Aktüel

Yirmi yedinci söz | Risale-i Nur

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَي الرَّسُولِ وَ اِلٰٓي اُولِي الْأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ

İctihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni‘” vardır.

Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, ta‘mîr için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istîlâsı anında ve bid‘aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr-ı İslâmiyet­ten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesîle olacak olan delikler açmak, İslâmiyet’e cinâyettir.

İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünki kat‘î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kūt ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikāmesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyât kısmında ve selefin ictihâdât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, bid‘akârâne bir hıyânettir.

Üçüncüsü: Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer metâ‘ mergūb oluyor. Vakit be-vakit birer mal revâc buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, ictimâiyât-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer metâ‘ mergūb olup revâc buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhîr ediliyor. Rağbetler ona celb oluyor. Nazarlar ona teveccüh ediyor. Fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda, siyâset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin te’mîni ve felsefenin revâcları gibi. Ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergūb metâ‘, Hâlik-ı Semâvât ve Arz’ın marziyâtlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbât etmek; ve nûr-u nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.

Yirmi yedinci söz | Risale-i Nur 2

İşte o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbi’nin marziyâtını anlamaya müteveccih

olduğundan, ictimâiyât-ı beşeriyenin sohbetleri, muhâvereleri, vukūâtları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyân ettiğinden, her kimin güzelce bir isti‘dâdı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı şuûrsuz olarak her şeyden bir ders-i ma‘rifet alır. O zamanda cereyân eden ahvâl ve vukūât ve muhâverâttan taallüm ediyordu. Güya her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve isti‘dâdına, ictihâda bir isti‘dâd-ı ihzârî telkîn ediyordu. Hatta o derece şu fıtrî ders tenvîr ediyordu ki, yakîn idi ki, kesbsiz ictihâda kābiliyeti ola, ateşsiz nûrlana. İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müsteid, ictihâda çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen isti‘dâdı نُورٌ عَلٰي نُورٍ sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müctehid olurdu.

Ama şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabîiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısâm etmiştir. Zihinler ma‘neviyâta karşı yabânîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfzedip âlimlerle mübâhase eden Süfyânİbn-i Uyeyne olan bir müctehidin zekâsında bulunsa, Süfyân’ın ictihâdı kazandığı zamana nisbeten, on def‘a daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyân on senede ictihâdı tahsîl etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki, tahsîl edebilsin. Çünki Süfyân’ın ibtidâ-yı tahsîl-i fıtrîsi, sinn-i temyîz zamanından başlar. Yavaş yavaş isti‘dâdı müheyyâ olur, nûrlanır. Her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Ama onun nazîri şu zamanda, zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, isti‘dâdı ictihâddan uzaklaşmış, fünûn-u hâzırada tevaggulü derecesinde isti‘dâdı ictihâd-ı şer‘î kābiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde ictihâdın kabulünden geri kalmıştır. Onun için “Ben de onun gibi zekiyim, ne için ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.

Dördüncüsü: Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için tevessü‘ meyli bulunur. O meylü’t-tevessü‘ ise, çünki dâhildendir, vücûd ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hâriçte tevsî‘ için bir meyil ise, o vücûdun cildini yırtmaktır. Tahrîb etmektir. Tevsî‘ değildir. Öyle de, İslâmiyet’in dâiresine selef-i sâlihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla vezarûriyât-ı dîniyenin imtisâli tarîkiyle dâhil olanlarda meylü’t-tevessü‘ ve irâde-i ictihâd bulunsa, o kemâldir ve tekemmüldür.

Yoksa zarûriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyevi­yeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh eden ve felsefe-i maddiye ile âlûdeolanlardan olan o meylü’t-tevsî‘ ve irâde-i ictihâd, vücûd-u İslâmiyeyi tahrîb ve boynundaki şer‘î zincirini çıkarmaya vesîledir.

Beşincisi: Üç nokta-i nazar, şu zamanın ictihâdâtını arziye yapar. Semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki şerîat semâviyedir. Ve ictihâdât-ı şer‘iye dahi, onun ahkâm-ı mestûresini izhâr ettiğinden, semâviyedirler.

Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercîhe sebebdir. Îcâda medâr değildir. İllet ise vücûduna medârdır. Meselâ, seferde namaz kasredilir, iki rek‘at kılınır. Şu ruhsat-ı şer‘iyenin illeti seferdir. Hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da, namaz kasredilir. Çünki illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakîkatin aksine olarak şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikāme edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle ictihâd arziyedir. Semâvî değildir.

İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzât saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcîh ediyor. Halbuki şerîatın nazarı ise, evvelâ ve bizzât saadet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede âhirete vesîle olmak dolayısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, rûh-u şerîattan yabânîdir. Öyle ise şerîat nâmına ictihâd edemez.

Üçüncüsü: اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani “Zarûret, haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû’-i ihtiyârı ile, gayr-i meşrû‘ sebebler ile zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez. Ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz. Özür teşkîl edemez. Meselâ, bir adam, sû’-i ihtiyârıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı ulemâ-yı şerîatçe aleyhinde cârîdir. Ma‘zur sayılmaz. Tatlîk etse, talâkı vâki‘ olur. Bir cinâyet etse, cezâ görür. Fakat sû’-i ihtiyârıyla olmazsa, talâk vâki‘ olmaz. Cezâ da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı, zarûret derecesinde mübtelâ olsa da, diyemez ki, “Zarûrettir, bana helâldir.”

Sözler | Risale-i Nur

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu