Sizden Gelenler

Ağır Eza | İSMAİL YAVUZ

15 Temmuz gecesi başladı büyük keder

Zindanlara hapsetti sonunda bizi kader

 

Kadere boynum kıldan incedir elbet, lâkin

Görmedim hiç ömrümde böylesine büyük kin

 

Hayatım boyunca ben hep ilkeli yaşadım

Hakk’ın hatırı için sırtımda dert taşıdım

 

Kusursuzum diyemem hatalarım olmuştur

Zararım ele değil kendime dokunmuştur

 

El açmadım ağyare yeri geldi doymadım

Yavrumun kursağına haram lokma koymadım

 

Bilerek hiç kırmadım bir ağacın dalını

Yemedim yedirmedim şu milletin malını

 

Gece gündüz çalıştım, hiç şikâyet etmedim

Makam, para uğruna hiç menfaat gütmedim

 

Din ve vatan uğruna çabaladım yıllarca

Elimden geldiğince karınca kararınca

 

Aylarca dağda gezdim askerde neden, niçin?

Canımı siper ettim ülkem ve bayrak için

 

Güneydoğu iyi bilir, şahittir buna mâzi

Onca yiğit yanımda oldu şehit ve gâzi

 

Hiç utanmadan bana ‘teröristsin’ dediler

Aslanları boğdular kızıl ve ak kediler

 

Bir gün hışımla gelip evimizi bastılar

Ne var ne yok savurup bir kenara attılar

 

Belli ki bu tezgâhı çok evvelden kurdular

Kalem tutan elime kör kelepçe vurdular

 

Yasa, hukuk demeyip sahte suçlar yıktılar

Cani gibi götürüp bir kodese tıktılar

 

Evet, attılar beni lağım kokan kodese

Kalın demirleriyle benziyordu kafese

 

Aç bırakıp günlerce ana, avrat sövdüler

Yetmedi hayvan gibi acımadan dövdüler

 

Kimseye yapılmadı bu kadarı ki bence

Karanlık dehlizlerde bin bir türlü işkence

 

Diyarbakır ve Mamak görmedi böyle vahşet

C5’te yaşanmadı bunca zulüm ve dehşet

 

Kimisi şehit oldu, kimisi sakat kaldı

Ne gündeme taşındı, ne medyada yer aldı

 

Masum kadınları da atmışlardı bir yere

Merhamet edilmedi bebeklerine bile

 

Gördüm ki bazısının yüzünde yara bere

Bu zulmü müşrik yapmaz sizin kökünüz nere

 

Hüzünlü gözler ile olanları seyrettim

Tüm mazlumlar adına Allah’a dua ettim

 

Ve sonra çıkardılar düzmece mahkemeye

Safsata ve yalanı sordular soru diye

 

Umrumda değildi ki hakkımdaki ithamlar

Türlü türlü iftira, türlü türlü bühtanlar

 

Mesnetsiz suçlamanın benim için hükmü yok

İddia denen şeyin aslı yok delili yok

 

Ama karar verildi, tüm yürekler kararmış

Nasipte zindanlarda çile çekmek de varmış

 

Hâkim denilen zalim ak sürüden koyundu

Karar zaten belliydi mahkeme bir oyundu

 

‘Tutuklandın, götürün, atın!’ dedi zindana

Yaka paça itildik gece vakti Sincan’a

 

Hapiste yıkılmadım, dayandım pek çok şeye

Başıma gelenleri anlatmadım kimseye

 

On kişilik koğuşa attılar kırk beş kişi

Karınca ezmeyenin neydi burada işi

 

Koğuş dedikleri yer sanki karanlık tabut

Onca mahpus içinde nefes almayı unut

 

Burası kara zindan, etrafı kalın duvar

Çığlığını yalnızca Rabb-i Rahim’in (CC) duyar

 

Avlusu da çok yüksek, belki sekiz-on metre

Bir tek ağaç görünmez engeldir kaba sütre

 

Her yanı çıplak beton bitmez küçük ot bile

Kaç zamandır hasrettir yeşil gözüm yeşile

 

Her nasılsa köşede büyümüştü bir çiçek

Kopardı gardiyanlar ‘Burda yasak!’ diyerek

 

Volta atarım her gün mesafe on bir adım

Koşmayı unuttu şu yaralı ayaklarım

 

Bulutları izlerim hasretin efkârıyla

Yâre selam yollarım kuşların kanadıyla

 

Akşamleyin kapanır kalın demir kapılar

Karanlığa gark olur soğuk ıssız yapılar

 

Zindanda günler kısa geceler öyle uzun

Sabahlar olmak bilmez ranzaya sığmaz dizin

 

Bakılmaz ne semaya ne yıldıza ne aya

Hayal bile kurulmaz izleyip doya doya

 

Kimi zaman duyulur dışardan garip sesler

Nâralar, bağırışlar, homurtulu nefesler

 

Acımasız duvarlar bazen üstüne gelir

İtikadın olmasa, diyor ki: ‘Çıldır, delir!’

 

Çok zamandır uykuyu demli çayıma kattım

Aylarca izbe yerde, beton zeminde yattım

 

Bin türüne çilenin hücrede şahit oldum

Yine de huzurumu kara zindanda buldum

 

Her hâlime şükrettim, anladım dünya ne boş!

Karanlığın içinde ışığı görmek ne hoş!

 

Onca dert arasında kalpte Kur’an neşesi

Rabb’ime sığınınca zindan cennet köşesi

 

Dedim sonra kendime: ‘Dişini sık, sebat et

‘Çektiklerin inşAllah günahına kefaret’

 

 

Mahpusluk kolay değil, dâvânın boyun borcu

Her kişinin değil bu, er kişinindir harcı

 

Herkesin var bin derdi her biri ayrı çetin

Her nasılsa çoğunun hâli mağrur ve metin

 

İstisnasız tümünün ekmeğiyle oynanmış

Ya malına çökülmüş ya da işten atılmış

 

Her gün biri girerdi, her yaştan her meslekten

Savcı, polis ve esnaf, gazeteci, öğretmen…

 

Her mahpusun var elbet ayrı bir hikâyesi

Hâlimizi iyi bilir kimsesizler Kimsesi (CC)

 

Bir komiser Ali vardı baba oldu içerde

Oğlunu göremedi aklı kaldı dışarda

 

Yine bir haber geldi, dediler ‘Annen öldü!’

Garip Ali kederden seccadeye gömüldü

 

Açtı Kuran’ı hemen akıttı gözyaşını

Hakk’a döktü içini kaldırmadı başını

 

Tahsin amcanın belki altmış beş idi yaşı

Hastaydı zulmettiler hücreden çıktı naşı

 

Doktor Levent suskundu, eşi de içerdeydi

Aklı iki kızında, halleri acep neydi?

 

Hüseyin öğretmendi, yakışıklı, zekiydi

Ona iftira atan namussuzun tekiydi

 

Düğününden kalan bir, dolardı ‘suç’ konusu

Çıksa alkış alırdı! ‘ayakkabı kutusu’

 

Bir gün kapı açıldı, attılar bir rütbeli

Tutmuyordu dayaktan ne ayağı ne eli

 

Günlerce konuşmadı duvara baktı dik dik

Kaç yiğide kıydılar, bu mu idi yiğitlik!

 

Sâlim’in hikâyesi farklı değil kanımca

Morglarda aranmıştı on dokuz gün boyunca

 

Mehmet Bey savcı idi, düşünceli, dalgındı

Herkesten daha fazla babasına dargındı

 

Babası partiliydi, öfkeyle saldırmıştı

Bizzat iftira edip oğlunu aldırmıştı

 

Bu yüzden hep söylerdi acı bir tebessümle

‘Bu devirde güvenme sakın babana bile!’

 

Ahmet abi esnaftı hayırsever insandı

Tek suçu iyilikti çevresine ihsandı

 

Çoluk çocuk okusun adam olsunlar diye

Okul yaptırıp vermiş bu millete hediye

 

Doğruymuş kalmaz imiş hiçbir iyilik cezasız

Şöyle derdi çok zaman: ‘İnsanlar ne vefasız!’

 

Mustafa başarılı ODTÜ’lü mühendisti

Bir iftira yüzünden iki yıldır hapisti

 

İsmail Bey cerrahtı, uzmandı alanında

Birkaç kişi var yoktu Türkiye’de dalında

 

Çekememişti onu sözde arkadaşları

Allah düşmana versin böyle meslektaşları

 

Düşman imiş bu toplum başarıya, iyiliğe

Bir millet ulaşır mı haset ile dirliğe!

 

Gülsem mi ağlasam mı nakliyeci Halim’e

Hikâyesi özettir hukukun şu hâline

 

‘Sen Bylock yüklemişsin’ diye çıkışmış hâkim

Anlamamış mevzuyu şaşırıp kalmış Hâlim

 

Demiş ‘Hâkim Bey, evet, ben pazarda beklerim’

‘Taşınacak ne varsa kamyonuma yüklerim’

 

Abdurrahman dedenin yoktu kimi kimsesi

Kulağı az duyardı kısıktı biraz sesi

 

Ona da sormuş hâkim ‘Sende de varmış Bylock’

‘Sağol’ demiş, ‘Evladım, yemem benim karnım tok’

 

Hâkim kızmış, bağırmış, ‘Bylock diyorum bylock!’

‘Ha! Kalp ilacım mı? Evet, adı Belok zok’

 

Ya Hüseyin dedenin hâline ne demeli?

Kederden titriyordu hem çenesi hem eli

 

Hacca giderim diye üç-beş kuruş ayırmış

Faiz bulaşmaz diye Bankasya’ya yatırmış

 

Bu yüzden acımadan çekiştirip itmişler

Karanlık, rutubetli bir kodese atmışlar

 

Memleketin halini düşünüp üzülürdü

Mubarek sakalından gözyaşı süzülürdü

 

Hâlit harbi adamdı, âmâydı iki gözü

Mahkemeyi delirtmiş pervasız bir kaç sözü

 

Hâkim sormuş, ‘Örgütte görevin neydi söyle?’

‘Keskin nişancı!’ demiş ‘Tüfek tutardım şöyle’

 

Hâkim küplere binmiş ‘Dalga geçme bak!’ demiş

Hâlit rahat durmamış cevabı yetiştirmiş

 

‘Bakamam, ben âmâyım, bu dünyada gözüm yok’

‘Hakîkati görürüm, yine de hepinizden çok

 

Anlat anlat bitmez ki zulümler cana yetti

Mazlumların feryadı arzı, arşı titretti

 

Bazısını basmışlar düğünün gecesinde

Kimini de almışlar baba cenazesinde

 

Kimini getirmişler hastane odasından

Haline acımayıp tutmuşlar yakasından

 

Hiçbiri direnmemiş uzatmış da kolunu

Metanetle tutmuşlar mahpushane yolunu

 

Kimini çok ezmişler eş-çocuğun önünde

Hesabı verilir mi bunun mahşer gününde

 

Dememişler ne onur, ne izzet, ne haysiyet

Düşman ordusu yapmaz böylesine eziyet

 

Yaradan der kitapta: ‘Kulum sabret, dua et!’

Mazlumların şu âhı aheste çıkar elbet

 

Ağır ceza yargısı ağır eza etti hem

Bütün zalimler için yaşasın bin cehennem!

 

Daha Fazla Göster
Başa dön tuşu