Kürsü

Sır ufku ve ötesi

Bu konuda söz söylemeye hâlimin de, dilimin de müsait olmadığının farkındayım. Kalem ve kelimelerim de bana bunu söylüyor. Susmak ve bir şey yazmamak gönlümde bir ızdırap, haddimi aşan bir mevzuda söz söylemek ise tam bir cür’et.. kendi kendime ne ‘sükût’ diyebildim ne de yazıp çizdiklerimin ruhumda hâsıl ettiği endişelerden sıyrılabildim. Her zaman acz u fakrımı Hakk’ın inayetine bir çağrı saydım, cür’etimi de kalbi diline hâkim, dili sırrına tercüman, sırrı hafî ufkuna açık, hafîsi de ahfâ kenziyle irtibatlı erbab-ı gayret ve hamiyeti harekete geçirme sinyali sayarak ‘Bismillâh’, ‘minallah’, ‘ilâllah’ dedim ve Hakk’ın ekstra lütfunu dileyerek yürüdüm.

Kim nasıl anlarsa anlasın, ne böyle gâmız bir konunun ne de bunun daha berisindeki çok basit meselelerin eri ve ehli olmadığımı her zaman söylemişimdir, yine de söylüyorum.

Ben baştan beri bu yazı silsilesine esas teşkil eden mevzuların anlatılması gerektiğine inandım; bazen içten bir iştiyakla, bazen de ürpererek kalemimle beraber ağladım, o döktüğü mürekkeple nefes alıp verdi, ben de gözyaşlarımla soluklandım. Kalbimi Yaratan bilir; sırrıma muttali olan da sadece O’dur; O’dur hafî ve ahfâ hakikatlerinin ne demek olduğunu bilen, dilediklerine bildiren ve okuyup işittiklerini söyleyenleri de inayetiyle görüp gözeten!..

Gizli şey demek olan sır -daha önce geçmişti- sofiyece, kalbe bağlı vedîa-i rabbâniye bir latîfedir; bedende ruh ne ise kalbde de sır odur. Gizli, kapaklı ve saklı mânâlarına gelen ‘hafî’ sırra göre daha ötelere nâzır kalbin engin bir buudu ve hakikatleri temâşâya ayrı bir rasathane; en gizli ve daha da kapalı, hatta düşünülemeyen, ihata edilemeyen anlamındaki ‘ahfâ’ ise öteler ötesine açık bir mevhibeler penceresidir.

Bazı hak dostlarına göre ruh, Cenâb-ı Hak’la bir alâka ve muhabbet unsuru, kalb, bir mârifet mahzeni, sır O’nun inayetiyle bir müşahede sistemi, hafî ise esrar-ı ulûhiyet atlası, ahfâ da ‘kenz-i mahfî’nin esrarlı bir anahtarı kabul edilmiştir. Ne var ki, ilâhî inayet olmayınca bunların hakikatine muttali olmak da mümkün değildir. Bir zâtın ifade ettiği gibi, ‘Her mü’min potansiyel olarak sırrı, hafîsi ve ahfâsıyla sıfât, Zât, esrar-ı ulûhiyet ve kenz-i mahfîye açıktır ama, Hak tecellî etmeyince beşerî iradenin bu güçleri harekete geçirmesi de imkânsızdır.’ İnsanlar, O’nun gördürmesiyle görseler, duyurmasıyla duysalar, hissettirmesiyle hissetseler de, kendi kendilerine bu hususlardan hiçbirini elde etmeleri söz konusu değildir; dolayısıyla da onlar ne sıfât, ne şuûn ne de Zât hakkında ciddî hiçbir şey söyleyemezler. Cenâb-ı Hak ise, onları da, onların ruhlarını da, kalblerini de, sırlarını da, hafîlerini de, ahfâlarını da, cüziyyat ve külliyât adına her şeyi bildiği gibi bilir. Ne var ki, bazı bildiklerini başkalarına da bildirir, bazılarını da nezd-i ulûhiyetinde isti’sâr buyurur. O’nun olmuş-olacak her şeyi bildiğinde ümmet ittifak etmiştir; nasıl olmasın ki, Kur’ân: ‘ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ – Allah onların kalblerindekini bildi/bilir.’ (Fetih sûresi, 18) ‘ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ – Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.’ (Bakara sûresi, 30), ‘ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ – Ben sizin açığa vurduklarınızı da, ketmettiklerinizi de çok iyi bilirim.’ (Bakara sûresi, 33), ‘ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَعْلَمُ مَا فِي أَنْفُسِكُمْ -Biliniz ki Allah sizin derûnunuzda olan her şeyi bilir.’ (Bakara sûresi, 235), ‘ أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَأَنَّ اللهَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ – Münâfıklar hâlâ anlamıyorlar mı ki, Allah onların kendi aralarındaki fısıldayışlarını da sırlarını da bilir, Allah bütün bilinmezleri bilen Allâmu’l-guyûbdur.’ (Tevbe sûresi, 78)… gibi yüzlerce âyetiyle O’nun, âfâkın derinliklerinde ve derûnun daha derûnunda olan her şeyi bildiğini âvaz âvaz ilan etmektedir. O’nun bildirmesi olmazsa, insanlar, sırlar ötesi bir yana kendilerini bile doğru dürüst bilemezler.

İnsanoğlu yaratıldığı günden beri, ister âfâk ister enfüs her şeyi O’nun hususî tevcih ve inayeti sayesinde doğru okuyabilmiş ve doğru yorumlayabilmiştir. O’nun tenvir ve irşadlarına karşı alâkasız kaldığı dönemlerde de hep bocalayıp durmuş ve tereddütten tereddüde sürüklenmiştir. Hele Zât, sıfât ve esmâ mevzuunda bir kelime bile söyleyememiş, ağzını açıp bir şeyler mırıldandığında da hep hezeyan mırıldanmıştır.

Sır ufku ve ötesi 2

Cenâb-ı Hak, her zaman Zât, sıfât ve esmâsını, hususî donanımla şereflendirdiği ‘Mustafeyne’l-Ahyâr’ diyeceğimiz seçkin kulları vâsıtasıyla bizlere bildirmiş; bizler de onların talimleri çerçevelerine sadık kalarak bu müteâl konuları anlamaya çalışmış ve bu sayede tereddüt ve teşettütlere düşmeden kurtulmuşuzdur. Aksine, enbiyâ, evliyâ ve asfiyâ gibi insanların irşad ve tenbihlerine kulak tıkadığımız zamanlarda da ne hakikati kavrayabilmiş ne de daha ötesi ile alâkalı konular arasında muvazeneyi koruyabilmişizdir. Zaten, Hakk’ı ancak yine O’nun kendisi bilir; başkalarının bildikleri ise O’nun bildirdiği kadarıyladır. Bu mânâyı teyiden bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz: ‘Ben Rabbimi yine Rabbimle bildim.’ (İbn Esir/Camiu’l-Usul) buyururlar ki, künh-ü Bârî’nin nâkabil-i idrak olmasını ifade etmenin yanında en sağlam bilgi kaynağının ne olduğunu göstermesi açısından olabildiğine önemli ve bu konuda gerçek söz sahibini gösterme adına da fevkalâde mânidardır.

Sadede dönecek olursak, sır -daha önce de işaret edildiği gibi- hakikat ve ötesini temâşâ ve mütalâa adına bir ilk rasat noktası ki, derecesine göre her mü’min, kalbinin bu derinliğinden halka ve Hakk’a ait esrarı, yine O’nun tevfikiyle ve O’nun vaz’ettiği emare, işaret ve delâilin çehresinde okur, değerlendirir ve irfan ufku ölçüsünde ancak yorumlayabilir.

Hafî, vücud ve adem âlemlerine mahrûtî bakabilen bir ufk-u tarassud, seçkinler için özel teveccühlere bir âhize, esrar-ı ulûhiyet ve ilmî vücudlara nâzır kalbin hususî bir derinliği ve Zât-ı Ehad u Samed’in insana müstesna bir vedîasıdır.

Ahfâ ise, Cenâb-ı Hakk’ın ibâd-ı mükerremine fevkalâdeden inayeti olarak, kenz-i mahfîye açık kalbin en önemli buudu ve bir latîfe-i rahmâniyedir.

Sır erbabı, kendi ufuklarına akıp gelen varidâtı, hafî seçkinleri kendi kemalât arşiyelerine sunulan mevhibeleri, ahfâ kahramanları da kendi atmosferlerine boşalan ilham sağanaklarını alır, değerlendirir, açılmasına me’zûn bulunduklarını ehil olanlara açar, diğerlerini ise bir namus hassasiyetiyle korur; korur da kat’iyen nâehillere sır vermezler. Enbiyâ ve evliyâ-i muhakkikînin durumu işte budur. Ve onlar Hak muradının gözü sürmeli, sözleri furkan tercümanlarıdırlar. İsm-i Zâhir’in ahkâmını ism-i Bâtın’ın esrarına karıştıranlara gelince, bunlar da her ne kadar birer kurbet kahramanı iseler de, hakaiki yorumlamada müşahede ve mükâşefelerine itimat edip, duyup hissettikleri, zevk edip anladıklarıyla yetinerek muhassala-i müşahedelerini Sünnet mizanlarıyla teste tâbi tutmadıklarından/tutamadıklarından iltibasa girmiş, iltibaslara sebebiyet vermiş, dahası ifşasına me’zûn olmadıkları esrar-ı ilâhiyeyi -sehv u sekirlerinden dolayı- fâş ederek baş yarmış, göz çıkarmış; dolayısıyla da bazen ser verme mecburiyetinde kalmış, bazen şiddetli te’dip görmüş, bazen de ma’şerî vicdanda mahkûmiyete düçar olmuşlardır.

Bazen Cenâb-ı Hak, esmâ, sıfât ve Zâtına ait esrarı ifşâ ve hafî olanı da izhar buyurmuştur ama, yine de azamet ve izzetinin muktezası olarak bunları dahi belli sebeplere bağlamış ve perdeli olarak sunmuştur. Bu itibarla, Hak kapısının sâdık bendelerine düşen, her müşahede ve mükâşefelerini izhar etmemek, edip kaba yığınları fitneye sürüklememektir. Sükûtta selâmet vardır; ilâhî esrarı ketmetmekte de Hakk’a saygı. Bir müntehî ve vâsıl için ân olur bütün esmâ ve sıfât, şuâ-ı Zât ile münhasif olur ki, bu ufuk bir mânâda ‘ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ – O’nun Zât’ı hariç her şey hâliktir.’ (Kasas sûresi, 88) ufkudur. Burada her şey gibi kulun emaneten sahip bulunduğu vücud-u kevnîsi de inhisafa uğrar ve görünmez olur; olur da bu fenâ atlasını bir baştan bir başa vücud-u Bâkî’nin ziyası sarar ki, işte böyle bir durumda orada sadece Zâtî tecellîlerin cilveleri duyulur ve buna şahsî zevk ve hâl bakımından, Hakk’ın hafîyi izhar etmesi denegelmiştir.

Hafî ufkuna ait mezâhir, benlikten tecerrüde bağlanmıştır. Bu itibarla da mecazî varlıktan vazgeçememiş mübtedîler, asla vücud-u hakikînin tecellîleriyle cilvesâz olamazlar. Kendini kendine malik görenler de hafî ufkuna ulaşamadıkları gibi esrar-ı rubûbiyeti temâşâ zirvesine de yetişemezler ve hele ‘kenz-i mahfî’nin râyihasını bile kat’iyen duyamazlar. Kenz-i mahfî esrarı ahfâ ufkuna nâzırdır. Burası sırlar ötesi sır âlemi ve asaleten Hz. Akrabu’l-Mukarrabîn’e, bittebaiye de o kapının diğer bendelerine has bir ufuktur. Sırrı zevk etmeyen ve hafînin kâsesinden bir şeyler yudumlamayan, bu şahikaya da asla ulaşamaz.

Daha doğrusu, lâfza takılı kalanlar mânâyı bulamadıkları gibi, sürekli ‘mânâ’ deyip duranlar da asla özle tanışamaz ve kat’iyen hakikate ulaşamazlar, farz-ı muhal hakikate ulaşsalar da, hiçbir zaman Hakikatü’l-hakaiki duyamazlar.

Hakikatü’l-hakaik her şeyin biricik mercii, esası ve mesnedidir. O’nu duyup zevk edenler her şeyi de kavramış olurlar; O’nu bulamayanlarsa hep yol yorgunluğu yaşar ve ömürlerini bâd-i hevâ geçirirler. Kenz-i mahfî, kenz-i sırr-ı vahdet ve gayb-ı mutlakın diğer bir unvanıdır ki, onu ne düz insanlar ne de kalb ve sır erbabı, dahası hafînin hasları dahi kavrayamazlar… Her şey o müteâl ufukta başlar ve dal-budak salarak gelir bize ulaşır. Her şeyin gidip kendisine dayandığı bir esas olması itibarıyla o ufuk bir mebde’, semere-i kâinat olan insana da bir müntehâ ve neticedir. -Buna bir tecellî-i nüzûl da diyebiliriz.- Ruhî ve kalbî sistemler harekete geçirilerek, bizim ufkumuzdan öteler ötesine seyahatte ise, bulunduğumuz basamak bir mebde’, ahfâ da bir müntehâdır ki, buna da urûc demek mümkündür.

Ehlullah arasında: ‘Anne karnı âlem-i ilme bakar.’ sözü oldukça yaygındır. Bunu, ilmî vücudların belli taayyünlerle vücud-u hâricîye çıkıp, vücud-u Bârî’ye ayna olmaları şeklinde yorumlayabiliriz; şöyle ki evvelâ her şey zaman ve mekân üstü kenz-i mahfîde meknuzdur. İlmî vücudlar âleminde ilk tecellî, her şeyin belli taayyünlerle zuhûru şeklinde belirir; sonra ruhânî mevcudiyetle şereflendirilir; daha sonra lâtif ve kesif cismaniyet urbasıyla pâyelendirilir ki işte bunlar kabaca, varoluşun önemli üç basamağıdır. Yukarıdan aşağıya böyle bir nüzûl-u lütfî söz konusu olduğu gibi, aşağıdan yukarıya da, ruh kalb veya kalb ruh; kalb sır, sır hafî, hafî ahfâ gibi seyr-i ruhânî şeklinde bir terakkî -urûc da diyebiliriz- bahis mevzudur.

Ahfâ ufku daha çok Muhammedî meşrep olanlara mahsus müstesnâ bir kuşaktır. Bu meşrepte olmayanların o zirveye ulaşmaları zor, hatta imkânsızdır. Onlar ulaşsalar ulaşsalar sırra veya hafîye ulaşabilirler; oraya kadardır onların yolculuğu ve orasıdır onların arş-ı kemalâtları. Aynı zamanda bu basamaklardan her biri de bir peygamberin seyr-i ruhânî çizgisi ve onun mahiyet-i nefsü’l-emriyesinin izdüşümü keyfiyetindedir. Bu ufukta seyahat edenler veya temâşâ mazhariyeti yaşayanlar o ibâd-ı mükerreme ait bazı hususiyetlerin de mümessili gibidirler ki, bu sırrı kavrayamayan bazı nâdân müntesiplerin aslı fer’e, metbûu tâbie karıştırarak bir kısım iddialarda bulunmaları bile söz konusu olmuştur. Oysaki nerede güneş, nerede kamerdeki nûr ve kabarcıklardaki güneşçikler!.. Tasavvuf erbabınca, bu kademelerin aslî ve metbû temsilcileri sırasıyla, Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa (aleyhimüsselâm) gibi enbiyâ-i izâmdır. Yine onlarca ahfâ ufkunun biricik Sultanı da Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet (aleyhi ekmelüttehâyâ)dır. Enbiyâ-i izâmda mebde’den müntehâya terakki, ânî ve def’î bir cezb-i ilâhî iledir. Diğerlerinde -bazen onlarda da bilasale olmasa da cezb u incizab söz konusu olabilir- bittebaiyedir. Mü’minler, seyr u sülûk-i ruhânî disiplinleriyle, ruhtan kalbe, kalbden sırra, sırdan hafîye, hafîden ahfâya, her mertebede farklı bir temâşâ ile mârifet yudumlaya yudumlaya yürür; yer yer ruhânî zevklerin en engin ve en nefisleriyle banyo yapa yapa serinler; ef’âlin esrarıyla ayrı bir sermestî yaşar, esmâ ufkunda daha değişik tecellîler müşahede eder; sıfât-ı sübhânî atmosferinde üst üste sürprizlerle karşılaşır, esrar-ı ulûhiyetle tamamen değişir ve farklılaşır, neticede gider kendi arş-ı kemalâtına ulaşır…

Âlem-i emir yoluyla gerçekleştirilen bu kemalât bir mânâda, âlem-i halkla elde edilecek mevhibe ve pâyelere de bir mukaddime mahiyetindedir. Bunlardan birincisi vilâyet yolu, ikincisi de nübüvvet helezonu kabul edilegelmiştir. Aslında böyle bir mütalâadan vilâyetin nübüvvete hâdim ve basamak olduğunu da anlamak mümkündür: Veli sürekli bulmak, bulduğunda derinleşmek için yürür veya yükselir; nebi ise bulduğuyla başkalarını da buluşturmak için âlem-i emir ve âlem-i halkın birleşik noktasında durur, kesretten vahdete yollar vurur ve maddeden ruh dantelâları meydana getirir ki, büyük ölçüde onun davası, âlem-i emrin bütün hususiyetlerini ihtiva etse de tamamen âlem-i halka münhasırdır. Âlem-i emirden iman esasları mahfuz, İslâm’ın emir ve yasakları, Cennet nimetleri, Cehennem azabı, rü’yet süruru, yakınlarla münasebet lezzeti gibi hususların bütünü, enbiyânın temel mesajlarının özüdür ve hepsi de âlem-i halkla alâkalı konulardır.

Ef’âl-i mükellefîn, umum mesâlih ve mefâsid, âlem-i halka ait esaslardır ve bunların bütünü de peygamberlik ufkunun semereleri ve serâlarıdırlar. Vilâyet yolunun zâdı, zahîresi sayılan evrâd ü ezkâr, muhasebe ve tefekkür ise usûl sayılan meselelere destek mâhiyetindedir. Birincilerde kusur eden, ikincilerin feyzinden de mahrum kalır; öncekileri tam tekmil yerine getirenler ise, sonrakilerde bazı kusurları olsa da, kanaatimce bu kusurlar kalıcı olmazlar/olamazlar. Farzlarla hâsıl olan kurb-u nübüvvet asıl, nevâfille ulaşılan kurb-u vilâyet tâbidir; aslın sağlam kavrandığı yerde çok defa fer’ de ona tâbi olur..

اَللّٰهُمَّ أَحْيِنَا بِالْفَرَائِضِ وَمَتِّعْنَا بِهَا وَزَيِّنَّا بِالنَّوَافِلِ وَقَرِّبْنَا إِلَيْكَ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَرَثَةِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ.

Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu