Yazarlar

Üç Sandalye | İSMET MACİT

“Benden başkasını tanrı edinirsen,

yemin ederim ki seni zindanlarda süründürürüm!”

(Şuara-29)

Eşyalar Dile Gelse…

Eşyalar da tarihe şahitlik eder. Hatta o eşya şahitlik ettiği hâdise ile öyle özdeşleşir ki ilgili hâdiseden bahsedildiğinde o eşya düşer zihinlere.

Bir hadiseye şahitlik eden nesneden mülhem ortaya konan  eserler ya ilk yapıldığında o manayı haykırsın diye yapılır ya da zamanla yapılış gayelerinin kabuğunu kırarak büyük bir hakikatin sembolü haline gelirler.

Usta bir sanatkarın elinde mücessem bir hal alan eser zamanla tecrübe edilen hadiseyi sessiz çığlığıyla adeta insanların kulaklarına fısıldar.

Irmak ya da deniz kenarında delinmiş ve terkedilmiş bir botun göçmenleri ve çilelerini akla getirdiği gibi Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de Hükümet binasının hemen önünde, Tuna Nehri kenarına yapılan Ayakkabı Anıtı Hoskot’ta ölen Yahudileri anlatır ve ‘acının ırkı yoktur’ der adeta. Binlerce Yahudi ikinci dünya savaşında dondurucu soğuklarda, ayakkabıları çıkartılarak Tuna Nehri kıyısında kurşuna dizilmişti. İşte çıkarılan bu ayakkabıların aslına uygun demir kalıpları hazırlanmış ve ortaya zulmü haykıran böyle bir eser çıkmıştır.

Bacağı Kırık Sandalye

İsviçre’nin Cenevre şehrinde Birleşmiş Milletler binasının girişinde Place des Nations meydanında sol bacağı kırık olan dev bir sandalye anıtı vardır. Bu anıt hususi bir tema ile kısa süre sonra sökülmek üzere inşa edilmişti ama sökülmedi.

1997 yılında Kanada’da yapılan Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Toplantısı’nda “kara mayınlarının” yasaklanmasıyla ilgili bir teklif sunuldu. Mayınlar özellikle sivillere çok ciddi zararlar veriyor ve onları ayaksız bırakıyordu. Yapılan teklif son derece insanîydi ve birçok devlet bu anlaşmayı imzaladı.

Handicap İnternational ve birçok insan hakları derneği anlaşmanın daha fazla devlet tarafından imzalanması için çaba gösterdiler, kampanyalar düzenlediler.

Handicap İnternational, İsviçreli heykeltıraş Daniel Berset’e mayın (savaş) kurbanlarına dikkat çekmek için bir eser ortaya koyması hususunda ricada bulundu. Berset, 15 Metre yüksekliğinde 5,5 ton ağırlığında sol bacağı parçalanmış dev Sandalye heykelini yaptı. Sandalyenin kırık bacağı mayınların kopardığı ayakları sembolize ediyordu.

Sandalye bu meydanda sadece 3 ay kalacaktı ama kaldırılmadı. 23 yıldır başta mayından ayağı kopanlar olmak üzere savaş mağdurlarını sembolize etmeye devam ediyor. Sandalye heykeli zamanla meydana konulma gayesinin ötesinde bir mana ifade etmeye başlamıştır. Hak arayıcıları, insan hakları dernekleri, mazlum ve mağdurlar dünya kamuoyunun ilgisini çekme adına burada sosyal etkinlikler yapmaktadırlar.

Sandalyenin kırık bacağı bugün sadece mayınlardan dolayı ayağını kaybedenleri değil tüm insan hakları ihlallerini, mağduriyetleri, zulme maruz kalanları sembolize ediyor.

Sonsuzluğa Uzanan El

Amerika’nın Utah Eyaleti’nin Salt Lake City şehir mezarlığında bulunan tekerlekli sandalye heykeli ise başka bir acıyı taşıyor yüreklere. Evlat acısı…

Ernes ve Anneke Robinson çiftinin, 23 Eylül 1988 tarihinde Matthew Stanford Robinson ismini verecekleri bir çocuklarını dünyaya gelir. Doğumu esnasında oksijensiz kalan Matthew görme engellidir ve boynundan aşağısı felçlidir. Doktorlar, Matthew ’in sadece birkaç saat yaşayacağını söylerler. Matthew zorlu bir yaşam savaşı verir. Bu hususta en büyük destekçileri anne ve babasıdır. Bu ciğerpareyi bağırlarına basarlar ve adeta canlarından can verirler. Matthew sadece birkaç kelime kullanabilmektedir ama anne ve babasıyla yürek diliyle konuşmaktadır. Ailesinin desteği ve hayata tutunma azmiyle 10,5 yıl yaşar Matthew…

Takvimler 1999 yılını gösterdiğinde büyük ruhlu küçük Matthew hayata gözlerini yumar.

Evlat acısı bu çileli anne ve babanın yüreğini yakar. Oğullarını toprağa verdikten sonra hayatını sembolize edecek bir mezar taşı düşünürler. Mezarlığa yakınlarını ziyarete gelenler bu mezar taşını gördüklerinde kabirde bir çocuğun yattığını ve onun çileli hayatı hakkında bilgi sahibi olacaklardır.

Ve Matthew ‘in, ömrünü geçirdiği tekerlekli sandalyesinde ayağa kalkmış göğe doğru elini uzatmış vaziyetteki bir heykelini yaptırırlar. Matthew ‘in mezarı bugün binlerce insanın ziyaretçi akınına uğruyor. Anne ve babası kurdukları vakıf (Ability Found) ve aldıkları bağışlar sayesinde yüzlerce engelli hasta ve yakınına maddi destek sağlıyor.

Bu sanat eseri mesaj yüklüdür. Her gören kendisine göre bir mana yükler bu esere. Hakikaten esere baktığınızda Matthew çile dolu dünya sürgününü tamamlamış ve huzurlu bir şekilde gökten kendisine uzanan eli tutup ahiret yurduna kanatlanıyor olduğunu düşünürsünüz. Hiç ayağa kalkamayan ve yürüyemeyen Matthew sandalyesinden kalkmış ve yolcusu olduğu dünya durağından berzah durağına adım atmaktadır adeta. Evet bizim itikadımızda bu yaşta ölen çocuklar cennetliktir.

Zira Allah Rasulü (sav): Hz. İbrahim’i –bütün insanlara ait çocukların etrafını sardığı bir hâlde- cennette gördüğünü söyleyince oradakiler: “Ey Allah’ın Resulü! Müşriklerin çocukları da mı cennetteler?” sorusuna “Evet, müşriklerin çocukları da…” şeklinde cevap vermiştir.

Sembollerin yeni adresi

Bugünün Türkiye’sinde yüzlerce çocuk zindanlarda büyüyor. Binlercesi hicret etmek durumunda kaldı. Hele yürekleri kanatan bir hakikat var ki o da süreçte Rablerine yürüyen çocuklar. Doğusundan batısına harabe haline getirilip mazluma zindan edilen ülkelerinden umuda yolculuğa çıkıp; kimisi Meriç’ten kimisi Ege’den kimisi varıp ulaştıkları hicret beldelerinden kimisi de ülkelerinden cennete kanat çırpan masum yavrular.

Zalim bir yönetimin zulmettiği masum kurbanlarla ilgili teselli ise onların cennet çocuğu oldukları gerçeğidir.  Evet “Mü’minlerin kable’l-büluğ vefat eden evlatları; cennette ebedî, sevimli, cennete lâyık bir surette daimî çocuk kalacaklarını ve cennete giden peder ve validelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını…” Üstad Hazretleri çocuk tâziyenamesinde ifade ediyor. Kim bilir belki de Matthew ve zulmün kurbanları cennet yamaçların buluşmuş Allah’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanmaktadırlar.

Ve Beyaz Sandalye…

Romalı felsefeci St Augustine (MS 354) âdeta bugünün zalimlerini anlattığı bir tespiti vardır: “Bir ülkede adalet olmayınca krallar büyük soyguncu çetesine dönüşür.” Anadolu’da çeteye dönüşen menfaat şebekesi, beslendikleri ve yandaşlarına peşkeş çektikleri devlet imkanlarının ellerinden gitmemesi için masum insanlara tarihte eşine nadir rastlanan zulümler yapıyorlar. Zulüm toplumun tüm kesimlerini tırpanlıyor, iyi yetişmiş insanlar geçmişte olduğu gibi ülkelerini terk etmek zorunda kalıyorlar. Dün Rumlar, Ermeniler, Kürtler… bugün Hizmet mensupları zulüm ayazında üşüdüler/üşüyorlar.

Ömrünü ülkesine ve insanlığa vakfetmiş, rüşvete bulaşmamış, meslek hayatı başarılarla dolu bu yiğitler çakallara boğduruluyor. On yıllardır gözyaşlarıyla sulanarak büyütülen çiçek bahçesini; kinleri, hasetleri ve kıskançlıkları yüzünden tarumar eden, postallarıyla laleleri, gülleri, krizantemleri çiğneyen, ellerindeki demir sopalarla çemenzârı harabeye çeviren zalimlerin hay huyu duyuluyor dört bir yanda…

Hasta olan komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu bu mazlumlardan biriydi. Kaldığı hapishanenin tecrit odasında beyaz bir sandalyenin üzerinde ölü bulundu. Medyaya yansıyan fotoğraflarda Kabakçıoğlu’nun kaldığı oda hasta bir insanın kalması için son derece elverişsizdi. Merdiven altına serilmiş eski bir yatak, boyaları yer yer dökülmüş duvarlar, soğuk ve soluk rengiyle buz gibi zemin, beyaz bir masa ve Mustafa’nın tabutu olan beyaz bir sandalye.

En çok dikkati çeken ise masanın üzerindeki Kur’an-Kerim’di. Hastaydı komiser Mustafa ve tecrit odasında kalacaktı. Her şeyden önce Kur’an’ını bağrına basıp odasına yürüdüğü belliydi. İşte o odada, yanıbaşında Kur’an’ı beyaz sandalye üzerine gözlerini sonsuzluğa dikmiş şekilde kavuştu Rabbine.

Mazlumların iniltilerinin adeta ney sesi gibi dinlendiği coğrafyada birilerinin altın varaklı tahtları altlarından alınmasın diye yüzlerce insan ölüme, binlerce insan sürgünlere yollandı. Taht âşıkları, makam sevdalıları, para meftunları, yalı düşkünleri, rahatın kurbanları, tepedeki cüceler zindanları masum insanlarla doldurdular.

Beyaz Sandalye, zindana sıcak giren soğuk çıkan… devrin tiranları tarafından katledilen Gökhanlar’a, Halime’lere, Halil İbrahim’lere, Sabri Abilere… ve onlarcasına yapılan zulmün sembolü haline geldi…

Beyaz Sandalye, bundan böyle kendine ait lisanıyla zulmü ve zulümle âbad olanların akıbetini, yeryüzüne kötülük imparatorluğunun kurduğu karanlık sistemi anlatacak ve karanlıktan beslenen yarasa ruhların beyaz kabusu olacak…

Merhum Mustafa yazdığı dilekçe ve hatıralarında “…bize bu zulmü yapanlara şahsi haklarımı helal etmiyorum” diyordu. Mustafa Komiser ardında gözü yaşlı bir eş ve üç evlat bırakarak er-geç herkesin gideceği ahiret yurduna göçtü.

Hukukun askıya alınıp zulmün her çeşidinin irtikâp edildiği coğrafyada ne acılar unutulacak ne de bu acılara sebebiyet verenler. Zulmü yine bir zindan odasında Rabbine yürüyen Gökhan Hoca’nın gözlüğü, Halime Gülsu’nun ilaç kapları, Ahmet Özcerit hocanın tişörtü, Zeyneb’in protez bacakları, beyaz sandalye ve daha nice eşyalar haykırıp duracaklar. Sanatçılar bu yılların filmlerini çekecek, heykeltıraşlar çekilen çileleri sanatlarına taşıyacaklar. Günü geldiğinde ise mazluma sevinçten gözyaşı zalim ve şürekasına eğer kaldıysa o his utanma düşecek. Hukuk döndüğünde ise Beyaz Sandalye kendine has lisanıyla zulme şahitlik edecek…

Not: Bu yazı Çağlayan dergisi Temmuz 2021 sayısından alınmıştır.

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu