Kürsü

Allah’ın İki Kitabı: Kur’an ve Kâinat

Soru: Dünyanın değişik kıtalarına asırlarca adaletle hükmedip büyük devletler kuran Müslümanlar, bugün perişan bir vaziyettedirler. Bizler bu duruma neden düştük ve bu durumdan kurtulmanın çareleri nelerdir?

Cevap: Din olarak İslâmiyet’i yürekten kabullenme, Müslümanlığı hayata hayat yapma çok müstesna bir meziyettir. Allah da (celle celâluhu) buna çok ehemmiyet ve kıymet atfetmektedir. Bunun yanında Müslümanlığın bütünüyle kavranması ise ayrı bir meziyet ve hususiyettir. İslâmiyet, sadece bir yönüyle kabullenildiği dönemlerde gerek içtimaî hayatta gerekse diğer milletler karşısında daima bir kısım problemler ortaya çıkmıştır. O, bütünüyle kavranıp yaşandığı zamanlarda ise bu problemler imkânlar ölçüsünde giderilmiş ve herkesi hoşnut edecek bir seviyeye ulaşmıştır. Bu konuda esas olan, İslamiyeti, Allah’ın maksadına uygun, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) talim dairesi ve selefin bu konuda gösterdikleri gayret esprisi içinde anlamaktır. İnsan, dinin ruhunu anlamadan, kendini bütünüyle ibadet ü taate verse, geceleri hep namaz kılıp gündüzleri de oruçlu bulunsa ve fakat din adına yapılması gerekli olan bir kısım şeyleri ihmal etse kendisinden beklenen seviyeyi yakalamış olmayacaktır. Bunun yanında kişi, Allah’a inandığı halde, dinî vecibelerini yerine getirmiyorsa yine kendisinden istenilen seviyeye ulaşmış olmayacaktır. Meselenin bir bütün hâlinde kavranması için, dinin insan hayatıyla ve mü’minlerin ileriye dönük hamleleriyle alâkalı ne kadar emri varsa, bütün o emirlerin kavranması ve yaşanması elzemdir.

Bunun yanında dinin, ferdin şahsî, ruhî, kalbî ve fikrî hayatını düzenleyici düsturlarına derinlemesine girerek aydınlanmış bir ruh ve dimağla eşya ve hâdiselere nüfuz etmek de önemli ayrı bir husustur. Yoksa burada da farklı bir tıkanıklık olur ve karşımıza değişik problemlerin çıkması kaçınılmaz olur. İyi bir mü’min için kâinat kitabında herhangi bir tıkanıklık veya mânâsı anlaşılmayan hiçbir yer yoktur. Buna mukabil, namaz kılsa, oruç tutsa da imanda istenen seviyeyi yakalayamamış bir mü’minin nazarında kâinat, okunamayan, kapalı kalmış bir kitaptır. Böyle birine göre her taraf adeta bir karadeliktir ve kişiyi karanlıkla tehdit etmektedir. Bu itibarla mü’minler Kur’an’ı bir bütün hâlinde ele alma mecburiyetindedirler. Ne var ki biz Kur’an’ı, son üç asırdır, sadece şahsî kulluk ve ibadetimizi -o da yarım yamalak haliyle- düzenleyici bir kitap haline getirmişizdir.

Burada dikkatinizi bir sırra istirham edeceğim. Bizler şahsî hayatımızda Kur’an’ı sadece belli sahalara hitap eden bir kitap hâline getirmenin cezası olarak Cenâb-ı Hak o hâli bilfiil duruma getirmiştir. Yoksa insanlarda fiilî ve kavlî bir istek olmadan Allah (celle celâluhu) böyle bir cezaya kimseyi maruz bırakmaz. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini sıkıp O’na biat ederek, “Canımızla, malımızla yolunda hırz-ı can edeceğimize söz veriyoruz.” diyen ashaptan bazıları, Uhud savaşında, Efendimiz’in vefat ettiği şayiası üzerine Uhud dağına doğru geri çekilmişlerdi. Onların geriye çekilmesine sebebiyet veren, bir zelle-i insaniye idi. Sonra o kötü durum ikinci bir kayma daha meydana getirdi. Böylece fasit bir daire teşekkülüne doğru gidiliyordu. Yani onlar geri çekildikçe Allah onları ters yüz edecek, onlar kaçtıkça perişan edecekti. Medine-i Münevvere’ye girecekleri âna kadar maddeten ve mânen her şeylerini kaybedeceklerdi. Fakat Allah, yaptıkları iyiliklerden ötürü o fasit dairenin teşekkülüne meydan vermedi ve onları affetti. Onlar affa mazhar olunca fasit daire koptu ve salih bir daire oluştu. Fakat bu, insanlığın her devrinde ve herkes için geçerli midir? Allah’ın engin rahmetinden isteriz ki bizi de affetsin. Fakat bizde böylesi bir fasit daire teşekkül etmişse ve tespihe dizilmiş daneler gibi günahlar ayak kaymalarını, kaymalar da günahları takip ediyorsa biz o zaman bu fasit daireden asla çıkamayız. Rabbim, bu fasit daireyi bizim hakkımızda da salih daireye çevirsin!

Salih daire şudur: İnsan, hayra vesile olacak bir iş yapınca, yaptığı bu iş onu, ikinci bir hayra daha çağırır. Bu hâl, nezd-i ulûhiyete bir dilek hükmüne geçer. Allah, size ikinci bir hayır yapma imkânı bahşeder ve süreç böyle sürer gider. Evet, ikinin ardından üçüncü-dördüncü hayırlar, iyilikler, güzellikler birbirini takip etmeye başlar. Bu şekilde siz sürekli iyilikten iyiliğe koşarsınız, Allah da inayetiyle sizi hep teyit eder.

Bu meseleyi mevzumuz itibariyle şöyle de arz edebiliriz: Bir mü’min için salih daire teşkili –Allah’ın izniyle– her zaman mümkündür. Mesela o, kâinatı bir kitap olarak eline alıp evvelâ Allah’ımız bu kâinat kitabında kudret ve iradesiyle ne yazmış, onu anlamaya çalışır. Başkaları ona kör gözlerle bakmış ve eşyanın sadece dış yüzüne takılmışlar. O tenteneli perdenin arkasına, yani âlem-i şehadet altındaki âlem-i gayba, mülkün verâsındaki melekûta bakamamış, dolayısıyla da hâdiselerin esrarlı görünüşü arkasındaki sırları keşfedememişlerdir. Hâlbuki bir mü’min, sahip olduğu müşâhede ve bilgilerini; mârifete, muhabbete ve ruhanî zevklere çevirir. Bakış bu şekilde ve hedef de O (celle celâluhu) olunca böyle bir temaşa ve seyahatin zevkine doyum olmaz.

Evet, insan böyle bir şuur ve neşve ile bu işin içine girdiğinde, çiçeğin yaprağında, özünde derinleşen arı gibi hep bir şeyler bulacağı ve buldukça derinleşeceği şuuruyla oturur-kalkar. Her bulduğu şey onun şevkini artırır ve hep yeni yeni mârifet hüzmeleri ile dolar-boşalır, iç âleminde ufuk ötesi mülâhazalara girer ve yeni sahillere yelken açma iştiyakıyla coşar. Şu feza-i ıtlakın (sonsuz uzayın) görünen görünmeyen cephelerini keşfe koyulur.

Aslında Kur’an-ı Kerim, varlığa hep böyle bakıp böyle düşünmemizi salık vermektedir. İnsan ondaki tenasübü, uyumu görmeye çalışmalı, şairane ilhamların ötesinde fiziğin, hendesenin, kimyanın ve astrofiziğin neler anlattığını anlamaya gayret etmelidir ki, işte o zaman bulduğu her şey, onun iman ve iz’anını artıracaktır.

Bunu O Söylüyorsa…

Değişik vesilelerle anlattığım bir hâdiseyi müsaadenizle tekrar hatırlatmak istiyorum. Hâdise, iki ilim adamı arasında geçiyor; bunlardan biri Müslüman diğeri ise Hıristiyan. Meseleyi anlatan Müslüman ilim adamı şöyle diyor:

Amerika’da bulunduğum yıllarda kendisiyle sık sık görüştüğüm meşhur bir bilim adamı vardı. Zaman zaman kendisini ziyaret eder, uzun uzun ilmî sohbetlerde bulunurduk. Ondaki hakikat aşkı beni de büyülüyordu. Yağmurlu bir günde yolda yürürken, kendisinin de süratle kiliseye doğru gittiğini gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına rağmen koltuğunun altındaki şemsiyeyi açmamıştı. Sanki yağan yağmurdan haberi yoktu; çok dalgın ve dolu görünüyordu. Gökteki buluta meydan okuyordu âdeta gözyaşları. Yanına sokuldum, farkına varmadı. Biraz beraber yürüdük, sonradan havasını bozdum ve “Galiba farkında değilsin! Yağmur yağıyor!” deyince ancak kendine gelebildi. Koltuğunun altındaki şemsiyeyi açtı, başına tuttu. Şemsiyenin altında beraber yürürken dedim ki:

– Asrımızda dinsizlik moda hâline geldi. Ama görüyorum ki, siz ilim dünyasında bir ufuk ve kutup olmanıza rağmen hâlâ kiliseye gidiyorsunuz?

– Bu soruya şu heyecanlı hâlimle cevap veremem. Yarın evime gel, sana bir çay içireyim, orada uzun boylu konuşalım, dedi.

Böylesine coşkun bir insanla konuşmak, onun iç dünyasının şerhini duymak, dinlemek, onun duyduğu şeylerde kaybolmak Allah adına çok tatlı bir şeydi. Ertesi gün vakit geçirmeden hemen yanına gittim.

Kapıya dokundum, kapıyı bir çocuk açtı. İçeriye girdim, “Odasında oturuyor” dediler. Odasına girdiğimde yumruklarını sıkmış masanın başında oturuyordu. Çay da hazırdı. Yanına oturduğumda dopdoluydu. Bana galaksilerin iç içe girişinden, bu muhteşem nizamın baş döndürücü âhenginin bozulmayışından, atomlardan nebülözlere kadar hiçbir şeyde düzensizlik ve gayesizlik olmadığından, yerin yaratılışından ve hayata müsait hâle getirilişinden bahsetti. Bu arada Allah’ın (celle celâluhu) tasarruflarından söz ederken coşuyor ve kendinden geçiyordu.

Nebülözleri anlattı; bu geniş âlemde nasıl bir iradeye râm olduklarını, mekânın genişlemesini, Allah’ın bütün bu olup bitenlerdeki icraatlarını izah etti. Bu şekilde kâh büyük âlemdeki (makro kozmos), kâh küçük âlemdeki (mikro kozmos) hakikatleri anlatırken, sanki “İleride onlara dış âlemde ve kendi nefislerinde âyetlerimizi peyderpey göstereceğiz. O zaman hak ve hakikatin ne demek olduğunu anlayacaklar.”[1] âyetinin mânâsı tecellî ediyordu.

Dolmuş ve sözlerini şöyle tamamlamıştı:

– Hayret ediyorum! İlmin bu kadar gelişmesine rağmen, ilim irfan yuvalarında inkârın hükümran olmasına.. evet hayret ediyorum.

Ben tam taşı gediğine koyacağım zamanı yakalamıştım. Şöyle dedim:

– Şu tatlı sözlerine bir dakika ara verirsen sana güzel bir şey anlatacağım.

Durdu, sükûnetle beni dinliyordu. Ben içimden gelebildiği kadar, ruhuna girebileceğim şekilde Kur’an’ın bir âyetini okumaya çalıştım. Dedim ki:

– Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyedilen Kur’an-ı Kerim’de bir âyet var. Allah şöyle ferman ediyor: اِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰؤُ۬اۜ “Allah’tan hakkıyla korkan, O’na karşı kalbi saygı dolu insanlar, ancak âlimlerdir.”[2] Ben bunu dediğim an irkildi ve birdenbire:

– Bunu Muhammed mi söylüyor?

– Evet, Hazreti Muhammed sö       ylüyor. O söylüyor ama söz O’nun değil.

– Eğer bunu O diyorsa sen şahit ol, Muhammed, Allah’ın evvelki elçileri gibi bir elçidir, diye gürledi.

Evet, bunu bir Batılı söylemektedir. Her gün yeni yeni mühtediler, hâlleri ile bize bunu anlatmaktadır. Zira eşya ve hâdiseler içinde insanlar derinleştikçe her şeyin verâsında Allah’ın (celle celâluhu) kudretinin olduğunu göreceklerdir. Bu şekilde de salih daireler teşekkül edecektir. Şimdilerde tefekkür hayatımızda bununla alâkalı yazılmış o kadar çok eser var ki, Rabbim mütalâa ve istifadeye imkân bahşeylesin!

Ruhanî Hayatımız

Meselenin diğer bir önemli tarafı da, bizim ruhanî hayatımız ve mânevi durumumuzdur. Bizler, Rabbimize ibadet etmekle mükellefiz. Namaz kılacak, oruç tutacak, tesbih çekecek, gecenin karanlıklarında Râbia-i Adeviye havasıyla, “Allahım! Bütün gözler uyudu. Sema, yıldızlarla donandı. Yeryüzünün hükümdarları kapılarını kapattılar. Fakat Senin yüce kapın hiçbir zaman kapanmaz. Beni kapından dûr etme. Rahmetini benden esirgeme!” deyip iki büklüm olacağız.

Bir insan, Rabbimizin dergâhına gelirken, içinde böyle yüce hislerle gelirse, kulluk dairesi içinde de salih bir daire teşekkül eder. Bizler evvelâ, iradî olarak nefsimize rağmen bu mevzuda kendimizi zorlamalı, gönlümüzde kendimizi aşmaya çalışmalıyız; sonrası peşi peşine gelir.

İnsanda kulluk, evvelâ insanın iradesine bağlıdır ve cismaniyet itibariyle de biraz sıkıntısı vardır. Bu şu demektir; hiç kimse ibadet ü taate kendini verir vermez gönlü hemen ibadet neşvesiyle dolup taşmaz. Her şey gibi bu da önce sabır ve gayrete bağlıdır. Her tarafı yara bere ve acı içinde, ağzına bir lokma koyamayan bir insanın, hekimin tavsiyesiyle zehir gibi ilaçları istemeye istemeye kullanarak yavaş yavaş sıhhatini kazanması gibi. İnsan, âlem-i ervahtakilerin mertebesine erebilmek için ilaç mesabesindeki ibadetleri yavaş yavaş îfâ edecek, bunu yaptıkça onda onları îfâ iştiyakı gelişip derinleşecek ve tabiatının bir buudu hâline gelecektir.

İşte kulluk, Rabbimizle aramızda böyle bir münasebetin unvanıdır. Evvelâ her şey insanı biraz zorlar ki, bazen bu noktada iki tehlike söz konusu olabilir. Biri ülfeti aşamama, ikincisi de başkalarına ait harikaların altında kalıp, olmazlığa kendini salma. Ülfeti aşamama bir derttir. Bazılarımız itibariyle, aynı namazı kılar, aynı orucu tutar, geceleri Rabbimize aynı şekilde teveccühte bulunur, aynı şeyleri söyleriz ama ülfeti aşamadığımız takdirde bunların içinde çok esnemelerimiz ve gerinmelerimiz olur. Bu ise –hadisin ifadesiyle– şeytanı güldürür[3] ve dolayısıyla dergâh-ı ulûhiyete yakın bir kısım ruhanîler de mahzun olur. (Onlara –hâşâ– bizim anladığımız mânâda bir hüzün isnat etmiyorum. Bu, o daireye ait bir hüzün veya hüzün mânâsında bir şeydir.)

Ülfetin aşılması için evvelâ, fikrî operasyon yapmak gerekir. İnsan, daima düşünmeli ve tefekkür etmelidir. İkincisi ise râbıta-i mevtte bulunmalıdır. Ölümün her lahza ensemizde olduğunu, pençesini atıp bizi alabileceğini düşünmeli ve bu anlayış içinde Rabbin huzurunda bulunuyor olma tavrı korunmalıdır.

Mü’minler için ikinci dert ise, başkalarına ait kahramanlıklarla teselli olmaktır. Biz, selefimizin büyüklüklerini daima hayranlıkla yâd ederiz. Nasıl yâd etmeyelim ki! Râbiatü’l-Adeviye’nin kahramanlığını daha evvel arz ettim. Hasan Basrî ondan geri değildir. Kaç defa gözlerim dola dola anlatmışımdır: Tebe-i tâbiîn neslinin büyüklerinden Mansur b. Mu’temir, ibadet ü taatinde çok derin bir insandı. Komşularından birinin çocuğu ne zaman gece dışarı çıksa, Mansur’un evinin taraçasında bir direk görür. Yine bir gece dışarı çıkar fakat o direği göremez. Annesine, “Mansur b. Mu’temir’in taraçasındaki o direğe ne oldu?” diye sorar. Annesi, “Evladım! O direk değil, Mansur’un kendisi idi. Geceleri daima kıyamda durur, namaz kılardı. Fakat dün vefat etti.” cevabını verir.[4]

Benim, selefe ait bu meziyet ve şerefleri anlatmam bir vecibedir. Ancak bunlar, ruhumda bir coşku meydana getirmiyor ve bana onlar gibi olma fikrini vermiyorsa bu, yıkılmış milletlerin kendi tarihlerine ait destansı şeyleri anlatarak teselli bulmaları gibi bir şey olur. Ben şayet her şeyimle yıkık-dökük ve eziksem, “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız” sözünü avazım çıktığı kadar bağırmamın bana kazandıracağı hiçbir şey olmayacaktır. Mühim olan, o kahraman ırk gibi olmaktır.

Evet, biz de büyüklerimize karşı hürmetkârız. Mâruf-u Kerhî, benim önümde yaktığı ışıkla, o ışığın kaynağına ulaşma adına bana bir fikir veriyorsa, onun menkıbesini anlatmamın bir faydası vardır. Ayağı bütün velilerin omzunda olan Şah-ı Geylânî, yaktığı meşaleyle, benim içimde iman ateşini tutuşturuyorsa, onun menkıbesini anlatmamın da bir faydası vardır. Yoksa yıkılmış ve dağılmış milletlerin, aşağılık duygusu içinde, geçmişlerine ait kahramanlıkları anlatıp sadece o hikâyelerle teselli oldukları gibi biz de böyle hikâyevarî şeylerle teselli bulup kaldığımız sürece bir adım ilerlememiz mümkün değildir. Toplumdaki her fert, o büyük zatların rehberliğinde, velâyette en büyük mertebeyi elde etmek üzere gecenin karanlıklarıyla pençeleşip gündüzün yorgunluklarıyla haşır neşir olarak mesafe katetmeye çalışmalıdır ki, Allah’ın lütfuyla tekrardan canlanalım ve ülfetten sıyrılıp kanatlanarak O’na doğru yol alalım. Kullukta derinleşmek suretiyle –inşâallah– bir gün milletçe o ufka da ulaşırız.

Bu hâli, Kur’an-ı Kerim değişik âyet-i kerimeleriyle bize nakleder ve gece yumuşak döşeği terk edip teheccüd ve sabah namazlarına kalkmayı önemle vurgular. Cenâb-ı Hakk’ın, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk emirlerinden biri olan “Ey örtüsüne bürünen insan! Kalk ve insanları uyar!”[5] âyeti bu konuda hayatî bir tembih ifade eder. Allah Teâlâ bu ifadelerle Efendimiz’e âdeta şöyle buyurmaktadır: Senin gibi ruhen uyanmış, gönlü çok derin, beşerin derdini vicdanında yaşayan bir insan nasıl örtüye bürünür yatar? Bu, Senin yüce tabiatından fersah fersah uzak bir hâldir. O hâlde kalk ve vazifeni yap!

Aynı zamanda Cenâb-ı Hak, “Ey örtüsüne bürünen şanı yüce Nebi, kalk, az bir kısmı hariç geceyi ihya et!”[6], “Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’an oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin Seni Makam-ı Mahmud’a eriştireceğini umabilirsin.”[7] ve “Sabah akşam Rabbinin adını zikret! Gecenin bir kısmında O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbih ve ibadette bulun!”[8] âyet-i kerimeleriyle Efendimiz’den bile kendisine böyle derin bir tazarru ve niyazda bulunmasını ister.

Dikkat edecek olursanız bunlar Allah’ın, manen çok ilerlemiş bir insana tavsiyeleridir. Yine Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in, aile efradı içinde hoş demleri olduğu bir dönemde O’ndan biraz betûl (insanların dünyaya bakan yönlerinden uzak, Allah’a daha yakın) olmasını ve kendini buna zorlamasını istemektedir.[9] Âyet-i kerimede geçen “tebettül” kelimesinde kip itibariyle tekellüf vardır. Bu kelime şu mânâyı ifade etmektedir: Aile efradından biraz ayrıl ve kendini ibadete ver. Rabbinle münasebetini daha da derinleştir. Çünkü Seni çok çetin bir vazife beklemektedir.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’a (celle celâluhu) ibadette bizim bin katımız, milyon katımız derinleştiğinde şüphe yok ama yine de bu konuda tavsiye ve emirlerin mevcudiyeti söz konusu. Kaldı ki, ümmetinin duaları da O’nun kulluğunu derinleştirici ve vazifesi adına O’na güç kazandırıcı hususlardandır. Bunun yanında bu dualarla Allah Resûlü’nün şefaat dairesi de genişlemekte ve bu, ümmetine müspet mânâda geriye dönmektedir. Rabbim o daireye girmeye muvaffak eylesin!

Duhâ Sûresi’ni her okuyuşumda aklıma O gelir. Bu sûrede Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) asla darılıp terk etmediği, O’nu şefkatle kucakladığı, sahipsiz bırakmadığı ve dosdoğru yola ilettiği ifade edilmektedir. Akif’in ifadesiyle, o Masum’a bütün bir beşeriyet medyundur. Biz de medyunuz ve hepimiz o kapıda birer dilenciyiz. İnanıyor ve ilan ediyoruz ki, eğer O, Rabbimizle aramızda olmasa, cennetlere, Firdevslere ulaşmamız mümkün değildir. Biz, O’nun şefaatiyle problemlerimizi halledecek, O’nun ışıklı aydın yolunda –inşâallah– doğru yaşamaya muvaffak olacak ve bu yolun sonunda da O’nu bulacağız. Onun için daima koştuğumuz bu yolda O, bir gün karşımıza çıkacak diye şevkle koşuyoruz.

Geriye dönecek olursak, bu yolun yolcuları olarak ibadet ü taatimiz böyle bir ruh ve şuurla eda edilmeli, âfâkî tefekkürümüz de çok buudlu olmalıdır. İşte böyle bir seviyeye ulaşmış bir milletin geri kalması düşünülemez.

Allah, Sıfatlara Göre Hükmeder

Buraya kadar arz edilen şeyler, sorunun cevabına hazırlık mahiyetinde ifadelerdi. Şimdi doğrudan sorunun cevabına geçelim. Hepimiz –Elhamdülillâh– mü’miniz. Ancak her mü’minin her sıfatı mü’min olmayabilir ve Allah (celle celâluhu) sıfatlara göre hükmeder. Meselâ yalan söylemek, hileli yollara tevessül etmek, çalışmada metot bilmemek, âyât-ı tekviniyenin esrarını anlamamak birer kâfir sıfatıdır. Bu kâfir sıfatlarını taşıyor olsa da bir mü’min, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” dediği sürece Cennet’e girer. Fakat Allah (celle celâluhu), kendisinde mü’min sıfatları bulunmadığı, metot bilmediği, metodolojiden haberi olmadığı ve kendini tembelliğe saldığı için bu dünyada onun hakkında mağlubiyet ve mahkûmiyet kararı verir. Bu, Allah’ın değişmez bir kanunudur.

Kâfirin ahirette beklediği bir şey yoktur. Fakat onda bir kısım mü’min sıfatları varsa, Allah, o sıfatlara ikramda bulunur ve bu sıfatlar yüzü suyu hürmetine onu dünyada yükseltir. Bu itibarla burada bize düşen, her yönüyle mü’min sıfatlarına sahip, özü-sözü doğru, hak vesileleri kullanan, tembellikten sıyrılmış, metot bilen, kâinatın esrarını çözmeye istekli insanlar olmamızdır.

Hak bir davanın temsilcileri olan mü’minler hakka giden yolda hep hak vesileleri kullanma mecburiyetindedirler. Şayet mü’minler, en büyük hak olan Allah’a (celle celâluhu) ve O’na ait hakikatlere veya Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’na ait şeylere veyahut Kur’an-ı Kerim’e ait hususlara ulaşmak istiyorlarsa, bu yolda behemehâl hak vesileleri kullanma mecburiyetindedirler.

Meselâ, hakka ulaşma yolunda propaganda yaparak yalanlar söyleme, mübalağa yapma, insanları aldatmaya kalkışma gibi şeyler kat’iyen caiz değildir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geçmişte, gönüllerimizin sultanı, başlarımızın tacı hâline gelmesi hangi yolla olmuşsa işte o yol haktır; başka yollarla elde edilen şeyler ise bâtıldır. Makyavelist bir düşünceyle hakikat elde edilemez. Mü’min için bunların hepsi hüsran vesilesidir. Öyleyse hakka giden yolda mü’minler, daima hak vesileler kullanma mecburiyetindedirler. “İnkârcılar farklı farklı yollardan istifade ediyorlar; biz de onları kullanalım” duygu ve düşüncesinde olmak yanlıştır. Resûl-i Ekrem’in kullanmadığı bir yol kullanılmaz, bizim için tıkalıdır. Başkaları ondan istifade etme yoluna gitse de biz o yoldan gidemeyiz. Bizim yolumuz, Kur’anî ve Muhammedî yoldur. Binaenaleyh Müslümanlar eğer başlarda taç veya taçlarda sorguç olmayı düşünüyorlarsa, yolun doğrusunu kullanma, bâtıla tenezzül etmeme mecburiyetindedirler.

Cenâb-ı Hakk’ın, biri Kur’an-ı Kerim, diğeri kâinat kitabı olmak üzere başlıca iki kitabı vardır. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın (celle celâluhu) kelâm sıfatından gelmiştir. Allah, onu gönderen Mütekellim-i Ezelîdir. Bizi yaratmaktan maksadı nedir? Nelerden razı olur? Bizi neye davet eder? Davet ettiği şeyin keyfiyeti nedir? Cenab-ı Hak bu gibi şeyleri Kur’an-ı Kerim vesilesiyle bize anlatır.

Allah’ın diğer kitabı ise kâinattır. Allah, bu kitabını kudret ve iradesiyle yazmıştır. İçerisinde pek çok kanun, nizam ve nice esrar bulunmaktadır. Bu mevzuda insanın niyeti ve bakış açısı sağlam olursa kâinat da onun için aynen Kur’an’ın ifade ettiği şeyleri ifade eder. Kur’an, kâinatı seslendirmekte, kâinat da resim resim Kur’an’a mevzu teşkil etmektedir. Bunda Allah’ın ayrı bir merhameti söz konusudur. O, bizi, kâinatı derinlemesine mütalâa etme gibi bir zorluk ve mecburiyetle karşı karşıya bırakmamış, o hakikatleri bize Kur’an’la özetlemiştir. Diğer bir yönüyle de Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), her asrın anlayacağı şekilde bir dil kullandırmış ve O’nun diliyle o çağ insanlarına hakikatleri anlattırmıştır. Sahabe, Kur’an’ı ve Efendimiz’in Kur’an’a ait tefsirlerini dinlerken sanki sadece kendi devrine hitap ediyor gibi dinliyor ve istifade ediyordu. Sonraki asırlarda gelen İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî gibi zatlar ve devâsâ nice tefsir alimi, gözleri hep onun üzerinde, Kur’an kendilerine hitap ediyor gibi ona kulak kesiliyorlardı. Kur’an-ı Mübîn, her asra hitap etme gibi çok sırlı ve çok büyülü bir ifadeye sahip öyle mucize bir kitaptır ki, her insan, onu kendine hitap ediyor gibi dinleyip algılayabilir.

Burada dar bir çerçevede, biri Kur’an, diğeri de kâinat kitabı olmak üzere iki kitaptan bahsettik. Mü’minlerin kendileri olmaları, her iki kitabı da daima başlarına taç yapıp aynı mânâda anlayıp kavramalarına ve ikisine de derinlemesine dalmalarına bağlıdır. Her iki kitabın da emirlerine riayet etmenin mükâfatı olduğu gibi, etmemenin de cezası vardır. Ekseriyet itibariyle kâinat kitabına riayet etmemenin cezası dünyada, Kur’an’a riayet etmemenin cezası ise ahirette verilir. Binaenaleyh Kur’an’a iman etmemiş bazı kimseler eğer kâinat kitabının sırlarına vâkıf ise Allah dünyada onları mükâfatlandıracak, ahirette de imansızlıklarının cezasını çektirecektir. Allah’a inanan fakat Kur’an’ın sadece ibadete müteallik meseleleriyle meşgul olup kâinat, kâinatın sırları ve pozitif bilimlerle alâkası olmayan bir kimse ise dünyada mutlaka bunun cezasını görecektir. İmanının mükâfatını ise Allah’ın lütfuyla ahirette alacaktır.

Biz, hem dünya hem de ahiret hayatında mükâfat almayı; başta Râşid Halifeler dönemi olmak üzere, kısmen Emevi ve Abbasi dönemlerinde ve Osmanlının ilk dönemlerinde görüyoruz. Batıda rasathanenin ne demek olduğunun bilinmediği bir dönemde Benî Musa, Bağdat’ta çoktan kendi rasathanesini kurmuştu. O dönemde Batılı devletlerin kralları, İslâm ülkelerine giden seyyahlarına, oradaki rasathanelere gidip Güneş ve Ay tutulmalarının ne zaman olacağını öğrenmelerini istiyorlardı.

İşte biz o dönemde ilimde ve fende böyle en öndeydik. Çünkü o dönemde iki kitap müşterek mütalâa ediliyordu. Kur’an’ın, “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler!”[10] fermanı, duyarlı dimağlarda hemen karşılığını buluyordu.

Kur’an, ihlâs ve samimiyetle kendine yönelen bu aydınlık dimağların ellerinden tutuyor ve onları dünyanın en medeni insanları hâline getiriyordu. Onlar, Kur’an’ın tefekküre teşvik eden âyetlerini anlamaya çalışıyor, hususiyle de gökyüzünü keşfetmek için gözlemevleri tesis ediyor ve modern uzay araştırmacılarının öncüleri oluyorlardı. Kur’an’ın, “Biz, onlara delillerimizi gerek dış dünyada gerekse kendi öz varlıklarında göstereceğiz.”[11] fermanıyla şahlanan bu insanlar, varlık âleminin maddî-mânevî yapısını didik didik ederek modern ilimlere giden ilk yolu açmışlardı. Modern tıp, bugün ulaştığı müthiş seviyeyi o dönem Müslüman ilim adamlarının geliştirdiği ilmî ve teknik altyapıya borçludur. Bunların yanında, Kur’an’ın uzayla alâkalı âyetlerini birer emir telakki ederek mevcut imkânlarla göklerin fethine yönelme de yine o dönemde olmuştu.

Böylece onlar, iki kitabı da müşterek mütalâa etmek suretiyle hem dünya hem de ahiret saadetine nail olmuşlardı. Kâinat kitabını ellerinden düşürmeyerek dünyada muvaffak olmuşlar ve imanlarıyla da hep Hakk’a doğru koşmuşlardı. Kur’an’ın sadece ibadete müteallik meselelerine uyarak kâinatı ihmal edenler ise Kur’an’ın ancak yarısını anlamış ve orada kalmışlardır. Şu bir gerçektir ki, bu hâlden sıyrılacakları güne kadar onların dünyevî mezelletten kurtulmaları da mümkün değildir.

Bir diğer husus da şudur: Devirler ve asırlar geçtikçe, insanlar ülfete dalarak Kur’an’ın dilinden anlamaz hale gelebilirler. Hâlbuki onlar, bilhassa mağduriyet ve mazlumiyete uğradıkları zaman Kur’an’a müracaat etme, yaşadıkları asırda Kur’an’ın kendilerine nasıl ışık tuttuğunu araştırma ve bulma mecburiyetindedirler. On sekizinci asra girerken İslam âlemi bir darbe yemiş, Kur’an’ı bilmemezliğiyle bir badireye yuvarlanmış ve bir ölçüde çözülmüştü. Böyle bir çukura düşünce çokları küfre yuvarlanıp gitmişti. O gün ancak kalbi uyanık kimseler, “Yeniden Kur’an’a müracaat etmek lâzım” diyerek Kur’an’a yönelmişlerdi. İşte o zaman hakikatlere yeniden bir kez daha yönelme zamanı gelmişti. Binaenaleyh Allah (celle celâluhu), bir dönemde muvakkaten bizim mağlubiyetimize hükmetmişti, ama aynı dönemde yetişen bazı insanlar, Kur’an’ın bu asrı konuştuğunu ve konuşturduğunu anlamış ve gelecekte bir daha bu türlü darbelerle yıkılmayacak dinamikleri bulmuş ve onlara sarılmışlardı. Bunlar, bizim için hep bir ümit kaynağı olmuştur.

Sözün burasında son olarak, olup biten hâdiselerle meselemizi teyit etmek istersek, son yıllarda hâdiseler bütün hızıyla –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– inanan gönüllerin arzu ettiği istikamette gelişmeye başlamıştır. Bunda kimsenin zerre kadar tereddüdü olmamalı. Ancak bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur ve yol üzerinde derin sular vardır. Bunların da bir bir aşılması lâzım. Bedir, Müslümanların muvaffak oldukları bir zaferdir ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) oradan ayrılırken, arkada, amcasının oğlu Ubeyde İbn Hâris’le beraber 14 şehit bırakmıştır. Daha sonra karşısına Uhud ve Hendek gibi badireler çıkmış ve çok sevdiği amcası Hazreti Hamza’yı kaybetmiştir. Evet, bunlar karşınıza çıksa dahi eşya ve hâdiselere O’nun gözüyle bakmak ve O’nun gördüğü neticeyi görmek lâzımdır.

Hâsılı, günümüzdeki bütün gelişmeler büyük ölçüde inanan insanların lehinde cereyan etmektedir. Rabbim, safça maceralara sürüklenmekten bizleri muhafaza buyursun ve akıllıca hareket etme imkânını bahşeylesin!


[1] Fussilet sûresi, 41/53.

[2] Fâtır sûresi, 35/28.

[3] Bkz. Ebû Dâvûd, edeb 89; Tirmizî, edeb 7; İbn Mâce, ikâmetü’s-salât 42.

[4] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 5/40; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve 2/65; ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 5/406.

[5] Müddessir sûresi, 74/1-2.

[6] Müzzemmil sûresi, 73/1-2.

[7] İsrâ sûresi, 17/79.

[8] Dehr sûresi, 76/25-26.

[9] Müzzemmil sûresi, 73/8.

[10] Âl-i İmrân sûresi, 3/191.

[11] Fussilet sûresi, 41/53.

Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu