Yazarlar

Haksızlık karşısında eğilmeyin! | Fikret Kaplan

 

Son asır insanının kendisine muhtaç ve medyun olduğu Büyük Çilekeş…

Hürriyeti, özgür yaşamı…

Hak ve hukuku herkesten daha fazla savunan benzersiz bir gönül…

Katon’dan, Campanella’dan, Dostoyevski’den… bildiğimiz herkesten çok öte bir hürriyet tutkunu…

‘Ekmeksiz yaşarım; ama hürriyetsiz yaşayamam!’ dememiş kimse onun sevda derecesindeki bu mücadelesi için…

Haksızlık karşısında eğilmeyin! | Fikret Kaplan 2

Faust’un şeytanla olan oyunu gibi de değil onun hikayesi…

Çok gerçekçi ve şeytanı yakıp kül edecek harika bir galibiyetle süslü münâzarası…

Ama ne yazık ki, dünya bu gözle bilmiyor ve tanımıyor hala çağın bu harika insanını… onun davasını… insanlığa olan sevgisini… hoşgörüsünü…

Ömrü mücadelelerle geçmiş bu muhteşem dava adamı… işte haykırıyor hakikatleri asrın idrakine:

‘Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur.’

Harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçmiş ömrü…  Çekmediği cefa, görmediği eza kalmamış.

Bir cani gibi muamele görmüş Divan-ı Harplerde … Bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollanmış…

“Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse zındıkaya ve dalâlete teslim-i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem! diyor…

“Kur’ân hakikatlerine feda olan bu başımı zalimlere eğmem!”

Defalarca zehirlenmiş… Türlü türlü hakaretlere maruz kalmış… Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bıraktığı mirası asrımızdaki sinelere taşımak için 28 sene çile çekmiş o güzel insan…

31 Mart Hâdisesi’nde hiçbir suçu yok… Düzmece bir darbeye zemin hazırlanıyor yine…

Haksızlığa tahammül edemeyen bu yüce insan duramıyor… Bunca kargaşa ve tehlikeye rağmen askerlerin karşına geçip onları itaate getiriyor…

Ülkesine ve insanlığa olan hizmet aşkı onu da terörist yapıyor birden…

Divan-ı Harb-i Örfî’de yargılanıyor… paşalar idama gönderdikleri bedenleri gösteriyorlar pencereden…

“Bak sen de suçlusun, sen de hak ve hukuk istemişsin?” diyerek onu da darağacıyla tehdit ediyor Mahkeme Reisi Hurşit Paşa.

İdama yine beş para kıymet vermiyor:

‘Alın bu da kefenim olsun!’ diyerek fırlatıyor sarığını Hurşit Paşa’nın suratına…

“Eğer meşrutiyet bir partinin baskısından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben suçluyum ve Hakk’ın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım!”

Ve mahkemeden idam kararı beklenirken hakkında beraat kararı veriliyor…

Onlara teşekkür etmeyerek mahkeme kapısından ayrılıyor o yiğit insan:

“Zalimler için yaşasın Cehennem!..

Zalimler için yaşasın Cehennem!”

Dış görünüş itibarıyla sade görünen bu güzel insan… Yükleniyor bütün bir insanlığın derdini, kederini…

Sahabenin yakaladığı o saf ruha ulaşmak için hem dünya hem de ukba hayatını feda ediyor bu yolda…

‘Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.’

Sibirya’da esarette Rus’un başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermiyor… Zilletle yaşamayı izzetle ölmeye tercih ediyor… Kalkmıyor ayağa… Nasıl abdest alabilirim derdine düşüyor…

İstanbul’u işgal eden düşman başkumandanının tehditlerine, öfkesine de aldırmıyor…

Devrin Şeyhülislâm’ı ve bir kısım hocaları gibi dünya metaına satın alınamıyor Bediüzzaman…

İlim ehli kandırılıp ülkenin mağlûbiyetine zemin hazırlanıyor. Hutuvât-ı Sitte eseriyle o dehşetli plânı kırıyor Üstad… Asla geri çekilmiyor o eli kanlı düşman kumandanının ölüm tehdidi karşısında… Korkuya takılmıyor…

Kendisine yöneltilen sorulara:

‘Belki bir tükürükle cevap veriyorum!’ diyor… Korkunun yüzüne tükürüyor…

Ankara’da başkanlık makamında bütün mebusların huzurunda hakkı hiç çekinmeden söylüyor… Ne onlara ne de üç dehşetli kumandana karşı korkuyor ve dalkavukluk yapıyor…

Bir dağ başında unutulup gitsin diye 1925’lerde Barla’ya sürgün ediliyor… bir kır bekçisiyle görüşmesi bile çok görülüyor… hapishanelerde ve hücrelerde yaşamaya zorlanıyor çağın o Büyük Çilekeş Adamı…

Eser yazmaması için alınıyor her türlü tedbir. Fakat o büyük mücadele insanı, bütün engellemelere rağmen işliyor eserlerini sigara kâğıtlarına, tahta parçalarına…

Ve o varidat, bir yolunu bulup geliyor bugün bizlere.

O asrımızda Sa’d b. Muaz gibi yaşıyor… İnsanlar arasında, dağ başlarında, zindanlarda… hep hakkı haykırıyor… hakkı söylüyor.

Onca düşmanlığa, kine ve nefrete rağmen sürgün edildiği altı ilde asayişin ihlâline dair bir tek suçu kaydedilemiyor…

Islah ediyor mahpusları hangi hapishaneye girmişse… Dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermiyor… Şefkatinin şiddetinden masumlara zarar gelmemesi için zulüm ve sıkıntılara kendisini feda ediyor…

Küfrün küfranın ortalığı alıp götürdüğü, anarşinin insanlığı iki büklüm ettiği bir dönemde, milleti sadece halkayı zikirlerle, hatme haceganlarla bir yere getirme peşinde değil o…

O, hem Museviyet hakikatinin… hem Îseviyet ruhunun… hem de Muhammediyet gerçeğinin en önemli temsilcisi bu asırda…

Tiyatroyu, gazeteyi, sanatı, edebiyatı, felsefeyi…dünyayı çok iyi bilen bir entellektüel…

Onlarca sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması onu ümitsiz kılmamış.

“Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım.” sözleri yankılanmış tarihin kör, sağır, dilsiz vicdanlarında.

Bir hayat boyu “garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem..” demiş, fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kalmış…

Onda ileri bir seviyedeki hak ve hakikati anlatma aşkı hiç bitmemiş… İnsanları yaşatma gayreti kor gibi yakmış içini…

‘Haşirdeki büyük mahkemeye bir dilekçedir.’ diye yazmış savunmalarını…

‘Ve ilâhi dergâha bir şikayettir. Ve bu zamanda temyiz mahkemesi ve istikbaldeki gelecek nesil ve darülfûnunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler. İşte bu yirmi üç senede yüzer işkenceli musibetlerden on tanesini, Âdil-i Hâkim-i Zülcelâl’in adalet dergâhına şikayet ederek takdim ediyorum…

Ben kusurlarımla beraber bu milletin saadetine ve imanının kurtulmasına hayatımı vakfettim. Ve milyonlarla kahraman başların feda oldukları bir hakikate, yani Kur’ân hakikatine benim başım dahi feda olsun diye bütün kuvvetimle Risale-i Nur’la çalıştım. Bütün zalimane sıkıntılara karşı İlahi yardım ile dayandım. Geri çekilmedim.’

Kâinatın bütün kuvveti toplansa samimi insanları ayıramamış o yiğit insanın vifak ve ittifak atmosferinden.

Kimisi doğuda, kimisi batıda, kimisi güneyde, kimisi kuzeyde, kimisi ahirette, kimisi dünyada… kimisi hapiste, zindanda.. kimisi gaybubette… kimisi hicret yolunda kimisi gurbet diyarında.. büyük manevi bir beraberlik kurulmuş.

Târih denilen mâzi derelerinden uzanan telsiz telgrafla kendisi gibi Haksızlık karşısında dimdik duran kardeşleriyle konuşuyor Koca Üstad:

“Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve susarak Nur’un sözünü dinleyen ve gayba nüfuz eden gizli bir bakışları ile bizi hayranlıkla seyreden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, vesâireler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, ‘Sadakte’ (doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun! Şu çağdaşlarım, varsın beni dinlemesinler. Târih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım; acele ettim, kışta geldim. Sizler Cennet gibi bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mâzi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız. O bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kal’anın başına takınız. Kapıcıya tembih edeceğiz. Bizi çağırınız. Mezarımızdan, ‘Henîen leküm’ (Helal olsun sizlere!) sadâsını işiteceksiniz”

 

“Henien leküm” sadana cevaben “Henien leke, henien leke” diyoruz…“Helal olsun sana, helal olsun sana!”

Ümitvar olunuz.

Şu istikbal inkılâbatı içinde en yüksek gür sadâ
İslâm’ın sadâsı olacaktır.

 

Kaynak: Fikret Kaplan | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu