Aktüel

Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı var mı? | Sorular ve Cevaplar

S — Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı olmadığına göre, biz ibadetlerimizi neden kendi keyfimize göre yapmıyoruz?

C — Cenabı Hakk’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Ama bizim, ibadet etmeye ihtiyacımız vardır. İbadet bir yönüyle imanı takviye eder. Çünkü ibadetle insan daima Allah’a münacat eder ve Allah’ın huzuruna girer. Allah’ın mevcudiyetini duyar ve bununla dolar taşar.

İbadet Allah’ı hatırlatır, murakabe hissini kuvvetlendirir; Allah’a karşı rabıta duygusunu takviye eder. Bu sayede insan, intisabını sağlam hissetmeye başlar. Demek ki, ibadetin akideyi kuvvetlendirici çok mühim bir yönü var. Evet, ibadetle günde birkaç defa Mevlasının huzuruna gelen bir kimse, e intisap sayesinde Allah’ı, Ahireti hatırlayacağından şahsi hayatını, aileyi hayatını ona göre tanzim etmeye muvaffak olur.

İbadet-ü taat, Allah’ı ve ahireti, o kimseye hatırlattıkça kendi hayatına, dinin emirlerine göre bir düzen vermeye çalışır.

Diğer bir yönüyle ibadet, Allah karşısında bizim matlup bir keyfiyet kazanmamız içindir. Mesela bir askere talim gösterilir «Şöyle çökeceksin, silahı şöyle kullanacaksın. Esas duruş şöyledir.» Bütün bunlarla, evvela bir disiplin öğretilir. Süratli hareket etme ve yorulmadan iş yapma alışkanlığı kazandırılır. Bu egzersizlerle, artık mafsallar rahat hareket eder ki, zaten askerin en mühim maksat ve gayesi de, böyle çok ağır ve tahammülsüz hadiselere karşı tahammül eder hale gelmesidir. Demek ki insan, talim ve terbiyeyi manasız görse, bütün bu neticeleri göremeyecektir.

İşte bunun gibi insan ibadetle de matlup bir durum kazanır ki Allah indinde makbul olan da odur. Belki insan bunun farkına yaramaz ama farkına varmasa bile ibadet sayesinde Cennet’e ehil hale gelir ruhen hafifleşir ve terakki eder. Kalben lekelerden uzaklaşır, tezekki eder ve Allah’ı görebilecek hale gelir.

Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı var mı? | Sorular ve Cevaplar 2

Sadece bu mevzuda değil, biz görüyoruz ki riyazetle insanın durumunda ciddi değişmeler oluyor. Mesela bir yogi riyazet yaptığı zaman, birdenbire fizyolojik yapısı üzerinde bir kısım değişiklikler meydana geliyor. Altı ay yemeden -içmeden rahatlıkla durabiliyor…

Hıristiyan mistikleri dinlediğimiz zaman onlar da, bize bir kısım müşahede ve mükaşefelerini anlatıyorlar. —isterseniz siz ona halüsinasyon deyin— Belki bizim anladığımız manada bunların diri ve diyanetle alakaları yok ama, bir trans halinde bülbül gibi herşeyi ifade edebiliyorlar.

Demek ki, insan kendini ibadet-ü taata verdiği, riyazete zorladığı zaman —farkına varsın veya varmasın— ruhunda bir terakki müşahede ediliyor. Asıl terakki ise Allah’ın rızasını kazanma istikametinde olan terakki’dir. Bu yolda, Cenabı Hakk’ı hoşnut etmeyen bir terakki, aslında tedennidir, makbul de değildir.

Binaenaleyh bizim kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, zekâtlarımız ve haclarımız Allah-u Teala’yı hoşnut edebilecek ve açılması gereken bir kilidi açabilecek şifreler gibidir. Bunun bir düğmesini hareket ettirme, namaz ise, diğer düğmeleri hareket ettirme de, oruç, zekât ve haç’tır. Bu düğmeleri hareket ettirdiğimiz zaman, bu şifreli kilit kendi kendine çözülür ve matlup keyfiyet hâsıl olur. Biz kendi kendimize bunu bilemeyiz. Bize bu vazifeyi tahmil eden Hz. Allah (c.c.) kurb-u huzuruna çıkmaya liyakat kesp etmemizi buna bağlamıştır. Biz de ancak bu sayede ruhen yükselebiliriz. Ama bu yükselişin bazı kimselerden değişik tezahürleri olur. Gaybı hakiki keşfetme, insanın içine vakıf olma, ledünniyatını okuma gibi… Fakat bazılarında, kapalı sandık gibi, burada hiçbir tezahürü, sızıntısı olmaz.—Yunus’la Taptuk arasında geçen bir macerada ifadesini bulduğu gibi— sandık orada açılır ve içinden Allah’ın rızası çıkıverir.

Çok defa, insanın meşakkate maruz kalması, ibadet-ü taata kendisini zorlaması, karşısında eğer bir inkişaf, ruhi bir inbisat görmüyorsa, demek Allah ona ikram etmiş; dünyada gurura kapılmaması, kendini beğenmemesi, ucbe girmemesi için ibadetin semeresini burada göstermiyor. İşte asıl kulluk da budur. Peygamberler mecbur olmadan mucize göstermemişler. Hâlbuki bu, Allah’ın kudretiyle ve iradesiyle daima mümkündü. Veliler de, daima keramet göstermemişler. Zarurete mebni gösterseler de, onu şahıslarına almamış başka şekilde tevil etmişlerdir. Allah’ın bir kuluna en büyük ihsanı, ihsanını hissettirmemesidir. En büyük ihsana mazhar olan kişinin de bunu başkalarına hissettirmemesi, ihtiyatlı bir yoldur.

S — Beş vakit namaz farzdır. Kutuplarda ise bazen altı ay gece altı ay da gündüz olur. Burada nasıl namaz kılınacak?

C — Bu soruyu soranların samimi olup olmadığını bilmiyoruz. Zira şimdiye kadar bu soru, İslamiyet’in âlem-şümul bir din olduğunu inkâr eden mülhidiler tarafından kurcalandı. Ve denmek istendi ki: siz İslamiyet-i âlem-şümul kabul ediyorsunuz ama altı ay gece ve altı ay gündüz olan bazı yerlerde namazıyla orucuyla bunu yaşamak acaba mümkün olacak mıdır?

Hemen arz edelim ki dünyada hangi sistem vardır ki —Hatta bu sistem sadece iktisadi dahi olsa— insanlığın yüzde yüzüne tatbik edilsin.. En modern ve en yeni sistemlerde dahi o kadar çok arıza göze çarpar ki, insan yeni bir sistem demeye sıkılır. Hatta bunların içinde, daha sistemin nazariyecisi hayatta iken bir kaç defa revizyona tabi tutulanları da olur. Mesela Marks, ortaya sürdüğü iktisadi sistemi, Engels’le beraber bir kaç defa gözden geçirip düzeltme lüzumunu duymalarına rağmen, bir birini takip eden enternasyonaller de yer yer tadilata gidilmiş, rötuşlar yapılmış ve her defasında ayrı bir kılığa sokulmuştur.

Bu, günümüzdeki bir iktisadi sistemde böyle olduğu gibi, bütün zamanlarda ve çeşit çeşit sistemlerde de sık sık göze çarpan beşeri olma arızalarındandır.

Şunu da hemen ilave edeyim ki ben bir mukayese ile işi ört-bas edip hafife almak da istemiyorum. Fakat bu soruyu imal edenlerin mesleği ve meşrebi diyalektik olduğu için bizim içinde muvakkat bir tenezzül ve çocuk edasına girmeye sebep oldu.

Saniyen, acaba dünya nüfusunun kaçta kaçı bu türlü yerlerde yaşıyor ki, onlar için hususi kanun vaaz edilmesi düşünülüyor. Evet, Sibirya’da veya Eskimolar diyarında yaşama mecburiyetinde olanlar umum insanlığın kaçta kaçıdır? Belki de milyonda biri bile değil.. Öyle ise küre-i arz’ın her tarafını ve bütün beşeri bir tarafa bırakarak, üç-beş tane buz üstünde yaşayan sergerdenin durumunu, mevzu kanunlara menat gibi gösterip tereddüt imal etmeye çalışmak, nasıl samimiyetle ve bunun içinde ilmilikle telif edilir

Salisen, acaba kutuplarda müslüman var mı ki, Müslümanların namaz meselesi dert ediliyor da kutuplarda yaşayan insanların nasıl namaz kılacakları soruluyor. Eğer bir gün insanlık kutuplarda kütleleşmiş haliyle bütün içtimai ve iktisadi meselelerini halleder ve sıra ibadete gelirse. O zaman böyle bir soru irad etmenin de manası olur. Yoksa böyle bir soru sırf masum gönüllere şüphe atmak içindir.

Şimdi İslam’ın bu hususda bir şey deyip demediğini görelim. Muhakkak ki hiç bir noktada açıklık bırakmayan İslam bu mevzuyu da ihmal etmemiştir. Bu mesele bir hadise ve bir hadis münasebetiyle ilk asırda vuzuha kavuşturulmuştur. İmam Buharı’nın Sahih’i ile Ahmet Hambel’in Mesnedinde, Efendimiz ve Ashabı arasında şöyle bir müzakerenin cereyan ettiğini görüyoruz. Peygamberimiz: «-Dinden dönüldüğü zaman, deccal çıkar» başka bir rivayette: «O şarktan zuhur eder ve kırk günde yeri bir baştan bir başa dolaşır. Onun bir günü sizin bir seneniz ve bir günü de vardır ki, bir ayınız, diğer bir günü bir haftanız, sair günleri ise sizin günleriniz gibidir.» buyurur. Sahabe sorar: «-Miktarı bir sene olan o günde, bir günlük namaz yeter mi?» O cevap verir: «-Hayır, takdir ve hesap edersiniz, yani bütün bir gece ve gündüz olan ayları ve haftaları yirmi dört saatlik günlere böler, ibadetinizi ona göre yaparsınız.»

Mesele fukahanın eline geçince herhangi bir anlama inhirafına düşmeden, Şafii’ nin «El-Umm» kitabından mezhebindeki «Menhec»e kadar ve Hanefilerin, kadim kitaplarından «Tahtavi» haşiyesine kadar üzerinde durulan meselelerden olmuştur.

Mevzu, vakitlerin namaza sebep olması bahsi içinde ele alınır ve izah edilir. Biz sadece meselemizle alakalı kısma temas edeceğiz:

Vakitler namazların sebepleridir. Vakit bulamayınca, namaz farz olmaz. Mesela bir yerde yatsının vakti tahakkuk etmiyorsa yatsı namazı da farz olmaz. Ama bu, böyle günün bir vaktinin bulunmadığı yerler içindir, yoksa deccal hadisinde anlatıldığı gibi, senenin büyük bir kısmı gece veya gündüz olduğu yerlerde, o uzun gün veya geceyi günlerimiz ve gecelerimiz ölçüsüne göre bölüp, hesap ve takdir etmekle yaparız. Yani o mıntıkaya en yakın yerin imsakiyesi kullanılarak, mevcut gece ve gündüzü belli bölümlere ayırarak, geceleri gecede yapılan ibadeti, gündüzleri de gündüz yapılan ibadeti ada ederiz. Tıpkı yeme, içme, yatma ve kalkmada, tabii ve fıtri olarak bu parçalama işini yaptığımız gibi. Evet, aylarca güneşin batmadığı o doğmadığı yerlerde, fıtrat kanunlarına karşı nasıl iki büklüm isek, oruç; namaz ve hac gibi ibadetlerde de, yaşadığımız hayata hemahenk olarak aynı ritmi muhafaza etme mecburiyetindeyiz.

Demek oluyor ki İslam, bu hususu da ikmal etmemiş; kutuplara en yakın yerlerden, beş vaktin tahakkuk ettiği bir daireye ait evkat cetvelinin kullanılması prensibini getirmiştir. İşin doğrusunu o bilir.

Burada diğer bir meselenin de ele alınması uygun olacaktır. O da vaktin bulunmadığı yerde namazın da tahakkuk etmeyeceği hususudur. Evet, gerçi vakitler namazlara sebep gösterilmiş ise de namazın hakiki sebebi Allah’ın emridir. Binaenaleyh vaktin tahakkuk etmediği yerlerde dahi başka bir vakit içinde o namazın kaza edilmesi ihtiyata muvafıktır.

M.Fethullah Gülen Hocaefendi

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu