Mizan

“Verdiğime bakın, bir de aldığıma bakın!” | M.Fethullah Gülen Hocaefendi

Bu video 15/01/2017 tarihinde yayınlanan “KARANLIKLARIN SUİKAST PLANLARI VE HİZMET’E KUMPAS” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada: https://www.herkul.org/bamteli/bamteli-karanliklarin-suikast-planlari-ve-hizmete-kumpas/

“Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe / Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe!..”

Burada kesip meseleyi bir küçük menkıbe ile tavzih edeyim: Menkıbelerin aslını sorgulayabilirsiniz fakat menkıbeler ifade ettikleri manalar bakımından bazı şeylere projektör gibi ışık tutar ve onları aydınlatır: Adamın birisi, Abbâsîler döneminde Bağdat’a hükümdarı ziyarete gidiyor. Giderken de kendi bölgesinde bulunan çok kıymetli bir sudan bir testi götürmeye karar veriyor. Herhalde o su çok soğuk ve aynı zamanda koli basilinden de uzak, tertemiz. “Belki orada yoktur!” diye, Bağdat’a bir testi su ile gidiyor. Onun vereceği şey, o kadar, o kadar küçük bir şey. Hatta nehrin/Dicle’nin üzerinden geçerken “Yahu Dicle, adamların kendi yakınlarında akıyor; onların suya falan ihtiyaçları yoktur!” da demiyor; “Olsun!” diyor. O testi ile hükümdarın huzuruna varıyor. Hüsn-i kabul ile karşılanıyor, testinin suyu alınıyor. Sonra, o geriye dönmek istediğinde, hükümdar, kendine göre bir şey yapıyor, “O testiyi altın ile doldurup verin!” diyor.

Şimdi, Allah (celle celâluhu) da Kendi azametine, ulûhiyetine, rahmetinin vüs’atine ve fazlının enginliğine göre mukabelede bulunuyor. Siz, bir şey veriyorsunuz, “Ben, bunu peylemek istiyorum!” diyorsunuz; “Allah’ın rızasını, Rıdvan’ını peylemek istiyorum! Attığım adımı Cennet için atıyorum!” diyorsunuz. Allah (celle celâluhu) da “dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı onun bir saatine mukabil gelmeyen cennet hayatı”nı ve “Cennetin de bin senesinin, bir saatine mukabil gelmediği rü’yet-i Cemâl”ini lütfediyor, ihsanda bulunuyor.

O küçük menkıbede anlatılan bir testi suyun karşısında, bir testi altın; iki testi de olabilir, iki yük de olabilir, iki harâl da olabilir, iki çuval da olabilir. Kaldı ki onların imkânları da yine sınırlı; Bağdat’ta hükümdar olsa bile, imkânları sınırlıdır. Bir Melik (celle celâluhu), bir Mâlik (celle celâluhu) düşünün ki, O’nun imkânları sınırsız, nâ-mütenâhi. Dağlara “Altın olun!” dediği zaman dağlar altın olur. Öyle bir Melik’e (celle celâluhu) siz, elinizdeki küçük şeyleri veriyorsunuz… Can nedir ki, o uğurda verilmesin?!. Fuzuli’nin ifadesiyle;

“Cânı Cânân dilemiş, vermemek olmaz ey dil,

Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir ne benim!..”

Baştan O (celle celâluhu) vermiş onu. Şimdi onu istiyorsa, karşılığında sana öyle şeyler verecektir ki, esasen, sen utanacaksın, hicap duyacaksın; “Verdiğime bakın, bir de aldığıma bakın!” diyeceksin. Evet, siz verilene bakın!..

Elverir ki, insanlar hep o “Veren”den (celle celâluhu) verme beklesinler ve o mevzuda atılması gerekli olan adımları atmaya çalışsınlar.

“Verirler, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Üstad Necip Fazıl’a ait. Bana kalsa, “Verirler” kelimesini “Verilir” diye değiştirirdim:

“Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

“Veren’in şânı büyük, sen iste istedikçe!” diyor Hazret..

Bu açıdan, Allah yolunda, ne verilirse verilsin, insan, onun milyonlarca katıyla mukabele görür; Allah, öyle mukabelede bulunur.

Bamteli: KARANLIKLARIN SUİKAST PLANLARI VE HİZMET’E KUMPAS

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu