Yazarlar

13. Yazı: Evrimin makuliyeti | Dr. Yüksel Çayıroğlu

Natüralizmin sınırlarında kalmayı bilimsel bir zorunluluk olarak gören bilim adamları, “doğaüstü bir müdahaleyi” bilimsel ve rasyonel görmezler. Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun, tabiatta gördükleri bütün oluşumları, yine tabiatın içinde kalarak izah etmek zorunda olduklarını düşünür ve öyle yaparlar. Bu, bağlı kalınan metodolojinin bilim adamlarını mecbur bıraktığı peşin bir yargıdan başka bir şey değildir. Darwinistleri, makuliyetten yoksun olmasına, getirdiği izahlardaki tutarsızlıklara ve mantıksal kurgusundaki boşluklara bakmaksızın teorilerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya sevk eden sebep de budur.

İnsan, evrimcilerin kendisine anlattığı etkileyici hikâyeyi bir kenara bırakarak, şartlanmamış bir zihinle yeryüzündeki hayatın, tek hücreli bir canlıdan başlayarak evrim yoluyla gelişimini hayal dünyasında canlandırmaya çalıştığında, bunun ikna edicilikten ne kadar uzak olduğunu kolaylıkla fark edecektir. Tek hücreli bir bakteriyle insan arasında, evrimin kapatamayacağı muazzam bir fark olduğunu veya denizden çıkan bir balığın ayaklanarak kara hayvanı hâline gelmesindeki imkânsızlığı rahatlıkla görecektir. Sürüngenlerin kanatlanarak kuş olup uçmalarını hayal dünyası bile almayacaktır. Her birisi olağanüstü becerilere sahip bin bir çeşit hayvanın, kör ve şuursuz doğa yasalarının ve maddi süreçlerin rastgele müdahaleleriyle ortaya çıkamayacağını akıl ve mantığı tasdik edecektir.

Dahası büyük ve kompleks olan şeylerin kendi kendine küçük ve basit olanlardan çıkmayacağı aklen müsellem olan bir gerçektir. Mantığın gereğine göre cüzlerde bulunmayan özellik ve kabiliyetler külde de olamaz. Bir şey kendinde bulunmayan özellikleri bir başkasına veremez. Cansızdan hayat, maddeden ruh, kaostan düzen, yokluktan varlık, tesadüften mükemmellik, akılsız olandan bilgi çıkmaz. Tesadüfün meydana getirdiği “eserlerle”, zekânın meydana getirdikleri arasında hemen anlaşılacak derecede büyük farklar vardır. Fakat evrim, bu söylediklerimizin zıddı şeyleri iddia eder. İşte tam bu yüzden evrim, akıl ve mantığın sınırlarını zorlayan bir teoridir.

Evrim teorisi açısından şu soruların da mantıklı bir cevabını bulma imkânı yoktur: Denizde yaşayan bir hayvan, kendisi için en uygun yaşam ortamını bırakarak gıda, solunum, barınak ve çevreye uyum gibi pek çok noktada bin bir zorlukla karşılaşacağı farklı bir ortamda (karada) yaşamayı niye tercih eder? Karada yaşayan balinalar nasıl bir ihtiyacın neticesi olarak denizde yaşamaya karar verdiler? Dinozorların uçma ihtiyacı nereden akıllarına geldi veya nasıl bir faktör bunu tetikledi de zamanla kanatları oluşmaya ve vücutları değişmeye başladı? Zamanında uçabilen deve kuşu ve penguen gibi hayvanlar nasıl bir ihtiyacın neticesinde uçmaktan ve kanatlarını kullanmaktan vazgeçtiler de zamanla kanatları körelmeye başladı?

Montreal Üniversitesi’nden psikiyatrist Karl Stern de önyargılarımızdan sıyrılmamızı ve Darwinci iddianın değerini şöyle bir düşünmemizi ister. Ona göre bu teorinin iddiası şudur: “Bir zamanlar dünyanın sıcaklık düzeyi karbon atomlarıyla oksijenin, nitrojen-hidrojen karışımıyla birleşmesi için uygun hâle geldi; gelişigüzel oluşumlardan da hayatın oluşması için en uygun yapı olan moleküller ortaya çıktı. Sonra uzunca bir zaman geçti ve doğal seleksiyon devrine gelindi. Nihayet, sevgiyle nefreti, doğruyla yanlışı ayırt edebilen, Dante gibi şiir yazabilen, Mozart gibi beste yapabilen, Leonardo gibi resim çizebilen bir varlık ortaya çıktı. Böyle bir evren oluşumuna inanmak çılgınlıktır. Burada çılgın kelimesini hakaret anlamında değil, kendi teknik anlamında, yani psikotik anlamda kullanıyorum. Gerçekten böyle bir görüş birçok bakımdan şizofrenik düşünceyle paralellik arz etmektedir.” (Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, s. 84)

Aslında evrim teorisinin geniş halk kesimleri arasında kolay bir şekilde taraftar bulamamasının önemli bir sebebi dinî inançlar ise, ikinci sebebi de insanların evrimleşmeyi akıl ve mantıklarına sığdıramamalarıdır. Zira 2008 yılında ABD’de yapılmış bir ankete göre, insanoğlunun bir yaratma söz konusu olmaksızın, daha az gelişmiş yaşam biçimlerinden milyonlarca yılda gelişmesini kabul edenlerin oranı sadece %14’de kalmıştır. (Dawkins, Yeryüzünün En Büyük Gösterisi, s. 387)

Özellikle hazır cevaplarla yetinmeyip düşünen ve sorgulayan insanlar açısından evrim teorisi tam bir açmaz ve çıkmazdır. Çünkü sorulan soruların çoğu cevapsız kalır. Verilen cevaplar hiçbir zaman, anlaşılır ve basit cevaplar olmaz. Bir Yaratıcı fikrini kabul etmek ve müşahede edilen harikulâde canlıların O’nun tarafından yaratıldığına inanmak evrime göre bin kat daha ikna edicidir, çok daha akla yatkındır.

Aslında evrimciler, akla ve bilime aykırı buldukları Yaratıcı fikrinden kaçarken, farkında olmadan maddeye, atoma veya yasalara ilahî bir güç atfediyorlar. Yaratılış teorisinden yani mucizeden kaçsalar da, öne sürdükleri iddialar iç içe birçok mucizeyi ihtiva ediyor. Canlılar dünyasında gözlemlenen muhteşem sanatların ve akıl almaz kabiliyetlerin tabiatın bir eseri olduğunu vehmediyorlar. Hakikat arayışını sadece deney ve gözleme indirgedikleri için, kâinattaki her tür oluşumu da bu zaviyeden çözmeye çalışıyorlar. Yani yağmurdan kaçarken doluya tutuluyorlar.

Hâlbuki natüralist ve materyalist izahlarla yetinmek, aklın önemli bir yanını atıl bırakma demektir. Zira akıl, her zaman görünenden görünmeyene gidebilir, gözlemlediği gerçeklik üzerinden kıyas ve çıkarımlarda bulunabilir, doğru öncüllerden hareket ettiği takdirde bilinmeyenleri bilinir hâle getirebilir. Aslında eserden müessire gitme, günlük hayatta hemen herkesin yaptığı basit bir akıl yürütmedir. Bir kitabı gören insan, kâtibi hatırlamadan edemez. İnce sanatlarla yapılmış harika yapıları inceleyen herkes sanatkârın büyüklüğünü düşünür. Canlılar dünyasındaki ihtişam, sanat ve mükemmelliği görüp de “Sanatkârı” ve “Tasarımcıyı” düşünmemek aklın alacağı bir iş değildir.

Uzay bilimci Werner von Braun’un ifadesiyle söyleyecek olursak, “Bir bilim adamının kâinatın var oluşunun ardında yatan mükemmel zekâyı inkâr etmesi, en az bir teoloğun bilimsel gelişmelere sırtını çevirmesi kadar mantıksızdır.” (Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü, s. 371) İşte bu sebeple şunu diyebiliriz ki, hiçbir inancı benimsemese bile, akıl, mantık ve muhakemesini kullanan bir insanın, Darwinizmi kabul etmesi kolay kolay mümkün değildir.

EVRİMDE NİYE BU KADAR ISRAR EDİLİYOR?

Kanıtlarının zayıflığına, bilimsellik kriterlerini yeterince karşılamamasına ve makuliyetten yoksun olmasına rağmen evrim teorisinin canhıraşane savunulmasının sebebi ne olabilir? Bir bilim adamı nasıl bir saikle, “Bilim biraz da evrimdir. Evrime sahip çıkmak bilime sahip çıkmaktır.” şeklinde bir cümle kurabilir. Bilim adamlarını, evrimi, biyolojinin ve hatta bütün bilimlerin temeli gibi göstermeye sevk eden motivasyonun kaynağı nedir? Evrimin; “kanıtların da, olguların da, bilimin de ötesinde bir gerçek” olarak savunulmasını nereye koyabiliriz? Bir bilim adamı savunduğu bir teoremin eleştirilmesinden niye aşırı bir rahatsızlık duyar? En nihayetinde bilimsel bir mesele olması gereken evrim teorisi nasıl oluyor da kabul edenler ve reddedenler arasında büyük tartışma ve kavgaların fitilini ateşleyebiliyor?

a) Din Karşıtlığı

Bunlar gerçekten sorulmaya değer sorulardır. Fakat daha baştan belirtmek gerekir ki bunlara bilim mantığı ve bilim ahlâkı içerisinde cevap bulmanın imkânı yoktur. Bilakis bu tür soruların cevabı, metafizikte yani inançlarda, ideolojilerde ve dünya görüşünde gizlidir. Maalesef evrim ortaya çıktığı günden bu yana din karşıtlığının en somut adresi olmuş ve en güvenli limanı olarak vazife görmüştür. Bazı bilim adamları açısından o, yaratılışı, dini ve Allah’ı inkâr etmenin rasyonel temellerini sağlamıştır.

Evrim konusu bir şekilde hem ateizm-teizm hem de din-bilim çatışmasının merkezine yerleşmiştir. Bu da meselenin ideolojiye dönüşmesinde oldukça etkili olmuştur. Kesin bir kategorik ayrıma gitmeden çok genel hatlarıyla ifade edecek olursak, evrimin ateşli savunucularının çoğunluğunu ateistler oluştururken, evrim aleyhine üretilen literatürün tamamına yakını da inançlı bilim adamlarının eserleridir. Dolayısıyla ister istemez evrimin varlığı veya yokluğu tartışmaları, çok defa ispat-ı ulûhiyet veya inkâr-ı ulûhiyet fikrine kaymakta veya bu tür imaları ihtiva etmektedir. Hatta evrim, yer yer Allah’ı inkârın bir dayanağı olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple her tür inanç ve metafizik düşünceden sıyrılarak evrim teorisine yaklaşmak ve bu alanda çalışmalar yapmak sanıldığından çok daha zordur.

b) Din-Bilim Çatışması

Bu zorluğun önemli bir sebebi de çok defa meselenin din-bilim çatışması ekseninde götürülmesidir. Ortaçağ boyunca Kilisenin akıl ve bilim karşıtı tavırlarının da etkisiyle, dine karşı mesafeli duran bilim adamları, evrim savunusunu âdeta bilim taraftarlığı, aydınlanma ve ilericilik; evrim karşıtlığını ise gericilik, yobazlık ve bilim düşmanlığı gibi kavramlarla özdeşleştirmişlerdir. Pek çok bilim insanında gözlemlenen körü körüne evrim taraftarlığının önemli bir sebebi, bilim dünyasında oluşturulan bu suni algının güçlü tesiridir.

İslâm tarihinde hiçbir zaman bir problem olarak kendini hissettirmemiş olsa da, son iki üçü asırdır Batı’da yoğun olarak yaşanan din-bilim çatışması, bilimin aşırı yüceltilmesine ve bir tabu haline getirilmesine yol açmıştır. Çoğu bilim adamı, içindeki inanma ve bir varlığa bağlanma ihtiyacını bilimle tatmin etmeye çalışmıştır. Sanki bilim gelip dinin koltuğuna oturmuş ve dinden beklenen sadakat ve imanı da temsil etmeye başlamıştır. Evrimin bütün bilimlerin temeli gibi gösterilmesiyle birlikte bilime duyulan sonsuz güven ve bağlılık evrime gösterilmeye başlanmıştır.

c) Bilimsel Yobazlık

Aleyhteki her tür açıklama ve kanıtı küçümseyecek ve dikkate almayacak ölçüde evrime duyulan bağlılığın diğer bir sebebi de 19. yüzyılda bilim dünyasını etkisi altına alan pozitivist felsefedir. Onlar vahiy bilgisini reddederek canlı varlıkların, hayatın ve kâinatın açıklamasını sadece tabii faktörlerle sınırladıklarından, evrimi kabul etmekten başka ellerinde bir alternatif kalmamaktadır. Çünkü evrimi reddettikleri anda karşılarına çıkacak tek alternatif bütün canlı türlerinin Allah tarafından yaratılmış olduğunu kabuldür. Bu da evrimcilere göre konuyu bilimsel araştırma sahasının dışına çıkarma demektir. Natüralistler dinî bilgiyi itina ile bilimin alanından uzak tutmaya çalışırlar. Bilimsel araştırmaların sonucu Allah’a varsa da onların ön yargıları ve peşin hükümleri bunu itiraf ve kabulden kaçınır. Onlara göre natüralist temellere dayalı en kötü teori dahi, vahiy bilgisine yaslanan en iyi teoriden daha makbuldür. Evrim üzerindeki gereksiz ve aşırı ısrarın bir sebebi de budur.

Allah’a inanan bir insan açısından çoğu sorunun cevabı bellidir. O, hiçbir zaman tabiatta görülen tüm bitki ve hayvan türlerinin nasıl meydana çıktığını ve nereden geldiğini düşünmez. Çünkü vahiy bilgisi sayesinde bunun cevabını bilir. Bunların tamamının Allah tarafından yaratıldığına inanır. Fakat inançsız biri açısından işler hiç de kolay değildir. O, canlılığın dünyada nasıl başladığına, bütün türlerin nasıl oluştuğuna tabiatın sınırlarını aşmadan pozitivist yöntemlerle cevap bulmak zorundadır. İşte bu cevabı da evrim teorisinden bekler. Evrim teorisini reddettiği anda oluşacak boşluğu çok iyi bildiğinden, kolay kolay buna yanaşmaz. Bu da onu evrimi destekleyen en küçük delillere dahi sıkı sıkıya sarılmaya, fakat aleyhteki muazzam kanıtları görmezden gelmeye sevk eder. Ne var ki tek kelimeyle bunun adı “bilimsel yobazlıktır.” Çünkü bilim adamına düşen vazife, delilleri yönlendirmek değil, delillerin götürdüğü yere gitmektir.

EVRİM NASIL BU KADAR TARAFTAR BULUYOR?

Günümüzde akademi camiasının önemli bir kısmının evrimi kabul ettiği ifade ediliyor.  Özellikle Avrupa devletlerinde yaşayan halkın kabaca yüzde elliden fazlası canlılar âlemindeki çeşitliliğin evrimleşmeyle gerçekleştiğine inanıyor. Bazı ülkelerde bu oran çok daha yukarılarda. Müslüman ülkelerde evrime inananların oranları Batıya nispetle oldukça düşük olsa da, göz ardı edilemeyecek kadar da yüksek. Peki, hiçbir kesin kanıt üzerine oturmayan ve varlığı ispatlanamamış böyle bir teoriyi kabul edenlerin oranı niçin bu kadar yüksektir?

Bu sorunun cevabı bir öncekiyle irtibatlıdır. Dolayısıyla orada ortaya konulan izahlar burada da geçerlidir. Fakat buna ilave olarak bazı hususların üzerinde durmak istiyoruz.

a) Otoriteye İtaat

Evrimin, gerek akademik dünyada gerekse halk kesimleri arasında belli ölçüde kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri, otoriteye itaattir. Çoğu bilim adamı, konu hakkında yaptığı derin ve detaylı araştırmalar neticesinde eldeki kanıt ve olgulara bakarak evrime ikna olmuş değildir. Aslında pek çok bilimsel meselenin durumu da bundan farklı değildir. Biz, okuduğumuz, öğrendiğimiz bilimsel kanunları ve teorileri, bizzat tecrübe edip doğruluğuna kani olduğumuz için değil, bilimsel otoritelere güvendiğimiz için kabul ederiz. Şimdiye kadar çoğumuz dünyanın ne kendi etrafındaki ne de Güneş etrafındaki dönüşünü gözlemlemişizdir. Fakat konu hakkında şahsi deneyimimiz olup olmadığına bakmaksızın bunları kabul etmekte tereddüt etmeyiz. Çünkü güvendiğimiz otoriterler bize bunu söylemektedir.

Bilim alanında yapılan çalışmalarda da otoriteye güvenmeden yol almanın imkânı yoktur. Çünkü herkesin her şeyi bizzat gözlem ve deney yaparak test etmesi çok zordur. Mesela bir doktora, verdiği ilaçların faydasını nereden bildiğini soracak olursanız, size bu alanda yazılmış bir kısım bilimsel kitapları referans verecektir, yani sizi otoritelere havale edecektir. Canlıların dünyasında yaşanan değişim ve gelişimlerle ilgili edinilen bilgiler de bundan farklı değildir. Bilim adamları, konunun uzmanlarının görüşüne dayanırlar. Özellikle Darwin’den sonra ortaya çıkan literatürün ortaya koyduğu açıklamalar, büyük oranda evrim etrafında döner. Fakat son onlu yıllarda tablonun yavaş yavaş değişmeye başladığını da ifade etmek gerekir.

b) Bilimsellik Vurgusu

Günümüzde bilimin tarihte hiç olmadığı kadar yüceltilmesinin bir neticesi olarak “bilimsellik kisvesine” bürünen her iddia ve açıklama inanılmaz bir güç kazanır ve çoğu durumda sorgusuz sualsiz kabul edilir. Evrim teorisinin de bir buçuk asırdır neredeyse bütün biyoloji kitaplarında tartışmasız tek gerçek olarak öğretilmesi, etrafında on binlerce akademik çalışma yapılması, çoklarınca onun kabul edilmesinin önemli sebeplerinden biri olsa gerektir.  Tabii böyle bir durumda da pek çok kimse “bilime” karşı çıkan bir insan konumuna düşmemek için kolay kolay kendini riske atmak istememektedir.

c) Sistematik Propaganda

Evrimi geniş kitlelere kabul ettirebilme adına yürütülen sistematik propagandayı da unutmamak gerekir. Evet, yanlış duymadınız propaganda. Medya, okullar, ders kitapları ve süreli yayınlar bu konudaki en kullanışlı propaganda araçlarıdır. Mesela bulunmuş bir fosilin evrime delil olduğu öne sürülüyorsa, bu hemen gazete ve televizyonlarda ballandıra ballandıra anlatılır. Evrim ağacı, embriyo çizimleri, fosil resimleriyle süslenen ders kitaplarında, evrim teorisi, öğrencilere tek gerçek gibi sunulur. Büyüleyici evrim hikâyesiyle bir kere aşılanan çocukların, gerçekleri görüp kabullenmesi çok zordur. Çocuklar doğru bilgi ile zaman içinde rehabilite edilebilir.

d) Felsefe ve İdeolojiler

Bunların yanı sıra son yüzyıllarda dinin etkisinin yavaş yavaş zayıflaması, on yedinci yüzyıldan itibaren deizmin yükselişe geçmesi, bilimlerin felsefe ve metafizikle arasının açılması, ilerlemecilik fikrinin ortaya çıkışı, bilim dünyasına Kartezyen düşüncenin hâkim olması, kötülük problemine ve nedensellik ilkesine tatmin edici cevapların bulunamaması gibi daha başka faktörler üzerinde de durulabilir. Yani Darwinci görüşün yayılması, biraz da ortaya çıktığı zamanın felsefe ve ideolojileriyle uyumunda aranmalıdır.

Martin Lings, evrim teorisinin, felsefi ilerlemecilik fikrinin biyoloji alanına uygulanmasının bir meyvesi olduğunu şu sözleriyle izah eder: “Evrim ve ilerlemecilik teorileri, oyun kartlarından yapılmış bir evin temeline yerleştirilen birbiri üzerine yaslanmış iki karta benzetilebilir. Eğer bunlar bir birbirini desteklemeselerdi, her ikisi de çökerdi, yani modern dünyaya hâkim bu görünüm yıkılırdı. On dokuzuncu yüzyılda Avrupalı insanlar ilerleme konusunda ikna olmasalardı, evrim fikri ne bilim adamları ne de ‘sıradan insanlar’ tarafından kabul edilirdi. Oysa bu yüzyılda evrimcilik, tüm görünümler karşısında bir ilerlemenin garantisi olarak hizmet etti.” (Lings, “Signs of the times”, Studies in Comparative Religion, 1970, volume: 4)

e) Diğer Faktörler

İnançlı bilim adamlarının kendi tezlerini destekleyecek veya evrimin gerçek yüzünü ortaya koyacak güçlü çalışmalar yapamamış olmalarının da bu konuda önemli bir etken olduğunu unutmamak gerekir. Evrim teorisinin bazılarınca kabul edilmesinin sosyal, siyasal ve iktisadî şartlarla da irtibatlı olduğunu hatırlatıp geçelim. Kısacası evrimci görüşlerin yaygınlığının sebebi, bilimsel kanıtların ikna edici gücüne dayanmaz, bilakis bunun altında harici faktörler vardır.

Önümüzdeki haftadan itibaren “din ve evrim” ilişkisini ele almaya, evrim teorisinin ve yaratmanın Kur’ân âyetlerindeki karşılığını incelemeye başlayacağız.

Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu