TAZİYE DEFTERİ… / CONDOLENCE BOOK…

Siz değerli okuyucularımızdan “Hocaefendi” ile ilgili düşüncelerinizi veya hatıralarınızı taziye defterinde paylaşmanızı bekliyoruz.
(We expect you, our valued readers, to share your thoughts or memories about “Hocaefendi” in the condolence book.)
Muhterem hocam, sizi Allah için çok sevdim. Ne zaman yolumuzu şaşırsak, deniz feneri misali bize yol gösterdiniz. Süreçle birlikte sağa sola savrulduğumuz, sürçtüğümüz günlerden birinde sizi rüyamda görmüştüm. Nehir kenarında bir ağaca yaslanmış, 15-16 yaşlarındaki talebelerinizle tek tek ilgileniyor, onların kıyafetlerini düzeltiyordunuz. O kadar hassas davranıyordunuz ki çok önemli bir yere gideceğiniz her halinizden anlaşılıyordu. Genç delikanlılar gayet ciddi ve vakurdular. Onlara imrenerek bakıyor, bir yandan da “Hocam bana kızgın galiba, yüzüme bile bakmıyor, nasılsın dahi demiyor ya da ‘Gel, sen de işin ucundan tut’ demiyor,” diye içim içimi yiyerek, ağlamaklı bir şekilde bir kenarda bekliyordum. İçimden, “Acaba beni de götürecek mi yoksa burada bırakacak mı?” diye düşünüyor, ümit ve endişeyle size bakıyordum.
Nihayet talebeleriniz hazırdı, ikili sıra halinde yürümeye başladılar. Onlar önde, siz arkalarında idiniz. Bana dönüp, “Hadi, sen de geliyorsun, gidiyoruz,” dediniz. O an dünyalar benim oldu. Talebeler önde, siz onların arkasında, ben de sizin arkanızda büyük bir ovaya çıktık. Karşımızda heybetli bir dağ, eteğinde kurulmuş bir sahne. Sahnenin üzerinde, Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.), önünde ise beyazlar içinde yere oturmuş, onu dinleyen mübarek bir cemaat. O (s.a.v.), sizi görünce tebessüm edip, “Geldiniz, hoş geldiniz,” dercesine gözleriyle sizi selamlıyor ve konuşmasına devam ediyordu. Delikanlılar ona, sahneye doğru yürüyorlardı; belli ki Allah Resulü’nün (s.a.v.) yanına gidiyorlardı. Ben ise ürperiyor, hayretler içindeydim. Fakat siz, delikanlıların peşinden gitmeyip başınız hacaletle eğilmiş bir şekilde en arkadaki safta diz kırıp oturuyordunuz. Başınız her zamanki mahcubiyetle önde, yüzünüz neredeyse dizlerinize değecekti.
Ben ise ikilemde kaldım. Delikanlıların peşinden gitsem, kimse bana “Sen kimsin, neden onlarla birlikte sahneye, ona (s.a.v.) gidiyorsun?” demeyecek gibiydi; ama duruyordum. “Beni buraya hocam getirdi, o ne yaptıysa onu yapmalıyım,” diyerek, delikanlıları takip etmeyi bırakıp sizin arkanızda oturdum. Delikanlılar sahneye çıkınca, siz sanki kendinizi göstermek istemezcesine daha da dizlerinize kapanıyordunuz. Lisan-ı halinizle, “Yapan O’ydu (cc), eden O’ydu (cc),” diyordunuz.
Bu halde hayretler içinde uyandım ve bu haylaz, lüzumsuz talebenizi unutmamanıza ağladım.