Yazarlar

“Ah bir numune toplum gösterebilseydik!..” | Abdullah Aymaz

1992 Temmuz’unda geldiğimiz Amerika’da yeni dostlar arıyorduk. Üniversitelerde okuyan öğrencilerden, master ve doktora çalışmaları yapanlardan yüze yakın arkadaşımız vardı, ama  diğer milletlerden İslamî grup ve cemaatlerden pek yoktu. O sıralar Bosna’da zulümler başlamıştı. Onun için Washington’da Beyaz Saray önünde, Meclis ve Senato’nun  bulunduğu geniş alanda çok kalabalık bir topluluk olarak mağdur, mazlum ve çaresiz Bosnalıların derdini dile getirecek konuşmalar yapılmıştı.
Tabii orada pek çok gruplarla tanışma imkanımız olmuştu. Bunlardan bir grupta camileri ve hafta sonu kurslar veren okulları bulunan Pakistanlı bir gruptu. Ziyaretlerine gittik…  İleri gelenleri toplandı. Kendilerine Hizmetin Türkiye’deki eğitim faaliyetlerinden, üniversite hazırlık dershanelerinden ve kolejlerden hem olimpiyatlardaki birincilik alan başarılarından bahsettik. İlgiyle dinlediler.
Bilhassa Başkanları durumundaki Dr. Şerif çok ilgi duydu. Sonra “Bizim mahallede de bir mescidimiz var ama Türkler  pek gelmiyorlar. Siz ilgilenseniz”  dedi ve sonra biz orada bir ev tutarak bazı arkadaşlarımızı oraya yerleştirdik ve söyledikleri kişilerin Özbekler olduğunu anladık.
Tanıştık. Hatta mescidin alt katında sınıflar varmış  ama yeni okul alınınca öğrencileri yeni yere  taşımışlar. Orası boş duruyor. Orasını bize verdiler. Arkadaşlar Özbek  çocuklarını  orada toplayıp kurslar vermeye başladılar. Sınıfları Özbek ve Türk bayrakları ile süsledik. Fakat bir baktık bütün çocukları toplayıp hafta sonu oraya yüz kilometre uzakta bir yere taşımışlar. Niye? Çünkü New York’taki Türk Konsolosluğumuz bunu öğrenince sırf  bizden koparmak için böyle bir şey yaptırmış. Dedik ki, “Bu devam eder mi?  Her hafta o uzak yere taşıyabilir misin?  Ders verecek imkanınız olur mu?”  “Olmaz ama ne yapalım öyle isteniyor” deyip koptular.
Zaten üçüncü haftaya varmadan her şey bitti. Kimseler Özbek çocukları ile ilgilenmedi. Konsolosluğun derdi onları bizden kopartmaktı. Kopardılar da…
Her neyse ama bizim Pakistanlılarla, bilhassa Dr. Şerif Beyle dostluğumuz hep devam etti…  Dr. Şerif’i Türkiye’ye davet etmiştik. O, gelemeyeceğini ama tanıdığı bir profesörün gelebileceğini söyledi. Sonra bizi Profesör Dr. Macid Beyle tanıştırdı. Hem makine mühendisi hem de eğitim üzerine doktora yapmış bulunan bu zata Hizmet’i anlatınca, hemen yakından görmek için bizimle Türkiye’ye geldi. Tam da Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vefatına rastlamıştı. Beraber cenaze namazını kıldık.
Eğitim müesseselerini ve Hizmet’in diğer müesseselerini görünce hayran oldu. M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanıştı. Türkçe bilmediği halde bir görüşmeye katılmıştı. Çok dikkatli takip ediyordu. “Bu zât, sizlerle istişare görüşmesi yaparken, sizin ağzınızdan çıkan sözlerden çok benim anladığım sizin beyninizden geçenlere dikkat ediyor. Herkes Türkiye’ye gelip bu Hizmetleri ve bu zatı görmesi gerekir.” demişti.  Son 7-8 senedir prostat kanseri olmuş ameliyatlar geçirmişti. Çok bitkin olmasına rağmen, tam bir tevekkülle karşıladı. Hep şükretti hep güler yüzle karşıladı. Bir-iki sene önceki ziyaretimizde dedi ki:
“Bakanlık yapmış bir Arap diplomat arkadaşım bana şunları anlattı:
“İyi görüştüğümüz Çinli bir diplomat bana ‘Çin kaç senede Müslüman olur?’ dedi. Ben “Yüz, belki iki yüz senede’ dedim. O, “Hayır, Eğer İslamiyeti güzel yaşayan bir toplum görsek on senede bile Müslüman olur. Mao’nun Kırmızı kitabında ideal olan görüşler İslamiyette bütün sadeliği ve güzelliğiyle mevcut!..  Ah bir yaşasanız!..’ dedi. sonra da Dr. Şerif ağlayarak “Ah!  Bir numune toplum gösterebilseydik!..”  diyerek inledi. Maalesef Amerika’ya bu gelişinde bu güzel insanın vefat ettiğini öğrendim. Allah rahmet eylesin…  Ailesine, dostlarına sabr-ı cemiller diliyor, Cenab-ı Erhamürrahimin  hepimizi Cennetinde Cemâliyle buluşturmasını niyaz ediyorum…
Kaynak: Abdullah Aymaz | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu