Yazarlar

Zulüm neden devam eder ve uzar? | Prof.Dr.Muhittin Akgül

İnsan, yaratılışı gereği genellikle aceleci bir yapıya sahiptir. Sıkıntılar, hastalıklar, hoşlanmadığı durumlar ve beklentiler insanı sıkar ve hemen olmasını veya bu durumun geçmesini şiddetle arzu eder. Yatar kalkar bunun geçmesini bekler, bütün enerjisini ona harcar, üfler püfler ve bazen de uygunsuz sözler sarfeder.
Halbuki hayat bir akıntıdan ibarettir ve akıntının da bir hızı vardır. Bazen o hız, insan iradesinin dışında cereyan eder ve o akıntıya müdahale söz konusu olmaz/olamaz. O zaman da akıntının hızıyla, boğulmadan, batmadan gitmenin çaresine bakılmalıdır.
İnsanlık tarihi, hiçbir zaman belalardan, sıkıntılardan, çeşitli âfetlerden, hastalıklardan ve özellikle de tescilli zalimlerin verdiği çeşitli eziyetlerden, hapislerden, işkencelerden ve hukuksuzluklardan uzak olmamıştır. Hemen her dönemde, gücü elinde bulunduran tiranlar, kendilerini mutlak doğru görmüş, haktan hoşlanmamış, muhalif gibi gördükleri kimselere musallat olmuş ve onlara pek çok sıkıntı çektirmişlerdir.
Dilleriyle hakaretler etmişler, sövmüşler, iftiralar atmışlar, yetmemiş fiziki sataşmalarda bulunmuşlar, hapsetmişler, sürgünlere göndermişler, toplumdan dışlamışlar, öldürmüşler, idam etmişler, alevli kuyulara atmışlar, hasırlara sarıp yakmışlar, kızgın kazanlarda kaynatarak öldürmüşler, hatta demir testerelerle etleriyle kemiklerini birbirinden ayırmışlardır.
Yukarıda kısaca işaret edilen zulümlerin, belli bir süresi yoktur, olamaz da. Onun için de mazluma, sebeplere müracaat ettikten sonra aktif sabırla beklemek düşmektedir. Ancak zulmün uzamasında, Cenab-ı Hakk’a, mazluma ve zâlime bakan farklı yönler vardır. Bu yazıda kısaca bunlara değinmeye çalışacağız.
Bazı kimseler, zulmün uzamasını, Allah Teâla’nın adaletiyle bağdaştıramamakta, “nasıl olur da bu kadar zulüm devam ederken, Allah bunlara engel olmaz?” şeklinde yanlış bir düşünce ya da algıya kapılır. Evet evrende meydana gelen en küçüğünden en büyüğüne bütün olaylar, ilm-i ilahi çerçevesinde cereyan eder. Dalından yere düşen bir ağaç yaprağından, uçsuz bucaksız okyanusların derinliklerinde yüzen balıklara, ormanlardaki sayısız canlılardan, gökyüzünde uçan kuşlara varıncaya dek her şey ama her şey, O’nun bilgisi ve izni dâhilindedir. Peki acaba böyle olmasına rağmen, yeryüzünde işlenen zulümlere, Allah Teâla neden müsaade etmektedir?
Olayları değerlendirmek, bakış açısına göre değişkenlik arzedebilir. Birinin iyi dediğine, başka biri kötü, birinin normal gördüğüne, başkası anormal bakabilir. Herkes, bulunduğu konum, Allah hakkındaki marifet ve kadere inanç gibi faktörlerden dolayı, karşı karşıya kaldığı olaylardan farklı neticeler ve dersler çıkarabilir. Nice çirkin görünen şeyler vardır ki, aslında onda pek çok güzel yön vardır. Mü’mince bakıldığında, kâinattaki her şey ya bizzât güzeldir ya da neticeleri itibariyle güzeldir. Karşılaşılan nice hâdiseler vardır ki, dış yüzü çirkin gibi geldiği halde, hakikatine ve sonucuna bakıldığında, oldukça yerinde ve güzel olduğu görülür. Mü’mince bir bakış açısıyla meseleye bakacak olursak:
1-Yeryüzünde meydana gelen zulümlerin devam etmesinin ve uzamasının, öncelikle Yüce Yaratıcı’ya bakan bir yönü vardır. Buna göre Allah Teâla, “halim”dir; hilmi gereği zalimi hemen cezalandırmaz. Zulüm işleyenlere karşı, farklı hikmetlere binaen hemen ceza vermez. Şayet hemen cezalandırsaydı, o zaman dünyamızda taş üstünde taş kalmazdı. Hemen cezalandırmamasına, İlahî bir kural olan, “sünnetullah” ya da “âdetullah” da denebilir.
Şunu unutmamalıyız ki, Yüce Mevla’nın zâlime ve zulümlere tanıdığı bu mühlet, aynı zamanda sayısız zulümlere dalmışlar için bir imtihandır.  Hatta bu, Cenab-ı Hakk’ın zalime bir istidracı olarak da kabul edilebilir. Zira Yüce Beyan’da: “Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı dünyada tek canlı bile bırakmazdı. Fakat onları takdir ettiği bir vadeye kadar bekletir. Vadeleri gelince ne bir an öne alabilir ne bir an erteleyebilirler.” (Nahl 16/61) sözüyle, bu gerçeğe işaret edilmektedir.
2-Zulüm süreçlerinin uzayıp, zalime mühlet verilmesinin ve zalimlerin dünyada cezalandırılmamasının hikmetlerinden birisi de, suçların büyüklüğünden dolayı, yargılamanın BÜYÜK BULUŞMAYA ertelenmesidir ki, böylesi bir durum, aslında zâlim için çok daha tehlikelidir. Nitekim bir hadiste de: “Allah zâlime (zulmünden döner diye) imkân, fırsat ve mühlet verir. Çünkü Allah âlemlerin Rabbi ve Erhamü’r-râhimîn’dir. Bütün bunlara rağmen zâlim zulmünden dönmez ise bir kez daha fırsat verir. Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflâh etmez ve onun canına okur.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61) buyrularak, bu konuya işaret edilmiştir.
3-Zulmün uzamasının Mü’minlere bakan yönüne gelince, dünya mü’min için bir imtihan mahallidir ve imtihanlar da çeşit çeşittir. Zulüm de bu imtihanlardan biridir. İmtihanlar bazen müspet, bazen de menfi olur. Bazen uzun, bazen de kısa olur. Zenginlikle olduğu gibi fakirlikle de olur. Bol bol nimetler içerisinde yüzmekle olduğu gibi, fakr-u zaruretle de olur. Güç ve kuvvetle olduğu gibi, zayıflık ve ezilmekle de olur, mağduriyetle olur, mala el konmakla olur, can kaybıyla olur ki, bunlara karşı sabır göstermek de, büyük mükâfatları netice verir. “Cennet ucuz, Cehennem de lüzumsuz değildir!” sözünde de, bu gerçeğe işaret edilmiştir.
Konuyla ilgili âyetlerden birinde ise, bu durum şöyle hatırlatılmıştır: “Şimdi siz ey Müslümanlar! Daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere (baskı, şiddet, harp, cidal), öyle zorluklara (değişik zararlara maruz kalma) dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 2/214). 
Böylesi acı ve ağır durumlar uzun sürse de, ona dayanmanın ve katlanmanın, büyük mükâfatlara vâbeste olduğunu da Hz. Resûl şöyle müjdelemektedir: “Erkek olsun, kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz.”  (Tirmizi, Zühd 57). Benzeri pek çok rivayet, bela ve musibetlerin, imtihan ve meşakkatlerin uzayabileceğini ve zaman zaman da dayanılmaz dereceye varacağını göstermektedir.
4-Zâlime dünyada verilecek cezanın ertelenmesindeki önemli faktörlerden biri de, imtihan içerisinde olan mazlumun, kendi konumunun farkında olmayıp, kendisine düşeni tam olarak yerine getirmemesidir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz. Şayet mazlum Allah’a vefalı bir kul değilse, yürekten O’na yönelememişse, kalbinde ve gönlünde olayların derin hüznü yerleşmemişse, hatta bir kısım olumsuz tavırlar içinde bulunuyorsa, bencilliğe düşmüş, niyetini bozmuş, sebeplere hakiki tesir vermeye başlamış, yaşananlardan dolayı kadere taş atıyorsa, EVET imtihan uzayabilir. Böylelikle mü’min, kendisine çeki düzen verir, yaratılış gayesini hatırlar ve yeniden kul olduğu idrakine erer.
5-Bela ve musibetlerin uzamasındaki önemli hikmetlerden birisi de, mü’minle münafığın kesin çizgilerle birbirinden ayrışmasıdır. Her insanın bir dayanma gücü vardır. Küçük sıkıntılara karşı katlanılabilir. Veya kısa süreli olunca, kötü niyetli kişiler, kendilerini kolayca kamufle edebilir ve iyi insanların arasında rahatlıkla hayatlarını devam ettirebilirler. Onlardanmış gibi gözüküp, hayatlarını onların içerisinde geçirebilirler. İşte Cenab-ı Hakk, böylesi durumlarda, bu iki grubun birbirinden kesin çizgilerle ayrılması için, içinden geçilen imtihan süresini uzatabilir. Sonunda bu iki grup, net olarak birbirinden ayrışmış olur. Bu da netice itibariyle mü’minler için büyük bir rahmettir. Zira kendilerinden gördükleri ve vücutlarının bir parçası olarak kabul ettikleri nice kimseleri, uzayan bu imtihanla keşfetmiş ve bu çevrelerindeki ikiyüzlü yaratıklardan böylelikle kurtulmuş olurlar.
Nitekim Bediüzzaman hazretleri de bunu, veciz bir şekilde şöyle ifade etmiştir: Din bir imtihandır, bir tecrübedir; tâ, âli ruhlar ile sefiller, müsâbaka meydânında, birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir mâdene ateş veriliyor; tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın.”
6-Musibetlerin uzamasında, aynı zamanda kaderin de rolünü unutmamak gerekir. Evet her şeyi takdir eden bir MUKADDİR vardır. Hâdiseler, bu takdir ölçüsüne göre cereyan eder. Onun ne uzatılma, ne de kısaltılma imkânı olur. Sorumluluk açısından mü’mine düşen, sebepler ölçüsünde zulüm ve musibetlerden kurtulmanın çarelerine bütün varlığıyla çalışmak, bu konuda maddi ve manevi her türlü çabayı seferber ederek, sadece insan olmanın değil, gerçek bir mü’min olarak iradenin de hakkını vermektir. Kader ve irade arasındaki hakiki ilişkiyi kuran gerçek mü’min, kadere tam teslimiyetle, kendisini sonu gelmeyen beklentilerden kurtarır, rahatlatır ve iç huzuruna kavuşur. Özellikle son yılların gerçek mağdurlarının unutmaması gereken hususlardan birisi de, kendilerinin mazlumlar kulübüne gerçek anlamda daha yeni dâhil oldukları, halbuki bu insafsız oluşumda Filistinli kardeşlerinin dramı bir asra, Suriye’deki kardeşlerinin ki de onuncu yılına girmektedir. Yemen, Libya, Keşmir, Doğu Türkistan’da kardeşlerinin dramı da kimseden aşağıda değildir. Bu nedenle musibetler bizleri, sadece kendi imtihanımıza yoğunlaştırmamalı, bütün acıları, özellikle masumların dûçar kaldığı çağdaş soykırımları da kalbimizde tümüyle hissetme bilinci oluşturmalıdır.
Gerçek mü’min, “lütfun da hoş, kahrın da hoş!” diyerek, başa gelen musibetler ve bu musibetlerin de zaman zaman uzaması karşısında, isyan etmeksizin, aktif sabır içerisinde, Mevla’sından razı olan kimsedir. Şu âyet bu konuda en güzel bir rehberdir: “Müminler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, kendilerine ilişilmeyeceğini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannediyorlar? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları fitnelerle imtihan ettik. Allah elbette şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette ortaya çıkaracaktır.” (Ankebût 29/1-2). Yüce Mevla, mazlumlara sabırlar versin; zâlimin zulmünün uzamasına da fırsat vermesin!
Kaynak: Prof. Dr. Muhittin AKGÜL | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu