmadan hendeklerin kenarlarında oturup yanan insanları seyreden insan yığınları bulunmaktadır. Bu âyetler, benzeri zulümleri ve insan hakları ihlallerini yapan her dönemdeki zalim ve diktatörlere lanet ettiği gibi, hak ihlalleri karşısında dilsiz şeytan kesilen yığınlara da aynı laneti yapmaktadır.”

Aradan çağlar geçse de insan aynı insan olduğu için, geçmişte yaşanan pekçok acı olay, asırlar sonra da aynı ya da benzeriyle yaşanabilmektedir. Değişen yegâne olgu, sadece zaman, coğrafya ve isimler olmaktadır. İşte bu tekerrür eden elem verici olaylardan biri de, geçmişte yaşanmış Ashâb-ı Uhdûd kıssasının benzerinin, günümüzde yeniden sahnelenmesidir.
Kur’ân’da müstakil bir Sûre’de, adı geçen bu şer şebekesi, “Ashâb-ı Uhdûd” olarak isimlendirilmiştir. Söz konusu şirzime-i kalîle (azınlık şer topluluğu), inananları inançlarından döndürmek için, içi ateş dolu hendeklere diri diri atmak suretiyle hunharca yakan kimselerdir. İnsanlıktan çıkmış bu iki ayaklı canavarlar, masumları sadece ateşe diri diri atmakla kalmamış, aynı zamanda yaptıkları bu lânetlenecek zulmü, büyük bir keyif içerisinde seyretmişlerdir. Yapılan bu çirkef iş, Yüce Yaratıcı katında o denli büyük bir cinayet olarak kabul edilmiştir ki, konunun haber verildiği Sûre’de, ilgili âyetlerin baş tarafında üç şey üzerine yemin edildikten sonra, vurgulu bir şekilde bu zalimler la’netlenmiştir. Zira bu mevzubahis şer şebekesi, işledikleri bu kötü fiille, lâneti çoktan hak etmişlerdir.
Bu elim tarihi olay Kur’ân’da şöyle dile getirilirler: “Burçlarla süslü göğe! Geleceği vaad olunan kıyamet gününe! Şahid ile meşhûda kasem ederim ki; tıpkı kahrolası Ashab-ı uhdud’un, o tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayanların mel’un oldukları gibi… Hani onlar ateşin başında oturur, müminlere yaptıklarını acımasızca seyrederlerdi. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin, göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) olan Allah’a iman etmeleri idi. Allah her şeye şahittir. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de, sonra tövbe etmeyenler var ya, İşte onlara cehennem azabı var, yangın azabı var.” (Burûc 85/1-10).
 
Ashab-ı Uhdud denilen insanlıktan çıkmış bu sadistler, ateşi tutuşturmuş, seyir yerlerinde konumlarını almış, suçları(!), sadece Allah’a inanmaktan ibaret olan kadın, erkek ve anne kucağındaki bebekleri, bu alev kuyularının içine atarak, vücutlarının alevler tarafından yakılıp kül haline gelmesini büyük bir zevkle temâşâ ediyorlardı.
Evet bu mü’minler mâsumdu. Nitekim âyetler, yakılan bu insanların masumluğunu: “Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) olan Allah’a iman etmeleri idi.” Burûc 85/8-9) beyanlarıyla hatırlatmaktadır.
Âyetlerde anlatılan manzaradan da açıkça anlaşıldığı üzere, bir tarafta bu zulmü işleyip alevleri tutuşturanlar, diğer tarafta da bu elim manzaradan hiç utanıp sıkılmadan hendeklerin kenarlarında oturup yanan insanları seyreden insan yığınları bulunmaktadır.
Bu âyetler, benzeri zulümleri ve insan hakları ihlallerini yapan her dönemdeki zalim ve diktatörlere lanet ettiği gibi, hak ihlalleri karşısında dilsiz şeytan kesilen yığınlara da aynı laneti yapmaktadır. Çünkü bu insanlık dışı uygulamaları yapanlar ne kadar sorumluysa, bu uygulamalara ses çıkarmamak suretiyle, ona destek veren yığınlar, sessiz onaylayıcılar da, aynı sorumluluğun içinde bulunmaktadır.
“Tek suçları(!) Allah birdir!” demek olan gerçek mü’minler, tarihin her döneminde benzeri insanlık dışı uygulamalara maruz kalmışlardır. Zulmü, diktatörlüğü, baskı ve küfrü temsil eden bütün mütekebbirler ve mağrurlar aslında aynı karakteri sergilemişlerdir. Aynı karakter her dönemde farklı işkence ve zulümlerle insanlık tarihinde sık sık nüksetmiştir. Bazen bir coğrafyada ateşlere atılmak şeklinde, bazen başka bir coğrafyada testerelerle biçilmek şeklinde, bazen de başka bir coğrafyada hapisler, zindanlar, sürgünler, kendi toprağında paryalar, Meriç ve Ege Denizi’nde boğulmalar ve hak mahrumiyetleri şeklinde ama hep cereyan edip durmuştur.
Müslümanlara eziyet eden, onları yurtlarından çıkmak zorunda bırakan, evlerinden, mallarından mülklerinden alıkoyan, onları haksızca ve zorla gasp eden, hürriyetlerini çalan, hapishâne hapishâne dolandıran çağdaş Ebu Lehepler, modern Firavunlar, Hâmanlar, Nemrutlar kahrolsun! Kahrolsunlar ve inşallah kahrolacaklardır.
Günümüzde işlenen zulüm, işkence ve öldürmeler, tarihtekinin benzeri bir zulüm ve soykırım olayıdır. Bu defa sadece zaman ve soykırım şekli farklıdır. Asrın canı çıkası, lânetlenmiş ashâb-ı uhdudları devreye girmiş, tarihteki kanlı katliamın farklı bir versiyonunu gerçekleştirmektedirler. “Terör Örgütü” yaftasıyla masum insanların bir kısmını hapislerde ve hücrelerde işkenceyle, hasta olanları tedavisini geciktirerek hayatlarına kast edilmekte; bir kısmı ise zulümden kaçarken Ege’nin ve Meriç’in sularında boğularak ölmekte; bir kısmı Şi’b-i Ebi Talip’teki gibi açlık ve susuzlukla zorla ölüme terk edilmektedir. Zulüm ve işkenceyle öldürülen, tümden yok edilmek istenen Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman eden günümüzdeki bu masumların adı da “ASHÂB-I MERİÇ”in zulmüne maruz kalan MÂSUMLARDIR. Elbette ki bu mâsumlar, sadece Meriç’ten geçerken ölümle yüz yüze gelmediler. Ancak Meriç bu gün söz konusu zulmün âdeta bir sembolü haline geldi.
Neydi “ASHÂB-I MERİÇ”in zulmettiği mâsumların suçu acaba? İnanmaktı; evet sadece inanmak! Bu inanmanın gereği olarak da okul açmak, ahlaklı bir nesil yetiştirmek, fakir fukaraya sahip çıkmak, yardım dernekleri kurmak, insanımızın maddi manevi zenginleşmesi için çalışmak, cehalet, tefrika ve fakirlikle mücadele etmek, insanımızın bilim dünyasında bir yere gelmesi için koşturmak, fakir talebelere burs vermek, Kur’ân öğrenmek ve öğretmek, beraberce umreye gitmiş olmak, muhtaçlar için kermesler düzenlemek… Evet işte suçlandıkları şeyler bunlardı.
İsterseniz bu dönemdeki iddianamelere bakın! Bunları, tarihe yüzkarası olarak geçecek o iddianâmelerde aynen göreceksiniz.
Bu mâsumlar, toplumda herhangi bir kargaşa ve anarşi mi çıkarmışlardı? Devleti ve âsâyişi mi bozmuşlardı? Devlet ve milletin malını mı çalmışlardı? Komşunun nâmusuna mı göz dikmişlerdi? Yol kesip adam mı kaçırmışlardı? Nesli ve kültürü mü bozmuşlardı? Mukaddesata dil mi uzatmışlardı? Rüşvet çarkının içinde mi yer almışlardı?
Hayır onlarda bu ve benzeri negatif söz ve uygulamaların hiçbirisi ama hiçbirisi bulunmuyordu. Onlar kula kulluktan kaçıyorlardı. Hırsızlıktan, şirkten, kulları ilah yerine koyup önlerinde eğilmekten, kargaşa ve kaostan kaçıyorlardı. Ancak devrin muktedir zalim ve tiranları, herkesi kendilerine kul yapmayı, emirlerinin ilahi bir emir yerine konulmasını, kendi zulüm ve şirk çarklarının arızasız ve kesintisiz bir şekilde yürümesini istiyorlardı. Bir avuç mümin erkek ve kadın, onların gözüne çok görünüyordu. Yaptıkları alçakça ve zalimce düzenlerine engel addediyorlardı. Onun için de bu insanlık dışı davranışlarıyla onları tamamen yok etmeyi kendileri için en büyük hedef haline getirmişlerdi.
Mâsum insanlar, aynen o dönemde olduğu gibi, somut hiçbir suçları gösterilmeksizin hapislere, işkencelere, insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmakta, onlar da sularda boğulma ve ölümleri göze alarak Meriç’ten geçmektedirler. Şimdiye kadar kadınıyla erkeğiyle, bebek ve çocuğuyla kaç tane masum Meriç’te boğuldu, şehid oldu! Ruhlarının ufuklarına yürüdü!
Ashâb-ı Uhdud’un ateşlere attığı bazı kadınların kucaklarında, emzikli çocuklar vardı. Bu kadınlar ateş kuyularının içine çocuklarıyla beraber atılıyordu. Benzeri bir durumu, günümüz Ashâb-ı Meriç’i yaşatıyor. Çocuğuyla, kadınıyla, bebeğiyle sularda boğulan günümüz masumları karşısında, aynen Ashâb-ı Uhdud’un sergilediği tavrı sergiliyor çağdaş yobazlar. Boğulanlardan zevk alıyor; hatta zevkten dört köşe oluyor; öldürmeye karar verdikleri masumlardan, bebek çocuk demeden yok olmaları karşısında onları seyrediyor, neşe duyuyor ve âdeta sevinç çığlıkları atıyorlar. En talihsiz durum ise çağın zalimlerinin hem kadını hem de erkeğiyle birlikte bu zulümden zevk almasıdır. Özetle sözün bittiği yer, yüzbinlerce masumun soykırıma uğraması karşısında, insanlığını kaybetmiş bir dönemin sözde mazlum fakat günümüzün bizatihi zalimi olmasıdır ASHÂB-I MERİÇ.
Ashâb-ı Uhdûd kıssasında aynı zamanda müminler için her zaman ve her yerde karşılaşabilecekleri bir takım eziyet ve acılara, sıkıntılara, bela ve musibetlere karşı, sabretmeleri de hatırlatılmaktadır. Kıssada örnek olarak gösterilen hakkın sâbit kadem savunucuları, her dönemdeki müminler için de ideal bir örnek olarak sunulmuştur.
Kıssanın devamında haber verilen İlahi azabın, mutlaka zalim ve salt kaba güce dayanarak insanlara zulmeden kimseleri bir gün yakalayacağı ve bunun da son derece şiddetli olacağı haberinde de, müminler için ciddi bir teselli, yarınlara gebe ümit televvünlü gelecek vardır. Hiçbir iktidar ve güç, hiçbir azgın ve zalim tarih boyunca, ilanihaye pâyidâr kalmamıştır. Çoğunluğu itibariyle cezalarını daha dünya hayatlarında bulmuş, akıttığı gözyaşlarının, döktüğü kanların, işlediği cinayet ve insanlık dışı davranışlarının cezasını çekmiştir. Kendisine bir şey olmayanlara gelince, onlar da mutlaka “Mahkeme-i Kübrâ”’da, ma’dele-i ulyâda (en ince adaletin görüldüğü yüce yer) işledikleri suçlarının cezasından kaçamayacak, cehennemde dehşetli yangınlar ve çeşitli azaplar içerisinde ölmeksizin acı ve ıstırap çekip duracaklardır. Her iki durumda da kaybeden zulüm ve hukuksuzluğun temsilciliğini yapanlar, kazananlar ise, adâletin arkasında duran hak temsilcileri olacaktır. Ne mutlu günün mazlumlarına ve yüz bin kere veyl ve nefrin çağdaş firavunlara…
Kaynak: Prof.Dr.Muhittin Akgül | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu