Yazarlar

Zorla Cennet’e götürmek caiz mi? | Veysel Ayhan

(Nübüvvet ve Devlet Yazıları-1)

“Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Kehf: 29

Bir iç mimar olarak evinize misafir gelsem ve şu tekliflerde bulunsam:

“Bu koltuğu şuraya alsanız.”

“Şuradan bir pencere açalım güneş girsin.”

“O odayı oturma odası yapalım, bunu da yatak odası.”

Zorla Cennet’e götürmek caiz mi? | Veysel Ayhan 2

“Yemek masasını mutfağa alalım”… desem.

Nasıl karşılarsınız?

Memnun olur, teşekkür edersiniz.

Peki sizin cevabınızı önemsemeden bu değişiklikleri kendim yapmaya kalksam?

İç mimar olarak yüzde yüz doğru olduğuna inandığım değişiklikleri, sizin onayınızı almadan yapmaya kalksam?

Tepki gösterirsiniz.

Dini tebliğin özü bu örnekteki “öneri” kısmıdır.

Din bundan ibarettir.

Din’i bunun ötesine taşımak daima tersiyle neticelenir.

Peygamberler Allah’ın elçisidir.

Görevleri insanlara Allah’ı anlatmaktır.

Tebliğ yapmaktır.

İnsanca yaşamayı öğretmektir.

Peygamberin daha ötesinde bir vazifesi var mıdır?

Yani tebliğden başka tesis görevi var mıdır?

Kur’an bunun sınırlarını çiziyor:

Maide 99: “Peygambere düşen sorumluluk, sadece tebliğ etmektir.”

Mefhumu muhalifiyle “elçi”nin mükellefiyeti tebliğden ibarettir. Ötesi yoktur.

Peygamberlerin yegâne görevi güzellikleri anlatmak, kötülüklerden nehyetmektir.

Maide 67: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risâlet vazifesini yapmamış olursun.”

Peki o zaman Kur’an nedir?

Cevabı Yusuf suresinde: “Kur’an, âlemler için ancak bir öğüt ve hatırlatmadır.” (104)

Sahih hadis de bunu ifade eder: “Din nasihattır.”

Nasihat kelimesi temsil etme, dosdoğru davranma anlamları da içerir.

“Yol” önerisinde bulunur.

Tavsiye ve telkinlerden oluşan bir hayat şablonu sunar.

Bu şablonun temel özelliği doğru temsil etmek ve dürüst olmaktır ve kesinlikle zor kullanmamaktır.

Bakara, 256: “Dinde zorlama yoktur.”

Dini esasların uygulanmasında zorbalık yapılamaz.

Kimse Müslümanlığa ve Müslümanca yaşamaya zorlanamaz.

Büyük müfessir Elmalılı, bu ayeti şöyle izah eder:

“Fi’d-dîn (dinde) ifadesi, ‘ikrah’a müteallik değil (zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mânânın aslı ‘zorlama, dinde yoktur’ demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslâm dininin gerçekten hâkim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır.”

“İkrah’ın baskı ve tiksinti, alerjik tepkiler uyandırmaya sebebiyet verecek her söylem ve eylem anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, insanda ikrah uyandıracak her şeyin dinden uzak tutulması lazım. Sosyal hayatta ve insanın çeşitli tutum ve davranışlarında ikrah sayılan sayısız tutum ve davranış vardır, ama bunun dinde olmaması gerekir. Bu, hem din seçiminde, hem dini hayatın yaşanmasında böyle olması beklenir.” (Medine Sözleşmesi, Ali Bulaç)

Zorlamanın sakilliğine dikkat çeken ayetler vardır:

Yunus, 99: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, sen mi insanları mü’min olmaları için zorlayacaksın?”

“Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Müsned)

Peygamber, insanların önünde duran bal veya zehre karşı tergib ve terhib yani teşvik ve sakındırma yapar.

Israrla tavsiyelerde bulunur.

Kimsenin ağzına zorla bal vermez.

Kimsenin elinden zehri almaz.

Tehlikeyi belirterek kaçınılması gerektiğini söyler. Ama zorlamaz.

ZORLAMADAN KORUMAK…

Elmalılı, tefsirinde “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256) ayetinden “zorlamadan korumak” anlamını da istinbat eder. Ki bu da çok önemli.

Yani dinin hem zorlamamak hem de her türlü zorlamadan korumak mükellefiyeti vardır.

“Zorla kabul ettirilen iman, iman olmadıği gibi, zorla kıldırılan namaz da namaz değildir. Zor kullanılarak tutturulan oruç da oruç değildir. Zor ve baskı (ikrah) ile yaptırılan bütün ibadetler böyledir. Çünkü mukarindir. Niyet ise kalp mahsulüdür. Kalp mahsulü ise kalbin arzu ve ihtiyarından doğar” (Tahsin Emiroğlu, Esbab-ı Nüzul)

Aynı ayetin sebeb-i nüzûlü olarak şu hadiseler zikredilir:

“Medineli bir sahabinin iki oğlu Nübüvvetten önce Şamlı kuru üzüm tüccarların davetiyle Hristiyan olmuştu. Babaları Nübüvvetten sonra bunlara: ‘Siz Müslüman oluncaya kadar vallahi yakanızı bırakmam’ diye Müslüman olmaları için ısrar etti. Bu durum aralarında problem olunca hep birlikte Rasûlullah’a (sas) müracaat ettiler. Sahabi ‘Ey Allah’ın Rasûlü, gözlerimin önünde benim parçam ateşe mi girsin?’ dedi. Bunun üzerine bu âyet inmiş, babaları onları zorlamaktan vaz geçmişti.” (Esbab-ı Nüzul)

İbn-i Abbas’ın rivayeti ise şu: “İslam’dan önce çocuğu olmaya veya yaşamayan kadınlar adak adardı: ‘Eğer çocuğumuz olur ve yaşarsa onu Yahudilere verecek Yahudi yapacağız.’ Çünkü Yahudileri ve Yahudilik dinini kendilerinden üstün görürlerdi. Bu şekilde Yahudi ailelerle yaşayan Müslüman ailelerin reşit çocukları vardı. Yahudiler, anlaşmayı ihlal edip Hayber’e sürüldüğünde bazı sahabe kadınları Peygamberimiz’e (sav) ‘Biz çocuklarımızı Yahudileştirirken o dinin bizimkinden üstün olduğu inancındaydık. Şimdi ise İslam geldi, evlatlarımızı onlardan alıp zorla Müslümanlaştıralım…’ deyince bu ayet nazil oldu.” (Ebu Davut, Cihad 116)

Hayber’in Fethinden sonra Peygamberimiz (sas) Yahudi asıllı Safiyye bint-i Huyey ile evleneceği zaman onu şöyle der: “Şayet eski dininde kalmak istersen seni İslam’a zorlamayız. Allah ve Rasulünü seçersen seni eşim seçeceğim.” Safiyye validemiz Allah ve Rasulünü seçtiğini söyler.

“Yemen’deki Himyerî melikleri Müslüman olunca çevrede de bazı kabileler Müslüman olduklarını bildirmeye başlamışlardır. Bunu öğrenen Hz. Peygamber, derhal bir mektup yazarak şunları buyurur: Eski dinlerinde kalmak isteyen Yahudi ve Hıristiyanların istekleri reddedilmesin, onlardan vergi almanız yeterlidir. Kim Rasulullah’a olan vecibelerini yerine getirirse, artık o Allah ve Rasulünün koruması altındadır.” (Muhammed Hamidullah, Vesaiku’s Siyasiyye)

Din; bir insanı soğukta dolaşırken gördüğünde ikaz eder. “Hasta olabilirsin, içeri gel!” der. Ama kolundan tutup içeri çekmez.

“Orada oturma, şurada otur.” diye tavsiye eder ama ceketinden tutup asılmaz.

Bu, aynı zamanda dünya imtihanının da bir esasıdır. Allah, insanların günah işlemesine engel olmaz.

İmtihan salonunda kimseye zorla “doğru cevap” yazdırılmaz.

Yanlış cevap yazanın da eli, bir başkasının hukukuna müdahale etmediği sürece tutulmaz.

Başkasının sorusuna ve kâğıdına müdahale edilmez.

Her şey insan iradesine bırakılır:

Peygamber ve onun yolunun takipçileri dini tebliğ ederken zabıta memuru gibi davranamaz. Bu, o kadar önemli ki aynı ikaz defalarca tekrarlanır.

Dikkatle okuyalım:

Gaşiye: 21- 22: “Anlat, nasihat ver, uyar, çünkü vazifen nasihattir, anlatıp irşad etmektir. Yoksa insanların başına dikilip, onları imana zorlayıcı değilsin.”

Nisa, 80 : “Kim de (Senin yolundan) yüz çevirirse, (ey Resûlüm hiç üzülme,) Biz seni onların üzerine bir bekçi, bir muhafız olarak göndermedik.”

En’am, 66: “De ki: Ben, başınızda yaptıklarınızın sorumluluğunu üzerine almış̧ bir yetkili değilim.”

İsra, 54 : “Biz seni, insanları gözetleyici ve yaptıkları hakkında hükmedici olarak göndermedik.”

Kaf, 45 : “Biz onların aykırı iddialarını pek iyi biliyoruz, ama sen onları kuvvet kullanarak imana getirecek bir zorba değilsin. Sen sadece uyaran bir elçisin.”

Zümer, 41: “Sen, onların üzerinde sorumluluklarını yüklenecek bir muhafız değilsin.”

Şura, 48: “Şayet onlar, sırt çevirecek olurlarsa, artık Biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen, yalnızca tebliğdir.”

En’am, 107: “Seni onların başında bir koruyucu ve gözetleyici yapmadık; onların işlerinin vekili, yaptıklarından sorumlu da değilsin.”

Şu’ra, 6: “Sen, onların sorumluluklarını yüklenmek için üzerlerine tayin edilmiş̧ bir vekil değilsin.”

Peygamberler için böyle bir tehlike yok ama takipçilerinin tebliğin ötesine geçip zorlayıcı birer zabıta memuru haline gelmesi tehlikesi maalesef hep oldu.

Kur’an bu sebeple defalarca uyarıyor:

Nahl, 125: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır, onlarla en güzel biçimde mücadele et.”

Mücadelenin şekli “hikmet ve güzel öğüt”le davet etmektir. Zorlayarak ve savaşarak değil.

Kehf: 29: “De ki: İşte Rabbiniz tarafından gerçek geldi. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”

Ayetin devamında iman etmemenin müeyyidesi için ahirete işaret edilir.

Yani dünyevi bir yaptırım önerilmez, emredilmez.

Sonraki bölüm: Dindar nesil projesi

(NOT: ‘Devlet ve İslam’, ‘Birey mi önemlidir, devletin bekası mı?’ ‘Din telkin midir?’ ‘Dini, hayata geçirmek için güç uygulanabilir mi?’ ‘İslam Devleti” diye bir ideal olabilir mi?’ ‘Kur’an, bir devlet öngörür mü?’ ‘Nübüvvet ve hilafet farkı’, ‘İman- Hayat- Şeriat’le ne kastedilmektedir?’ ‘Bahar Nedir?’ ‘Hizmet Hareketi ve bahar…’ ‘İstikbâldeki en gür sadâ İslam’ın sadâsıdır’ ne demek? …Böyle pek çok soru geliyor. Uzmanı olmadığım sahalarda hüküm veremem. Tarih okumak tarihçi yapmaz. Bu bayağı uzun sürecek gibi görünen yazı dizisinde alıntılar yapıp düşündüklerimi ekleyecek, mevzunun uzmanlarının tenkit ve tashihine sunacağım. Tüm bölümler birbirini tamamlayıcısı gibi. Bir arada ele alınmazsa dizinin mesajı eksik kalır. Hepsinin bir “yapboz”un parçası gibi olduğu düşünülmesi doğru olur.

Bölümler birbirinden mücerret olarak ele alınırsa anlatmak istenen eksik hatta yanlış anlaşılır.

Yeni bir dünyaya açılırken, yeni bir çağa doğru yol alırken yaşanmış acı tecrübelerle yüzleşmeden zihinlerdeki kir, pastan ve kalıntılardan kurtulmak mümkün değil.

Şunu da eklemeliyim. Tüm değerlendirmelerim sübjektif bir düşünce denemesinin ötesinde değer ifade etmez.)

Kaynak: Veysel Ayhan | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu