Risale-i Nur’u okuma ve anlamaya yönelik derslerimize hazırlık sadedinde istifadelerinize sunduğumuz “İman” serimizin dördüncü sohbetinde, imanın inkişafı için gerekli yöntemler içerisinde Kuranî usulün açılımı olan Risale-i Nur metoduna yer verdik. Risale-i Nur, tıpkı Kuran’ın kâinat kitabını akıl ve mantıkla okuması, insanları ikna ederek iman hakikatlerini anlatması gibi kainatı kelime kelime, harf harf okuyor. Bunun için asrımızın ilim, fen ve tekniğini nazara alıyor; hatta onlardan örnekler veriyor. İnsanlar medeni oldukları için medenileri ancak akılla ve ikna ile iman sarayına davet ediyor. Sohbetimizi sosyal medya hesaplarınız aracılığıyla ve Whatsapp üzerinden dostlarınızla da paylaşmayı lütfen ihmal etmeyin. Rabbimiz her birimizi hakiki imanı kazanan kullarından eylesin. Videolardan anında haberdar olmak için abone olabilir, zil butonuna tıklayarak bildirimleri açabilirsiniz: https://www.youtube.com/cemiltokpinar… Twitter’da takip için: https://twitter.com/CemilTokpinar
“Kim Bu Abiler?” Programının bu haftaki bölümünde Mehmet Ali Şengül ile yapılan özel röportaj var. Bugünlerde yaşanan olaylardan hizmetle tanıştığı ilk günlere kadar her türlü soruya samimi cevapların yer aldığı programın 3.Bölümü MC EU TV’ de yayınlandı.
İşte 3.Bölüm:
Dünya Çocuk Hakları Günü’nün 30’unucu yıl dönümü nedeniyle Avrupa Parlamentosu’nda toplantı düzenlendi. Toplantıya konuşmacı olarak katılan Aktivist Eşe Karaduman, AB Parlamentosu’na “Türkiye’deki tutuklu 864 bebek için ne yapıyorsunuz?” diye seslendi.
Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra başlatılan tenkil sürecinde yüzbinlerce insan haksızlığa, işkenceye ve hukuksuzluğa maruz kaldı. AKP iktidarının başlattığı insan hakları ihlallerinden en fazla etkilenenler ise çocuklar oldu. Anne ve babası cezaevinde olan çocuklar, akrabalarının yanında kalmak zorunda bırakıldı. Daha küçük yaştaki çocuklar ve bebekler ise anneleriyle birlikte cezaevine girdi ve hayatının en güzel anlarını tutsak olarak cezaevinde geçirmeye mecbur kaldı.
Avrupa Birliği Parlamentosu’nda Dünya Çocuk Hakları Günü nedeniyle bir toplantı düzenlendi. Toplantının açılışını Bürüksel Kraliçesi Queen Mathilde yaptı. Toplantıya Aktivist Eşe Karaduman’da konuşmacı olarak katıldı. Karaduman katılımcılara Türkiye’deki tutsak 864 bebekten ve cezaevindeki tutuklu binlerce masum insandan bahsetti.

“TÜRKİYE’DE HAPSEDİLEN 11.000 KADIN VE 780 ÇOCUK VAR“
Türkiye’de yıllardır süren siyasi sorunlardan dolayı hakları elinden alınan çocukların durumu hakkında konuşan Eşe Karaduman, “İstatistiksel olarak, şu anda Türkiye’de hapsedilen 11.000 kadın ve 780 Çocuk var. Ülkemdeki politik atmosfer nedeniyle Almanya’ya gelen bir Türk mülteciyim. Buraya kızımla birlikte gelme şansım oldu ama o kadar çok kadın ve çocuk bu fırsata sahip olmadılar ve hala politik sistemin adaletsiz olmasının sonuçları yüzünden acı çekiyorlar. Burada çocuk hakları bildirgesini kutluyoruz.” dedi.

“Bu hak, Türkiye tarafından 29 yıl önce 1990 yılında imzalanmıştır” hatırlatmasında bulunan Karaduman, “Ancak bu yıl itibariyle, 2019’da 6 yaşın altındaki bebekler ve çocuklar anneleriyle birlikte cezaevlerindedir ve binlerce çocuk temel haklardan mahrumdur.” diye tepki gösterdi.
“ÇOCUK HAKLARI KOMİTESİ, ONLARA YARDIM ETMEYE ÇALIŞTI MI?”
“Sorum şu;” sözleriyle AB Parlamentosu’na seslenen Karaduman, “Çocuk hakları komitesi bu mağdur çocukların durumunu analiz edip gözden geçirdi mi? Hiç onlara yardım etmeye çalıştılar mı? Çözüm olarak neler yapılabilir?” dedi.
AB Parlamentosu önünde sandalyelere bağlanmış siyah balonlarla tutsak 864 bebek için eylem yapıldı. Her bir sandalyeye cezaevinde tutsak tutulan bebeklerin ve çocukların hikâyeleri yazıldı.
Kimi kamera karşısına geçti özgürlük çağrısında bulundu, kimileride kemanının telleriyle zulümü nota nota duyurdu.
Gücü yeten 7’den 70’e herkes Avrupa’nın en ünlü meydanlarına ellerinde pankartlarla koştu.

Bugün Dünya Çocuklar Günü.Türkiye’de resmi rakamlara göre 0-6 yaş arası 780 çocuk cezaevinde büyüyor.Pek çok haklarından mahrum.Yaşıtları parklarda oynayıp mavi gökyüzünde uçurtmalar uçururken onlar işlemedikleri suçlara kurban ediliyor.
Vicdanlar ağır yaralı.Ancak duyarlı insanlar “Tutsak Bebekler”in gür sesi olmaya devam ediyor.
Avrupa’nın pek çok ülkesinde insanlar bebekler için sokaklara indi.Fransa’da Almanya’ya Belçika’dan Hollanda’ya özgürlük nidaları yükseldi.
BELÇİKA/BRÜKSEL
Gösterilerin ilk adresi Belçika’nın başkenti Brüksel’di. 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde, Türkiye cezaevlerindeki 780 bebek için özgürlük çağrısı yapıldı.

Belçika’nın başkenti Brüksel’de HRD derneği tarafından basın açıklaması düzenlendi
Avrupa Parlamentosu’ndaki panel öncesi bina önünde toplanan bir grup hak savunucusu ve aktivist, cezaevlerindeki çocukların bir an önce cezaevinden çıkarılmasını istedi. Ellerindeki dövizlerle hukuksuzluğa dikkat çeken grup adına yapılan açıklamadA “Zulmün en masum kurbanlarının çocuklar” olduğu vurgulandı.
Live from our Children’s Day event in Brussels #EUforChildren https://t.co/AYyC9Tyogr
— Solidarity with OTHERS (@OthersInfo) November 20, 2019
FRANSA/STRASBOURG

ALMANYA/BERLİN


ALMANYA/BÖBLİNGEN

ALMANYA/MARBURG

FRANSA/PARİS

20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde, Türkiye cezaevlerindeki 780 bebek için AB’nin başkenti Brüksel’de özgürlük çağrısı yapıldı.
Avrupa Parlamentosu’ndaki panel öncesi bina önünde toplanan bir grup hak savunucusu ve aktivist, cezaevlerindeki çocukların bir an önce cezaevinden çıkarılmasını istedi. Ellerindeki dövizlerle hukuksuzluğa dikkat çeken grup adına yapılan açıklamada “Zulmün en masum kurbanlarının çocuklar” olduğu vurgulandı.
Yapılan açıklamada şöyle denildi:
-Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin imzalanmasının 30. yıldönümünü idrak ederken, dünyada genelinde çocuk hakları halen tam olarak korunamamaktadır.
-Bugün, dünya çocukları göçten çocuk işçiliğe, çocuk askerliğinden insan ticareti ve cinsel istismara birçok sorunla karşı karşıya bulunuyor.
-Türkiye’de, çocukların güvenliği yalnızca kişi ve grupların yasadışı faaliyetleri değil, aynı zamanda otoritelerin insan haklarına saygısızlığı tarafından da, bilhassa Temmuz 2016’dan bu yana tehdit edilmektedir.
Altı yaşın altında yüzlerce çocuk halen anneleriyle beraber demir parmaklıklar ardında tutulmaktadır.
-Siyasi nitelikli yargılama süreçlerinin hedefi olan anneler, Türk ceza hukukunun küçük çocukların annelerinin hapis cezalarının ertelenmesini öngören hükümlerinden yararlanamamaktadır.
-Anne babaları bu baskıdan kaçmaya karar veren çocuklar, Türk-Yunan sınırındaki Meriç nehrini geçmek veya Türkiye’nin batı sahiline yakın Yunan adalarına botla geçmek gibi tehlikeli yolculuklara çıkmak zorunda kalmaktadır. Bu yolculuklarda botların alabora olması sonucu toplam 17 çocuk can verdi.
-Dört çocuk cezaevlerindeki aile üyelerini ziyaret etmeye giderken yolda geçirdiği trafik kazaları neticesinde vefat etti.
Üç çocuk hapiste veya gözaltında hayatını kaybetti.
-Yetkililerin keyfi şekilde kendisine pasaport çıkarmaması nedeniyle yurtdışına tedavi için seyahat edemeyen bir çocuk, hastalık neticesinde aramızdan ayrıldı.
-Ve bir kanser hastası çocuk, kötüleşen sağlık durumuna rağmen hapisteki babasını görmesine izin verilmemesinin ardından hayatını kaybetti.
-Bu önemli gün vesilesiyle, Türkiye’nin yoğun ve ayrım gözetmeyen baskı politikalarının bu masum kurbanlarını saygıyla anıyor, Avrupa Birliği ve uluslararası topluma Türkiye’yi çocuk haklarına saygı göstermeye sevk etmeleri için çağrıda bulunuyoruz.
Genceciktiniz. Tertemizdi simalarınız…
Dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getirmek için sarfettiğiniz çaba gürültüsüzdü.
Hiç alkış beklemediniz. Kimseye diyet borcunuz da yoktu.
İyiliği çoğaltmak için sergilediğiniz çaba kötülüğün taarruzuna uğradığında yolunuzdan dönmediniz.
Suçlandığınız şey olmadığınız çok aşikardı, ama sizi savunan çıkmadı. “Şerrin mekaniği”ni bilmediğiniz için, kötülerin sizden ne istediğini anlamadınız. Size düşmanlık etme konusunda nasıl bir dil ve eylem birliği halinde olduklarını da…
Geri çekilmediniz.
Zulüm şiddetini ne kadar artırırsa artırsın vazgeçmediniz kendiniz olmaktan.
Durup seyretmediniz. “Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler” diyordunuz soranlara. Islaha kabil olan herkes ıslah olsun istiyordunuz.
Kalbe giden tüm yollar tıkalıydı, ama siz hala maşeri vicdana güveniyordunuz. Duygularınıza takılıp kalmıyor, amelinizi neticeye bağlamadan iradenin hakkını vermek için çabalıyordunuz.
Size gadredenler Efendimiz aleyhisselatü vesselamın üzerine işkembe koyan müşriklerle aynı kumaştandı.
Bilal-i Habeşi’ye “Kara karga” diyenlerle aynı üslupla yaftalıyorlardı sizi.
Hazreti Hatice gibi, maddi manevi mahrumiyetleriyle hırpalansanız da yüreğinizi mazlumlara mekan kılıyor, imkan ve kabiliyetlerinizi seferber ediyordunuz..
Uhud’da Nesibe, Kerbelâ’da Zeynep’tiniz. “Güzel netice müttakilerindir.” (A’râf 128) ayetine iman ederek hâlin kaosundan kurtuluyor, geleceğin iklimlerinde dolaşıyordunuz.
Sizinle savaşmak masumiyetle savaşmak demekti. Hamile kadınlarla, kundaktaki bebeklerle savaşmak. Silahını hastalara ve yaşlılara doğrultmak. Çocuklarını emanet ettiğin öğretmeni “terörist” diye karalamak demekti.
Ve kimse masumiyet karşısında galibiyetini ilan edemezdi.
Edemediler…
Sizi hapse attılar, ama yüzünüzdeki tebessümü silemediler…
Büyük ve ciddî istihâleler arefesinde bulunuyoruz. Toplum sancı sancı üstüne kıvranıp duruyor ve yeni bir şeyler doğurma eşiğinde… Yıllar yılı binbir paradoksla kendine has çizgiden uzaklaşmış yığınlar, gelecek hakkında oldukça endişeli ve ümitsiz. Yürekler dermansız.. zihinler fakir.. ilhamlar sevimsiz…
Ruh dünyası böylesine sarsık ve istikbâli iç içe kaos, canı dudağında perişan kitleler, dizlerine derman, yüreklerine fer bekliyorlar. Kendisinden hayat ve saadet umduğu havârisini, iman ve ümit mesajlarıyla karşısında bulması, onun için en hayatî bir mevzudur.
Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Bu itibarladır ki, sağlam inanç mahsulü çok şeyler, bazılarınca hârika zannedilmektedir. Aslında, ümit, azim ve kararlılık, iman dolu bir kalbe girince, beşerî normaller aşılmış olur. Bu seviyede gönül hayatına sahip olamayanlar ise bunu fevkalâdeden sayarlar.
Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikden asla söz edilemez.
Fert, ümitle varlığa erer; toplum onunla dirilir ve gelişme seyrine girer. Bu itibarla, ümidini yitirmiş bir fert var sayılamayacağı gibi, ümitten mahrum bir toplum da felç olmuş demektir.
Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir. Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudret-i Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla her şeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır. Bu sayede, zerre güneş; damla derya; parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu hâline gelir.
Âdem Nebi (as), semâsının karardığı, azminin kırıldığı ve canının dudağına geldiği bir devrede, ümitle silkindi, “Nefsime zulmettim.” dedi ve dirildi. Şeytan ise, gönlünden akıttığı ümitsizlik kan ve irini içinde bocaladı durdu ve nihayet boğuldu…
Her gönül eri ümitten bir meş’âle ile yola çıkmış, bununla tufanları göğüslemiş; fırtınalarla pençeleşmiş ve dalgalarla boğuşmuştur. Kimisinde ümit bir Cûdî tomurcuğu, kimisinde İrem bağları kimisinde de Medineleşen bir Yesrib haline gelmiştir. Bu vâdide her ümit kahramanı, aynı zamanda Hakk katının azizi, halkın da bayrağı olmuştur.
Ümit ve azimle coşan bir Berberî köle, Herkül sütunlarına yeni bir nâm getirmiş ve deniz aşırı ülkelerin efsanevî kahramanı olmuştur. Ve, yine ümitle yıldırımlaşan genç bir serdar, çağlarla oynamış ve beşer tarihinde pek az insanın elde edebildiği yüceliklere ermiştir.
Bir de, her şeyin bittiği; milletin kaddinin büküldüğü, gururunun kırıldığı devrede, iman ve ümidin dâsitânî bir hâl alması vardır ki; inancın derecesine göre, onu elde eden, kâinata meydan okuyabilir; ellibin defa çarkı, düzeni bozulsa sarsılmadan yoluna devam eder; yoklukta, varlık cilvesi gösterip ölü ruhlara can olur.
Ümitle uzun yollar aşılır; ümitle kandan irinden deryalar geçilir ve ancak ümitle dirliğe ve düzene erilir. Ümit dünyasında mağlup olanlar, pratikte de yenilmiş sayılırlar. Ne yiğitçe ve çalımla yola çıkanlar vardır ki, iman ve ümit zaafından ötürü, yarı yolda kalmışlardır. Küçük bir zelzele, gelip geçici bir fırtına, akıp giden bir sel, onların azim ve iradelerini de beraber alıp götürmüştür. Ya kendilerine ümitle bağlanılıp sonradan onlarla beraber yeis bataklığına düşüp boğulanların hâli, o hepten yürekler acısıdır.
Aslında gerçeği bulamamış ve ona dilbeste olamamış kimselerin başka türlü olmaları da mümkün değildir. Makama, mansıba ümit bağlamış; servete, sâmâna gönül vermiş ve gelip geçici, yıkılıp gidici şeylerle avunup durmuş kimselerin, er geç hüsrana maruz kalacakları muhakkaktır.
Solmayan renge, sönmeyen ışığa, batmayan güneşe dilbeste olan bir ruhtur ki; gecesi sabah aydınlığında, gündüzü cennet bahçeleri gibi rengarenktir. Böylelerinin, karanlık bilmeyen ufuklarında güneşler kol gezer ve değişen mevsimler, farklı manzaraların büyüleyici meşherleri gibi birbirini takip eder durur. Veyahut her biri bir ulu ağaç gibi, semaya doğru ser çekmiş ve kök kök üstüne zeminin derinliklerine inmiştir ki; ne karın, dolunun şiddeti, ne de tipinin, boranın yakıp kavuruculuğu onları müteessir etmez. Sonsuza bağlanmış ve ümitle dolu bu gönüller, bahar demez, yaz demez; hazan demez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve o görkemli kametten bekleneni yerine getirirler.
Bizler topyekün bir millet olarak, dayanıp darılmayan, azmedip yılmayan ve hele ümitsizliğe asla kapılmayan yol göstericilere; ekmek kadar, su kadar, hava kadar ihtiyaç içindeyiz. Hevesle yola çıkıp hevâlarına göre aradıklarını bulamayınca, ya ümitsizliğe düşmüş veya Yaradan’la cedelleşmeye girişmiş olanlara gelince; onlar bizden, biz de onlardan fersah fersah uzak bulunmaktayız. Mâmâfih, feleğin geniş dairedeki çark-ı çemberi, hiçbir zaman, yerdeki bu sefillerin kokmuş felsefelerine ve bozuk hendeselerine göre cereyan etmeyecektir..!
Binbir ümit tomurcuğunun tebessüm ettiği ve binbir tohumun, toprağın altında kara düşecek cemreyi beklediği şu günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit dileklerimizle…
Sızıntı, Aralık 1980, Cilt 2, Sayı 23
Yalanın yalan olduğu bilinirse tesiri kırılır, inananı olmaz; ancak o, doğruluk urbasına sarılıp sarmalanır ve sıddîkiyet pazarına, mutlak “doğru” diye sürülürse, müşterisi pek olur.
Hele buna, “din” kisvesi giymiş taylasanlılar şahitlik eder, hokkabazlık hünerleri ve el maharetleriyle halkı teshir eden sihirbazlar da kuvvet verir ise, yutanı çok olur.
Öte yandan cehâlet ve fakirlik, yalanın geliştiği en müsait iki zemindir; biri dölyatağı, diğeri ise onun gıdası mesabesindedir! Gününün derdine düşmüş insanların, yarınlarını düşünme lüksleri olmadığı gibi önüne konulanın ambalajına takılıp kalanları aldatmak hiç de zor değildir!
Ne acı ki bizim dünyamız, daha ilk günlerde bununla tanıştı ve henüz, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta olduğu dönemde, nice “sahtekar”ı “peygamber” diye pazarlamaya kalkıştılar!
Âdeta bekledi ve hepsi birden sahne aldılar; Esvedü’l-Ansî ile başlayan açılış, Tuleyhâ ile devam etti. Müseylimetü’l-Kezzâb, zaten sırasını bekliyordu! Çarşının mergûb metaı yalan olunca kadınlar ciheti de hareketlendi ve Secâh adında bir kadın da geldi, aynı iddia ile girdi pazara!
Doyma bilmeyen bir hırs, buz gibi bir enaniyet, gölgede kalmayı hazmedememe, tartışmasız bir lider olma sevdası, herkese ve her beldeye hükmetme dürtüsü, takdir edilme beklentisi, mal ve servet düşkünlüğü, hepsinin ortak paydası gibiydi.
Üstelik, dillerini iyi kullanıyorlardı; hemen hepsi, ya şâir ya da hatip insanlardı. Sahibi oldukları bu meziyet, hokkabazlık, sihir ve büyücülükle birleşince, ortaya iyi bir kıvam çıkıyordu.
Ustası oldukları alanda şâir, hokkabaz, büyücü ve sihirbaz nevinden çırakları da eksik olmuyordu.
Ama bir yere kadar!
Medîne’deki cazibe bambaşkaydı ve bunlar da onun peşine düştüler.
Zahire bakılınca, müslüman olmuşlardı.
Ancak, belli ki fırsat kolluyorlardı ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sık sık hastalandığı günlerde ardı ardına sökün etmeye başladılar.
Benî Hanîfe’nin reisiydi, Müseylime; şairlik, hatiplik, kahinlik ve medyumluk gücü yanında kavmine reis olma nüfûzunu da kullanarak etrafında bir hayli insan topladı.
Takıntısı vardı; daha işin başından itibaren kendisine “Rahmânü’l-Yemâme” adını layık görmüş, bin bir şatafatla tezyin ettiği bahçesine de “Hadîkatü’r-Rahmân” adını vermişti.
Sürekli pompalayıp durduğu ünüyle etrafta nâm salmış, yalancı dünyasının göz alan ihtişamı, Mekke müşriklerinin de konusu olmuştu; Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sana Kur’ân’ı o rahmân öğretiyor!” demelerinin sebebi de bu idi.
Ne var ki kavminin, Sümâme İbn-i Üsâl etrafında kenetlenmesini hazmedemiyor ve her geçen gün büyüyen bu yapıyı, bir nevi otorite kaybı olarak görüyordu. Konumunu güçlendirmek için bir hey’etle birlikte Medîne’ye geldi. Ortama ayak uydurmaya çalışsa da sıkıntısının dışarıya sızmasına engel olamıyordu!
Süflî emellerine alet edemeyeceğini anlayınca istiklalini ilan etti; o kadar ki Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği mektuplardan birisinde açıkça, “Ben de bir peygamberim!” diyordu. Üstelik, akıl almaz talepleri vardı; şimdilik yeryüzünün yarısına razı olsa da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sonrasında bütününü istiyordu!
Bu arada, kendisi gibi peygamberlik iddiasında bulunan Secâh ile evlenmiş, iki koldan hücum etmeye başlamışlardı!
“Din” ile kandırıyorlardı ya bunların dininde içki serbest, dünyalarında zinaya da sınır yoktu! Üstelik, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarına göre münafıklara zor gelen yatsı ve sabah namazlarını da kaldırmışlardı. Tabii, bu, orada kalmadı ve günü geldi, namazı bütünüyle kaldırdılar!
Sıddîkiyet pazarına duble girmişlerdi. Görünürde Kureyş’e karşı bayrak açmış gibilerdi; ancak Kureyş düşmanlığı altında, hayalini kurguladıkları kendi kozalarını örüyorlardı!
“Bana da vahiy geliyor!” diyordu Kezzâb. Halbuki, vahiy dediği süslü sözler, içi boş ve apaçık bir “taklit”ten ibaretti. “Ben de mu’cize gösteriyorum!” deyip sahneye sürdüğü hokkabazlıkların foyası, yatsıya varmadan çıkıyordu çıkmasına ama bunu ancak görebilen görüyordu!
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), elçi olarak Habîb İbn-i Zeyd’i gönderdi ona. “Kezzâb” olduğunu yüzüne söylediği bu mektubunda, “Yeryüzü Allah’ındır!” diyor ve onu, dilediğine vereceğini söylüyordu, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri.
Ne var ki Hazreti Habîb, Benî Hanîfe ileri gelenleriyle görüşüp onları istikamete davet ettiği sıralarda, bundan hiç hoşnut olmayan Müseylime’nin emriyle şehîd edildi.
Bu esnada Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ruhunun ufkuna yürümüştü.
Bunu da kullandı ve oluşan boşluktan istifade ederek Hazreti Sümâme’nin üzerine yürüdü, ordusuyla.
Böyle bir hırs ve takıntıyı, emeli daha büyük olanların görmemesi imkansızdı; dolayısıyla, ister doğrudan isterse dolaylı olarak arkadan destek olup teşvik edeni de hiç eksik olmadı, Müseylime’nin.
Problemler sarmalı katlanarak büyüyordu!
Bölgede öylesine bir rüzgar estirdiler ki Allah Resûlü’nün tayin ettiği iki şanlı sahâbî, Hazreti Muâz ile Ebû Mûsâ el-Eş’arî, bulundukları yeri terk etmek zorunda kaldılar.
Hilafet yükünün altına giren Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) ilk yılı, bu sahtekarlarla geçti. Ne var ki üzerine sevk ettiği İkrime ve ardından Şurahbil İbn-i Hasene’yi de mağlup etmişlerdi.
Bunların hepsini kendi hanesine yazdırmada üstüne yoktu, Müseylimetü’l-Kezzâb’ın; şânı, almış başını gidiyordu!
Nihayet, üzerine, Ensâr ve Muhâcirîn’in merkezini tuttuğu bir askerin başında Hâlid İbn-i Velîd’i sevk etti Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh); Allah adına kınından çıkan “Allah’ın kılıcı”, kimin “Allah’ın Resûlü” kimin de sahtekarın teki olduğunu o gün yedi düvele gösterecekti.
Bünyân-ı mersûs karşısında köşeye sıkışmış, âdeta yalancı sarayına hapsolmuştu, Müseylime.
Yalana temel atan saltanat sönmek üzereydi!
Uhud’a giderken “hürriyet” vadiyle kandırılan Hazreti Vahşî’nin, o günden bu yana içinde taşıdığı bir “ukde” vardı; Huzûr’a ermişti ermesine ama, mahcubiyetinden dünya gözüyle mübarek yüzlerine doya doya bakamamıştı! Keffaret arayışı içinde o gün, Hazreti Hamza’yı şehîd ettiği paslı mızrağını da ihtiyaten elinde taşıyordu!
Ve o mızrak, bugün işe yaradı; Hazreti Vahşî’nin mızrağıyla yere serilen Müseylime, Ebû Dücâne’nin kılıcıyla Yemâme’de tarih oldu; hem de bin bir şatafatla inşâ ettiği ve adına “hadîkatü’r-rahmân” dediği sarayının izbe bir köşesinde!
Sahtekarlık adına açılan pazar, sıddîkiyetin ferasetinde son bulmuştu bulmasına ama on binlerce hayat, Müseylime benzeri hokkabaz ve şarlatanların safında söndü. Sadece Müseylime’nin peşinde ölen, yalana kurban 24.000 kişi vardı!
İnsan bu, düşünmeden edemiyor; bir de bugünkü imkanlar, o günkü sahtekarların elinde olsaydı! Hedef gösterdiklerinin üzerine sırtlanlar gibi üşüşen televizyonları, cılız sesini deryalar cesametinde gösteren gazeteleri, Ahzâb ordusu gibi her koldan saldıran sosyal medyaları ve “din” adına verdikleri her fetvaya onay veren taylasanlıları olsaydı!
Ne mi olurdu?
İşte, şimdi biz, o günleri yaşıyoruz!