Yazarlar

Peygamber Efendimiz’in Ümmetine Düşkünlüğü (1) | Dr.Ergün Çapan

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün varlığı şefkatle kucaklamış, başta insanlar olmak üzere kâinat O’nun temsil ettiği rahmetten istifade etmiştir. Her güzel haslet ve ahlâkta olduğu gibi Allah Resûlü şefkatte de zirvedir. O’nun hayatının her karesi bu aşkın şefkatinin bir tecellisidir. Hayatı bir dantelâ gibi şefkat atkıları üzerine örgülenmiştir. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) getirdiği evrensel mesaja icabet edenlere olan şefkati üzerinde bir-kaç açıdan kısaca durmak istiyoruz.

Mücessem rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü, Cenâb-ı Hak’kın engin rahmetinin temsilcisi olarak hayatı boyunca insanların o rahmetten istifade etmesi için çırpınıp durmuştur. Dünya ve âhiret saadetine götüren, Allah’ın engin rahmetinden olabildiğince istifade etme yollarını gösteren mesajına bîgâne kalan hatta inkâr edenlerin bile hidayete ermeleri için iki büklüm olmuş, ızdırapla kıvranmıştır. Kur’ân, Kâinatın İftihar Tablosu’nun bu durumunu hem takdir hem de tâdil (kendini bu kadar da yıpratma) ederek şöyle buyurmuştur: “Demek bu söze (Kur’ân’a) inanmıyorlar diye onların peşine düşüp kendini helâk edeceksin!” (Kehf sûresi, 18/6; Şuarâ sûresi, 26/3)

Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) getirdiği mesaja icabet edip, çizgisinde gidenlere ise şefkat ve merhameti çok başkadır. İnsanlık tarihinde O’nun kadar “ümmetine düşkün” bir başkasını göstermek mümkün değildir. Kur’ân bu hakikati

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

“Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya düşmeniz O’na çok ağır gelir. Kalbi sizin için titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe sûresi, 9/128) buyurarak, Rahmet Peygamberi’nin ümmetine olan alâkasının aşkınlığını bildirmiştir.

Peygamber Efendimiz, âyette bildirildiği üzere ümmetine çok düşkündür. Onların üzerine öylesine titremektedir ki bir tozun bile konmasına gönlü razı değildir. Ümmetinin dünyada ve âhirette sıkıntıya düşmesi O’nu çok müteessir ve mahzun eder. O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) en çok düşündürüp mahzun eden de ümmetinden âhirette Cehennem azabına düşecek olanların hâlidir. Ümmetini Cehennem azabına götüren bir yola düşmemesi için bir baba şefkatiyle ikaz eden Allah Resûlü, onların hep hayırlara, güzelliklere mazhar olması hususunda da çok hırslıdır.

Peygamber Efendimiz’in Ümmetine Düşkünlüğü (1) | Dr.Ergün Çapan 2

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müminlere olan şefkati, düşkünlüğü bir babanın evlâdına olan şefkati gibidir. Bu son derece şefkatli bir babanın “Evlâdım!” diyerek gönül meyvesini ve ciğerparesini bağrına basması gibi O daha dünyaya teşrif eder etmez “Ümmetim!” demişti. Nitekim Şefkat Peygamberi, ümmetine olan bu düşkünlüğünü şöyle ifade etmişti:

إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ بِمَنْزِلَةِ الْوَالِدِ

“Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlâtlarına olan durumu gibiyim.”1

Âyette geçen بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ ifadesinde بِالْمُؤْمِنِينَ kelimesinin رَءُوفٌ رَحِيمٌ ‘den önce gelmesi; teknik ifadesiyle “câr ve mecrûr”un tekaddümü, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü’nün müminlere özel bir şefkat ve merhametinin olduğunu bildirmektedir.2

Cenâb-ı Allah, O’nun ümmetine düşkünlüğünü, şefkat ve merhametini güzeller güzeli isimlerinden “Raûf” ve “Rahîm” isimlerinin tecellileriyle ümmetine özel bir teveccühte bulunduğunu bildirerek tanıtmıştır. Allah şimdiye kadar hiçbir peygambere bu şekilde Esmâ-i Hüsnâsından iki ismi birlikte vasıf olarak zikretmemiştir.3

Allah Resûlü, müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara kendi nefislerinden daha hayırlıdır, onları görüp gözetir. Müminlere dünyada ve âhirette hayırlarına olanı gösterir. Nasıl olmasın ki, biz nefislerimizden çok kere kötülük görürüz. Hâlbuki O’ndan hep kerem, iyilik, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük ve inşallah ötede de göreceğiz. O (sallalahu aleyhi ve sellem), Allah’ın rahmetinin temsilcisidir. Öyleyse, elbette bize bizden daha yakındır. Nitekim O, bu hususa şu şekilde dikkat çekmiş: “Ben müminlere kendi öz canlarından daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun: “Allah Resûlü, müminlere kendi canlarından daha azizdir.” (Ahzâb sûresi, 33/6) buyurmuş ve sonra da sözüne şöyle devam etmiştir: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç veya bakıma muhtaç kimse bırakarak giderse borcunun ödenmesi ve geride kalanların bakımı bana aittir.” (Buhârî, tefsîr, (33) 1; Müslim, ferâiz 15)

O, müminlere kendilerinden bile öncelikli olduğu gibi, aynı zamanda müminler de Allah Resûlü’nü kendi canlarından bile daha çok sever/sevmelidir. Allah Resûlü, kendisine muhabbet besleyenleri aynı ölçüde sever; çünkü O, en büyük mürüvvet insanıdır.

Her Yerde Her Zaman Ümmetini Düşünmesi

Ümmetine çok düşkün olan Allah Resûlü, yaşadığı kutlu zaman dilimi boyunca hep ümmetini düşünmüş; dünya ve âhirette ümmetini saadete götürecek yolları hem tebliğ ederek hem de aşkın temsili ile bilfiil göstermiş, helâka sürükleyecek çizgi dışı düşünce ve davranışlardan da sakındırmıştır. O’nun vahiy orijinli, şefkat yörüngeli hayat-ı seniyyeleri mikro planda kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanların her türlü dertlerine, problemlerine çare olacak zenginlik ve enginliktedir.

Allah Resûlü, kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılmış bir insan olarak, getirdiği ve temsil ettiği rahmetle insanlığı buluşturmak için işkencelere, hakaretlere maruz kalmış; ama bütün bunlara rağmen tel’in ve beddua için elini açmamıştır. Zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem), lânet etmek için değil âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.4

Mekke’de kapı kapı dolaşmış, insanların bir araya geldiği panayır vs. gibi anları bir fırsat olarak değerlendirmiş mesajını tebliğ etmişti. Bir keresinde çok ağır haraketlere maruz kalmış, melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu âsî kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. Ama o şefkat âbidesi insan ellerini kaldırarak:

أَرْجُو أَنْ يُخْرِجَ اللهُ مِنْ أَصْلَابِهِمْ مَنْ يَعْبُدُ اللهَ وَحْدَهُ لَا يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا

“Allah’ın, onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah’a ibadet edip O’na şirk koşmayan birilerini çıracağını ümit ediyorum.”5 demiş ve onlara herhangi bir belânın gelmesini istememişti.

Peygamber Efendimiz, kendisini taşlayan, vücudunu kan revan içinde bırakan, namaz kılarken boğazını sıkan veya başına işkembe koyan, geçeceği yollara dikenler serpen insanların, hep hidayetlerini istemiş böylelikle düşmanlarının bile Cennet’e gitmelerini arzu etmiştir. O, Taif’te taşlanmış, yüzü gözü kan içinde bir bağa sığınmak mecburiyetinde kalmış; ama kendine bunu reva görenlere beddua etmemiş hâlini Allah’a arz etmişti.6

Yine harp meydanında dişi kırılıp yüzüne miğferinin bir parçası saplandığı ve yüzünden dökülen kan yere düşeceği esnada, hemen ellerini kaldırarak âdeta dua ile ilâhî gadabın önüne geçmeye çalışmış ve: اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَإِنَّهُمْ لا يَعْلَمُونَ “Allah’ım kavmime hidayet et, çünkü onlar (beni) bilmiyorlar!”7 niyazıyla kâfirlerin başına gelmesi muhtemel bir belâyı önlemişti ki, bu ifadelerin her bir kelimesinde nasıl bir şefkat ırmağı çağladığı açıktır.8

Allah Resûlü hiçbir beşere nasip olmayan miraca mazhar olmuştu. Gökler velîmesine çağrılan Hak’kın özel davetlisi O’ydu; herkesin gözünü diktiği, “Kâb-ı Kavseyn”e uğrayıp geçen de yine O’ydu. “Sidretü’l-Müntehâ”nın misafiri olmak sadece O’na bahşedilmiş bir mazhariyet, “مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى” mazmununca gördüğü şeyler karşısında başının dönmemesi, bakışlarının bulanmaması da O’na lutfedilmiş özel bir temkindi. O, Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi hususiyetleriyle zuhurunu müşahede etti, ama asla gözleri kamaşmadı; kamaşmadı ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu.9

Miraçta bütün varlığın ibadet ve tesbihlerini Cenâb-ı Allah’a sunmuş, “es-Selâmü aleyke eyyühennebi” hitabına mazhara olmuştu. Olmuştu da yine ümmetini düşünmüş “es-Selâmü aleynâ ve alâ ibadillâhissâlihîn.” diyerek selâm ve emniyetten ümmetinin de olabildiğince istifade etmesini niyaz etmişti.10

İşte, Sidretü’l-Münteha’yı aşıp, aklın idrakinde pes ettiği “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” zirvesine ulaşan, idrak ufuklarımızı aşan likaullâha mazhar olan Allah Resûlü, gördüklerini gördürmek, duyduklarını duyurmak için aramıza dönmüş ve her Müslüman’a donanım ve gayret ve performansı nisbetinde miraç yolunu açık bırakmıştır.11

Miraç’ta bile ümmetini düşünen ve dönüp gelen Efendimiz, ümmetine Cennet’te ve Cenâb-ı Hak’kın cemalini müşahede etmede de rehberlik ve pişdarlık yapacaktır. O, “Müminler, Cennet’te cuma günü Cenâb-ı Hak’kı göreceklerdir.” buyurmaktadır. Bu mevzuda da yine huzurun âdâp ve erkânını bilen Zât olarak ümmetine yol gösterecektir. Orada Livâü’l-hamd bayrağı altında, çok hamd eden, Allah’ın nimetlerini ruhunda ve vicdanında duyan ve o nimetler karşısında iki büklüm olan, bir adı da Ümmet-i Muhammed ve Hammâdûn olan ümmet-i merhume toplanacaktır. Allah Resûlü, Livâü’l-hamd bayrağı altında ümmetini arkasına alacak, yer yer Havz-ı Kevser’ine götürecek, yer yer Cenâb-ı Hak’kın cemalini -ki, Cennet hayatının binlerce senesi bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen, anlaşılmaz ve idrak edilmez bir derin zevk ve lezzettir- O’nun sayesinde ve O’nun rehberliğinde ümmet-i Muhammed o âb-ı kevseri dahi nûş edecektir. Aynı zamanda müminler, O’nunla ebedî ve daima yenilenen bir güzelliğe, ebedî ve daima yenilenen bir lezzet ve zevk alma istidadına ulaşacaklardır.

Gökler ötesi yolculuktan ümmeti için geri dönen Allah Resûlü, ebediyete yürürken ümmetinin en zor anlarında da yanındadır. Mahşerde, Sırat köprüsünde, hesapta ümmetine el uzatan Allah Resûlü’nün bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre, yine ümmetine imdat etmek için muvakkaten Cehennem’e gidip çıkacaktır.12

Mahşer günü herkesin kendi derdine düştüğü, dünyada iken seve seve hayatını feda etmeye amade olan annenin bile evlâdından kaçtığı hatta peygamberlerin bile “Nefsî! Nefsî!” dediği yerde O (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ” Ümmetî! Ümmetî!” diyecektir.13

En çetin ve zor yerlerden biri olan Sırat köprüsünde Allah Resûlü ümmetinin imdadına koşacaktır. Sıcaklık, korku ve dehşetin gittikçe arttığı bu yerde Peygamber Efendimiz Sırat köprüsünün başında duracak, herkes amellerine göre süratle geçecek Allah Resûlü, “Allahümme! Sellim, sellim!” buyuracaktır.

Peygamber Efendimiz, Sırat köprüsünden geçerken ümmetinden bazılarının takılıp yolda kalacağını haber vermişti. O gün köprünün başına duran Şefkat peygamberi, köprüden geçerken ümmetinin sarsılması, oradan alttaki Cehennem’e düşme tehlikesi geçirerek, “Ey Muhammed yetiş imdadımıza! Ey Muhammed yetiş imdadımıza!” diye çığlık atmaları üzerine yüksek sesle, “Ya Rab, ümmetim, ümmetim! Ben bugün nefsimi istemiyorum (kendi kurtuluşumu) kızım Fatıma’yı da istemiyorum. Ümmetimi istiyorum!” diye Yüce Mevlâ’ya niyaz edecektir.14

Diğer taraftan ümmetinin en zor anlarında yanında olup, onlara şefaat elini uzatan Allah Resûlü, içlerinden âhirette takılıp yollarda kalanlardan tablolar arzetmiş,15 böyle bir duruma düşülmemesi için yüreği yanan bir baba hüznüyle şu şefkat yüklü ikazını yapmıştı: “Benim yüzümü kara çıkarmayın/beni mahçup etmeyin!”16

Dinî Ahkâmda Şefkat ve Kolaylık

Şefkat ve Merhamet Peygamberi’nin getirdiği dinin ahkâmı da şefkat eksenliydi. Zaten şefkat ve refetle donatılmış Peygamber Efendimiz’in tebliğ ve temsil ettiği dinin başka türlü olması da düşünülemezdi. Zira O, ilâhî ahlâk ile donatıldığından müminlere raûf u rahîmdir. Ve getirdiği din ve şeriat da iman edenler için aynı re’fet ve rahmettir. Bu şefkat ve merhamet, O’nun getirdiği dinin hükümlerinin ümmetini dünya ve âhirette azaba götürecek şeylerden uzak tutmak ve en güzel ahlâk ve değerlerle donatmak hem de her seviyedeki insanın yaşayabileceği enginlik ve esneklikte tezahür etmiştir. İslâm dini, en bedeviden en medeniye, çok az gelişmiş toplumlardan fevkalâde medeni toplum ve cemaatlere kadar çok farklı kimselere hitap etmektedir. Allah Resûlü, bunların hepsine bakış, görüş ve değerlendirme, hatta yaşayabilme durumlarını nazara alarak seslenmiştir.

Şefkat Peygamberi’nin hane-i saadetinde birlikte yaşama bahtiyarlığına eren Hazreti Âişe Annemiz, dinin emir ve yasaklarında Efendimiz’in ümmetine olan şefkatini şöyle ifade etmiştir: “Allah Resûlü iki şey arasında muhayyer bırakıldığında mutlaka kolay olanı tercih etmiştir.” (Buhârî, menâkıb 27; Müslim, fezâil 77)

O’nun getirdiği din, bir hanifiye-i semha idi17 ve herkesin rahatlıkla yaşayıp, tatbik edebileceği bir sistemin de adıydı. Allah Resûlü, şahsî hayatında dini en zirvede yaşadığı hâlde, hemen her mevzuda ümmetinin hepsinin uygulayabileceği ölçüde emirlerini vaz’ ediyordu. Peygamber Efendimiz’in hayatı ve tebliğ ve temsil ettiği dinin hükümleri bu açıdan bakıldığında hemen her mevzuda şefkat eksenli olduğu görülecektir. Biz sadece birkaç misal zikretmek istiyoruz:

Peygamber Efendimiz, ashabına hitap ederek imkânı yerinde olanların hac yapmalarının farz olduğunu bildirmiş ve hac farîzasını yerine getirmelerini istemişti. Orada bulunanlardan biri, “Her sene mi hac yapacağız?” diye sormuş Allah Resûlü, sükût buyurmuştu. Bunun üzerine soru soran kimse üç kere sorusunu tekrar etti. Sonunda Peygamber Efendimiz: “Eğer ,evet deseydim her sene hac yapmanız farz olacaktı ve siz de buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurarak ümmetinin altından kalkamayacağı bir hükmün farz kılınmasını istememişti.18

“Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.” (Buhârî, cuma 8; Müslim, taharet 42) buyurmuşlardı.

Ümmetini zora koşma endişesini taşıdığından dolayı, böyle bir emirde bulunmamıştı. Yoksa, misvak kullanmak da, aynen abdest gibi namazın farzlarından olacaktı. Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine uygun düşmeyecekti. Çünkü herkes, her yerde misvak bulamayabilirdi..

Allah Resûlü, birkaç gece mescidde ashabına teravih namazını kıldırmış daha sonra cemaat hâlinde kıldırmayıp odasında tek başına kılmıştı. Ashab, Efendimiz’in çıkıp kendilerine teravih namazını kıldırmalarını arzu etmişlerdi. Peygamber Efendimiz, onların bu arzularını gördüğünü fakat bu şekilde cemaatle devam ederse teravih namazının ümmetine farz kılınabileceğini, farz kılındığında da ümmetinin bunu yerine getirmekten âciz kalacağını, ifade buyurarak cemaatle kıldırmayıp tek başına kılmıştır.19

Allah Resûlü, ibadete çok tutkundu. Namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nafile namazları, sahabenin takatini aşacak mahiyette idi. İşte O, böyle bir namaz kılma niyetiyle namaza duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca, hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da erkeklerin arkasında olmak üzere Allah Resûlü’nün imamlığında namaz kılmak için cemaata iştirak ediyorlardı. Efendimiz, ağlayan çocuğun annesini böylece kadını rahatlatıyordu. 20

Bu itibarla Şefkat Âbidesi, namazda imamlık yapanlara şu tavsiyede bulunmuştu:”Sizden biri insanlara namaz kıldırirken cemaatin durumunu nazar-ı itibara alarak cemaate ağır gelmeyecek şekilde namaz kıldırsın. Zira cemaat içinde zayıf, hasta ve yaşlı olanlar vardır. Kendi başına kılarken ise istediği kadar namazını uzatabilir.” (Buhârî, salât 183; Tirmizî, salât 61)

İşte O (sallallâhu aleyhi ve sellem), hemen her meselede böyle bir şefkat âbidesiydi.. Ve insanlara şefkat ve mülayemetle muamele edilmesini tavsiye ederdi.21 Tabii ki O’nun, dinin hükümlerindeki şefkatle muamelesi adaleti ihlâl edecek şekilde değildi. Toplumun hukukunun ihlâl edildiği yerde ise aslan gibi kükrerdi.22 O’nun şefkati rıza-yı ilâhî eksenli idi.

Tebliğ ve İrşatta Şefkat

Peygamber Efendimiz, ilâhî mesajı tebliğ ve temsil ederken hep şefkat eksenli davranmıştır. Maruz kaldığı kabalıklara, eziyetlere katlanmış bunları reva görenlerin başlarına bir şey gelir diye titremiş, onların bile hidayetini arzu etmiş; hata ve kusurları şefkatle ikaz etmiştir. Bu hususla alâkalı bir-kaç misal zikretmek istiyoruz.

Yeni Müslüman olmuş birisi, Efendimiz’in yanına gelerek O’ndan yardım talep etmişti. Allah Resûlü adama bazı şeyler vermesine rağmen adam hoşnutsuzluk izhar edip edep sınırlarını zorlayınca, sahabe efendilerimiz o şahsın üzerine yürümüş ve saygısızlığını cezalandırmak istemişlerdi. Fakat, Peygamber Efendimiz, onlara mâni olmuş ve başka şeyler de verip o adamı memnun etmişti. Sonra da ashabına dönüp şöyle buyurmuştu: “Benimle bu köylünün durumu kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir. İnsanlar devenin peşinde koşmuş, hep beraber onu yakalamaya çalışmışlardır ama deve kalabalıktan daha çok ürkmüştür. Sonunda deve sahibi, “Devemi benimle başbaşa bırakın. Ben onu sizden daha iyi bilirim, ona karşı sizden daha yumuşak davranırım.” diye seslenmiş; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşmış ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna zimamı vuruvermiştir. Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu ateşe atmış olurdunuz. Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın.”23

Allah Resûlü, ümmetinin hata ve kusurlarını affederek kırmadan, incitmeden şefkatle kucaklayarak irşad etmiştir. Helâl dairesi keyfe kâfi iken şeytanî cazibesine kapılarak haramlara ve günahlara sürüklenmelerini ve böyle bir durum karşısında kendisinin onları kurtarmak için cehd ve gayretini bir temsille şu şekilde ifade etmiştir:

“Benimle sizin misaliniz, ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen pervaneler, kelebekler o ateşin içine düşmeye başlarlar. O bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum. Hâlbuki siz elimden kaçıyorsunuz.”24

Peygamber Efendimiz hata, kusur ve zaaflara şefkatle yaklaşır, akıl ve mantığa hitap ederek irşad ederdi:

Allah Resûlü’nün huzuruna bir gün bir genç gelmiş ve: “Ya Resûlellah, zina için bana izin ver, çünkü tahammül etmem mümkün değil!” demişti. O anda orada bulunanlar böyle bir talebe farklı şekilllerde reaksiyon göstermişlerdi: Kimisi ağzını kapamak istemiş ve “Resûlullah’a karşı böyle terbiyesizce konuşma!” imasında bulunmuş, kimisi eteklerinden tutup çekmişti. Kimisi de suratına bir tokat vurmak niyetindeydi. Ama, bütün bu olumsuz davranışlara sadece şanı Yüce Nebi, Şefkat Peygamberi ve Merhamet Âbidesi, susmuş, sonra da o genci yanına çağırarak, dizlerinin dibine oturtmuş ve ona şöyle sormuştu:

-Böyle bir şeyin senin annenle yapılmasını ister miydin?

-Anam babam Sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü! İstemezdim.

-Hiç bir insan da, annesine böyle birşey yapılmasını istemez!

-Senin bir kızın olsaydı, ona böyle bir şey yapılmasını ister miydin?

-Canım Sana feda olsun ya Resûlellah! İstemezdim.

-Hiçbir insan da, kızı için böyle birşey yapılmasını istemez!

-Halanla veya teyzenle böyle birşey yapılmasını ister miydin?

-Hayır, ya Resûlellah! İstemezdim!

-Kız kardeşinle ister miydin bir başkası onunla zina etsin?

-Hayır, hayır, istemezdim!

Ve son söz:

-Hiç kimse de, halasıyla, teyzesiyle ve kızkardeşiyle zina edilmesini istemez!

Şefkat ve merhametle gence bu şekilde yaklaşarak onu aklen ve mantiken doyurarak ikna eden Allah Resûlü, sonra da ellerini kaldırıp dua etmişti. Bu genç bu hâdiseden sonra Medine’nin en iffetli gençlerinden biri olmuştu.”25

1 Ebû Dâvûd, taharet 4; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, 1/91.

2 Tahir b. Âşur, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, Tevbe sûresi 128. âyetin tefsiri.

3 Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Tevbe sûresi, 128. âyetin tefsiri.

4 Müslim, birr 87; Buhârî, edeb 38.

5 Buhârî, bedü’l-halk 7; Müslim, cihad 111; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Mektebetü’l-Maarif, Beyrut, 3/166-168.

6 İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/136.

7 Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihad 105; Kadı İyaz, Şifâ, 1/105.

8 M. Fethullah Gülen, İrşad Ekseni, s.181

9 M. Fethullah Gülen, Kendi Dünyamıza Doğru, s.171.

10 Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Bakara sûresi, 286. âyetin tefsiri.

11 Bkz.: M. Fethullah Gülen, Kendi Dünyamıza Doğru, s.171-172.

12 Ahmet b. Hanbel, Müsned, 3/244; Ebû Dâvûd et-Tayalisî, Müsned, 1/353.

13 Kurtubî, et-Tezkire, s.258.

14 Kurtubî, a.g.e., s.351.

15 Buhârî, enbiyâ 8; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 1/353

16 Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, 14/640.

17 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/266; Taberanî, el-Mucemü’l-Kebîr, 8/222.

18 Müslim, hac 412; Nesâî, menâsik 1.

19 Buhârî, salâtü’t-terâvîh 2; Müslim, salâtü’l-müsafirîn 178.

20 Buhârî, ezan, 65; Ebû Dâvûd, salât 123.

21 Müslim, cihad 6; Ebû Dâvûd, edep 20.

22 Buhârî, hudûd 12.

23 Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1/124-125.

24 Buhârî, rikak 26; Müslim, fezâil 17-19.

25 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/256-257; Taberânî, el-Mucemu’l-Kebîr, 8/162.

Kaynak:Wiseinstute

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu