Kürsü

Taayyünât ve berisi

Meydana gelme, belli olma, belirlenme mânâlarına gelen taayyün, mutasavvıfînce Zât-ı Hak’ta var olan ve Hazreti Vücud, Hayat ve İlim’de “bi gayri keyf” tafsile ulaşan, birbiriyle irtibatlı değişik mertebelerde farklı mahiyetlerin farklı tecellî dalga boyunda –buna dîk-ı elfâz diyebilirsiniz– zuhurundan ibarettir. Mertebe-i vücubda “Tecellî-i Evvel”, “Feyz-i Akdes”, “Nefes-i Rahmânî” ve mertebe-i imkânda “Akl-ı Evvel”, “Kalem-i A’lâ”, “İlk Nur” ve “Hakikat-i Muhammediye” bu taayyünün ayrı birer unvanı.

Kitap ve Sünnet’te taayyüne delâlet eden sarih bir nass olmasa da, İlm-i İlâhî, Levh-i Mahfuz-u Hakikat, İmam-ı Mübîn… gibi yüce âlemlerle alâkalı beyanların, bil-işâre veya bil-iltizam ve bit-tazammun taayyün mertebelerine de baktıkları söylenebilir. Muhyiddin İbn Arabî, Sühreverdî, Osmanlı müelliflerinden İsmail Hakkı Bursevî ve sermest-i câm-ı aşk olan Molla Câmi… gibi bazı mutasavvıfîn; bizim duyu organlarımızla algıladığımız nesneleri, misalî suretlerin tezahür ve temessülleri –misal âlemleriyle alâkalı konulara müracaat edilebilir–; misalî resimleri, ruhanî cevherlerin aynaları –ruhla ilgili bahislere bakılabilir–; ruhanî cevherleri, ilmî taayyünlerin tafsili; ilmî taayyünleri, âyân-ı sâbitenin akisleri –bu konu da dar bir çerçevede geçmişti–; âyân-ı sâbiteyi, esmâ-i ilâhiyenin tecellîleri –üzerinde durulabilir–; esmâ-i ilâhiyeyi, sıfât-ı sübhaniyenin mezâhiri ve sıfât-ı sübhaniyeyi de Zât-ı Baht’ın kavl-i şârihi görmüşlerdir. İmam Rabbânî ve muakkiblerinin konuyla alâkalı mütalâaları oldukça farklıdır ve üzerinde durulmaya değer…

Bu tür zuhurât veya belirleme faslına girmeyen “hakaik-i mümkine” diyeceğimiz nesneler ve mahiyet-i mücerredeler bu tebeyyün mertebesinde değiller demektir. Bunlar, ilmî vücutları ve konumlarının dilleri veya “Levh-i Mahfuz-u Hakikat”te kendilerine ayrılan yerleri açısından –bu yerler kendilerine bahşedilen kabiliyet ve istidat lisanlarıyla esmâ-i ilâhiyeye müteveccihtirler– sıfât-ı sübhaniyeden gelen mesajlarla ve esmâ-i ilâhiyenin tecellîleriyle vücut bulan farklı mertebelerdeki taayyünlere, bu taayyünlerden âyân-ı sâbiteye, ondan da kudret ve irade tezgâhından geçmek suretiyle haricî vücuda yürür ve âyinedarlıklarını devam ettirirler.

Esmâ-i ilâhiyeye müteveccih bütün yüzler, “min verâi hicab” Müsemmâ-i Akdes’e nâzırdır. Bu konuda “Bârî” ism-i şerifi ilk şefaatçi veya irade-i sübhaniyenin birinci muhatabı mesabesindedir. Bu ism-i mübarekin tecellî-i iradesi “Kâdir” ism-i azizine bağlıdır. Onun gözü de “Mürîd” ism-i celili üzerindedir. Bu ism-i azim ise mutlak mânâda “Alîm” ism-i muhitine nâzırdır. Evet, ilmî vücudlar itibarıyla bilumum taayyün mertebelerindeki her şey, ilim sıfatının tecellî alanı sayılan o kuşatıcı atlasta mücerred birer resim, birer mânâ ve birer öz mahiyetindedir. Bu atlasta bulunan her nesne kademe kademe farklı taayyünlerden geçerek, maddî-mânevî kendi arş-ı kemâlâtlarına yükselirler.

Böylece ilm-i ilâhî ihatasında “bî kem u keyf” ve “bi gayri darbin min misalin” hakaik-i mücerrede –demek caizse– izafî hakikatlerine ve icmalî ilk taayyünlerine bağlı Hazreti Rabbülâlemîn’in emir ve meşîeti istikametinde ve fevkalâde bir tedbirle yürürler baş döndüren bir tafsile.. Mürîd, Hazreti Zât’a ait irade sıfatı, tedbir de O’na aittir. Mufassıl, Rabbülâlemîn’e ait sıfat-ı sübhaniyedir. Tafsil ve inkişaf da O’nun şe’n-i rubûbiyetinden kaynaklanmaktadır. O, يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Allah meşîet buyurduğunu yapar ve dilediği gibi hükmeder.” hakikatinin biricik sahibidir. يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ “O hep bir tedbir çerçevesinde işlerini düzenleyip âyetlerini açıklar.”[1] fehvâsınca, takdir de tedbir de tafsil de tamamen O’na aittir.

O, Zâtı itibarıyla “Ehad”, sıfatları açısından da “Vâhid”dir. Bütün kesret âlemlerinin arka planında, berideki dizaynda, o birbirinden farklı umum taayyün mertebelerinde O’nun “Ehadiyet” ve “Vahidiyet”inin cilveleri nümâyândır. “Ehadiyet-i Zâtiye”, “Cem’ü’l-cem” ve “Hakikatü’l-Hakaik” da diyebileceğimiz “Ehadiyet-i İlâhiye”ye bütün esmâ ve sıfâtın râci olduğu –tabir yerinde ise– mertebedir ve zevken o mertebeye uyanmış bir ârif O’ndan başka hiçbir şeyi duyup hissetmez. “Makam-ı cem” de denen vahidiyet mertebesine gelince, o, kesret tecellîlerine açılan lâhûtî bir kapı ve icmallerin tafsile yürüdüğü bir sır ufkudur. Bu mertebelerden birincisine taayyünât adına bir fihrist, bir çekirdek nazarıyla bakılacak olursa, ikincisini bir kitap, bir şecere ve inkişaf eden bütün bir âlemin/âlemlerin kaynağı şeklinde yorumlamak –inşâallah– mahzursuzdur.

Taayyünât ve berisi 2

Bazıları taayyün-ü evveli, Hazreti Zât’ın Kendi zâtına tecellîsi şeklinde anlamış ve herhangi bir na’t, tavsif ve resme mesâğın olmadığı bu taayyüne “Hazreti Ehadiyet” demişlerdir. Bu yaklaşım, Zât-ı Hak’la beraber herhangi bir şeyin bulunmaması mânâsına gelmektedir ki, كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ “Allah vardı ve beraberinde hiçbir nesne yoktu.”[2] şeklinde şerefsudûr olan beyan-ı nebevî de “Zât-ı Baht”ı işaretleyen bu hakikati ifade etmektedir. Aslında, vücud-u Hak’tan başka hiçbir mevcudun söz konusu edilemediği bu mertebede taayyün keyfiyetiyle alâkalı bir şey söylemek de çok zor olsa gerek…

Zât-ı Baht’ın veya Ehadiyet-i Zâtiye’nin “min haysü’t-tecellî” Hazreti Ehadiyet’ten –bi gayri keyf– tenezzül ile Hazreti Vahidiyet ufkunda tulûu aynı zamanda taayyünlerin de hecelenmeye başlandığı bir zirvedir. Ufkumuzu aşan o aşkın “taayyün-ü vücudî” ve “taayyün-ü ilmî”yi ancak bu mertebeden sonra “min gayri keyfin, min gayri idrakin ve min gayri darbin min misalin” mahiyet-i müpheme bir icmal ve bir program şeklinde düşleyebiliriz; daha doğrusu düşleyebilenler düşleyebilirler. Tecellî veya taayyün-ü sânî de denen bu mertebede ruh, âyân-ı sâbite ve misalî vücutlar, dayandıkları esmâ-i ilâhiye vesayetinde Levh-i Mahfuz-u Hakikat’teki plan ve projeler çerçevesinde “kudret ve irade” tezgâhından geçerek “tekvîn”de nefeslenirler.

Diğer bir zaviyeden ilk taayyün sayılan “Akl-ı Evvel”e bağlı “Kalem-i A’lâ” tekvînî emirlerin nakış ve kitabet vesilesi, mahiyet levhalarına resmedilen şeriat-ı fıtriye kelime, cümle ve paragrafları onun inkişaf, inbisat ve tafsilinden ibarettir. Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla, “Şu kâinata büyük bir kitap nazarıyla bakılacak olursa, Peygamberimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) nuru, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir; eğer o âlemleri bir ağaç kabul edecek olursak O’nun nuru, kâinatların hem çekirdeği hem de semeresi konumundadır. Şayet bütün varlık büyük bir canlı farz edilecek olursa, O’nun nuru, bilumum varlığın ruhu demektir.”[3] Bu itibarla da O, hem icmalde hem de tafsilde her şeydir.

Taayyün-ü Zât konusunda, arızî emirlerin Hazreti Zât’a nisbet edilmesi mahzuruna binaen böyle bir taayyüne ciddî şekilde karşı çıkılmıştır. Zira, umûr-u arıziye-i hâriciyenin Zât-ı Kadim’e nisbeti caiz değildir. Her şey O’nun vücud, hayat ve ilminin canlı birer tecellîsidir ama, ne aynadaki resimler ne de mecâlîdeki irtisamlar kat’iyen O değildir.

Taayyünât-ı kevniyeye gelince, onların mevcudiyet ve bekâları me’haz ve senetlerine dayanarak emsallerin birbirini takip etmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Bunu, bir hattı hareket-i mütemâdisiyle bir satıh gibi görmeye benzetebiliriz.

Bazıları da ilmî taayyünde mertebe-i ulûhiyet esrarını, aklî taayyünde de rumûz-u kevniyeyi görmüşlerdir. Ve taayyün-ü ulûhiyetin mebdeinde rahmeti görmüş; âlemin yaratılışının rahmete dayandığını ısrarla seslendirmişlerdir. Bunlara göre yaratılışta rahmet esastır; her şey ondan gelip yine ona dönmektedir. Dalâlet, gazap, küfür ve küfran gibi şeyler arızîdir ve irade kaymalarına bağlı birer inhiraftırlar.

İlmî taayyünlerle ruhî, misalî, berzahî ve haricî vücut açısından belirlenip ortaya konmasıyla varlık pek çok farklı taayyün seviyelerinde ortaya çıktı/çıkarıldı ve bir çekirdek kocaman bir ağaca/ağaçlara dönüştü. Minvechin ilk taayyün insan hakikatiyle meydana geldi; Hz. Âdem ve nesli, siyah-beyaz yanlarıyla bu vetirenin en önemli halkasını teşkil ettiler. Sonra gelip öne geçen Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) ve O’na tebaiyetle ümmet-i icabetiyse, suretlerin en mükemmeli ve taayyünâtın gayeye en yakını olma imtiyazıyla serfiraz kılındılar. Zira O, hakaik-i ilâhiyenin en câmi aynası, evvel ü âhir ve zâhir u bâtının da merkez noktasını teşkil ediyordu.

Bu mülâhazaları daha anlaşılır bir üslûpla şöyle ifade etmek de mümkündür; taayyün, ilâhî ve kevnî olmak üzere farklı çerçevelerde mütalâa edilegelmiştir. İlâhî taayyünün bidayeti ilim sıfatı; nihayeti de, değişik mertebe ve basamaklarda nâmütenâhî kelimât-ı sübhaniyedir. Kevnî taayyünün evveli ruh-u Muhammedî (aleyhi ekmelüttehâyâ), sonu ise enbiyâ ve mürselîn fasıllarıyla bütün insanlık şeceresi ve varlık bağistanıdır. İlâhî taayyünü, “Kenz-i Mahfî” şeklinde yorumlayanlar, ona bâtınlar bâtını diyerek, konuyu لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ[4] ferman-ı celîline ve اَلْعَجْزُ عَنِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ “O’nu nâkabil-i idrak kabul etmek şeklindeki acz tam idraktir.”[5] temel disiplinine bağlı görmüşlerdir.

Ruh-u Muhammedî (aleyhissalevâtü vetteslîmât) maddeden mücerret nuranî bir cevher ve sâfî bir ziya olup Hâlik-ı Zîşan’ı idrak eden “akl-ı küll”dür ki, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْعَقْلُ “Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.”[6] beyanı onun bu derinliğini işaretlemektedir ve bazılarınca buna “Ruh-u Âzam” da denmektedir. Zira bir mânâda ilk defa mevcut âlemler itibarıyla “Zât-ı Baht”ın hayat-ı sermediyesi o mir’âtta minvechin tafsile ulaşmıştır.. ve aynı zamanda O, لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ “Sebeb-i hilkat-i âlem sayılan, icmalde vücudî, tafsilde ilmî mahiyet-i mâneviyen olmasaydı kevn ü mekânları yaratmazdım.”[7] fehvâsınca varlığın ille-i gâiyesi mesabesindedir. Cenâb-ı Hak irade-i zâtiye-i sübhaniyesiyle “Kenz-i Mahfî”nin birinci açılımına ait sırlı anahtarını, muhabbet-i rabbaniyesinin merkez noktasını o Zât’a bahşetmiştir. Böylece Hz. Kudsî’nin de dediği gibi:

Küntü kenzen’den[8] vücud eyledi eşya lâ cerem,
Bâd-ı hubbuyla temevvüc etti çün derya-i aşk..

O’nunla duyulup bilindi, bilinebildiği kadar esrar-ı lâhût, O’nunla fasl u inkişafına şahit olundu esrar-ı rubûbiyetin. Cenâb-ı Hak, Kendi Zâtını yine Kendi bilip Kendi gördüğü ve zâtında zâtını müşâhede ettiği gibi, ayrıca Efendimiz ve arkasındakilerle yâd edilme imtiyazıyla serfiraz kıldığı bir mir’ât-ı mücellâ ile de, O’na ve O’ndan herkese bir tafsil iltifat ve tecellîsinde bulundu. Ne hoş söyler Süleyman Çelebi:

Zâtıma mir’ât edindim zâtını,
Bile yazdım adım ile adını,

Avdet edip davet et kullarımı
Ta gelüben göreler didârımı.

O, hem bir çekirdek ve nüve mahiyetindeki ilk taayyünüyle hem de bir tuba-i Cennet gibi müntehâdaki inkişaf ve inbisatıyla –Bediüzzaman ifadesiyle– bu kâinat kitabının kâtibinin kaleminde mürekkep olma taayyünü,[9] semeredar bir şecere-i mübarekeye dönüşme temayüzü ve başları döndüren muhteşem bağ ve bahçelere esas teşkil etme gibi hususiyetleriyle varlık şiirinin temel mazmunu, vücud dantelâsının merkez nakşı, nübüvvet ve risalet nazmının da umum o silsilenin ruh ve mânâsını aksettiren kafiyesidir. O’nda vahy-i semavî, göklerin ve yerlerin en câmi sesi; Miraç sürprizi, berilerin ötesinde, ötelerin berisinde, O’nun muhteşem konum ve mazhariyetlerine lâhût bahçesinin el değmemiş bir hediyesi ve kimseye müyesser olmamış bir Cevâd ü Kerîm armağanıdır. O, vahyin sonsuz edalı tayflarıyla, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşkın müteâl esrarı duyup hissettiği gibi, o kutlu semavî yolculuğuyla da mebde’den müntehâya bütün varlığı temâşânın yanında Zât, sıfât ve esmâ-i ilâhiye esrarı adına da neler ve neler duydu..!

O’nun duyması ayrı bir derinlik, başkalarına duyurması ayrı bir kadirşinaslık, müstaid fıtratları kemalle buluşturması da özel bir pâye idi. Kemal ehli gerçek kemalâtı O’nunla tanıdı ve aşılmaz gibi görülen zirveler O’nun sayesinde aşıldı. Bir yerde Hz. Hüdâyî:

Kemali zümre-i kümmel Senin nurunla bulmuştur,
Vücudun mir’ât-ı tâmm-ı Hudâdır yâ Resûlallah.

der ki, bu O’nun esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyeye bir mazhar-ı tâmm olması mânâsına gelmektedir ve O bu mazhariyetiyle de bînazîrdir.

İmam Rabbânî Hazretleri’ne göre “taayyün-ü evvel”, taayyün-ü vücudîdir; sıfâtî ve esmâî bütün taayyünât bu ilk taayyüne tâbidir. Bir farklı mülâhaza zaviyesinden ise Hazreti Zât ve sıfatlar hepsi bir mertebede gibidirler; bu açıdan “Sıfatlar O’ndan gayrıdır.” diyerek kestirip atmak kat’iyen doğru değildir. Zira sıfatlar, Hazreti Zât’ta, O’na has, O’nun lâzım-ı gayr-i müfârıkı diyeceğimiz şekilde O’nun kemalinin tafsili mahiyetinde iseler de, bunlar, mâsivâda görüp bildiğimiz icmal ve tafsilden çok farklı bir hususiyet ifade etmektedirler. Bu itibarla da ne icmale ne de tafsile bizim bildiğimiz türden icmal ve tafsil demek ve öyle kabullenmek uygun olmasa gerek.. işin doğrusu aklın ve idrakin “pes” ettiği böyle bir noktada Sahib-i Şeriat’ın temkin edalı beyanlarına sığınmak en isabetli bir yaklaşımdır.

Aslında, Hakk’ın ezelî ve kadîm ilmi belli taayyünler çerçevesinde mümkin, mümteni pek çok malumâta taalluk ettiğinden ruhî, misalî, berzahî ve maddî milyarlar ve milyarlar –bu tabir kesret mülâhazasına bakıyor– suretler meydana gelmektedir. Zât-ı Akdes ve sıfât-ı sübhaniyenin bir mertebede bulunması açısından o noktada herhangi bir tebeddül ve tagayyür söz konusu değildir. Farklı hâl ve farklı keyfiyetler mecâlî ve merâyâya bahşedilen hususiyetlerden kaynaklanmaktadır.

Hz. İmam’ın, taayyün mertebelerinin mebdei itibarıyla da bir farklı mütalâası var; ona göre, Hz. Halil’in taayyün mebdei bir mânâda taayyün-ü evveldir ve bu taayyünün evveliyeti “taayyün-ü vücudî” olması itibarıyladır. Bu taayyünün merkez noktasında ise Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhissalâtü vesselâm) taayyün mebdei bulunmaktadır. Bu mülâhazaya göre meseleyi açacak olursak; Hakikat-i Muhammediye bir hakikat-i câmiadır ve âdeta ilk taayyünün ukde-i hayatiyesi mesabesindedir.. ve hem enbiyâ-i izâm ve rusül-ü fihâm efendilerimizin hem de Hakk’ın mükerrem ibâdı melâike-i kirâmın (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) hakikatleri, o merkez-i muhit ve nakş-ı rabbânînin zılâli mahiyetindedir. “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.”[10] beyan-ı nebevîsi bu yüce hakikati işaretlediği gibi, “Allah beni Kendi nurundan, mü’minleri de benim nurumdan yarattı.”[11] tahdis-i nimet televvünlü ifade-i mübareke de aynı hususa imada bulunmaktadır.

Ayrıca o nur-u âzam, Hakk’a vuslatta en emin bir vesile ve rehber, diğerleri de bu rehber yörüngesinde birer izdüşüm ve zıll-i medîddir. Evet, minvechin Hakikat-i Ahmediye ve lâyezâl itibarıyla da Hakikat-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâmü mil’el-ardi vessemâ) قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنٰى[12] ile mermuz vücub-imkân arası bir noktayı tutmuş müteâl bir hakikattir ve O’nun taayyünü de şu âlem-i imkânın vücuduna vesile, muhabbet edalı ilmî bir taayyündür; ilmî bir taayyün ve bütün muhtelif mertebelerde zuhurât ve taayyünâtın da mebdei mesabesindedir.

Muhyiddin İbn Arabî ve o meslekte yürüyenler, Hakikat-i Muhammediye’den ibaret kabul ettikleri taayyün-ü evveli, ilim ufkuna bağlı sıfât-ı sübhaniyenin icmalinden ibaret saymışlardır. Selefleri ve halefleri ile İmam Rabbânî yörüngesinde varlık ve mâverâ-i kâinatı temâşâ edenler ise, taayyün-ü evvele taayyün-ü vücudî nazarıyla bakmış ve onun merkez noktasını da Hakikat-i Muhammediye’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) tuttuğunu söylemişlerdir. Bu itibarla da onlar, “Hazreti Zât’ın hubb-u zâtı ve taayyün-ü vücud düşünülmeden varlığı düşünmek mümkün değildir.” demişlerdir. O bir asıldır; o merkez etrafındaki farklı taayyünlerle alâkalı değişik daireler o nur-u âzam karşısında birer zıll mesabesindedirler. Bütün ruhî, misalî, cevherî, arazî ve cesedî taayyünler, ziyasını O’ndan alan birer misbah konumundadırlar. Bûsîrî ne hoş söyler:

وَكُلُّ اٰيٍ أَتَى الرُّسُلُ الْكِرَامُ بِهَ
فَـإِنَّمَا اتَّــصَلَتْ مِـنْ نُـورِهِ بِــهِــمِ
فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَ
يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ

“Nebilerin getirdiği bütün mucizeler ancak O’nun nurundan onlara ulaşmış harikalardı. Zira, O bir fazilet güneşiydi; diğer enbiyâ-i izâm ise (güneş batınca) karanlıkta nurlarını izhar eden yıldızlar gibiydiler.”[13]

O’ydu gaye varlık ve öteler ötesinde muhaverelere konu biricik mevcut.. O’ydu yokluğun bağrında ilk kızaran gül.. O’ydu şu bağistan-ı cihanı velveleye veren bülbül.. O’ydu muktedâ-i ekmel ve rehber-i küll ve O’ydu “amâ” üzerindeki ince tül.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ هُوَ أَوَّلُ الْأَنْبِيَاءِ خَلَقْتَهُ مِنْ نُورِكَ وَاٰخِرُ الْأَبْرَارِ وَالْمُقَرَّبِينَ خَلَقْتَهُ مِنْ فَيْضِكَ الْمُؤَيَّدُ بِالْمُعْجِزَاتِ وَالْمُخْتَارُ بِالرِّسَالَةِ
وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الَّذِينَ بَيَّنُوا مَا جَاءَ بِهِ وَأَظْهَرُوا بُرْهَانَهُ وَأَعْلَنُوا تِبْيَانَهُ.

[1] Ra’d sûresi, 13/2.
[2] Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 1, tevhid 22; İbn Hibbân, es-Sahîh 14/11.
[3] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.105 (Habbe).
[4] “Gözler O’na erişemez.” (En’âm sûresi, 6/103)
[5] el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/252; es-Suyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce 1/103.
[6] el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 1/83, 3/4; ed-Deylemî, el-Müsned 1/13.
[7] Aliyyülkârî, el-Masnû’ s.150; el-Esrâru’l-merfûa s.295; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/214.
[8] el-Cürcânî, et-Ta‘rîfât s.218; es-Suyûtî, ed-Düreru’l-müntesira s.15.
[9] Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.105 (Habbe).
[10] Bkz.: es-Suyûtî, el-Hâvî 1/325; el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/240.
[11] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/311; el-Leknevî, el-Âsâru’l-merfûa s.42.
[12] “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı.” (Necm sûresi, 53/9)
[13] el-Bûsîrî, Dîvânü’l-Bûsîrî s.242.

Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu