<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yasemin tatlıseven arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/yasemin-tatliseven/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/yasemin-tatliseven/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:16:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Yasemin tatlıseven arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/yasemin-tatliseven/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Yudum Su &#124; Yasemin Tatlıseven</title>
		<link>https://hizmetten.com/bir-yudum-su-yasemin-tatliseven/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Sep 2020 12:00:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[Yasemin tatlıseven]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13636</guid>

					<description><![CDATA[<p>            Afrika’ya taşınma fikri bazılarına çılgınca gelse de hayatımızda başımıza gelebilecek en güzel olaylardan biri oldu. Buraya gelmeden önce, uzaktan resim ve videolarını  izleyerek bir fikir sahibi olmuştuk ama havasını,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-yudum-su-yasemin-tatliseven/">Bir Yudum Su | Yasemin Tatlıseven</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>            </strong>Afrika’ya taşınma fikri bazılarına çılgınca gelse de hayatımızda başımıza gelebilecek en güzel olaylardan biri oldu. Buraya gelmeden önce, uzaktan resim ve videolarını  izleyerek bir fikir sahibi olmuştuk ama havasını, suyunu tatmadan, insanlarıyla oturup kalkmadan asla gerçek bir  fikre sahip olamayacağımızı anlamış olduk.</p>
<p>Beyazların içinde siyahlar nasıl dikkat çekiyorsa, bizde burada siyahi dostlarımızın içinde,  onların tabiri ile “Mzungu” olarak oldukça dikkat çekiyoruz. Mzungu, yerel dilde beyaz adam demek&#8230; Siz bir adım atmazsanız bu neşeli ve güzel insanların asla dostu olamazsınız. Bir adım atıp yakınlık gösterdiğinizde kapılarını ve gönüllerini size açıyorlar.</p>
<p>Yıllarca beyazlar tarafından sömürüldükleri için, ilk etapta çekiniyorlar. Çünkü çok eziyet görmüşler, kendileri değilse bile ataları köle olarak alınıp, satılmış. Gemilerle, “<em>daha iyi bir hayat</em>” vaadiyle kandırılıp, Avrupa’ya ve Amerika’ya kaçırılmışlar. Çoğunlukla güçlü, kuvvetli ve eli iş tutanlar seçilmiş. Onlar çalışıp, para kazanmak ve geride bıraktıkları ailelerine umut olabilmek adına çıktıkları bu yolda, <em>“köle” </em>olduklarını anladıklarında iş işten çoktan geçmiş.</p>
<p>Ekvatora doğru gittiğimizde Victoria Gölü’nün hemen kıyısında, eski bir liman görmüştük. Şuan aktif olarak kullanılmıyor. İçinde tek katlı, yüksek tavanları olan bir bina var, limanın hemen kıyısına yapılmış. Oldukça bakımsız ve eski olduğunu söyleyebilirim. Kapıları kilitli, içi de muhtemelen boş. Binanın ve limanın hikayesini duyduğumuzda tüylerimiz diken diken olmuş ve insanlığımızdan utanmıştık. Anlatıldığına göre yüzyıllar önce, gemiler bu limana yanaştırılarak, Avrupalı zenginler aracılığıyla köle ticareti yapılıyormuş. Afrikalı insanların içinden seçilenler, bu binanın ön kapısından içeri alınıyor ve “Bu kapı sizin hayatınızı değiştirecek, bundan sonra hayatınız çok daha güzel olacak” diye yalanlar söylenip, gemilere balık istifi doldurularak, Avrupa’ya taşınıyormuş. Gidenlerin bir daha asla geri dönemediği bu yolculuklar önceleri geride kalanlar için umut olmuş. Sevdiklerinden bir daha haber alamayan insanların yaşadığı yıkımı bir düşünsenize… Arkasından gidip arama gücü ve kudreti ellerinde olmadığı için, çaresiz, yıllarca hiç dönmeyecek insanları beklemişler. Gidenlerin durumu da kalanlardan pek parlak değilmiş zaten. Köle pazarlarında insanlık dışı muamelelerden tutunda, karın tokluğuna yıllarca çalıştırılıp, umut ettikleri hiçbir şeye kavuşamadan, bir ömür boyu sevdiklerine hasret yaşayıp ölmüşler.  İşte bu liman milyonlarca ayrılığa ev sahipliği yapmış, binlerce aileyi dağıtmış. Özgürlüklerine kavuştuktan sonra halk ve yönetim, yaşanan bu acıları gelecek nesillerin unutmaması adına, bu limanın ve binanın yıkılmasına engel olmuşlar. Acıları çok büyük olduğundan bakımını yapmıyorlar, ancak nesilden nesile anlatılması, gidip görülmesi ve ibret alınması için muhafaza ediyorlar. Etrafında ne bir görevli, ne bir duvar var. Elinizi kolunuzu sallayarak gidip istediğiniz gibi ziyaret edebiliyorsunuz.</p>
<p>Yıllar sonra Afrika’nın altındaki değerli madenleri fark eden Avrupalılar, koca kıtayı  parsel parsel paylaşmışlar. Gelenler buradaki insanları ezip kullanarak yıllarca çalıştırmışlar. Aslına bakarsanız beyazları sevmemek için oldukça fazla nedenleri var. Buna rağmen yürekleri öyle güzel ki hepimize kucak açıyorlar.</p>
<p>Su kuyusu projesiyle gittiğimiz bir köyde, bizi yaşlı ve oldukça sevimli bir kadın karşıladı. İngilizceyi pek bilmemesine rağmen o sıcacık gülümsemesiyle aslında çok şey anlatıyordu.  Burada yerel diller  yaygın olarak kullanılıyor, ama resmi dil İngilizce. Yavaş yavaş etrafımızda toplanmaya başlayan köylüler, ilk başlarda çekingen ve ürkek dursalar da selam verip yanlarına gittiğimizde, gülümseyerek karşılık veriyorlar.</p>
<p>Biz kadınlarla iletişim kurmaya çalışırken, su kuyusunun başında upuzun bir kuyruk oluşmuştu bile… Küçük çocuklar, ellerinde sarı, on kiloluk su bidonları ile bir ipe sıralanmış tespih boncukları gibi art arda dizilmişlerdi. Birazdan kuyunun açılışı yapılacak, çok temiz görünmeyen ve neredeyse boyları kadar olan bu bidonlarla evlerine su taşıyacaklardı. Suyun önemini ve susuzluğun ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı.</p>
<p>Büyük bir suçluluk duygusuyla, ülkemde suyu ne kadar gereksiz ve boşa harcadığımızı düşündüm.  Özellikle bizim nesil çok fazla su sıkıntısı yaşamamıştık ve sanırım bu yüzden gereksiz akıttığımız suyun farkında bile değildik. Ve böyle giderse yer altı kaynaklarını tüketip, bizden sonraki nesillere su bırakmayacaktık. “Temizlik imandan gelir” hadisini kendimize kılıf olarak kullanırken, israfla ilgili hiçbir hadisi nedense hatırlamak istemiyorduk. Titizlik hastası olmuş kadınlar birbirleriyle yarışırken, dünya üzerindeki başka bir insanın ya da canlının bir damla suya muhtaç olmasını hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Su kuyruğundaki çocukların giysilerinin haftalardır yıkanmadığı üzerindeki lekelerden belli oluyordu. Oysa biz bir iki saat giydiğimiz bluzu yıkanması için kirli sepetine atabiliyorduk. Dişlerimizi fırçalarken, ellerimizi sabunlarken,  duştayken, belki abdest alırken bile musluğu sürekli açık tutarak, boşa akıtıyorduk. Akıp giden suyla yüzlerce insanın susuzluk sorunu çözülebilirdi halbuki…</p>
<p>Yerli komşumla yaptığımız bir sohbet sırasında, susuz nasıl idare ettiklerini sormuştum. Suyu olmayan köylülerin, çok uzak mesafelerden su taşıdıklarını anlatmıştı. Bulabildikleri ilk su kaynağından temiz veya pis olmasına bakmaksızın evlerine su götürdüklerini ve hatta bu suları içtiklerini duyunca içim cız etmişti. Kilometrelerce uzaktan gücünüz yetmediği için ancak bir ya da iki bidon su taşıyorsunuz. Bu suyu da hem içmek için, hem temizlik için kullanıyorsunuz. Bu insanlar için yapılabilecek bir şeyler olmalıydı. Daha fazlasını yapmalıydık. Yarın Ruz-i Mahşer’de bize bunların hesabı sorulurdu.</p>
<p>Su kuyusu açmak basit bir cümleydi belki ama susuz köyleri suya kavuşturmak adeta bir devrimdi. Çünkü; su medeniyetti. Bazı kuruluşlar gelip buralarda düşük fiyatlarla kuyu açıyorlardı. “Bu fiyatlarla nasıl açabiliyorsunuz ?”diye sorduğumuzda, suyu gördükleri ilk yerde durduklarını,  çok derine inmeden ilk havzadan suyu çektiklerini anlatmışlardı. Yani aslında suyun kaynağına inmiyorlardı. Toprak katmanları arasında denk geldikleri ilk su havzasından suyu pompalıyorlardı. Hal böyle olunca açılıştan belki bir hafta, belki bir ay sonra havzada ki su bitiyor, halkın tabiri ile kuyu kuruyordu. Oysa her iş emek ve özen istiyordu. Sondaj çalışmalarını iyi yapmadığınızda, hem bu hayra vesile olmak isteyenleri hem de suya muhtaç bu insanları kandırmış oluyordunuz. Gerçek bir kuyu için toprağı derinlemesine kazmak ve yerin metrelerce altındaki su kaynağına ulaşmak gerekliydi. Ve birde bir sürü gönüllü insan…</p>
<p>Hayrı devam eden iyilikler, öldükten sonra da amel defterine yazılırmış. Ecdat ondan gittiklere her yere han, hamam, kervansaray, çeşme yaptırmış. Tarihimizde örnek alınacak yüzlerce güzel davranış var. Kısır döngüler içinde yaşadıklarımıza ah vah etmektense, güzel işlerin içinde var olmalıyız. Birbirimizle kavga etmeyi, sevdiklerimize darılıp gücenmeyi, ülkemizde ki kimseye faydası olmayan günlük siyaseti takibi bırakmalıyız belki de… Bir rüzgar esti bizi buralara savurdu diye ağlanmak yerine, “Buralara geldiysek vardır bir hayır” deyip dur durak bilmeden koşturmalıyız. Afrika’da ücra bir köyde, hayatı etrafta gördüğünden ibaret sanan binlerce insana bir yudum su, bir ümit olmaksa bize düşen, bizden önce gelenlerin açtıkları bu yolda var gücümüzle çalışmalıyız.</p>
<p>Minik yüreklere sevgi tohumlarını atmalıyız. Onlar bir zamanlar köylerine gelip su kuyusu açan  Muzunguları hep iyi hatırlamalı…</p>
<p><strong>Hizmetten | Yasemin Tatlıseven</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-yudum-su-yasemin-tatliseven/">Bir Yudum Su | Yasemin Tatlıseven</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Hicret ve Kurban Hikayesi &#124; Yasemin Tatlıseven</title>
		<link>https://hizmetten.com/bir-hicret-ve-kurban-hikayesi-yasemin-tatliseven/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2020 18:00:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[Kurban]]></category>
		<category><![CDATA[Yasemin tatlıseven]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12475</guid>

					<description><![CDATA[<p>HİCRET VE KURBAN Bugün sizlere yolları Türkmenistan’da kesişen iki ailenin hikayesinden bahsetmek istiyorum. Hizmette geçen ömürlerden iki kesit… Bundan otuz beş yıl önce, 1985 yılında hizmetle tanışan İbrahim abi, o&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-hicret-ve-kurban-hikayesi-yasemin-tatliseven/">Bir Hicret ve Kurban Hikayesi | Yasemin Tatlıseven</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3>HİCRET VE KURBAN</h3>
<p>Bugün sizlere yolları Türkmenistan’da kesişen iki ailenin hikayesinden bahsetmek istiyorum. Hizmette geçen ömürlerden iki kesit…<br />
Bundan otuz beş yıl önce, 1985 yılında hizmetle tanışan İbrahim abi, o yıllarda pazarcılık yaparak geçimini sağlıyordu. Rahat bir hayatları olduğu söylenemezdi ancak huzurluydular. Üstelik hizmetle tanışarak hayatlarına yeni bir pencere açılmıştı. 90’lı yılların başında, Hoca Efendi sohbetlerinde hicret etmeyi tavsiye ediyor, “Arkadaşlar pasaportlarını hazırlasınlar” diye telkinde bulunuyordu. Hicretin ne olduğunu bilmiyorlardı, İbrahim abi bir gün sohbette şunları dinledi:<br />
Hoca Efendi gözyaşları içinde anlatıyordu; “ Peygamber Efendimiz benim Nam-ı Celil’ imi, güneşin doğup battığı her yere götürün buyuruyor. Bunu ister sahibinden bir emir telakki edersiniz, ister bir gaye-i hayal telakki edersiniz. Sizin için bu bir ufuk, bir hedeftir. Buraya ulaşın demiştir Ümmetine. Eğer tutulup kaldırılmasını, dağınıklığın giderilmesi ve toparlanmayı düşünüyorsanız bu işe sahip çıkın. Ben sizden fazla bir şey istemiyorum, istemeye de hakkım yok, o konumda da değilim ama başlattığınız bu şeyi devam ettirmenizi istirham ediyorum. Allah aşkına, Rasül aşkına, şanlı tarihinizin hatırına! Başlamış bu işi yarıda bırakmayın, bir kırık plak gibi kalmasın. Bu ses, bu beste tamamlansın. Arkadan gelenler dinlerken, “Tamamlayanlara rahmet” desinler”.</p>
<p>Anlatılanları dinleyen bir çok arkadaşı gibi İbrahim abi de gözyaşlarına hakim olamıyor, yurt dışına çıkıp, Allah’ını kitabını başka insanlara anlatmak için yanıp tutuşuyordu. Bu arzusunu eşi Zeynep ablayla paylaşmış, “Sen nereye, ben oraya, her zaman yanında, yamacındayım” cevabını alınca derin bir iç çekmişti. 1994 yılında pasaportlarını çıkartmıştı çıkartmasına ama “Hadi şu ülkeye gidin” dense uçak biletini alacak paraları bile yoktu. Ne yapacaklarını kara kara düşünürken henüz üç yaşındaki oğulları Abdürrahim sirke ruhu içmiş, yemek borusu tamamen yanmış, hepsini derin bir üzüntüye sevk etmişti. Tedaviler yorucuydu, o küçücük beden dört yılda tam yirmi altı kez dilatasyon ameliyatı geçirmek zorunda kalacaktı. Bu telaşın içinde hicreti unutmuşlardı. Gözünden sakındıkları evlatları yoğun bakımdaydı. Doktorlar ümidi çoktan kesmişti. Hastanede yatan benzer vakalardan bir kaçı vefat etmişti. İbrahim abi ve Zeynep abla dua edip gözyaşı dökmekten, Allah’a evlatlarını bağışlaması için yalvarmaktan başka bir şey yapamıyordu.</p>
<p>İlerleyen günlerde Allah’ın izni inayeti ile yavruları yoğun bakımdan çıkıyor ve iyileşme gösteriyordu. Ne kadar şükretseler azdı, mutluluklarına diyecek yoktu. Yüzleri tekrar gülmeye başlayınca İbrahim abinin aklına düşen ilk şey “Hicret” oldu. Yurt dışına gidebilmenin yollarını araştırıyor, arkadaşlarıyla sürekli istişare ediyordu. Bir gün hiç beklemediği bir anda, on yıldır kendilerinden mal alıp-sattığı arkadaşları, birlikte Türkmenistan’da iş yapmayı teklif ettiler. İbrahim abi bu habere hem çok şaşırmış, hem de çok sevinmişti. Ancak durumlarının çokta elverişli olmadığını , çocuğun hastalığı sırasında tüm birikimlerini de harcadıklarını söyledi. “Senden sadece teminat istiyoruz, başka da bir şey istemiyoruz” dediler. İbrahim abi “Kefilse, kefil bulayım, ipotekse yarım yamalak bir evim var” diyecek olmuş, karşı taraf “Biz senin ağzın-dan çıkacak sözden başka bir şey istemiyoruz, bizimle bu işte var mısın?” demiş ve 1997 yılında hicretin yolları İbrahim abiye açılmıştı.</p>
<p>İlk gidişinde tek başınaydı, ailesi için şartları oluşturmuş, büyük bir heyecanla Türkiye’ye dönüp, birlikte göçlerini hazır etmişlerdi. İkinci yolculuğa çıktıklarında nihayet eşi ve çocukları yanındaydı. İstanbul havalimanındayken genç bir çiftle tanıştılar. Seyhan ve Bilal. Takdir-i İlahi onları daha havaalanındayken karşılaştırmıştı. Bu çift yeni evliydi ve onlarda Türkmenistan’a hicret ediyorlardı. Daha şimdiden birileriyle tanışmak, her iki aileye de iyi gelmişti. İlerleyen zamanda candan, kandan öte olacaklar, Seyhan Zeynep ablaya “Sen benim anamsın” diyecekti. Zeynep abla da gurbetteki bu genç kızı asla yalnız bırakmayacak, kendi evlatlarından ayırmadan bağrına basacaktı. Hicretin güzelliklerini ilk adımlarından itibaren hissetmeye başlamışlardı. Diğer iyi haber ise Türkmenistan’a geldikten birkaç ay sonra, annesiyle birlikte Türkiye’ye dönüp tekrar bir ameliyat geçiren Abdürrahim’den gelmişti. Yemek borusu tahriş olduğundan dört yıl boyunca karnındaki delikten hortumla beslenmişti. Bu son geçirdiği dilatasyon ameliyatı ile O’da yemeğini artık herkes gibi yiyebilecekti. Bu son ameliyatı olmuş ve tamamen iyileşerek Türkmenistan’a dönmüşlerdi. İbrahim abi ve Zeynep abla bunu Allah’ın izniyle, hicret etmenin bir nimeti olarak görüyorlardı.<br />
Türkiye’nin değişik vilayetlerinden hicret edip, Türkmenistan’a yerleşmiş bir sürü insan vardı. Hepsiyle arkadaş olmuşlardı. Aralarında çok ciddi bir samimiyet oluşmuştu, bu da yaptık-ları işlere yansıyordu. İbrahim abi bu durumu “Hizmet üstü hizmet” diye tanımlıyordu. Seyhan’ la Bilal’de genç yaşlarının verdiği enerjiyle dur durak bilmeden koşturuyorlardı. Zeynep ablanın kapısı onlara ardına kadar açıktı, evlatları gibi olmuşlardı. Seyhan, Türkmen Türk Üniversitesinde İngilizce Öğretmenliği okumaya başlamış, eşi de özel sektörde bir iş bulmuştu. Türkmenler’le de çok güzel dostluklar kurmuşlardı ancak Seyhan ve Bilal’in yeri oldukça farklıydı. Birlikte piknik yapıyor, fırsat buldukça Hazar Denizine gidiyorlardı, tam bir aile gibiydiler. Hatta Hacc’a bile birlikte gidip, o mübarek beldelere birlikte yüz sürmüşlerdi. Ayaklarının tozu birbirlerine karışmıştı. Bu güzel dostluklarına Allah (cc) şahitti, Rasül (sav) şahitti, Kabe-i Muazzama, hatta Hazar Denizi ve Türkmenistan şahitti.<br />
Seyhan, Zeynep abladan çok şey öğrenmişti. İçli köfteler, baklavalar, sarmalar…Zeynep abla tarifini pek dillendirmediği özel sosunu bile Seyhan’a öğretmişti. Seyhan, Zeynep ablanın evinin misafirlerle dolup taşmasını heyecanla izliyor ve aynısını kendisi de uyguluyordu. Kendi evi de öğrencilerle dolup taşıyor, yarım saat içinde masayı donatıyor, misafirlerini ağırlıyordu. Geçen zaman içinde dört tane çocukları oldu. Hem kendi evlatlarına, hem başka çocuklara yetip de artıyordu bile… Zeynep abla Seyhan’ın bebelerine anneannelik yapıyor, yol yordam gösterip onlara sahip çıkmaya devam ediyordu. Sanırım üçüncü çocukları olduğundaydı, Zeynep abla be-beği yıkamaya gitmiş, adettendir diyerek tuzlamıştı. Bunu gören diğer küçük kardeşler, “Ne yapıyorsun, o tavuk mu, niye tuzluyorsun?” diyerek itiraz etmişler, Zeynep ablayla Seyhan gülü-müşlerdi. Her ikisi içinde hatırlayınca tebessüm ettiren anılardandı.</p>
<p>Türkmenistan’da birlikte on dört yılı devirmişlerdi. Takvimler 2011’i gösterirken, devlet yönetimi tutumunu ilginç bir şekilde değiştiriyor, Türkler’e oturum vizesi vermeyerek, Türkiye’ ye dönmelerini zorunlu hale getiriyordu. Geri dönmek zorunda kalan ilk kafilede Zeynep abla ve İbrahim abi de vardı. Orada işyeri ve on bir tane makinesi olmasına, on dört yıldır ticaret yapıp, ekonomiye katkıda bulunmasına rağmen vize verilmemişti. Yüzü aşkın aile çok sevdikleri Türk-menistan’dan peyder pey ayrılmak zorunda kaldılar.</p>
<p>Geri dönüp Adana’ya yerleşmişlerdi. Seyhan ve Bilal şimdilik orada kalmıştı ama çok sürmedi, onlarda gelip İstanbul’a yerleştiler. Bu kez İstanbul- Adana arasında dostluk köprüsü kurulmuş, sık sık birbirlerini ziyaret eder olmuşlardı. Aradan geçen dört-beş yılda her iki ailede bir düzen tutturmuştu. Hayatlarında hiçbir sıkıntı olmamasına rağmen, Türkiye onlara daralıyor, hicret akıllarından bir türlü çıkmıyordu. 2016 yılının başında Afrika’ya gitmeye karar veren İbrahim abi Zeynep ablaya tekrar soruyordu, “Benimle gelir misin”? Gelirim cevabının ardından yola koyuldular. O sırada Türkiye’de cebri hicret başlamıştı.Türkmenistan’dan tanıdıkları ne kadar aile varsa her biri dünyanın bir köşesine adeta saçılmıştı. Hemen her ülkede bir arkadaşları vardı, birbirleriyle olan irtibatlarını asla kopartmıyorlardı. Telefonda mesajlaştıkları bir grup bile kurmuşlardı.</p>
<p>Seyhan’la Bilal’de cebri hicretten nasiplerine düşeni alıyor, çocuklarıyla birlikte Kuzey Amerika’ya göçüyorlardı. Dört tane erkek çocukla, bilmedikleri bir ülkede düzen kurmak hiç kolay değildi. Üstelik Türkmenistan’da ki gibi bir ortamları da yoktu. Hicretteki pek çokları gibi hayata bir ucundan tutunmuşlar, yeni yaşam yerlerine alışmaya çalışıyorlardı. Psikolojileri pek iyi sayılmazdı. Farklı farklı imtihanlara tabi oluyorlardı. Çocuklardan biri bu yeni ülkeye alışamamış Türkiye’ye döneceğim diye tutturmuştu. Süreç’te hem Seyhan’ın hem de Bilal’in babası vefat etmiş, cenazelerinde bulunamamak çok ağırlarına gitmişti. Tüm bu sorunlarla boğuşurken ailece çok daralmışlar ve bir çıkış yolu arıyorlardı.</p>
<p>2019 yılının kurban mevsimi gelmişti. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. İnsanların üzerinde oluşturdukları algıdan dolayı kolay kolay kimseden kurban istenmiyordu. Oysa kara kıtadaki bu siyah incilerin, Kurban Bayramında kesimhane kapısında oluşturdukları kuyruk görülmeye değerdi. O derme çatma barakalardan ibaret evlerinde, belki aylardır et pişmiyordu. Evlerine bir parça et götürebilmek ve çocuklarının boğazından bir lokma et geçirebilmek için anneler saatlerce önceden kuyruğa giriyorlardı. Et poşetini eline alan çocukların ve kadınların sevincine şahitlik etmek paha biçilmez bir duyguydu. Dünya üzerinde o mutluluğa ortak olmaktan daha güzel bir şey yoktu. Bu insanlara yardım etmek için kurban gönderen veya toplayanlardan terörist çıkması imkansızdı.</p>
<p>Kurban öncesi bir oturumda, Feyyaz abi, İbrahim abiye dönüp, “Rüyamda otuz altı tane sığır bulduğunuzu gördüm abi” demiş, İbrahim abi heyecanla yedi hisse ile çarpmış, çıkan rakamı görünce dudakları uçuklamıştı. Bu kadar kurban hissesi bulmaları bu dönemde çok zordu. Rüyada vardır bir hikmet düşüncesiyle Türkmenistan grubuna “Afrika’da kurban kestirmek ister misiniz?” diye sormuş, yüzün üzerinde hisseyi bu gruptan toplayıvermişti. Zeynep ablanın aklına Seyhan’ı aramak geldi. İbrahim abi, “Arayıp zor duruma sokma, güçleri yetmeyebilir” diye uyarsa da Zeynep abla manevi kızını çoktan aramış, kurban kesip kesemeyeceklerini sormuştu bile… Seyhan manevi annesinin aramasına çok sevinmiş , kurban fiyatları da kendisine çok uygun geldiğinden ben size döneceğim diyerek telefonu kapatmıştı. Birkaç gün sonra mesaj atmış, 52 hisse istediğini yazmıştı. Bu kadar hisseyi etrafındaki arkadaşlarından mı toplamıştı acaba? Arayıp konuştular, hayır kimseden toplamamıştı. Kuzey Amerika’da bir mülteci olmasına rağmen niyet etmiş, bu sıkıntılı günlerinde bir çıkış yolu ararken bu haberle adeta yüreği ferahlamıştı. Bütün hisseler kendisine aitti. İbrahim abi “Aklı yerinde mi bu kızın?” diye sorguluyor, “52 hisseyi tek başına nasıl kesecek” diye şaşırıyordu. Biliyordu ki durumları çok iyi değildi. Dört tane ergenlik çağını geçmiş çocuk,okul masrafları, ev masrafları derken en büyük oğlunu da bu gurbet diyarında evlendirmişlerdi. Bir yanlış anlaşılma olacağını düşünerek, İbrahim abi oğluyla Seyhan’ı tekrar görüştürdü. Telefon konuşmasıyla hisse sayısı 100’ü geçmişti.<br />
İbrahim abi ve Zeynep abla inanmakta zorlanıyorlardı. Bir insan en fazla kaç kurban kestirebilirdi? Seyhan’dan isim listesi göndermesini istediler. İsim listesi gelmişti, ancak hisse sayısı da 168 olmuştu. Liste de enteresan bilgiler vardı. Mesela; 7 hisse Samsun adına kesilecekti, Seyhanlar oralıydı, bunu anladılar ancak 11 hisse Ankara için istenmişti. Ülkemizin selameti adına orası için de kurban kestirmek istiyordu. Efendimiz (sav) için, Hz. Hamza (ra) için, Hz. Bilal (ra) için …Ve çoğu hisse de Sahabi Efendilerimiz’in (ra) isimleri yazıyordu. Türkmenistan’ı da unutmamış, listeye eklemişti. En enteresan olanlardan biri de 10 hisseyi eroin ve uyuşturucu bağımlılarının felahı için istiyor olmasıydı. Seyhan işte bu kadar naif düşünmüştü her bir hisseyi…</p>
<p>Sırlarına vakıf olmak imkansızdı, Seyhan ise kendisinin sadece vesile olduğunu, Cenab-ı Allah’ın izniyle bu kurbanların kesildiğini söylüyordu. “Hizmet ettiren Rabbim, vesile olan kul, ben Rabb’im’in isteğinden başka bir şey yapmadım” diyecek kadar mütevazi olan Seyhan örnek alınası bir insandı.<br />
Biliyorum ki Seyhan ve Bilal, Allah’ın izniyle daha nice güzelliklere imza atıp, bulun-dukları ülkede iz bırakacaklar… Tıpkı İbrahim abi ve Zeynep ablanın kara kıtada bıraktıkları izler gibi…<br />
Anneannemden öğrendiğim kısa bir dua;<br />
“ Allah’ım kestiğimiz kurbanları sıratta bize binek eyle,<br />
Allah’ım sırat-ı müstakimi şimşek gibi geçen kullarından eyle,<br />
Allah’ım bizi İsmail (as) gibi sana boyun eğenlerden eyle”</p>
<p><strong>Hizmetten | Yasemin Tatlıseven</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-hicret-ve-kurban-hikayesi-yasemin-tatliseven/">Bir Hicret ve Kurban Hikayesi | Yasemin Tatlıseven</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
