Kürsü

Telbis

Telbîs; gayret ehline Hazreti Feyyâz-ı Ezelî’nin ihsan buyurduğu nûrlu dakika, saat ve daha geniş zamanları; sonra bütün bu zaman parçaları içinde insanlara lutfettiği ikramları, kerametleri; o kâmil insanların, yalana, aldatmaya girmeden sürekli gizleyip halk nazarında âhâd-ı nastan bir insan olarak bilinme gayretidir ki, fark-cem arası ihsasların gel-gitleri içinde duyulur.. ve böyle bir sâlik-i mülebbis, sürekli ihlâs arayışı içinde bulunur.. günde birkaç defa kendini sadâkat kontrolünden geçirir..

Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan hususî teveccühlerini ve o teveccühlerin değişik vâridler ve ikramlar şeklindeki tezahürlerini de, bir taraftan tecellî edip geldikleri kaynağa saygının gereği, diğer taraftan da, O’ndan gelen her şeyin gizli birer armağan olması mülâhazasıyla her zaman Veren’le verilen arasında, saklı birer sır gibi kalmasına dikkat eder ve bunların kimse ile paylaşılmasını istemez. Dahası, her fırsatta Cenâb-ı Hakk’ı nazara vererek O’na müteallik şeylerin öndeliğinde ısrar eder ve izharı gerektiren ciddî bir sebep ve sâik söz konusu değilse, hemen her zaman Hazreti Halilü’r-Rahman’ın kavmine karşı, إِنّي سَقيمٌ “Ben hastayım.” (Sâffât, 37/89), بَلْ فَعَلَهُ كَبيرُهُمْ هذَا ” (Hz.İbrahim’e (Aleyhisselam), ilâhlarımıza bu işi kim yaptı diye sorulunca) “Belki bu! Büyükleri o, ona sorun” dedi.” (Enbiyâ, 21/63) türünden ta’rizlere başvurarak değişik telbîslerle dikkatleri, hep aranması gerekli olana çevirir ve aranan insan olmadan da âdeta yılandan-çıyandan kaçındığı gibi kaçınır.

Olgun bir telbîs insanı, kendi iç derinliğini ve muhteva zenginliğini ağyara hissettirmeme ve sürekli kendini sıfırlamada öyle ustaca manevralarda bulunur ki; ne melâmet mülâhazasıyla şahsında İslâm’ı ta’n ve teşnî’e kapı aralar ne de harika yanlarıyla başkaları üzerinde, mazharı göründüğü envâr u esrârın gerçek sahibi olduğu hissini uyarır. Hemen her zaman, en sadıklara yaraşır derin bir vefa hissiyle, değil iddia ve iddia işmam eden söz ve davranışlar, üzerinde tebellür eden hususiyetlere mazhariyet demeden dahi kaçınır. Ve aksi bir davranışı apaçık bir gasp telâkki eder; telâkki eder ve Hak ihsanlarının merkez noktasında bulunduğu zamanlarda bile hep edebini takınır ve kendi kendine: “Sen bunlara ne kaynak, ne sahip, ne de mazharsın.. evet, üzerinde yer yer belirip sonra da kaybolan bu hususî vâridler, kat’iyen senin olamaz!. gelirken sen getirmediğin, giderken de gitmelerini önleyemediğin için onlara “benim” diyemezsin.! Bu ölçüdeki ihsan ve utûfeler karşısında senin durumun, Hazreti Feyyâz-ı Mutlak’tan gelen bu mevhibelere kesif bir ayna olmak ve O’nu nazara vermekten ibarettir.” der. Böyle bir mülâhazanın söz konusu olmadığı durumlarda da: “Sen ilâhî sırları ketmetmelisin; ketmetmelisin ki alış-veriş devam etsin ve senin imkân ve iktidarını aşkın bu mevhibeler, senin temellük iddianla istidraç ve mekr-i ilâhîye dönüşmesin..” diye mırıldanır ve dışı itibarıyla hep düz bir insan gibi göründüğü aynı anda, iç âlemi itibarıyla fevkalâde gayûr ve gözlerinin içine başka hayâlin girmesine fırsat vermeyecek kadar da titiz davranır.

Telbîs erinin yürüdüğü cadde sapasağlam bir tahkik yolu, hedefi Hak rızâsı, meşrebi açık-kapalı halktan istiğna ve iç dünyası her an ayrı bir murakabe ile hep sürpriz derinlikler peşinde ve yükselişler adına dur-durak bilmeyecek kadar heyecanlı; halkın içinde Hak’la beraber olmanın temkînini aksettirecek kadar da engindir. Halkın içinde dolaşır durur ve Hakk’ın mârifet-muhabbet ve zevk-i ruhânî adına kendisine olan ihsanlarını onlarla paylaşmaya çalışır; paylaşmaya çalışır, yol ve yön bilmezlere rehberlik eder.. onlara ışığa giden yolları gösterir.. A’râf’takilere Cennet iş’ârında bulunur.. hedefsiz yaşayanların gönüllerine mefkûre üfler.. ve herhangi bir külfete girmeden toplumun her kesimiyle alış-verişte bulunabilir.

Bir telbîs kahramanının gerçek çehresi, kendini nefy ü inkâr ve her şeyde Hakk’ı izhar olduğuna göre; Herevî’nin onu Hakk’a isnat etmedeki ifratını da, İbn Kayyim ve taraftarlarının tefritini de bir tarafa bırakarak bir kere daha hatırlatmak isteriz ki; telbîs, farzlarla ıstıfâ-yı ruhîsini ikmal etmiş hak yolcusunun nafile tutkusunda derinleşip maiyyet-i ilâhiyeye ermesi ve Cenâb-ı Hakk’ın celâlî ve cemâlî tecellîlerine tam bir mir’ât-ı mücellâ olmasıdır ki, Cenab-ı Feyyâz bu seviyeyi ihraz eden bir sâlikin gören gözü, işiten kulağı olur ve ona kendi olarak kalmanın yalnızlığını, sahipsizliğini, güçsüzlüğünü kat’iyen tattırmaz. Ona bahşettiği kriterler ve onları yerinde kullanma ilhamlarıyla onu dünyevî-uhrevî en güzel akıbetlere ulaştırır. Ona görülmedik şeyleri gösterir, duyulmadık şeyleri duyurur.. ve onu bir enstrüman gibi kullanarak insanlar arasında kendi muradını onun nağmeleriyle terennüm eder.

Peygamberlik ufkunun hususî derinliği, safveti ve kıyas kabul etmezliği mahfuz, وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمى “Attığını attığın zaman sen atmadın onu ancak Allah attı.” (Enfâl, 8/17) ve إِنَّ الَّذِيـنَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللهَ يَدُ اللهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ “O sana bey’at edenler Allah’a bey’at etmişlerdir, Allah’ın inâyet eli onların üzerindedir.” (Fetih, 48/10) icmâlî meâlleriyle vereceğimiz bu âyetler tevhid edalı, cem televvünlü, fark buudlu böyle bir üslubun işaret kaynağı gibidirler, işaret kaynağı gibidirler, ama bu çizgide hak erlerinin yaşadığı telbîs Hz. Zât’ın zâtı itibarıyla değil, sıfatları itibarıyladır ve gerçek çerçevesi de muhkemâta ircâ ile belirlenecek bir telbîstir. Evet, âyetlerde işaret edilen atıp vurmanın, görüp konuşmanın, bey’at edip yüceltmenin keyfiyeti -aslında keyfiyet sözü bile, söz yetersizliği mazereti olmasa apaçık bir saygısızlık- ne olursa olsun Hak, sıfât-ı celâliye ve kemaliyesiyle o Müstesna Zât’ta mütecellî demektir.

Telbis 2

İşte bu mülâhazayı, Hz. Mevlânâ, biraz da “fenâ fillâh, bekâ billâh” esprisi içinde şöyle ifade eder:

گُفت نُوحُ اَى سَر كَشَان مَن مَن نَيَم
مَن زِجَـان مُردَم بَجَانَان مِى زِيَم
چُـون بَمُـردَم از حَوَاسِّ بُو البَشـَر
حَق مَرَاشُد سَـمعُ و اِدرَاكُ و بَصَر

Hazreti Nuh: “Ey isyanda baş çekenler, ben ben değilim; ben cânım itibarıyla ölü, cânan ile diriyim. Zira ben, insanlığın babası Hz. Âdem’in bazı hisleri itibarıyla ölüp fani oldum.. ve Cenâb-ı Hakk bana sem’ u idrak ve basar oldu.”

Kadîmden beri ehl-i hak hep böyle vücûdda adem, ademde vücûd mülâhazası üzerinde duragelmiştir. Bu konudaki en tutarlı yaklaşım da; nefis ve enâniyet cihetiyle yok olup, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla yeniden dirilişe erme olsa gerek…

Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu