Samimi müminler neden aldandı?

Yazar Hizmetten

Daha önceki yazılarda temas ettiğimiz manevi mücahedenin “müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı” olan cephesi gibi “ehl-i imana” bakan diğer bir cephesi daha olduğu anlaşılmaktadır.

Çaycı Emin abi naklediyor;

“Üstad’la bir gün beraber ikindi namazını kıldık. Namazdan sonra tesbihatta iken: “Kambur, ben mi haklıyım, yoksa sen mi haklısın?” diye birisine hitap ediyordu.

Ben yine birçok zamanlar olduğu gibi, hayretler içindeydim. Odasında benimle kendisinden başka kimse yoktu. Benim merakımı görünce, meseleyi şu şekilde izah etti:

“Onuncu Söz, haşir ve âhiret hakkındadır. Ben o eseri bir vakitler Barla’da yazıyordum (1926). Baktım o günlerde bir İslâm düşmanı, ıslahı gayr-i-kabil… Arefeye birkaç gün vardı. Ben beddua ettim. Benim bedduama karşılık bütün Hicaz velileri ve Hicaz’daki Kutb-u A’zam ise, onun ıslahı için dua ediyorlardı. Benim bedduam ferdî kaldığı için iade edildi. Aradan uzun seneler geçti. Baktım, bu sene (1938) bana nihayet hak verdiler. Ben halbuki bunun ıslahının gayr-i kabil olduğunu biliyordum. Onlar nihayet bu sene beddua etmeye başladılar. Benim konuştuğum Kutb-u A’zam’dır; Mekke-i Mükerreme’dedir. Bütün Hicaz’la birlikte beddua etmeye başladı. Bana hak verdi. Ben de ona hitap ettim.” (Son Şahitler II, s. 99)

Bu hatıranın hakikatini Üstadımız Hazretleri Risale-i Nur’da şöyle izah etmektedir.

“Bir zaman, ben bir kısım ehl-i dalâlete mühim bir vakitte kahr ile duâ ettim. Bedduâma karşı, müthiş bir kuvvet-i mâneviye çıktı. Hem duâmı geri çeviriyordu hem beni men etti. Sonra gördüm ki, o kısım ehl-i dalâlet, hilâf-ı hak icraatında bir kuvve-i mâneviyenin teshilâtıyla arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor. Yalnız cebirle değil, belki velâyet kuvvetinden gelen bir arzuyla imtizaç ettiği için, ehl-i îmânın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fena telâkki etmiyorlar.”  (Mektubat, s. 343)

Bu ifadelerle birlikte ister istemez meşhur el İbriz eserinde Abdulaziz ed-Debbağ Hazretleri’nin (k.s.) “ahirzamanda alemin fesada girmesinin sebebini rical-ul gaybdan müteşekkil kırklar meclisine meczup velilerin hâkim olmasıyla” izahı aklımıza gelmekte. Yine Hazret’in; “Ahir zamanda Mehdi zahir alemde Deccal ile mücadele ederken bâtın da ise manen bu meczup velilere karşı mücahede edeceğinden” haber vermesi kulağımızda çınlamakta.

Peki ehl-i velayet nasıl ehl-i hak olmayanlara manen taraftar olabilir. Bu müşkil meseleyi halletmek için Üstad Hazretleri bizlere Cibali Baba kıssasını hatırlatmaktadır.

“Fesübhânallah, dedim. “Tarik-i haktan başka velâyet bulunabilir mi? Hususan müthiş bir cereyan-ı dalâlete ehl-i hakikat taraftar çıkar mı?” dedim. Sonra, bir mübarek Arefe gününde, müstahsen bir âdet-i İslâmiyeye binaen Sûre-i İhlâsı yüzer defa tekrar ederek okuyup, onun bereketiyle, “Mühim bir suale cevap” namında yazılan mesele ile beraber şöyle bir hakikat dahi rahmet-i İlâhiye ile kalb-i âcizâneme gelmiş.

Hakikat şudur ki: Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, Bazen sahvede ve daire-i akılda görünür. Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale girer. Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczupların bir kısmı ise, indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirlerHattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş. 

İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen mübarek mecnun hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler.” (Mektubat)

İşte bu cihetle Üstadımız Hazretleri’nin “bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı manevi-i dalalet karşısında tek başıyla galibane mukabele ettiği” ve “Risale-i Nur kendi kendine tek başıyla bir ordu kadar kuvvetli” olduğuna dair ifadelerinden maksadın mana aleminde de neredeyse yalnız kalması olduğu ve meselenin manevi yönünü teşkil eden “en mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmeği” birinci sırada zikretmesinin hikmeti ve hususen sabah ve akşam namazlarından sonra “üç tabaka (dost, kardeş, talebe) Üstadımızı (ve bugün şahs-ı maneviyi temsil eden Hocamızı) mânevî dua ve kazançlarında dahil etmesinin şart” olduğunu vurgulamasının ehemmiyeti anlaşılmaktadır.

Kaynak:Seyid Nurfethi Erkal | TR724

Diğer Yazılar

“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”

 

M.Fethullah Gülen

Bu Sesi Herkes Duysun Diyorsanız

Destek Olun, Hizmet Olsun!

PATREON üzerinden sitemize bağışta bulanabilirsiniz.

© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır  |  @hizmetten.com 

Hizmet'e Dair Ne Varsa...