Yazarlar

Sulhu Olmayan Savaş | MEHMET YAVUZ ŞEKER

Bu yazıya bu başlığı Sufilerin Efendisi manasına gelen Seyyidü’t-taife lakaplı Cüneyd-i Bağdadî koydu diyebiliriz. Çünkü hazret bir defasında tasavvufu “Sulhu olmayan savaş” şeklinde tarif etmiştir. “Bir defasında” dememiz, onun ve diğer sufilerin tasavvufu bir tek cümleyle değil, değişik zamanlarda değişik ahval içindeyken farklı açılardan tanımlamış olmalarından ötürüdür.

Önce bu husus üzerinde kısaca duralım. Hicri 100-350 yılları İslamî ilimler yönüyle zamanın altın dilimi olmuştur. Bu dönemde hemen her branştan günümüze kadar fikirleri, eserleri, hizmetleri devam etmiş ve hala devam ediyor olan birçok insan yetişmiştir. Bu zaman dilimi, tasavvuf alanında da bu alanı sözleriyle ve yaşantısıyla şekillendiren ve adeta doktrinin bir parçası haline gelen birçok sufiye şahitlik etmiştir. Bu sufiler öyle bir hayat geçirmiş ve öyle şeyler söylemişlerdir ki, onların hayatları ve söyledikleri, aynı tasavvuf olmuştur. Örneğin ‘’Cüneyd-i Bağdadî eşittir tasavvuf” sözü bu bağlamda doğru olduğu gibi “tasavvuf sulhu olmayan bir savaştır” sözü de doğrudur, özdeştir.

Şimdi başlığa tekrar dönebiliriz. Evet, İslam’ın ruhî boyutunun adı olan tasavvuf, Cüneyd-i Bağdadî’nin tanımıyla sulhu, yani barışı olmayan bir savaştır, bitmeyen bir kavganın adıdır ve böyle olduğu için de son nefese kadar devam edecektir.

Bu cümleden hareketle bu savaşın hangi cephelerde cereyan ettiğini anlamaya çalışalım.

İslam’ın ruhî boyutu, özü, temeli üç ana öğeden oluşur. Bunlar, İslam’ın teorisi de diyebileceğimiz “iman”, dinin pratiğini şekillendiren “islam” ve bu ikisinin tezahürü ve doğal sonucu manasına “ihsan”, yani ahlaktır. Sulhu olmayan savaş ise işte bu üç cephede ve aynı ayna devam etme mecburiyetindedir.

Her ne kadar tasavvuf dendiğinde akla ilk olarak ahlak gelse ve bu doğru olsa da eksik bir anlayıştır. Çünkü tasavvuf az önce ifade edilen İslam’ın üç boyutu ile de birebir ve birinci derecede ilgilenir ve bu savaş bu üçünde de ateşkesi olmadan, kesintisiz devam eder.

Bu üç cepheyi özet halinde şöyle ifade edebiliriz:

1-İmanı muhafaza, onu taklitten kurtarıp tahkike yükseltme, “tahakkuk”a ulaşma, inanılan Allah hakkında marifet, muhabbet, haşyet, mükâşefe ve müşâhede sahibi olma gibi hususlar, cephelerden birincisi ve en önemlisidir. Zira bir mümin için bütün zaman ve mekanlarda tek ve değişmez gündem, imandır. Hem kendisinin hem de ulaşabildiği herkesin imanını korumak, sapasağlam hale gelmesine yönelik hizmet etmek onun olmazsa olmasıdır.

Kur’an, “Ne yapın edin Müslüman olarak ölmeye bakın.” (Âl-i Imran, 3/102) derken imanın bu vazgeçilmezliğine vurgu yapmaktadır. Dünyanın hiçbir meselesi, kabre imansız girip girmemekten daha önemli olamaz.

İmam Kuşeyri, Risale adını verdiği ve tasavvufun klasikleri arasında yerini alan değerli eserinin girişinde tevhidi anlatmış, bu bağlamda Esmâ-yı İlahiye’yi teker teker açıklamıştır. Fikir vermesi açısından şu ifadelere bakabiliriz:

“Cenab-ı Hak, Evvel’dir, başlangıcı yoktur. Âhir’dir, sonsuzdur. Zâhir’dir, varlığının delil ve alametleri her yerdedir. Bâtın’dır, gözlerden gizlidir. Karîb’dir, kullarına ve her şeye ilmi, iradesi ve kudretiyle yakındır. Baîd’dir, zatının anlaşılması yönüyle her şeyden uzaktır. Benzeri yoktur. Her şeyi bütün tafsilatıyla işitir ve görür.”

İşte Hak yolcuları, sulhu olmayan savaşın bu en tehlikeli ve riskli cephesinde bu bilinç üzere hareket ettiler. Tevhid delilleri üzerinde sürekli kafa yordular. Yüce Allah’ı zatına yakışır bir şekilde bilmenin cehdini sergilediler. Bu gayeye ulaşma adına hiçbir gevşeklik göstermediler.

2-Teorinin pratiğe dökümü de diyebileceğimiz “islam” ikinci cephenin adıdır. Buradaki islam kelimesi, dinin adından ziyade, ibadet ve hizmetten ibaret olan dinî yaşantıyı ifade etmektedir.

Dini, hayata taşımak, olanca enginliği içerisinde ibadet ve hizmette derinleşmek, öncülerden olabilmek için sürekli iradeye yüklenmek pek de kolay değildir. Bir taraftan bunları yaparken, diğer taraftan şeytanın ve nefs-i emarenin akıl almaz oyun ve vesveseleri ile mücadele etmek ve bu konularda çıtayı hep yukarda tutmayı başarabilmek elbette çok zordur. Çünkü alışıla gelmişliğin dışına çıkmak, normali delip olağanın üstüne yükselmek hiç de kolay değildir. İnsan, ibadetlerini yerine getirirken hayatının akışını değiştirdiğinden dolayı nefsi buna itiraz eder. O sürekli itiraz eder, inanan insan da onun itirazlarına rağmen, ibadet ve taatini ciddiyetle yerine getirmenin kavgasını verir. İşte bu kavga ve savaşın da sulhu, barışı yoktur, son nefese kadar devam edecektir.

3.Üçüncü cephe, “ihsan” kelimesiyle ifadesini bulan ve “tahalluk” da denilen “ahlak”tır. Herkese, her zaman ve her yerde ahlaklı olabilmek, nezaket ve zerafetten asla ödün vermemek de elbette kolay değildir. Az yeme, az konuşma, az uyuma gibi hasletlere sahip olabilmek, belki bir ömür çabalamaya bağlıdır. Zira ahlak, süreklilik ve yenilenme ister. Ahlakî mülahazalar her zaman tazelendiği, akla ve vicdana hatırlatmalar sürekli yapılabildiği takdirde insan ahlaklı olarak hayatını devam ettirebilir. Aksi takdirde bozulma ve unutmalar neticesinde insan yüksek ahlak normlarını her zaman tutturamayabilir. İşte bu yüzden de bu cephedeki savaş da hiç bitmeyecek, nefis ve şeytanla herhangi bir sulh yapılmayacaktır.

İşte Hak yolcuları bu üç cephede sürekli kavga verdi, yenilgiyi hiç kabul etmedi, dolayısıyla da sulha hiç yanaşmadılar. Bilakis, “ömür, vakti imar edilmiş bir hayattır” idealine sımsıkı sarılıp, hayatlarını anbean idrak etmek suretiyle kamil insan ufkuna kanat çırptılar.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu