Anadolu neresi? Nasıl bir diyar? Kim yaşar burada? Havası suyu nasıldır? İnsanı nasıl? Ana, baba, evlat nedir bu diyarda? Peki Anadolu nedir? Neden Anadolu adını almıştır? Nasıl almış? Üstüne konuştuğumuz tanımsız kalan nedir bu denli?
Anadolu’m katıksız aşına, “Bende bir aş, sana da yeter bana da yeter” diyen civanmertlerin diyarı. Sendeki kahrın taliplisinin dolu olduğu babayiğitlerin sırlı dünyası. Bende bir tebessüm ise önce senin olsun diye uzatılan sevinçlerin büyüdüğü kara toprak. Çeşit çeşit bölgeleri renklere boyayan insanıyla dolu, çiçeklerinin soldurulduğu karanlık diyar. Ufkuna kara gece layık görülen yetim, öksüz kalmış evlat. Ah Anadolu’m! Ne çok acıyla yoğruldun.
Bir günde göğüne kaç ana feryadı yükseliyor? Kaç ana toprağından kara taşları bağrına evlat diye basıyor? Kaç ana üzerinde gezinen deliye döndü? Söyle nasıl dayanırsın kara toprağınla kara kahrına. Nasıl durursun için kaynamadan. Duramazsın bilirim. Analarından daha çok ağlarsın. Üstelik analar bilmez her şeyi. Evladı demez her çektiğini. Ama sen taşınla duvarınla bilirsin o evladın karanlıklarda nasıl işkenceler gördüğünü. Ve ağlarsın. Kanar derinliklerde koca acıların. Çok uzaktır evlat anasına. Demez ağlamasın diye anacığı. Dört duvar arasında soğuk hücrelerde yâ Rab çığlığının canlı şahidisin. Kıvrım kıvrım süzülür o ah toprağına. Göklere ulaşan feryatlar bağrına ateşten birer parça gibi düşer.
Ah Anadolu’m! Nasılda kızıllaştı toprağın. Kızıl toprak kan kokar. Acı ve ızdırap taşır bulaşan her ayağa. Mazluma üzerinde iken, zalime altına girince. Mazlum onurlu durur, başı dik. Ezmez seni, ezdirmez kimseye. Yüzü sürtünürken yere mazlumun, af ister toprağından incitme endişesinden.
Evladına yeni kavuşmuş ananın bereketini taşırdın her bir köşene. Onun sevinciyle filizlere dururdu tohumların. Her doğan evlatla yeniden yeşerirdin. Lakin yıl diye sayılan rakamlar asırlar hükmünde işlediğinden beri doğan evlada ağlar oldun. Doğuran ana ağlar, ağlayan anaya da torunuyla bir başına kalan ana ağlar. Ah Anadolu’m ne çok ağlayan ana doldun. İçimiz delik deşik, kalbimiz parça parça. Kaç evladımız için bölündük bilmiyoruz. Bir yanına dönüp yeni doğanın masumluğuna ağlıyoruz ,ana baba bilmeden bir ocakta aile olmak nedir bilemeyen evladımıza ağlıyoruz. Diğer yanına dönüp genç harbiyelimize ağlıyoruz. Daha çocuktu onlar diye avaz avaz ağlıyoruz. Öteki yanına dönüp daha çok genç, öğrencisini sevmekten başka suçu olmayan, öğretmenine ağlıyoruz. Beri yanına dönüp yoksulluktan kıvranan garibine ağlıyoruz. Daha dönecek halimiz kalmadı ama dört duvar arasında özgürlüğü çalınmış masuma ağlıyoruz.
Biz ağlıyoruz Anadaolu’m. Gurbetine mecbur kalanlar, öz yurdunda tutsak olanlar. Evladın baba ana diye taşına sarılışına ağlıyoruz. Taşından mahrum olanın, elleri cebinde göklere bakan ızdıraplı gözlerine ağlıyoruz. Yağmurdan çok aktı toprağına yaşımız. Biz ağlıyoruz; dört bir köşende, yedi coğrafyanda.
Biz gökyüzünün bile kıskanıp saklandığı civanmertleriz. Her halimize hamd için ellerimizi açtığımızda hala aynı gökyüzünün altında teselli bulanlarız. Bir de soğuğunla sardığın şehitlerimiz var. İşte dilimizin lal olup topyekün ağlar olduklarımız onlar. Ah Anadolu’m! Ne çok çile ve ızdıraplarla dolusun. Ne çok ağlayan ana dolusun. Seni kızıla boyayan, kanlı yaş akıtan el bir gün duracak. Ve o gün geldiğinde ne çok hırpalandığın görülecek. Bitmiş tükenmiş olacaksın. Taşın toprağın ızdıraptan iki büklüm kalacak. O gün seni terk etmeyen bugün beraber ağladıkların olacak. Ellerinden yaşama hakkı alınanların üzerinden çekilince kanlı eller, onlar toprağına sahip çıkacaklar. Sana bir tohum düşüp bin başaklarla doğacaklar. Bugün korkularından susan yığınlara topraktan geldiğini ve yine ona döneceklerini anlatacaklar. Sana vefa gösterene baharlar taşıdığını söyleyecekler. Ve çalışmaya azmi olmayanın çalışanla bir olmadığını bir kere daha ispatlayacaklar. Ve sen yeniden gün ışığına kavuşacaksın. Bir yanın değil her yanın bahar bahçe olacak.
Kaynak:Derya Hekim | cizlavet.com