Razamaz’ın tüm çoşkusu Güney Afrika’nın Cape Town şehrinde de devam ediyor. Hizmet gönüllüleri Ramazan’da iftarlarla insanların gönlüne girmeye devam ediyor.








İlahiyatçı Doktor İsmail Büyükçelebi, Asım Yıldırım’ın sunup hazırladığı Bir Ümittir Ramazan programının konuğu oldu.
‘Sabır’ konusunu işleyen Büyükçelebi, “Efendimiz (s.a.v.) sabrı şöyle tarif etmiş: ‘Essabru nisful iman’, yani sabır imanın yarısıdır. Diğer yarısı da şükürdür. Niye böyle buyurmuş. Allah sizi imtihan için yarattım, diyor. Her an her şey karşısında imtihan oluyoruz. İmanla geçirdiğimiz bu imtihan hayatının neticesi ebedi cennettir. Üstad Bediüzzaman, dünyanın bin senelik mesudane hayatı, cennet hayatının bir saatine mukabil gelmez, diyor. Cenab-ı Hakkın Cemalini görmenin güzelliği ve büyüklüğü ise cennetin binlerce sene mesudane hayatına denk gelmez, diyor. Allah imtihanların neticesinde ya şükür istiyor, ya sabır” dedi.
Allah’ın verdiği sonsuz nimetlerine hatırlatan Büyükçelebi, ‘Her an hem şükrü hem sabrı gerektiren imtihanlara tabi oluyoruz’ dedi. Hayır işlerinde ve güzelliklerde de sabır göstermek icap ettiğini anlatan Büyükçelebi, Bediüzzaman Said-i Nursi’nin risalelerinde dile getirdiği, ibadete, masiyete (günahlara girmemeye), musibite karşı sabır şeklinde üçe ayırdığını aktardı. Fethullah Gülen’in buna dördüncü unsur olarak ‘Zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır’ diyerek bir başka unsur eklediğini belirten Büyükçelebi, bu sabrın neticesinin zamana vabeste olduğunu söyledi.
Ramazan’da teravih namazına yönelik alakanın nasıl olması gerektiğini de anlatan Büyükçelebi, ibadetler konusunda mü’minlerin birbirine destek olması gerektiğini örnekleriyle anlattı.
Birşeyin olmasını isteyince sadece “Ol!” demekle yoktan var eden sonsuz bir kudrete mâlik ve sonsuz bir Rahmete sahip bir Zâtın kullarıyız… O’nun Rahmet Hazinesinin en kıymetli pırlantası ve kapıcısı Muhammed Aleyhisselamdır… En birinci anahtarı Bismillahirrahmanirrahim’dir… En kolay bir anahtarı da Muhammed Aleyhisselama getirilen salavattır…
Üstad Hazretleri; “Cismânî ihtiyaçlar, vakitlerin muhtelif olmasıyla değişir; noksanlaşır veya fazlalaşır. Mesela havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan ihtiyaç, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç, ekseriyetle haftada bir defa lâzımdır. İşte bunlar gibi, manevî ihtiyaçların da vakitleri muhteliftir. Her anda ALLAH kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM’e… Her saatte ise, LAİLAHE İLLALLAH’a ihtiyaç vardır. Binaenaleyh, âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Aynı şekilde, o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir.” (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale) diyor.
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı’ndaki Altıncı Sır’da Üstad Hazretleri şöyle diyor: “Ey hadsiz âcizlik ve nihayetsiz fakirlik içinde yuvarlanan bîçâre insan! Rahmet ne kadar kıymetdar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâl’e vesiledir ki, yıldızlarla zerreler beraber olarak tam bir intizam ve itaatle –beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. O Zât, Sultan-ı Ezel ve Ebed… Onun Zâtî istiğnası var… Gerçekten O, Müstağni-i Mutlaktır. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan mutlak mânada bir Ğaniydir. Bütün kainat, emir ve iradesinin tahtında; heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celâline karşı zillet ile boyun eğmektedir.
“İşte RAHMET, seni –Ey insan! – hiçbir şeye asla muhtaç olmayan Sermedî Sultan’ın huzuruna çıkarır ve O’na dost yapar ve O’na muhatap eder. Ve sevgili bir KUL vaziyetini verir… Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, tecelli ve cilvesini senin aynan vasıtasıyla senin eline verir, öyle de: O en Mukaddes Zât’a ve O Ezel ve Ebed Güneşine gerçi biz nihayetsiz uzağız, yanaşamayız; fakat O’nun RAHMETİNİN ZİYASI, O’nu bize yakın ediyor.
“İşte ey insan! Bu RAHMET’i bulan, ebedî tükenmez bir NUR HAZİNESİ buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: RAHMET’in en parlak bir misâli ve mümessili ve o RAHMET’in en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve RAHMETEN li’l-âlemîn ünvanıyla Kur’an’da isimlendiren Resul-i Ekrem Muhammed Aleyhisselamın sünnetidir ve ona tâbî olmadır. Ve bu RAHMETEN Lİ’LALEMİN olan MÜCESSEM RAHMETE vesile ise salavâttır. Evet, salavâtın mânâsı RAHMET’tir. O zihayat mücessem RAHMET’e, RAHMET duası olan salavât ise; O RAHMETEN Lİ’LALEMÎN’e ulaşmaya vesiledir. Öyle ise; sen salavâtı kendine, O RAHMETEN Lİ’LALEMÎNE vesile yap O ZâTI’nda RAHMAN’ın RAHMET’ine vesile edin.
“Umum ümmetin Rahmeten li’l-âlemîn olan Muhammed Aleyhisselamın hakkında hadsiz bir çoklukla RAHMET mânâsıyla salavat getirmeleri RAHMET ne kadar kıymetli bir İlahî Hediye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette isbat eder.
“Elhâsıl: Hazine-i Rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı AHMET Aleyhisselamın Zâtı olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahim’dir. En kolay bir anahtarı da salavattır.
“Allahım! Bismillahirrahmanirrahim’in sırlarının hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Zât’a ve bütün âl ve ashabına, Senin RAHMET’ine ve O’nun hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selam et. Sen’den gayrı, mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayalım.”
Evet ey Erhamürrahimîn, Sen’den başka hiçbir kimsenin merhametine muhtaç olmayacak şekilde bizlere merhamet et…
Istılahta, bir yerde bekleme, durma ve kendini bir şeye adama, vakfetme mânâsına gelen itikâf; akıl, bâliğ veya temyiz kudretine sahip bir Müslüman’ın namaz kılınan yahut ibadet yapılan bir mekânda ibadet niyetiyle bir süre bulunması demektir. İtikâf için belli bir süre (zaman) sınırlaması yoktur. Bu, kısa süreli olabileceği gibi, günleri, ayları hattâ yılları ve bütün bir ömrü kapsayacak hüviyette de olabilir.
Şu hâlde Ramazan ayından başka zamanlarda da itikâf maksadıyla ibadet ve tâat ile meşgul olmanın genişliğini bilmekte fayda vardır. Nitekim bazı tarihî camilerimizin giriş kapısının üzerinde Arapça güzel bir hat ile نَوَيْتُ الْإِعْتِكَافَ لِلهِ تَعَالَى şeklinde hatırlatıcı ifadeler vardır. Bunun mânâsı, “Allah rızası için itikâfa niyet ettim.” demektir. Esasen bununla, kişinin mescide namaz ve ibadet için girerken içeride bulunacağı süre zarfında itikâfa niyet etmesi, itikâf sevabına da nail olması hatırlatılmaktadır.
İtikâfa giren kimseye “mu’tekif” veya “âkif” denir. İtikâf, Kur’an ve sünnetle sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’de mealen: “Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada eşlerinize yaklaşmayın.“[1] buyrulur. Diğer bazı âyetlerde itikâf ibadetinin daha önceki ümmetlerde de yapıldığına işaret edilmektedir: “Biz Beytullâh’ı insanlara sevap kazanmaları için toplanma ve güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim’i namazgâh edininiz! İbrahim ile İsmail’e de: ‘Tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için bu Evimi (Kabe’yi) tertemiz bulundurun!’ diye emretmiştik.“[2] Hazreti Zekeriya ve Hazreti Meryem’in anlatıldığı Âl-i İmran Sûresi’nin 35. ve devamındaki âyetlerde itikâfın geçmiş Peygamberler ve ümmetlerde de cari olduğu kaydedilmektedir.
İtikâf; vacip, sünnet ve nafile olmak üzere üçe ayrılır. Vacip olan itikâf, adakta bulunan kimse için geçerlidir. Bu, en az bir gün olur ve gündüz oruçla geçirilir. Bu konudaki bir hadîste Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in kendisine “Cahiliye devrinde Mescid-i Haram’da bir gece itikâfta bulunmayı adamıştım; ne yapayım?” diye sorması üzerine “Adağını yerine getir.” buyurmuştur.[3]
Sünnet olan itikâfa gelince; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan’ın son on gününü mescitte itikâfta geçirmiş ve bunu her sene yapmıştır. Mescidin bir köşesini hasır veya örtüyle bölmüş ve burada gecelerini ve gündüzlerini ihyâ etmiştir. Esasen sünnet olan bu itikâfta hem Ramazan’ın son on gününü ve gecesini en güzel kıvamda ihya etmek hem de bu geceler arasında gizlenmiş olan Kadir gecesini idrak etmek vardır.[4]
Ramazan ayının son on günündeki sünnet-i kifâye olan bu itikâfı, sahabeden birçok kimsenin yanı sıra Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları da kendi hânelerinde namazgâh olarak tanzim ettikleri yerlerde gerçekleştirmişlerdir. Hattâ bu sünneti Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra da devam ettirmişlerdir.[5]
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gerek hayatında gerekse vefatından sonra kimi sahabilerin ve ezvâc-ı tâhirâtın itikâf uygulamasını sürdürmeleri sebebiyle âlimlerimiz, Ramazan’ın son on günündeki itikâfın sünnet-i kifâye olduğunu söylemişlerdir. Bu meyanda her bir beldeden bir kişinin itikâfa girmesiyle bu sorumluluk diğerlerinin üzerinden kalkmış olur.
Hazreti Âişe’den rivâyete göre; Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Hicret’in ikinci yılında orucun farz kılınmasından vefatına kadar Ramazan’da itikâf yapmıştır.[6] İtikâfta bulunduğunda zaruri bir ihtiyaç olmaksızın mescitten dışarı çıkmamıştır. Hattâ bir defasında saçlarını yıkamak istediğinde mescitle bitişikteki hücresi arasına bir leğen koydurtmuş ve Hazreti Âişe de O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) saçlarını yıkayıp taramıştır.[7] Bu itibarla Hazreti Âişe Validemiz demiştir ki: “Aslında mu’tekif için sünnet olan şey, hasta ziyaretine gitmemesi, cenaze merasimine katılmaması, kadına temas etmemesi, kadının tenine tenini değdirmemesidir.”[8]
Müstehab yahut mendub olan itikâf ise, vacip ve sünnet olan itikâfların dışında herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde itikâfa niyet etmektir ki, bunun belirli bir vakti ve mekânı yoktur. Bazı müçtehitlere göre nafile itikâfın süresi, birkaç dakika da olabilir. Hattâ mescide giren kimse, çıkıncaya kadar itikâfa niyet etse, orada kaldığı süre zarfında itikâfta sayılır. Nafile itikâfta oruç tutmak da şart değildir.
Mescitteki itikâf, genellikle erkeklere mahsus bir uygulamadır. Kadınlar ise evde, şahsî veya toplu olarak ibadet edebilecekleri bir yerde yahut namazgâhta itikâfta bulunabilirler. Şâyet mescitte kadınlar için tahsis edilen uygun bir mekân varsa, orada kısa veya uzun süreli itikâfa niyet edebilirler.
Ramazan Ayında İtikâf
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hicret’in ikinci senesinde orucun farz kılınmasından itibaren Ramazan aylarının son on gününü itikâfta geçirmiştir. Mescitte bir bölme yaptırmış ve özellikle orada geceleyin çok az uykuyla iktifa ederek ekser vakitlerini ibadetle ihyâ etmiştir. Gündüzlerinde ise ibadet, tâat, dua, Kur’an kıraati, namaz kılıp kıldırmak ve kısmen istirahat ile meşgul olmuşlardır.[9]
Hazreti Âişe (radıyallâhu anhâ) şöyle demiştir: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan ayında, diğer aylardan daha fazla ibadet yapmaya çalışırdı. Ramazan’ın son on gecesini sair gecelere nispetle daha ciddi ihya ederdi. Bu geceleri ihyâ etmeleri için hususiyle aile fertlerini de uyandırırdı. Ciddiyetle ibadete yönelir ve eşleriyle ilişkiyi keserdi.[10]
Ebû Hureyre (radıyallâhu anh) demiştir ki: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan’ın son on gününü itikâfta geçirirdi. Ancak vefat ettiği sene yirmi gün itikâf yaptı.”[11] Enes İbn-i Mâlik’in (radıyallâhu anh) rivâyetine göre bunun bir hikmeti, Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) önceki yılın Ramazan ayını seferde geçirmesi, dolayısıyla ertesi yıl yirmi gün itikâf yapmak suretiyle geçmişin kazasını da yapması sebebiyledir.[12]
Hazreti Peygamber’in İtikâf Hayatı
Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’de, henüz kendisine peygamberlik vazifesi verilmeden önce Hira Nur Dağındaki bir mağaraya çekilir, şehir hayatından uzaklaşır, aile fertlerinden ve insanlardan ayrı kalır, kendisini günlerce ve gecelerce ibadet ve tâate verir, itikâf ve inziva yapardı. Hazreti Âişe’nin naklettiği hadîste ifade edildiği üzere, Hira’da tehannüs ve tehannüf (kulluk ve ibadet) yapardı. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) kalbine insanlardan âzâde kalma, Rabbiyle beraber olma muhabbeti verilmişti.[13]
En meşhur ve makbul hadîs kaynağının müellifi İmam Buharî, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlik vazifesiyle ilk defa muhatap olmasına dâir hadîsleri, kitabının ilk bölümü olan Bed’ü’l-vahy (Vahyin Başlangıcı) bahsinde kaydeder. Bu sayede Buharî, kâinatta en yüksek hakikat olan Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliği ve vahyin başlangıcı meselesine bir mukaddime olarak O’nun itikâf ve inziva hayatını anlatmakla kitabına başlar. Ardından O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) vahye mazhar olması ve neticede Peygamberlik vazifesiyle teşrif buyrulmasıyla ilgili hadîsleri kaydeder.[14]
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamberliğinin ilk yıllarında Mekke’de gerek kendi hanesinde gerekse İbnü’l-Erkam’ın evi gibi muhtelif mekânlarda insanları dine davet eder. Müminlere rehberlik yapar, Kur’ân âyetlerini okur, dua ve niyazla Allah’a yönelirdi. Şüphesiz ki O, hem Mekke’nin hem de dünyanın en mukaddes mekânı olan Kâbe’de de ibadet ve itikâf yapardı. İlerleyen yıllarda müşrikler, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gündüz veya gece Kâbe’de ibadet ve tâatle meşgul olmasını istemeyip engellemeye çalışmışlardı. Gerek kendisine gerekse inananlara yönelik baskı ve tehditler iyice artınca Mekke’den Medine’ye hicret etmeye maruz bırakılmıştı. Kâbe’yi son kez ziyaret eden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), gözyaşları içinde kalbinin sesini şöyle dile getirmişti: “Ey Mekke, vallahi sen, Allah’ın yeryüzünde yarattığı en sevimli beldesin. Şâyet müşrikler beni buradan çıkmaya zorlamasalardı asla burayı terk etmezdim.”[15] Esasen Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’deki ibadet ve tâatleri itikâf kapsamında tahlil edilebilir. Mânevî âlemlerin gizli hazineleri ve anahtarları, bu türden manevi yönelişlerle irtibatlandırılabilir.
Medine döneminde ise Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), her şeyden önce bir mescit inşâ etmiştir. Mescide ait faaliyetleri çok yönlü ve çok fonksiyonlu olarak hayata geçirmiştir. Mescit, bir ibadet ve tâat yeri olmasının yanı sıra gerek Medine’deki gerekse dışarıdan gelen kimselerin irşadı, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin tatbiki, heyetlerin kabulü, dinî ve dünyevî işlerin görüşülüp istişare edilmesi… vs. gibi pek çok icraatın merkeziydi. Bu kutlu mekân, yerine göre bir mektep, yerine göre bir medrese, yerine göre bir tekke, yerine göre de bir ibadethane vazifesi görüyordu. Dolayısıyla mescidin pek çok fonksiyonları arasında itikâf mahalli olduğunu vurgulamakta yarar var.
Asr-ı Saadet’te mescit, vakit namazlarının cemaatle edâ edilmesinde erkeklerin yanısıra kadınlara da hitap ediyordu. Zîrâ kadınlar da Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kıldırdığı namazlara, erkeklerin arkasında saf tutarak iştirak ediyorlardı.[16] Kimi zaman kadınlar, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem), kendilerine vaaz ve nasihatte bulunmasını talep ediyorlardı.
Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), mescide iştirak eden erkek ve kadınlar topluluğuna sabah namazını uzun kıraatle kıldırır, namazın akabinde yerlerinden ayrılmaksızın kıbleye yönelir, evrâd, ezkâr, tevbe ve istiğfar, istiâze ve dua ile meşgul olurlardı. Aynı şekilde mescidde saf tutmuş vaziyette ashab-ı kirâm da dua, evrad ve ezkâr ile Allah’a yönelirlerdi. Mescitte adeta arı uğultusu gibi ses yükselirdi. Gönüller coşar, gözler yaşarır, eller yüce dergâha kalkar, dillerde ve dudaklarda dua, tazarru, niyaz, tevbe ve istiğfar cümleleri dökülürdü. Güneşin doğmasına kadar hattâ bazen yükselmesine kadar devam ederdi bu yönelişler. Mescitte ibadetle dopdolu geçirilen bu kutlu vakitler, Hazreti Peygamber ve ashabı için itikâf mahiyetinde ihyâ edilen en güzel zaman dilimleri idi. Nitekim onlar, güneşin doğmasına hattâ kimi zaman bir müddet yükselmesine kadar seher vakitlerini itikâf neşvesi içinde ibadetle geçirirlerdi. Dua, ezkâr ve istiâze olarak Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dilinden nakledilen nice inci ve mercan sözler vardır ki, bunlar hadîs kaynaklarında kaydedilmiştir. İmam Nevevî’nin el-Ezkâr adlı eserinde derlediği türden pek çok eser telif edilmiştir. Bu meyanda günümüzde de M. Fethullah Gülen Hocaefendi, hadîs kaynaklarından derlediği Dua Mecmuası (Mecmuatu’l-Ed’ıyeti’l-Me’sure) adlı eserinde, özellikle baş kısmındaki Sabah ve Akşam Dualarına büyük önem atfetmekte; sabah ve akşam vakitlerinde bu duaların ister ferdî isterse topluca okunmasını önemsemekte, Sünnet’e uymanın bir gereği olduğunu ifade ederek teşvik etmektedir.
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) muazzez ve müberra zevceleri, oturdukları hânelerinin bir köşesini namazgâh olarak tanzim etmişlerdi. Orada ibadet ve tâatlerini sürdürürlerdi. Hanelerinde geçirdikleri zamanın önemli kısmını itikâf nevinden ibadetle ihya ederlerdi. Hücresinde Efendiler Efendisi’ni (sallallahu aleyhi ve sellem) misafir etme nöbeti hangi hanımına gelmiş ise, onun hanesi şereflenirdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), misafir olduğu hücrede gecenin bir kısmında istirahat buyurur, bir kısmında namazgâh olarak tanzim edilen mevkide gece namazını (teheccüd) uzun uzadıya ifa ederdi. Vaktin sünnetlerini ve özellikle Kuşluk namazı gibi nafileleri de hanımlarının hanesindeki bu namazgâhlarda kılardı. Daha sonra mescide çıkarak farz namazı kıldırırdı. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ibadet hayatını birebir gören hanımları da aynı şekilde bunları kendi hayatlarına katarak tatbik ederlerdi. Nitekim Hazreti Âişe (radıyallâhu anhâ), Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) kuşluk namazını her daim kıldığını gördükten sonra hayatı boyunca bunu sürdürmeye azami gayret gösterirdi. Ayrıca kendisinden ilim öğrenmeye gelen erkek ve kadınlara da bu tür nafile ibadetleri tavsiye ederdi.[17]
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir defasında Cüveyriye Validemiz’in (radıyallâhu anhâ) hânesine uğradığında onu namazgâhta ibadet ve itikâf üzere bulur. Tekrar ona uğradığında aynı vaziyette görür ve ona şu faziletli duayı öğretir: “Sübhanallahi adede halkıhî, Sübhanallahi ridâ nefsihî, Sübhanallahi zinete arşihî, Sübhanallahi midâde kelimâtih”[18]
Enes İbn-i Mâlik’in annesi Ümmü Süleym (radıyallâhu anhâ), henüz on yaşındaki oğlu Enes’in elinden tutup huzur-u saadete gelir ve onu Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hizmetine adamak istediğini söyler; lütfedip kabul buyurmasını talep eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir anne olarak onun bütün içtenlik ve samimiyetiyle yaptığı bu talebini kabul eder ve muhatabını memnun eder. Nitekim Enes b. Mâlik, on yaşından yirmi yaşına kadar yaklaşık on yıl Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hizmetinde bulunur. Gecelerini annesinin oturduğu hânede, gündüzlerini ise Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında ve hizmetinde geçirir. Bir defasında Ümmü Süleym, namazgâh olarak tanzim ettiği yerde teberrüken namaz kılması için Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) hânesine davet eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Enes’i yanına alarak haneye teşrif buyururlar. Namazgâha geçerek imam olur, arkasında Enes ve küçük kardeşi, daha beride ise kadınlar saf tutar. Bundan sonrasında Ümmü Süleym, ibadet ve itikâfını Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) o hanede namaz kıldığı bu namazgâhta sürdürür.[19]
Netice
Geçmiş peygamberlerde ve ümmetlerde cârî olan itikâf, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile en güzel kıvamda ihyâ edilmiş, Sahabe-i Kirâm ve sonraki nesillerle temsil edilmiş, asırlarca tatbik edilerek sürdürülmüştür. Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve uygulamalarında itikâfın önemli bir yeri olduğu âşikârdır.
Kur’ân’ın bize isimlerini ve vasıflarını bildirdiği nice peygamber vardır ki, Allah yolunda kendilerini yüce hakikate adamış olarak vazifelerini bihakkın edâ etmişlerdir. Onlar bu ağır peygamberlik vazifesini yerine getirirlerken bir taraftan Rablerine en güzel kıvamda yönelerek itikâf neşvesi içinde kullukta bulunmuşlar, diğer taraftan da halkla beraber olarak onları hak ve hakikate davet etmişlerdir.
Sözlerin en güzeli “Kitâbullah”, yolların en güzeli “Peygamber Efendimiz’in Yolu”dur. “Peygamber Yolu” ise O’nun Sünnet’ine tâbi olmaktan geçer. Sünnet’e sarılmak ve onu hayata hayat kılmak, özellikle şartların ağırlaştığı günümüzde daha ziyade önem taşımaktadır. Bilhassa unutulan yahut unutulmaya maruz kalan Sünnetlerin ihyâsı, dün olduğu gibi bugün de Müslümanların en hayatî sorumluluklarındadır.
Unutulmaya maruz kalan sünnetlerden birisi de itikâftır. İtikâfın Ramazan ayına mahsus bir sünnet olarak bilinmesinin yanında sair zamanlardaki müstehab (mendub) olan yönü de vardır ki, bunu hayatın bütününe teşmil etmek gerekmektedir.
İtikâf, kişiyi beşerî ve nefsanî bir kısım arzu ve isteklerden alıkoymakta, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükseltmektedir. Bilhassa günümüzde insanları mâlâyâni şeylerden ve özellikle günah bataklığına sürükleyen her türlü eraciften, maddî ihtiras ve pürüzlerden koruyup arındıracak bu türlü maneviyat menfezlerine ihtiyaç vardır. Ferdî yahut topluluklar hâlinde itikâf neşvesiyle ifâ edilerek bunlar gerçekleştirilebilir.
Nice mâneviyat büyüğü, zamanlarının belli bir kısmını halkla beraber geçirirken önemli bir kısmını Hakk’la beraber olmaya adamışlardır. Onlar, mâneviyat koylarına dalarak gün ve gecelerinin belirli bir kısmını itikâf hüviyetinde geçirmeyi kollamışlardır. Zaten mâneviyat âleminde yol almak, Hakk davasına hizmette muvaffak olmak, Allah’la irtibatın kavi olmasıyla mümkündür.
Tasavvuf ehli arasında kemâle ermek için az konuşma, az yeme, az uyuma ve uzlete çekilip Rabbine yönelme şeklinde ifade edilen “kıllet-i taâm, kıllet-i kelâm, kıllet-i menâm ve uzlet anil’enâm” prensibi vardır. Kişi, bütün bunları en güzel kıvamda itikâf, inziva yahut uzlet diyebileceğimiz adanmışlık ruhuyla gerçekleştirebilir. Bunların yanı sıra itikâfın insana kazandıracağı kemâlâtı ve güzel hasletleri şöylece sıralayabiliriz:
Allah’a en yakın ve makbul bir kul olmanın yolu, itikâf ve inzivadan geçer.
Allah’ın en sevdiği kul olan Habibullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) benzemenin yolu itikâftan geçer.
Meleklerin duasına mazhar olmanın yolu itikâftan geçer.
Âhirete hazırlanmanın en kestirme yolu itikâftan geçer.
Kulluk şuuruna ermenin yolu itikâftan geçer.
Nefis muhasebesi yapmanın en selâmetli yolu itikâftan geçer.
Kalb ve ruhun derece-i hayatına girmenin yolu itikâftan geçer.
Ahlakî erdeme ermenin ve güzel hasletlere ulaşmanın yolu itikâftan geçer.
Günahlardan uzak durmanın ve günahlardan arınmanın yolu itikâftan geçer.
Kötü hasletleri terk etmenin yolu itikâftan geçer.
Şeytandan ve yoldaşlarından korunmanın yolu itikâftan geçer.
Ne mutlu itikâfı hayatına hayat kılan ve kendilerini Hakk’ın yolana adayan ruhlara!
Dipnotlar:
[1] Bakara Sûresi, 2/187
[2] Bakara Sûresi, 2/125
[3] Buharî, İ’tikâf, 16
[4] Buhârî, Leyletu’l-kadr 5; Müslim, İ’tikâf 7
[5] Müslim, İ’tikâf 5
[6] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 2/67, 129
[7] Buhârî, İtikâf 2
[8] Ebû Dâvûd, Sıyâm 80
[9] Buhârî, İtikâf 1-8; Müslim, İ’tikâf 1-12
[10] Buhârî, Leyletu’l-kadr 5; Müslim, İ’tikaf 7
[11] Buhârî, İ’tikâf 17
[12] Tirmizî, Savm 79
[13] Buharî, Bed’ü’l-vahy, 2
[14] Buharî, Bed’ü’l-vahy, 2-6
[15] Tirmizî, Menâkıb 68
[16] Müslim, Ezân 132
[17] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 6/106
[18] Müslim, Zikr 79
[19] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 3/136; 6/376
https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-hayatinda-itikafin-yeri-ve-onemi/#.XOLKtth7lhE
Belçika’da 8-18 yaş arasındaki öğrenciler arasında düzenlenen Robocup Junior finalinde Lucerna Koleji öğrencileri iki kategoride birincilik aldı. Ortaokul dalında başarı gösteren öğrenciler Belçika’yı dünya şampiyonasında temsil edecek ve Fransa’nın Bordeaux şehrindeki yarışmaya katılacak.
Kendi robotlarını kendileri tasarlayan, proglama dilini öğrenen öğrenciler jüri ve rakip okullar karşısında finale çıktı. Jüriden tam not alan robotlarını, başarıyla yarıştıran öğrenciler ‘sahne gösterimi ve kurtarıcı robot’ kategorilerinde mücadele etti. Lucerna Koleji’ni temsilen 16 öğrencinin katıldığı yarışmada 8 ayrı takım mücadele etti.

Öğrenciler kurtarıcı robot dalında ve ilkokul disiplininde birincilik, ortaokul disiplininde birincilik, gelişmiş ortaokul dalında birincilik ve ikincilik kazandı.
Avustralya’dan bütün dünyaya yayılan robot yarışmaları, dünyanın 30 ayrı ülkesinde düzenleniyor.
DÜNYA FİNALİ FRANSA’DA
Dünya Robocup finalinde, 45 ülkeden 450 takım yarışacak ve 3 bin 500 öğrenci kıyasıya yarışacak. Yarışma finaline 40 binden fazla ziyaretçi ve izleyici bekleniyor.
Sağlıktan spora her alanda robot tasarımı yapılan yarışmalarda öğrencilerin geleceğin teknolojilerine ilgisi ve innovasyon yeteneklerinin artırılması hedefleniyor.
Robocup’un başlama amaçlarında biri 2050 yılında tamamen robotlardan oluşan, yapay zekayla çalışan futbol takımı kurmak olarak duyurulmuştu. Kurulacak takımların karşılıklı maç yapacağı bir vizyonla ilkokul, ortaokul ve lise öğrencileri arasında robot teknolojileri ve yazılımları öğrenme teşvik ediliyor.
Hollanda’nın başkenti Amsterdam Delflandplein Meydanı’nda farklı dernek, vakıf ve gönüllü kuruluşların ortaklaşa düzenlediği sokak iftarına yaklaşık 300 kişi katıldı
Amsterdam Slotervaart Albertheijn Süpermarketler zincirinin sponsorluğunda gerçekleşen iftarda ilginç bir uygulama yapıldı. Amsterdam’da yaşayan 187 farklı milletten insanlar Albertheijn Süpermarketine giderek, helal ürünlerden istedikleri malzemelerini ücretsiz alıp, Delflandplein’de kurulan iftar masaları ve çadırlarına dağıttı.
İftarda iftarmee.nl hakkında bilgi veren Hollandalı Yazar Cees Buys, sokak iftarlarının mahalledeki inanları birbirlerine kaynaştırdığına vurgu yaptı: “Müslüman ülkelerden insanlar yakın zamanda ülkerindeki karışıklıklardan dolayı ikinci bir göç dalgası ile Avrupa ülkelerine sığındı. Tek amaçları var; Birlikte yaşamak, toplumsal uyuma katkı sağlamak. İşte bu gün o gündür. Burada bu sokak iftarında bunları birebir yaşadık. Bu gün çok insanlar ile birebir tanıştık. Birebir güzel diyaloglar kurduk. Hepsi vefakar ve cömert bu insanlar burada güzel bir organizeye imza atmışlar. Bu açıdan bu semt meydanında ki sokak iftar sofrasını son derece önemli bulduğumu arz etmek isterim. Bu organizenin oluşmasında emeği geçen iftarmee.nl ve diğer vakıf gönüllülerine teşekkür etmek istiyorum.”
Meydanda okunan ezanla oruçlarını açan katılımcılar, gece ilerleyen saatlere kadar sohbet etti. Semt sakinleri, güvenlik birimleri, yerel belediye ve farklı vakıfların temsilcilerinin iştirak ettiği sokak iftarına katılanlar duygu ve düşüncelerini Tr724 mikrofonlarına anlattı.
Janneke Blauwbroek: “Ben geçen yılda Amsterdam Delfladplein’de ki iftara katılmıştım. Bu semtte kalıyorum. Çok güzel bir fikir olarak bu inisiyatif başladı. Bu yılda farklı milletlerden insanlar kendileri evlerinde yemekler yaparak bu gün buraya getirdiler.Aslında kaynaşma adına ve paylaşma adına son derece önemli bir fikir idi. Mükemmel bir akşam ve iyi organize olunmuş bir iftar programı. Çok iyi bir atmosferde güzel yemekler yedik. Tek eksik geçen yıl ki musiki müzik ve derviş daha güzel idi. Bunun haricinde her şey yinede mükemmel idi.Tatlı emekler var idi. İnsanlar aslında bu tür ortamlarda birbirlerini daha samimi tanıyorlar. Kültürlerini ve dinlerini tanıyorlar. Paylaşmanın en güzel örneğini burada gördük. Ben yemek yapamadım burada ki iftara yemek yapanları buraya arabam ile taşıdım. Arkadaşlarım güzel yemekler yaptılar. “
Inneke van der Ster: “Güzel bir iftar akşamı farklı insanlar bir arada huzur içinde iftar programı düzenlediler. Bizleri buraya davet ettiler. Çok memnun kaldık. Tanımadığımız insanlar ile burada tanışma fırsatı bulduk. Farklı kültürleri bu etkinlikte tanıma fırsatı bulduk. Enteresan bir etkinlik iftar akşamları. Çok olumlu bulduğumu tekrar belirtmek isterim.”
Kosche Brands: “Çok sıcak bir hava var bu iftar akşamında. Güzel müzik ve sema gösterisi çok özel idi. İlk defa böyle bir ortamda bulunmaktan son derece mutlu olduğumu belirtmek isterim. Birlikte güzel yaşamanın en güzel örneği bu akşamda idi. İnsanlar birbirlerine son derece saygılı idi. Bunu çok önemli buluyorum.”
Tonke Kok: “Yemeklerden başlayalım çok tatlı ve iştah açıcı yemekler hazırlanmıştı. Ben şahsen hepsine tek tek teşekkür etmek isterim. Tek eksik hava az soğuk idi. Bir Türk genç kendi montunu çıkartıp bana verdi. Bu son derece nazik ve güzel bir davranış idi. Geçen yılda Amsterdam Delflandplein de bu sokak iftarına katılmıştım. Bu yılda katılmaktan onur duydum. Ben de bu akşama özel bir salata ve sebzeli bir yemek ile katkıda bulundum. Burada paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu gördük. Müslüman olmadığım halde çok sıcak buldum bu ortamı.”
Jonathan Backett (ABD): “Amerika’da yaşıyordum. Burada arkadaşlarım vasıtası ile buraya davet edildim. Hollandacam fazla yok. Geçen yılda bu iftara katılmıştım. Amsterdam’da böyle bir güzel iftar etkinliğinin yapılmasından son derece mutlu oldum. Tıpkı geçen yıl ki gibi güzel bir organize yapılmış. İftar yemeğinde kalıcı dostlukların oluştuğu kanaatindeyim. Her yıl katılmaktan mutlu oluyorum. Yemekler bir vesile tanışmak ise önemli. Tekrar teşekkür ediyorum.”
Antwerpen Fedactio gönüllülerinin sokak iftarı Merksem belediyesinin himayesinde yapıldı. Evleri birbirine bitişik iki Fedactio gönüllüsünün evinin önünde gerçekleştirilen iftar, mahallede okunan ezan ile açıldı.
İftarı beklerken yağmur yağma ihtimaline karşı evinden çadır getiren Belçikalı bir komşunun davranışı katılımcıları duygulandırırken, katılımcılar iftar ve Ramazan konusundaki meraklarını giderdiklerini söyledi.

İlk olmasına rağmen inisiyatifin başarılı olduğunu belirten katılımcılar, görülşlerini şöyle dile getirdi: Önümüzdeki yılda olmasını talep ettik. Program mahallenin ve farklı kültürlerin birbirlerini tanımalarına vesile oldu. Oruç tutan Müslümanları takdir ettik.”
Organizede yer alan Fedactio gönüllüleri ise programı şöyle değerlendirdi: ”İftar çok güzel geçti. Komşularımız oruç tutmamıza gerçekten çok saygı duyduklarını söyledi. Bir komşumuz da bize önceleri selam vermeye bile çekindiğini daha sonra Kerstmis’de verdiğimiz tebrik kartıyla selam vermeye başladığını ve bugünkü iftarla da bizlerin ne kadar diyaloğa açık birileri olduğumuzu ifade etti.”
Hollanda Kralı Willem-Alexander, Lahey’de farklı milletlerden Müslümanların organize ettiği iftar yemeğine katıldı. Transvaal semtindeki programa Kraliyet basın danışmanı ile birlikte gelen Kral Willem-Alexander, ilk kez bir iftar yemeğine iştirak etmiş oldu.

Akşam ezanının okunmasının ardından kendisine ikram edilen hurma ile yemeğe başlayan Willem-Alexander, iftar sofrasındaki süt ve harira çorbasından içti.
“Masada böyle özel bir insan olması çok güzel”
Masasındaki Müslüman gençlerle sohbet eden Kral, sorunlarını dinlediği Müslümanların problemleriyle ilgileneceğini söyledi. Semt sakinleri ise Hollanda Kralı ile iftar sofrasında buluşmanın son derece özel bir durum olduğunu ifade etti.
Farklı milletlerden insanların kendi evlerinde hazırladıkları yemekleri aynı masaya getirdiğine işaret eden Mohammed Tanger, duygularını şöyle dile getirdi: “Kendim buraya bir arkadaşım tarafından davet edildim. Bu tür iftar ortamları aile bağlarını güçlendirmesinin yanı sıra yaşadığımız Hollanda toplumunda birlik ve beraberliğin artmasına da neden oluyor. Masamızda Hollanda Kralı Willem Alexander gibi önemli bir insanın olması da iftara ayrı bir güzellik kattı. Son derece mutlu olduk.”

Hayırlı işlerin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle, bu yola açılmışlar ile çok uğraşırlar. Bu şeytanların bazılarının, insan şeklinde olduğuna bu süreçte çok açık bir şekilde şahit olduk. Camide, kürsüde, secdede…Kur’an başında nice şeytanlar gördük. Bunlar, yüksek insanî değerleri gaye-i hayal yapmış insanları kösteklemek, frenlemek, kündeye getirmek için lazım gelen her şeyi yaptılar. Yollarda kalıp dökülmeleri adına bütün tuzakları kurdular. Kimilerini derdest edip içeriye attılar.. kimilerini ayrıştırıp aynı zamanda onları değersizleştirmek için İblisten çok öte yalanlara başvurdular. Hor-hakir hâle getirip, tesirlerini kırmaya çalıştılar. Kimilerini zindanlarda ölüme, yokluğa mahkum ettiler. Ve böylece şeytanın bütün yıkma, yakma, dağıtma, derbeder etme yollarını değerlendirdiler. Bu kin, nefret ve hasetle durmadan da zulümlerine devam ediyorlar.
Şeytan ve onların insan suretindeki aveneleri, masum insanlara soykırıma varan bu zulümleri yaparken kendilerini bir şekilde hicret diyarına atmış muhacirler ile onlara kucak ensarın birbirine sımsıkı kenetlenmeleri, geride kalan kardeşleri için kederlenmeleri gerekir.
‘Allah, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar halinde, Kendi yolunda mücadele edenleri sever.’ (Saf Suresi, 61/4)
Bu aynı davaya gönül vermiş olmanın gereğidir. Vefanın en somut göstergesidir. Arkada müthiş bir yangının alevleri göklere yükselirken, hizmet gönüllülerinin kavuştukları rahat ortam içinde birbirlerini çekemeyip rekâbet etmeleri asla düşünülemez. Fakat, şeytan boş durmaz. Bu kardeşliği bozmak için hasetle, gıybetle, kıskançlıkla ha bire fitneyi körükler. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu endişesini çok açık bir şekilde dile getirmiştir.
Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. Cerrah (radıyallahu anh) Bahreyn’den çok miktarda mal getirmiş, Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, ondan pay almak için bekliyorlardı. İşte tam bu sırada Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mealen şöyle buyurmuştu:
“Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum. Ben asıl, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş imkânlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip, rekâbet edip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdan korkuyorum.”
Bediüzzaman Hazretleri, Şam’da Hutbe-i Şamiye’yi verdiği dönemde İslâm âlemi, büyük felaketlerle karşı karşıya bulunuyordu. Fakat, bu felaketlerin en şiddetlisinin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde bugün yaşandığını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte böyle bir ortamda Hazreti Üstad, yıllardan beri dura dura âdeta paslanmış ve işe yaramaz hâle gelmiş, bütün nöronları körelmiş, harekete geçme imkân ve kabiliyetleri kalmamış insanları bir kere daha maddî mânevî bütün duygularıyla harekete geçirme yollarını araştırmıştı.
Hazreti Üstad Şam’ın Emeviye Camii’nde verdiği bu hutbede, öncelikle ilerleyip yükselmemize mâni olan hastalıkların teşhisinde bulunmuş; sonra da âlem-i İslâm’ın yeniden dirilmesi adına gerekli olan reçeteleri sunmuştu. İşte onun teşhis ettiği en önemli hastalıklardan biri ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaların bilinmemesi; tedavi adına ortaya koyduğu reçete de meşveret ruhuyla vifak ve ittifak anlayışının yeniden diriltilmesiydi.
Bugün, eften püften bir kısım meseleleri ayrıştırıcı unsur olarak kullanmaktan kaçınmak uhuvvet ruhunun korunması adına son derece ehemmiyet arz etmektedir. Bir meselede hasende ittifak sağlanabiliyorsa, ahsende ihtilâfa düşülmemelidir. Farklı bir tabirle, şayet “daha güzel”in peşinde olmak bizi birbirimize düşürecekse, işte orada sükût etmek ve ”güzel”le yetinmek gerekir. Bu açıdan, sıradan bir güzellik etrafında birlik ve beraberlik tesis edilebiliyorsa, “daha güzel”, “daha daha güzel” demek suretiyle kardeşler arasında ayrışmaya gidilmemeli, ihtilaf ve iftirak vesileleri ortaya atılmamalıdır.
Evet, gerekirse insan başkalarının hissiyatını hesaba katarak kendi içtihatlarından vazgeçmesini bilmeli ve böylece teferruata ait bir kısım mülahazaların ihtilaf vesilesi yapılmasına fırsat vermemelidir. Bu zor şartlarda önüne çıkan dağları, tepeleri aştığı gibi dost ve arkadaşlarının kusurlarını da kulluk yolundaki imtihanlar olarak görmeli; sabır ve hoşgörü ile onları aşmaya gayret göstermelidir.
Biz ucuz bir şeye değil, ebedî saadete talibiz. Ondan da çok öte, Üstad Hazretlerinin Yirminci Mektup’ta verdiği ölçüler içinde “dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatına ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen bir “Cemîl-i Zülcelâl”in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna” talibiz. İşte, ardına düştüğümüz hedef bu kadar pahalı olunca, o hedef nispetinde de sıkıntıya katlanmamız, imtihanlardan geçmemiz gerekir. O büyük hedefe yürüdüğümüz yolda birer tepe şeklinde önümüze çıkan sevmediğimiz tavır, söz ve davranışları o kutlu hedef hatırına imtihan vesilesi bilmek ve güzel huyla onları aşıp tekrar yola koyulmak gerekir.
Uhuvvet, İlâhî lütuflara vesiledir. Kendi irademizle aynı çizgide olma, bozgunculuk yapmama ve bir saf teşkil etme gayreti yoksa, semanın bereketi ve Allah’ın muvaffak kılması gibi bir nimeti beklemek boşunadır. Özellikle bugün Mü’min kardeşlerimizle uyum meselesi çok büyük önem arz etmektedir. Çevremizle münasebetlerimizde de birlikte yaşama ahlâkına dikkat etmeli, uyumu bozmamaya azami gayret göstermeliyiz.
Bakın Bediüzzaman bize ne diyor:
‘Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki o düsturu cidden nazara almalısınız:
Hayat, birlik ve beraberliğin neticesidir. Kaynamış beraberlik gittiği vakit, manevî hayat da gider. “Sakın birbirinizle ihtilâf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider.” (Enfâl Sûresi 8/46) işaret ettiği gibi, dayanışma bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Dayanışma ile içtima etse yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört Hakk’ın hizmetçisi, ayrı ayrı ve amelleri taksim etmemek cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle (kardeşlikle), birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir dayanışmayla, birbirinin aynı olmak derecede bir kaynaşma sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.
Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi aydınlatacak elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine yardım etmeye mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünkü vazifesini hafifletiyor. Hak ve hakikatin, Kur’ân ve imanın hizmeti olan büyük yüce bir hazineyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder.
Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdeta, her biriniz ötekinin faziletlerini yayınız.
Kardeşlerimizden İslâmköylü Hafız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği kardeşlik hissini, çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:
O zât yanıma geldi; ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. “O daha çok hizmet eder.” dedim. Baktım ki Hafız Ali tam bir samimiyet ve ihlâsla, onun üstünlüğüyle iftihar etti, zevk aldı. Hem Üstadının severek bakmasını celbettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillah, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor.’
Ve Enes b. Malik (r.a) anlatıyor: Bir gün Peygamberimiz’le (sav) beraberdik. Allah Rasûlü:
Ensar’dan Sa’d isimli biri geldi. Selam verdi. Ayakkabıları sol elinde idi. Yeni abdest almış, yüzünden su damlıyordu. Peygamberimiz, ertesi gün de bir üçüncü gün de aynı zat için bu müjdeyi tekrarladı.
Bunun üzerine genç sahabî Abdullah b. Amr b. Âs (r.a) bu zatın peşinden gitti. Ona:
Abdullah, Cennetlik olan bu zatın farklı nafile ibadetini merak ediyordu. Ancak farklı bir gece namazı yoktu. Sadece konuştuğu zaman güzel sözler söylüyordu.
Üçüncü gün akşamı o zata Peygamberimiz’in müjdesini haber verdi. Farklı nafile ibadeti olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Sa’d:
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)
‘Nasıl ki, insanın bir eli diğer eliyle rekabet etmez, bir gözü diğer gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez… Hatta hepsi birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter, ihtiyacını karşılamasına, vazifesini yapmasına yardım eder. Yoksa insanın hayatı söner, ruhu gider, cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabet edercesine uğraşmaz, biri diğerinin önüne geçip ona hükmetmez; birbirlerinin kusurunu görüp tenkit ederek çalışma şevkini kırmaz ve birbirlerini miskinliğe düşürmezler. Belki bütün kabiliyetleriyle, hareketlerini asıl maksatlarına yöneltmek için birbirlerine yardım eder, böylece hakiki bir dayanışma ve ittifakla varoluş gayelerine yürürler. Eğer birbirlerine zerre kadar saldırıp hükmetseler o fabrika karışır, yapılan işler neticesiz kalır. Sahibi de o fabrikayı tamamen yıkıp dağıtır.
İşte, ey Risale-i Nur talebeleri ve Kur’an’ın hizmetkarları!
Sizler ve bizler, insan-ı kamil ismine layık öyle bir şahs-ı manevinin uzuvları ve ebedi hayatta sonsuz saadeti getirecek öyle bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Rabbimizin, ümmet-i Muhammed’i (aleyhissalatu vesselam) kurtuluş sahili olan “Daru’s-selam”a çıkaracak bir gemisinde çalışan hizmetkarlarız. Elbette, dört ferde bin yüz on bir ferdin manevi kuvvetini veren ihlas sırrını kazanarak dayanışmaya ve hakiki birliğe muhtacız, mecburuz.’ Vesselam…
Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR
Son beş yıldır insanlar ağır ve tahammülü zor bir süreçten geçiyor. 15 Temmuz’dan sonra Hizmet insanlarına baskı linçe dönüştü. Dünyanın hiçbir hukuk sisteminde suç sayılamayacak absürd sebeplerden dolayı bir kesim kitlesel kıyıma ve kırıma maruz bırakıldı. Bebelerden, dedelere, nenelere kadar her yaştan insan toplumda histeri haline gelen nefretten etkilendi. En yakın arkadaşları, akrabaları insanları dışlıyor, mesnetsiz şekilde suçluyor. Devletin tepesine çökmüş ilkesiz, hukuksuz bir güruh hedef gösteriyor diye bazen analar-babalar bile vebaline şahit olmadığı yavrusunu “hain” ilan ediyor.
Hapisler, sürgünler, iftiralar, dışlamalar, işten atmalar, ülkesini terk etmek zorunda kalmalar ve daha sayamadığım pek çok gaile insanları bunalttı, daralttı. Süre uzadıkça yaşananların olumsuz etkileri katlanıyor. Tahribatın maliyeti giderek daha görünür hale geliyor. Yaşadıkları nedeniyle ruh dünyası allak bullak olan, psikolojik tedavi gören, ağır ilaçlar kullanan, hayata küsen, kabuğuna çekilen çok insan var. Ama sürecin olumsuzluğu sadece psikolojik değil. Pek çok insanda ciddi fizyolojik rahatsızlıklar da görülür oldu. Sürekli gerilim ve gerginlik hali hastalıklar şeklinde tezahür ediyor. Kansere yakalananlar, ülseri çıkanlar, kalp rahatsızlıkları artanlar var. İşkenceden kalıcı rahatsızlık oluşanlar ayrı bir konu. Yurdunu terk edip göçe zorlanan, ülkesinde kaçaklar gibi yaşamak zorunda kalan, ağır şartlar ve bunaltıcı ortam nedeniyle ruh sağlığıyla birlikte beden sağlığını yitirenler var. İnsanlar yüksek gerilim, kaygı, belirsizlik sebebiyle ani tansiyon yükselmelerine maruz kalıyor. Bu nedenle sebepsiz ağrıları olan, uykusuz geceler geçiren, türlü illetle uğraşan çok insanımız var. Kadınlarda ve çocuklarda dönemin izleri daha derin. Uzun vadede daha neler çıkacak tahmin edemiyoruz.
Böylesi ifritten bir dönemde en kötüsü, dertlerinle baş başa kalmak! Arayanın, soranın olmaması! Derdinle dertlenen, çözmeye çalışan birilerini bulamamak! Senin için dua eden, seni hatırlayan kimseleri çevrende görememek! Yalnızlık, terk edilmişlik, değersizlik hissi maddi dertlerden daha büyük dert oluyor ve bir topak gibi oturuyor insanların yüreğine. Vefasızlık, selamı-sabahı çok görme, yok sayılma onulmaz yaralar açıyor duyarlı kişilerde.
Bu tür dönemlerde birbirimize hayırhah olmak, arayıp sormak, dertleri paylaşmak çok daha önemli. Kimin ihtiyacı var, kimin derdi var diye çevremizi yoklamak lazım. İnsanların en büyük sıkıntısı karnını doyurmak değil. Elbette aç ve açıkta olanı gözetmek, ihtiyaç sahibini bulup ihtiyacını gidermek üzerimize vecibe. Ama bunu başkaları da yapabiliyor. Ülke dışına çıkınca “gavur” diye tepeden baktıklarımızın bizden daha insan olduğunu gördük. Yurt dışında belediyeler, yardım kuruluşları, bazen bir Alman, bir İngiliz yapıyor bu işleri. Maddi ihtiyaçların ötesinde bu zor zamanda, kasvetli dönemde insanlar acı kahveye, bir bardak çaya ve yanında iki kelam etmeye muhtaç. Muhabbete, dertleşmeye, halleşmeye aç.
İnsanları yalnızlığa terk etmek, arkadaşlarımızın sıkıntılarına ilgisiz kalmak bir vefasızlık. Ama kendini yalnızlığa terk etmek daha onulmaz, çaresi bulunmaz bir durum. Yalnız kalmak, içe kapanmak, kendini tecrit etmek bazen dinlendirici, tefekküre, muhasebeye sevk eden bir hal olsa da, bunu devamlı hale getirmek kanaatimce iyi bir tercih değil. En azından en çok paylaşmaya, halleşmeye, konuşmaya ihtiyacımız olan böylesi zamanlarda değil. Panjurları kapatmak, dostlarla bağı koparmak sadece yaşadığımız travmayı derinleştirecektir. Maalesef farklı seviyelerde bu tür davranışları benimseyen arkadaşlarımız var. Tepkisel ve fevri yaklaşımlarla kendimizi tecrit etmek yerine, oturup kalktığımız insanları daha itina ile seçebiliriz. Ama köşemize çekilip kadere küsmek, eylemsiz kalmak, hayata tutunmak için çaba sarf etmemek kendimizi çürümeye terk etmek olur.
“Benim dertlerim büyük, ciddi sıkıntılarım var!” diyerek hep başkasından medet ummak da çözüm değil. Kendi derdimize rağmen pekala biz de başkalarına muin, hayırhah olabiliriz. Belki de attan düşenin halinden attan düşen daha iyi anlayacağı için çabamız hem onlara hem bize ilaç olacak! Böylece belki bizim de derdimiz azalacak! Paylaştıkça, konuştukça, dertleştikçe birlikte rahatlayacağız. Hayattan yılıp köşemize çekildikçe, arkadaşlarımızdan uzaklaştıkça sıkıntılarımız büyüyecek, dertler ağırlaşacak! Kendimizi tecrit ederek iyi bir çevrede sosyalleşmeyi hak eden çoluk çocuğumuza da zulmetmiş, onları da cezalandırmış olmayacak mıyız?
Hayırhahlık, kardeşlik, ahiretlik, sağdıçlık, dert ortağı, gönüldaşlık gibi bizim kültürümüzde yakın dostluğu ifade eden pek çok kelime var. Bu kavramlar ve onların gerektirdiği davranışlar sıkıntılı anlarda önem kazanıyor. Sevinçli günde, rahat dönemde arkadaşlık kolaydır. Hayırhahlık, en zor zamanda, en dar halde dostun yanında olabilmektir. Herkesin uzak durduğu, vebalı muamelesi yaptığı, itip kaktığı zaman destek olabilmek, umut verebilmektir.
Hayırhah olmak, yol arkadaşının hayrını düşünmek, yolun sıkıntıları hakkında uyarmaktır. Başına iş geldiğinde arkadaşını kendi haline bırakmayıp el uzatmak, bulunduğu halden çıkarmaya çalışmaktır. Hayırhah olmak, hep dostun arzu ettiği şekilde konuşmak demek de değildir. Onun iyiliğini, maslahatını düşünmektir. Dostun hata içinde ise incitmeden, kırmadan doğruyu göstermektir. Sırtındaki akrebi haber vermek ve kurtulmasına yardımcı olmaktır. Sana dost olduğunu söyleyenler hep duymak istediğin şeyleri söylüyor, sana sürekli övgüler yağdırıyor, ama önündeki tehlikelerden haber vermiyorsa gerçek dost ve hayırhah değildir. Gerçek dost acı hakikatleri de söyler. Zira zarar görmeni istemez. Hakiki arkadaş problemleri yok saymaz, ihmal etmez, örtbas etmez.
Sosyal bir varlığız ve bir sosyal çevreye ihtiyacımız var. Muhabbete, arkadaşlığa, dertleri/sevinçleri paylaşmaya ihtiyacımız var. Bugünlerde bu ihtiyaç ekmek kadar, su kadar zaruri. Büyük bir deprem yaşandı. Eski hayatımıza dair pek çok şey yıkıldı, tahrip oldu. Ama hayat devam ediyor ve biz yine bir sosyal çevrede yaşamak, arkadaşlar, dostlar edinmek, ömrümüzü değerli kılacak işler yapmak durumundayız. Dikkatli olmak, sorgulamak, hüsnü zan yanında ademi itimatı elden bırakmamak önemli. Ancak bütün bunlara rağmen yeni dönemde, yeni coğrafyalarda hayatımızı yeniden kurmak, normalleştirmek, travmalardan kurtulmak zorundayız. Bu ağır ve zor işi kendi başımıza yapamayız. Güvendiğimiz dostlarımızla, arkadaşlarımızla hayatımızı yeniden inşa edeceğiz. Küslüğü, alınganlığı bir tarafa bırakıp hayırhahça birbirimize destek olacak, el uzatıp, dert paylaşıp yükümüzü hafifleteceğiz. Hayata tutunmak ve ayakta kalmak için!
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi