“Peaceful Actions Platform” ismi altında toplanan birçok dernek, platform ve inisiyatif Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle etkinlikler düzenledi. Köln’deki Eylemin adresi Tarihi DOM Meydanıydı










Hollanda Yeşil Sol Milletvekili (Groen Links) Nevin Özütok, 11 bin kadın ve 780 bebeğin Türkiye’de hapiste olduğu ve her gün bunlara yenilerinin eklenmesi karşısında yüreğinin acıdığını söyledi.
Groen Links (Yeşil Sol) Milletvekili Nevin Özütok, Başkent Amsterdam Dam Meydanı’nda BrokenChalkPlatform ve değişik aktivist grupların ortaklaşa düzenlediği 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliğinde TR724’e açıklamalarda bulundu. Türkiye’de tutuklu kadınlara işaret eden Özütok, “Hollanda meclisi olarak bizi çok meşgul eden bir konu. Her gün Türkiye’de hapse atılan kadınların sayılarını duyduğumuzda yüreğimiz acıyor. Mümkün olduğu kadar hem politik destek veriyoruz. Ayağa kalkan emekçi kadınlara ve gruplara yanlarında olduğumuzu belirtmek için destek veriyoruz. Böylelikle onların sesini aktarıp bu drama bir çözüm bulunması için taleplerde bulunuyoruz. Bugün Hollanda’da da kadının yeri gerçekten istediğimiz gibi değil. Halen aynı işte çalışan kadınlar aynı erkek iş arkadaşlarından daha az maaş almaktadırlar. Gerçekten kadının özgürlüğü bütün dünya çapında bir problem. Onun için hep beraber el ele verip sesimizi duyurmalıyız. O yüzden bu gün kadınlar günün de onlarla dayanışma içinde olmak için Amsterdam Dam meydanındayım.” dedi.
TÜRKİYE’DE, BİZİM SÖZLERİMİZE DUYARSIZ KALIYOR
Türkiye’de yaşananların içler acısı bir durum olduğuna vurgu yapan Yeşil Sol Milletvekili (Groen Links) Nevin Özütok, “Yeşil Sol Partisi olarak gerek meclis grup toplantısında gerekse ayrı platformlarda bu durumu dile getiriyoruz. Maalesef Türkiye’de olan rejim bu duruma duyarsız kalarak kulaklarını tıkıyor. Sözlerimize ne yanıt alabiliyoruz. Ne de bir şeylerin Türkiye’de değiştiğini görüyoruz. Hep aynı kalıyor. Gerçekten bu gün sokaklara dökülüp kadınlara yapılan zulümleri duyurmamız gerekiyor. Kadının yeri hapishane değil. Evi ve çocuklarının yanıdır.” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE’DE KADINLARA YAPILANLARI DİLE GETİRİYORUZ
Kadınlara yönelik şiddet ve hapiste tutulmalarınıa yönelik konunun peşinin bırakılmaması gerektiğine vurgu yapan Yeşil Sol Milletvekili (Groen Links) Nevin Özütok, şunları anlattı: “Gerçekten konunun peşini bırakmamak gerekir. Bu tür yürüyüş ve organizelerin faydalı olduğuna inanıyorum. Elimizden geldiği kadar Hollanda ne kadar küçük olsa dahi sesini duyurabilecek bir ülke. Maalesef şuanda iktidarda olanlar bu konun peşinde koşmuyorlar. Biz Hollanda’da Yeşil Sol olarak muhalefette olan bir partiyiz. Ve her fırsatta Türkiye’de kadınlara yapılan zulümleri dile getiriyoruz. “
Yapılan basın açıklması şöyle;
“Türkiye, 2016 yılındaki sahte darbe tuzağından sonra, maalesef hızla demokrasii, insan hakları ve adalatten uzaklaşmıştır. Medya susturulmuş, şeffaflık ve ifade özgürlüğü de yok edilmiştir. Her kirli savaşın faturasını, en başta kadın ve çocuklar ödediği gibi, bu zulüm sürecinin faturasını da yine kadın ve çocuklar ödemektedir. Türkiye’de, son dört yılda, yaklaşık 30 bini kadın olmak üzere; 150 bin insan tutuklandı. Bunlardan 11 bin kadın, halen hapistedir. Kadınların 780 tanesi, bebekleriyle birlikte hapistedir. Ne acıdır ki Türk kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı olmasına rağmen, kadınlar; ağır hastalık, hamilelik, yaşlılık ve bebekli olmalarına bakılmaksızın tutuklanmaktadır. Tutuklanan her kadın, aynı zamanda annesiz kalan çocuklar demektir. Böylece, onbinlerce çocuk, annesiz bırakılmıştır.
Bugün biz; Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, Tüm dünya da ve özellikle Türkiye de, kadınlara ve çocuklara yapılan zulme dikkat çekmek istiyoruz. Ve bu tarifsiz kötülüğün bitmesi için herkesi birşeyler yapmaya davet ediyoruz. Son olarak, bir kere daha haykırmak istiyoruz: Savaşta bile, kadın ve çocuklara dokunulmaz! Siz de, o; kirli, acımasız ve zalim ellerinizi; kadın ve çocukların üzerinden çekin!”





8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da düzenlenen eylemde Türkiye’deki cezaevlerinde tutsak olan 11 kadının sesi dünyaya duyuruldu.
Annelerin ve çocuklarının serbest bırakılması için çağrıda bulunan aktivistler, ellerindeki dövizlerle yaşanan trajedileri kamuoyuyla paylaştı. Internationel Broken Chalk Platformu (Kırık Tebeşir Platformu) ve gönüllü aktivistler tarafından organize edilen protesto için bisikletleriyle Amsterdam Dam Meydanı’ndaki Kraliyet binası önüne gelen eylemciler burada basın açıklaması yaptı.
Internationel Broken Chalk Platformu (Kırık Tebeşir Platformu) basın açıklamasında şunlara değinildi: ’’8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanır iken peki Türkiye hapishanelerindeki kadınlar ne durumdalar? 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Türkiye’de AKP rejiminin baskısı ile 11 bin kadın ve 780 bebek hala hapiste bulunuyor. 15 Temmuz sonrası OHAL kapsamında tutuklanan 11 bin kadın ve 800’ün üzerindeki bebeğin mağduriyetleri 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde de devam ediyor. Bu amaçla BrokenChalkPlatfom kadınlara destek için Amsterdam’da Hollandalı aktivistler ile buradayız.
HAPİSHANELERDE Kİ KADIN VE ANNELER İÇİN BURADAYIZ
Türkiye’de hapsedilen annelere ve kadınlara umut vermek, onlarla dayanışma içinde olduğumuzu söylemek ve yalnız olmadıklarını hatırlatmak adına bu gün Amsterdam Dam Meydanındaki Özgürlük meydanındayız. Hapishanelerdeki kadın ve anneleri güçlendirecek, sevgi ve umut dolu bir eylem için buradayız. Hapishanedeki kadınlara umut vermek ve güçlendirmek için, sivil toplum kuruluşlarına amnesty internatinal, insan hakları örgütleri vb kurumlara çağrıda bulunmak istiyoruz.

11 BİN KADIN HAPİSTE TÜRKİYE KADINLAR İÇİN CEHENNEME DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA
11 bin kadın Türkiye hapishanelerinden çıkmasını istiyoruz.Onlar için onlar ile dayanışma için bu gün Amsterdam’dayız. En az 11 bin kadının hapislerde bulunduğu, her gün onlarcasının suçsuz yere gözaltına alındığı, on binlercesinin işlerinden atılıp, hapsedilen eşlerinin ya da çocuklarının maddi-manevi desteklerinden mahrum bırakıldığı Türkiye, gazetecilerden belki de daha fazla kadınlar için bir cehenneme dönüşmüş durumda.
KADIN HAKLARI SIRALAMASINDA TÜRKİYE SON SIRALARDA
Mevcut fiili durumun ötesinde kadınlara yönelik yaklaşım konusunda da Türkiye’de çok ciddi bir sorun olduğu görülüyor. PEW’in yayınladığı 38 ülkeyi kapsayan bir araştırmanın sonuçlarına göre, kadınlara eşit haklar verilmesinin önemli olduğunu söyleyenlerin oranı Kanada’da yüzde 94, ABD’de 91, Almanya’da yüzde 92, Lübnan’da yüzde 72, Hindistan’da yüzde 71, İsrail’de yüzde 69, Gana’da yüzde 65, Pakistan’da yüzde 64, Tanzanya’da yüzde 61, Japonya’da yüzde 60, Rusya’da yüzde 58, Nijerya’da yüzde 54 iken Türkiye’de bu oran ancak yüzde 48’i bulabiliyor. Türkiye’nin gerisinde ise yüzde 42 ile Uganda, yüzde 31 ile Burkina Faso gibi ülkeler yer alıyor.

KADIN BARIŞ VE GÜVENLİK ENDEKSİ SIRALAMASINDA TÜRKİYE 153 ÜLKE ARASINDA 105 SIRADA
Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün dünya nüfusunun yüzde 98’ini barındıran 153 ülkeyi kapsayan “Kadın, Barış ve Güvenlik Endeksi” de Türkiye’deki kadınların bu acıklı durumunu teyit ediyor. Söz konusu endekse göre, kadınların durumunun en iyi olduğu ülkeler sıralamasında İzlanda 1. sırada yer alırken Türkiye, Çin’in (87.) ve Suudi Arabistan’ın (99.) bile çok gerisine düşerek kendisine ancak 105. sırada yer bulabiliyor.
TÜRKİYE’DE AYRIMCILIK HAD SAFHADA
Türkiye’de kadınlara yönelik kötü muamele ve ayrımcılık kendisine iş yaşamında da karşılık buluyor. Yeni Zelanda’da, tam zamanlı işlerde çalışan erkekler aynı işte aynı şartlarda çalışan kadınlardan sadece yüzde 5,6 oranında fazla ücret alırken ve bu konudaki OECD ülkeleri ortalaması yüzde 15,3 iken, bu fark Türkiye’de yüzde 20’yi aşıyor.

OECD VERİLERİNE GÖRE TÜRKİYE 67,8 ORANLA ÇOK GERİDE
Erdoğan rejimi sağlık hizmetleriyle biteviye övünedursun OECD verilerine göre, sağlıklı ya da çok sağlıklı yaşadıklarını söyleyenlerin oranı açısından Türkiye, OECD ortalamasının (yüzde 68,9) gerisinde bulunuyor. Bu konuda yüzde 89,6 ile ilk sırada yer alan Yeni Zelanda’yı, yüzde 88,7 ile Kanada, yüzde 87,5 ile ABD takip ediyor. Türkiye ise yüzde 67,8 ile oldukça gerilerde kalıyor.
15 Temmuz 2016’dan bu yana, Türkiye’nin zaten yıpranan demokratik mekanizmaları, rejim yönetiminin tüm siyasi muhaliflere ve eleştirmenlere toplu olarak zulmetmesi nedeniyle çöküşün eşiğine geldi. 2016’daki başarısız darbe girişiminin ardından, Türk hükümeti keyfi olarak “terörizmi yok etme” adı altında yüz binlerce masum insanı işten çıkardı , göz altına aldı, tutukladı ve işkence yaptı.
Hükümetin bu ağır zulmü, bebekleri ve çocukları ile birlikte olan binlerce kadının hayatına uzandı. Kendi imkanları ölçüsünde bu baskıya karşı çıkan cesur kadınlar ise, mevcut yönetim tarafından keyfi tutuklamalar, hapis cezaları ve uzun süren mahkeme duruşmalarına maruz bırakılarak sindirilmeye çalışıldı.
Bugün, keyfi olarak hapsedilen siyasi kadın mahkum sayısı, yeni kurbanlarla beraber şaşırtıcı bir artışla 11.000’in üzerine çıkmıştır. Zulüm görenlerin arasında şiddet kullanılarak çocuklarından ayrılmış veya bebekleriyle hapsedilmiş 780 den fazla anne bulunmaktadır. Türkiye’de hapsedilmiş düşünce mahkumu bu kadınlar, asgari beslenme, sağlık ve hijyen şartlarından mahrum edilerek elverişsiz hapishane şartlarında yaşamaya mecbur bırakılmıştır.
Biz “BrokenChalkPlatfom” olarak, Türkiye’de devam eden zulüm mağduru kadınların haklarını savunuyoruz. Türkiye’de hapsedilen masum kadınların haklarının korunmasını ve özgürlüklerini talep ediyoruz. 8 Mart’ta insan hakları savunucuları olarak Türkiye’de ve dünyanın geri kalanındaki tüm kadınların hakları konusunda #IWD2020’ye en içten desteğimizi ilan ediyoruz. Uluslararası kadınlar gününde kenetlenmiş milyonlar olarak, kadınlar için eşit ve yaşanılabilir bir dünya talep ediyoruz.’’
KADINLAR GÜNÜ NE ZAMAN VE NASIL ORTAYA ÇIKTI?
8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 120 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’i aşkın kişi katıldı.
26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.
İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1917 Bolşevik Devrimi’nin önderi ve Sovyetler Birliği’nin kurucusu Lenin’in önerisiyle 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşti. Adı da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında sosyalizmin yayılmasından çekinen bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşen çeşitli gösterilerde anılmaya başlanmasıyla Batı Bloku ülkelerinde daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.
Norveç’in başkenti Oslo’da bir grup kadın ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ nedeniyle Türkiye’de tutuklu bulunan kadınlar için yürüyüş düzenledi.
Oslo merkezli Den Norske Hizmetbevegelsen (DNHB) sivil toplum kuruluşunun düzenlediği ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ etkinliğinde bir grup kadın Norveç Kraliyet Sarayı’nın önünden başlayarak, Oslo Meclis Binası’nın önüne kadar yürüyüş düzenledi.

Kadın katılımcılarının organizatörlüğünde gerçekleştirilen yürüyüşte, Türkiye hapishanelerindeki mağdur kadın ve çocukların seslerinin duyurulması amaçlandı. Ellerinde taşıdıkları dövizlerle Oslo Meclis Binası önüne kadar gelen kadınlar, bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Yapılan açıklamada özgürlük ve demokrasinin hüküm sürdüğü günümüz dünyasında kadınların ve çocukların Türkiye’de maruz kaldıkları sürecin kabul edilemez olduğu vurgulandı.
Türkiye cezaevlerinde 11 binden fazla kadın ve bine yakın çocuğun 15 Temmuz sonrası hukuksuzca tutulduğunun belirtildiği programda, bir an önce mağduriyetlerin giderilmesi istendi.
Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan insan hakları derneği ‘OTHERS’ gönüllüleri 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolasıyla gerçekleşen “Marche mondiale des Femmes” isimli yürüyüşe katıldı. Grup yürüyüş sırasında taşıdıkları pankart ve dağıttıkları broşürlerle Türkiye’de yasanan kadın hakları ihlallerine dikkat çekti.

Programda tutuklu gazeteci Ayşenur Parıldak, Meriç’i geçtikten sonra Yunanistan’da hayatını kaybeden Esma Uludağ, KHK mağduru eğitimci Acun Karadağ, Harbiyeli Annesi Melek Çetinkaya, cezaevinde hayatını kaybeden Halime Gülsu başta olmak üzere mağdur birçok kadının yaşadıkları gündeme getirildi.




“Marche mondiale des Femmes” 2000 yılında Kanada’nın Quebec şehrinde bulunan Fédération des femmes du Québec tarafından kuruldu. O tarihten itibaren yürüyüşler, New York, Bombay ve Brüksel dahil olmak üzere birçok önemli şehirde gerçekleştiriliyor.
Arapça menşeli bir kelime olan “isim”; “alâmet, yükseklik, yüce mevki, yüksek mertebe” gibi mânâlara gelmekte olup, cevher ya da arazı belirleyen lafızdır.1 “İsim” kelimesi Türkçemizde “ad” kelimesi ile aynı mânâda kullanılır.
Meşhur müfessirlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır, “isim” aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet olup, örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delâlet eden kelime diye tarif edilir demektedir. “İsmin” çoğulu “esma” veya “esâmî”dir ve bunlar tamamen Türkçemize mâl olmuş kelimelerdir.2
Kur’ân-ı Kerîm’de ‘İsim’ Kelimesi
Kur’ân-ı Kerîm’de “isim” kavramı türevleri ile birlikte yetmiş bir âyet-i kerîmede geçmektedir. Biz burada daha çok Bakara Sûresi otuz birinci âyet-i kerîmesinin mânâsı üzerinde durmaya çalışacağız. Söz konusu âyet-i kerîme meâlen şöyledir: “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: ‘İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!’ dedi.” (Bakara, 2/31)
Elmalılı’nın bu âyet-i kerîme ile ilgili yorumlarını biraz sadeleştirerek vermek istiyoruz: Allah (cc) öğrettiği bu isimleri ya kendi koyup Âdem’in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem’e bu isimleri gerektiğinde koyup kullanacağı özel bir yeteneği haiz ruh üflemeyi takdir etti. Birinci mânâ açık, ikincisi ise ihtimal dâhilindedir. “Öğretti” kelimesinden Hz. Âdem’in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedric yani azar azar ilerleme içinde bellemiş olduğu anlaşılır.
Bu isimler nelerdir? Genelleştirmenin kapsamı ne kadardır? Yani bütün eşyanın isimleri midir? Yoksa birtakım bilinen isimlerin toplamı mıdır? İlmî tabiriyle “el-esmâ” kelimesindeki “elif lâm” genelleme için midir? Yoksa “Allah’ın öğretmesini murat ettiği isimler” mânâsına mıdır? Bu noktada tefsircilerden birkaç görüş vardır:
1- Bu isimler, insanların tanışmalarına, anlaşmalarına sebep olan bütün isimlerdir. İnsan, hayvan, yer, deniz, dağ, eşek ve diğerleri, hepsi (İbn Abbas’dan Dahhâk). Karga, güvercin ve her şeyin ismi (Mücahid). Her şeyin ismi, deve, inek, koyuna varıncaya kadar (Said b. Cübeyr). Her şeyin ismi, hattâ şu, bu, abdestsizlik bile (İbnü Abbas’dan Said b. Ma’bed). Her sınıf halkın ismi ve cinsine çevrilmesi, şu dağ, bu deniz, şu şöyle, diye her şeyin ismi (Katâde). Bunların özeti, bütün dillerin aslı olan dilin hepsi oluyor. Ve “elif lâm” genelleştirmeye hamlediliyor. Bundan kıyamete kadar olmuş, olacak bütün şeylerin isimleri mânâsını anlayanlar da olmuştur.
2- Meleklerin isimleri (Rabi’ ve daha diğerleri).
3- Zürriyetinin isimleri (İbnü Zeyd’den, İbn Vehb’den Yunus b. Abdi’l-Alâ ve diğerleri). Bu iki şekilde de “elif lâm” ahd içindir ve bunun karinesi gelecek olan “aradahum/onlara arz etti” kelimesindeki zamir ile gösterilmiştir. Çünkü tağlib muhtemel olmakla beraber zamirinin akıl sahipleri için olduğu açıktır. Ve bu karineye göre bazı tefsirciler hem meleklerin isimlerini ve hem nesillerin ismini kapsamasını (yani ikinci ve üçüncü görüşü) toplamışlardır. Bu isimleri, Allah’ın isimleri diye telâkki etmeye bu zamir engeldir.
4- Esmâ (isimler)dan murad dil değil, eşyanın duyguları, diğer deyimle o duygulardan oluşan ilmî suret (biçim)lerdir, diye de tefsir edilmiştir. Fakat bunun ilimden çok kelâm, hiç olmazsa kelâm-ı nefsî (zata mahsus kelâm) olan zihin olması gerekir. Her ne olursa olsun burada kesin olan nokta, Hz. Âdem’e -az veya çok- lisan öğretilmiş ve onun ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kılınmış olması, kelâm ve dil meselesinin hilâfet işinde önemli yerinin bulunmasıdır.
İşte Allah Teâlâ Âdem’e böyle isimleri öğretti. Öğretimden bir müddet sonra da bu isimlerin müsemmalarını (yani delalet ettikleri zâtları) meleklere arz etti. Buradaki “hüm/onlara” zamirinde bir dil inceliği vardır ki, lisanımızda bulunmaz. “He” zamiri yerine “hüm” zamirinin kullanılması, arz olunan şeylerin “akıl sahibi” olduğunu açıkça göstermektedir. Ve isimleri şarta bağlatan karine de budur. Bu zamirin meleklere ait olması ve o isimlerin meleklerin isimleri olması ihtimali, isimlerin meleklere arz edilmiş olması sebebi ile ihtimal dışı kalmaktadır. Şu halde en açık mânâ, ad verilmiş olanların Hz. Âdem’den sonra gelecek olan “nesillerin adları” olmasıdır. Âyet-i kerîmede daha önce anılan “el-esmâ/isimler” kelimesi ile de insan isimlerinin kastedilmiş olduğu anlaşılır. Bununla birlikte, sadece insan değil bütün eşyaya ait isimlerin öğretilip de, meleklere sadece insan isimlerinin sorulmuş (arz) olması da ihtimal dâhilindedir. Fakat her iki halde böyle olmak için nesillerin yaratılmış olması gerekir. Hâlbuki ayette henüz Hz. Havva’nın bile yaratıldığına işaret yoktur. Bu sorunun cevabı meşhur bir hadîs ile açıklanmaktadır. Şöyle ki: Hz Âdem’in nesilleri meleklere, küçük zerreler misâlinde arz edilmişlerdir.3
Bu hadîs insan neslinin o zaman Âdem’de henüz tohum hâlinde (yani gelecekte bütün Âdemoğullarını temsil eden ilk mânevî tohumcuklar şeklinde) bulunduklarını anlatır. Bu olayların yoğun cisimler âleminde olmayıp, Hz. Âdem’in ruhunun takdiri veya ruhunun esîr gibi yumuşak bir cisim hâlinde olduğu düşünülebilir. Esîrden meydana getirilmiş bu cismin atom altı parçacıklarında, kıyamete kadar gelecek Âdemoğlunun birbirine bağlı temessülleri (görüntüleri) veya Hz. Âdem’in ruhunda gelecek nesillerin mânevî suretleri, isimlerin meleklere arz olunmasına ait yan mânâlar olarak düşünülebilir. Arz hâdisesinin, Hz. Âdem’in yeryüzüne inmeden önce olması da, bu şekilde düşünmemiz için açık bir karine demektir. Bu açıdan meleklere isimlerin sorulması, hissî bir arz değil, ilmî bir arz olmuş olur.4
İsim/Ad Koyma
Medenî hukukta ad, kişileri birbirinden ayırmaya ve tanıtmaya yarayan sözcük olup, doğan her çocuğa bir ad koyma zorunluluğu vardır. 1587 sayılı nüfus kanununa göre millî kültürümüze, ahlâkî kurallarımıza, gelenek ve göreneklerimize uygun olmayan veya kamuoyunu incitici adlar konulamaz.5 Türklerin İslâmiyet’i kabulünden önceki isimleri yırtıcı hayvan, yırtıcı kuş ve dış tesirlere dayanıklı maddelerden seçilmiş, genelde çocuklara Bozkurt, Arslan, Şahin, Doğan, Timur/Demir, Kaya ve Gökhan gibi adlar verilmiştir.
İslâmiyet’ten önceki Araplar da hayatın zorlukları ve özellikle düşman karşısında dayanıklı, güçlü ve cesur olmak, düşmana korku salmak gibi arzu ve düşüncelerle çocuklarına Galip, Zalim, Mukatil/Savaşçı, Esed/Arslan, Leys/Yiğit, Zi’b/Kurt, Hacer/Taş, Sahr/Kaya gibi adlar koymuşlardır.6
Efendimiz’in (sas) Yeni Doğan Çocuklara İsim Koyması
Çocuğa isim koyarken sağ kulağına ezan, sol kulağına ise kâmet okunur. Nitekim Ebu Rafi’nin anlattığına göre Hz. Fatıma (r. anha) oğlu Hasan’ı (r.a.) doğurduğu zaman, Resûlullah’ın (sas) kulağına ezan ve ihlâs suresini okuduğunu, hurma ile tahnik edip ismini koyduğunu belirtmektedir.7
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Yeni doğan çocuklar Hz. Peygamber’e (sas) getirilirdi. O da mübarek olmaları için dua eder, tahnikte bulunurdu.”8
Esma Binti Ebu Bekir anlatıyor: “Mekke’de Abdullah İbnu Zübeyr’e (ra) hamile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı ki, Mekke’yi terk ettim ve Medine’ye geldim. Abdullah’ı orada dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah’a (sas) götürdüm, kucağına bıraktım. Resûlullah (sas) bir hurma istedi, ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu, hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk doğan çocuk bu idi. (Medine’de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler. Çünkü “Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız.” diye bir şayia çıkarılmıştı.”9
Ebu Musa anlatıyor: Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah’a (sas) getirdim, İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikte bulundu. Sonra da “Mübarek olsun” diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. İbrahim, Ebu Musa’nın en büyük evlâdı idi.10
Efendimiz’in (sas) Çocuklara Doğduklarından Yedi Gün Sonra İsim Koyması
İbnu Ömer’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) çocuğa, doğumunun yedinci gününde isim konmasını, yıkanarak pisliklerinden temizlenmesini ve akika kurbanı kesilmesini emir buyurmuştur.”11
Bu rivayete bakarak çocuğu yedinci günden önce isimlendirmenin yanlış olduğunu zannetmek hata olur. Çünkü İbni Kayyim el-Cevzî’nin yaklaşımı ile söyleyecek olursak, isim verme, isimlendirilecek bir varlığı tarif etmek oluyorsa, muayyen bir varlığın ismini –burada çocuk- vermediğimizde, sadece onu nasıl tarif edeceğimizi bilememiş oluruz. Bu açıdan, söz konusu varlığı var olduğu gün tarif etmek mümkün olduğu gibi, üç gün sonraya, hattâ akîkası kesilinceye kadar ertelemede büyük bir mahzur olmayabilir. Bu konuda genişlik olduğunun bilinmesinde fayda vardır.12 Ancak bir defa bile olsa sesi duyulduktan sonra ölen çocuğa isim konulacağına, yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra defnedileceğine dâir Ebu Hanife Hazretleri’nin içtihadı ile ölü doğsa bile çocuğa isim konulup yıkanması gerektiğini belirten Ebu Yusuf Hazretleri’nin kanaati, çocuğa doğduğu gün isim konulmasının gerekli olduğunu göstermektedir.13
Efendimiz’in (sas) Çocuklarda Değiştirdiği İsimler
Efendimiz (sas), bazı çocukların isimlerinin ihtiva ettiği olumsuz anlamlardan dolayı onlara yeni isimler vermiştir.
Bu konuda Hz. Ali’den (ra) gelen bir rivayet şöyledir: “Oğlum Hasan dünyaya geldiğinde ona Harp ismini koydum. Derken Peygamber (sas) geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Ben de: “Harp” deyince, “Hayır, o Hasan’dır.” buyurdu. Oğlum Hüseyin doğduğu vakit bu defa ona Harp ismini vermiştim. Peygamber Efendimiz (sas) yine geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Ben de yine: “Harp” deyince, “Hayır, o Hüseyin’dir.” buyurdu. Üçüncü çocuk dünyaya gelince ona da Harp ismini verdim. Peygamber Efendimiz (sas) yine geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Biz de: “Harp” deyince, “Hayır, o Muhsin’dir.” dedikten sonra, “Ben onlara Harun’un Şebber, Şebbir ve Müşebbir isimli çocuklarının adını verdim.” buyurdu.”14
Bu konudaki bir diğer rivayet ise şöyledir: “Sehl bin Sa’d’in anlattığına göre el-Münzir İbnu Ebi Üseyd doğduğu zaman Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirilmişti. Çocuğu kucağına aldı ve: “İsmi nedir?” diye sordu; “İsmi falandır.” diye ne konmuşsa söylendi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hayır! Bunun ismi Münzir olacak” dedi ve o gün çocuğa Münzir ismini koydu.”15
Efendimiz’in (s.a.s) Yetişkinlerde Değiştirdiği İsimler
Hz. Aişe (r.anhâ): “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) çirkin isimleri değiştirirdi.” demektedir.16 Çirkin olması sebebi ile isimler değiştirilebildiği gibi, güzel olmasına rağmen başka bir maslahattan dolayı da değiştirilebilmiştir. Ebu Hureyre’den yapılan bir rivayette bu şekildeki isim değiştirme konusu ile ilgili şunu görmekteyiz: “Zeyneb Bintu Ebi Seleme’nin ismi Berre17 idi. ‘Bu ismi kullanmakla sanki kendisini temize çıkarıyor’ dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Berre ismini Zeyneb olarak değiştirdi.”18
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismini değiştirmiş olduğu diğer bir sahabi ile ilgili rivayet ise şu şekildedir. Beşir ibni Meymun’un amcası Üsame İbnu Ahdari diyor ki: “İsmi Asram (verimsiz, merhametsiz, faydasız manalarına gelen) olan bir adam vardı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona: “İsmin nedir?” diye sordu. Adam: “Asram” diye cevap verdi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hayır, sen Zür’a’sın (Ziraatçi)” buyurdu.19
Bu konudaki diğer bir örnek de şu şekildedir. Said ibnu’l-Müseyyeb, babası vasıtasıyla dedesinden naklediyor: “Dedem, Resûlullah’a (s.a.s) uğramıştı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmin ne?” diye sordu. Dedem: “Hazn (muamelesi sert kişi, kaba, sert yer)” diye cevap verdi. Resûlullah (s.a.s): “Hayır, sen Sehl’sin (Kolaylık)” dedi. Müseyyeb: “Olmaz, Sehl çiğnenir ve alçaltılır. Babamın verdiği bir ismi değiştiremem.” dedi. İbnu’l-Müseyyeb devamla şöyle hayıflanıyor: “Maalesef o günden sonra ailemizde kabalık devam etti gitti.”
Ebu Davud, bu hadîs-i şerîfi aktardıktan sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isim değiştirme uygulamasında konuyu daha belirgin hâle getiren şu uygulamalarını da bizlere aktarmaktadır: “Resûlullah (s.a.s) Asi (İsyankâr), Aziz, Atele (Şiddet, Sertlik), Şeytan, Hakem, Ğurab (Karga), Hubab (bir şeytan ismi), Şihab (Alev) isimlerini değiştirdiler. Şihab’ı Hişam (Cömert), Harb’i Silm (Barış, Sulh) ve Muzdaci’ (Yatan) adını Münbais (Ayakta) adlarıyla değiştirdi. Afire (Çorak) adını taşıyan bir araziyi ise Hadire (Yeşillik) diye, Şi’bu’d-Dalalet’i (sapıklık mahallesi/geçidi) Şi’bu’l-Hüda (Hidayet mahallesi/geçidi) olarak isimlendirdi. Benu’z-Zinye’yi (zina oğulları) de Benu’r-Rüşd (Doğruluk oğulları) şeklinde değiştirdi.”20
Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ya’la, Bereket, Eflah, Yesar, Nafi’ ve benzeri isimlerin kullanılmasını yasaklamayı arzu etmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yasaklama isteğinin gerekçesini de şu şekilde açıklamıştır: “Zira kişi; “Bereket burada mı?” diye sorar da, “Hayır, yok!” diye cevap verirler.”
Cabir b. Abdillah diyor ki; “Sonra Efendimiz’in bu mevzuda sükût ettiğini gördüm. Daha sonra da bu isimleri yasaklamadan vefat etti. Hz. Ömer (ra) bu isimleri yasaklamak istedi, sonra o da vazgeçti.”21
Efendimiz’in Mânâsı Güzel İsimleri Önemsemesi
Yahya İbnu Said anlatıyor: “Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmin ne?” dedi. Adam: “Mürre (acı)!” deyince, ona; “Otur!” dedi. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) tekrar: “Bunu kim sağıverecek?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı; “Ben sağacağım” diyecekti ki Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona da: “İsmin nedir?” diye sordu. Adam: “Harp (savaş)” diye cevap verdi. Ona da; “Otur” dedi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bu deveyi kim bize sağıverecek?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. “Yaîş (Yaşar)” cevabını alınca ona: “Sen yaşıyorsun.” diyerek müsaade etti.”22
İsimlerin mânâlarından hareketle hayır umma konusunu destekleyen bir başka rivayet ise şöyledir: Ebu Hureyre’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Eslem kabilesini Allah selametli kılsın, Gıfar kabilesine de mağfiret buyursun!”23 Hufaf İbnu Îmâ el-Gıfari anlatıyor: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) rükûa gitti, sonra başını kaldırdı ve; “Gıfar kabilesini Allah mağfiret etsin. Eslem kabilesine Allah selâmet versin. Useyye Allah’a ve Resulü’ne isyan etmiştir.” deyip secdeye gitti.24
Buradaki kabile isimlerine dikkat ettiğimizde, isimlerin mânâlarının bahsi geçen kabilelerde tezahürünü âlemlere rahmet bir peygamber feraseti ile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmüş olduğunu anlarız. Zaten Sünnet-i Seniyyeyi dikkatlice inceleyen bir kişi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isimlerin anlamlarına ehemmiyet verdiğini, kişilerin isimlerindeki manalarla o kişiler arasında bir irtibat kurduğunu rahatlıkla anlayacaktır.
Ashabın Güzel Anlamlı İsim Verme Konusundaki Hassasiyetleri
Mesruk anlatıyor: “Hz. Ömer’le karşılaştım. Bana: “Sen kimsin” diye sordu. “Mesruk İbnu’l-Ecda” dedim. Dedi ki: “Ben Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘ecda’ şeytandır” dediğini işittim.”25
Yahya b. Said’in anlattığına göre Hz. Ömer bir adama: “İsmin nedir” diye sordu. Adam: “Cemre (Kor)” dedi. “Kimin oğlusun” diye tekrar sordu. Adam: “İbnu Şihab (Alevoğlu), deyince; “Kimlerdensiniz” dedi. Adam: “Humkâlardan (Ahmaklardan)”
“Eviniz nerede” diye sordu. “Hirretu’n-Nâr’da (Hararetli ateş)” cevabını alınca; “Hangisinde” dedi. “Zatı Lezâ’da (Şiddetli alev)” cevabını alınca; Hz. Ömer (ra): “Ailene yetiş, yanıyorlar” dedi. Gerçekten durum aynen Hz. Ömer’in dediği gibiydi.”26
Peygamber İsimleri Künye Olarak Kullanılabilir mi?
Rivayetlerden anlayabildiğimiz kadarı ile Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ashab’ına peygamber isimleri ile isimlendirilebileceğini belirtmiştir. Ebu Vehb el-Cüşemi’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Peygamberlerin isimleriyle isimlenin.”27 Ayrıca bazı Sahabilerin peygamber isimlerini künye olarak kullanmalarına izin vermiştir. Ancak daha sonraları özellikle de Hz. Ömer (r.a.) bu konuda hassas davranmış, peygamber isimleri vermenin doğru olmayacağı içtihadında bulunmuştur. Hattâ Hz. Ömer’in (r.a.) azatlı kölesi Eslem’in anlattığına göre, Hz. Ömer (r.a.) bir oğlunu “Ebu İsa” künyesini kullandığı için azarlamıştır. Yine Ebu İsa künyesini kullanan Muğire İbnu Şu’be’ye (r.a.), Hz. Ömer (r.a.): “Ebu Abdillah künyesini kullanman sana yetmez mi?” diye sormuş; Muğire de: “Bana Ebu İsa künyesini takan Hz. Peygamber’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem)” cevabını verince, Hz. Ömer: “Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geçmiş gelecek bütün günahları affedilmiştir. Bizim hakkımızda ne hüküm verileceği belli değil” demiş ve evla olanı işaret etmiştir.28 Nitekim Muğire de onun bu isteğine icabet ederek ölünceye kadar “Ebu Abdullah” künyesi ile çağrılmıştır.
İsim Verme Hakkındaki Öncelik
İslâm’da isim verme hakkı babaya ait kabul edilmiştir. Şayet baba ölmüş veya hukukî tasarruflarda bulunması yasaklanmışsa, bu hakkı anne kullanır. Doğumundan önce babasını kaybetmiş olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismi annesi Âmine tarafından Muhammed olarak seçilmiş ve bu isim dedesi Abdülmuttalip tarafından konulmuştur. Ebu’d-Derda’nın rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız, öyleyse isimlerinizi güzel yapın.”29
Makbul İsimler
Buraya kadar aktarmaya çalıştığımız rivayetlerden, ancak güzel mânâlara delâlet eden isimlerin makbul olduğunu anlıyoruz. Anlam itibarı ile çirkin, kötü ve şirk kokan isimlerin de insanlar üzerinde olumsuz tesirler meydana getirmeleri sebebi ile mekruh veya harama yakın mekruh oldukları anlaşılmaktadır.
İbnu Ömer’in rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Allah’ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır.”30
Abdullah ve Abdurrahman gibi isimlerin Allah’a en sevimli olmasının sebebini şu şekilde izah etmek mümkündür: Abdullah isminde ubudiyet ve tezellülü itiraf vardır. Abdurrahman’da ise her mahlûka şamil olan rahmeti itiraf vardır. Keza birinci isimde, bu isimle adlandırılan kimsenin Allah’a ibadet eden olması, ikincisinde ise İlâhî rahmetin, bu ismi taşıyanın üzerinde tezahür etmesi isteği, tefeülü veya beklentisi vardır.31 Ancak Allah katında sevilen isimler acaba sadece bu iki isimden mi ibarettir? Yoksa bu isimlerin birer örnek olduğunu mu düşünmeliyiz? Aynî’nin ifadesi ile söyleyecek olursak “abd/kul” kelimesinin, Allah’ın (celle celâluhu) yüce, yüksek ve güzel isim ve sıfatlarına izafe edilerek oluşturulan her bir isim, Allah’ın sevdiği isimler dâhilinde olmalıdır.32
Meselâ, Abdülkerim; keremi bol, cömert olan Azîz ve Celîl Allah’ın kulu mânâsınadır. Abdüllatîf; latif, güzel, yumuşak, hoş, nazik olan bütün olayların ve eşyanın inceliklerini bilen Allah’ın kulu demektir. Abdülmâcid; kadr u şanı büyük, cömertlik ve keremi bol olan Allah’ın kulu; Abdülmâlik ise, sahip olan, her şeyin mülkiyetinin sahibi olan Allah’ın kulu anlamındadır. Abdülmecîd, şanı büyük ve yüksek olan, şan ve yücelik sahibi Allah’ın kulu; Abdülmelik de her şey üzerinde tasarruf ve hükmeden tek hükümdar Allah’ın kulu demektir. Böylece bu tür isimler aynı zamanda Allah’ın hatırlanmasına, tevhidin korunmasına, insanın kulluk boyutunun unutulmamasına ve daha bilemeyeceğimiz pek çok güzelliklerin oluşumuna vesile olmaktadırlar.
Mekruh İsimler
Ebu Vehb el-Cüşemi’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’ın çok sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır. En sadık olanları da Haris ve Hemmam isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir.”33
Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Allah nezdinde en kötü en zelil isim, kendisine (ahna’) Melikü’l-emlak (mülklerin Maliki) ismini veren şahsın adıdır. Hâlbuki Allah’tan başka Mâlik yoktur.” Süfyan devamla: “Şehin Şah bunun örneğidir” demektedir. Ahmed İbnu Hanbel diyor ki: “Ebu Amr’a, ‘ahna’ ne demek diye sordum, “en düşük” diye cevap verdi.”34
Birden Fazla İsim Taşımanın Caiz Oluşu
İsim vermekten maksat, kişiyi diğerlerinden temyiz edip tanımak olduğundan, tek ismin yeterli olduğu durumlarda tek isimle yetinmek en uygunudur. Ancak birden fazla isim kullanmak da caizdir. Nitekim insanlara hem isim hem künye hem de lakap verilebilmektedir. Ayrıca Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) birden fazla ismi bulunmaktadır. Cübeyr İbnu Mut’im’in rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Benim beş ismim vardır: Ben Muhammed’im (çok övülmüş), ben Ahmed’im (çok hamd eden, sevilmiş), ben Allah’ın benimle küfrü mahvedeceği el-Mâhî’yim (mahvedici). Ben Hâşir’im (toplayıcı), insanlar benim arkamda haşredilecektir. Ben Âkıb’ım (en son gelen), benden sonra peygamber gelmeyecektir.”35
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) İsim ve Künyesinin Alınmaması
Enes (ra) anlatıyor: Bir gün Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Baki’de idi. Kulağına bir ses geldi: “Ey Ebu’l-Kasım!” diyordu. Başını sese doğru çevirdi. Seslenen adam: “Ey Allah’ın Resulü seni kastetmedim, ben falancayı çağırdım” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi kendinize künye yapmayın!” buyurdu.36
Cabir’in (ra) anlattığına göre birinin bir oğlu oldu. İsmini Kasım koydu. Kendisine: “Sana Ebu’l-Kasım künyesini vermeyiz. Bu künye ile seni şereflendirip memnun etmeyiz” dedik. Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek durumu arz etti. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunun üzerine: “Oğlunun adı Abdurrahmandır” dedi. Bir rivayette şu ziyade var: “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi künye yapmayın. Zira ben Kasım (taksim edici) kılındım. Aranızda taksim ederim.” Ebu Davud’un bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: “Kim benim ismimi almışsa, künyem ile künyelenmesin. Kim de künyem ile künyelenmişse, ismimle isimlenmesin.”37
Hz. Aişe’nin (r. anha) anlattığına göre bir kadın gelerek: “Ey Allah’ın Resulü, ben bir oğlan dünyaya getirdim. ‘Muhammed’ diye isim, ‘Ebu’l-Kasım’ diye de künye verdim. Bana, sizin bu durumdan hoşlanmadığınız söylendi, doğru mu?” diye sordu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmimi helâl, künyemi haram kılan şey de ne?” veya “Künyemi haram kılıp ismimi helal kılan şey de ne?” diyerek reddetti.38 Alimlerimiz bu nehyin Peygamber Efendimiz’in hayatı ile kayıtlı olduğunu söylemişlerdir. Zira Ebu Davud ve Tirmizi’nin (Ebu Davud, Edep 68; Tirmizi Edep 68) Sünenlerinde ve Beyhaki’nin Sünen-i Kübrâ’sında (9/309) yer alan bir hadiste Hz. Ali, Peygamber Efendimiz’e: “Ya Resûlallah, senden sonra bir çocuğum olursa ona senin adını ve künyeni vereceğim.” dedi. Efendimiz de ona “Evet” buyurdular. Ayrıca sahabeden Ebu’l-Kasım künyesinde olanlar olduğu gibi bu künye ile meşhur âlimler de vardır.
Sonuç
Çocuklarımıza, Efendimiz’in gösterdiği hassasiyetler doğrultusunda isimler koymanın, hem ebeveyn açısından hem de dünyaya gelen göz aydınlığı çocuklarımızın daha huzurlu, mutlu ve karakter algısı yüksek fertler olması açısından ehemmiyetli bir faktör olduğu görülmektedir. Bu hassasiyete ümmet-i Muhammed’in de azamî hassasiyet göstermesinin Allah’ın (celle celâluhu) rızasına bir vesile olacağı ümit edilir. Çocuklara verilen isimler, karakter ve şahsiyetin en temel öğesidir. Çocuğun yetişme döneminde kendisini dış dünyaya nasıl bir isimle tanıtacağı çok önemlidir. Bu açıdan ebeveynler önemli bir sorumluluk altındadırlar. Çocukları makbul isimlerle isimlendirmenin ne denli önemli olduğunu anlamak için, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buraya kadar aktarmaya çalıştığımız uygulamalarını nazar-ı dikkate almak yeterli olacaktır.
Dipnotlar
1. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, 14/401–403
2. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/18, Eser Neşriyat, trsz.
3. Tirmizî, Kıyamet, 47; Ahmed b. Hanbel, 2/179.
4. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/308–312, Eser Neşriyat, trsz
5. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 1/77.
6. DİA, 1/332.
7. Ebu Davud, Edeb 116, (5105); Tirmizi, Edahi 17, (1514)
8. Müslim, Edeb, 27 (2147); Ebu Davud, Edeb 116, (5106)
9. Buhari, Menakibu’l-Ensar 45, Akika 1; Müslim, Âdâb 26, (2146)
10. Buhari, Akika 1; Müslim, Âdâb 24, (2145)
11. Ebu Davud, Edahi, 21, (2837); Tirmizi, Edahi 23, (1522), Edeb 63, (2834); Nesai, Akika 5, (7, 166); İbnu Mace, Zebai 1,(3165)
12. İbni Kayyim el-Cevziyye, İslâm’da Çocuk, (Terc. Mahmut Kısa), s. 127, Esra Yay., Konya, trsz.
13. DİA, 1/333.
14. Ahmed b. Hanbel, 1/118. Şebber, Şebbir ve Müşebbir isimleri büyük bir ihtimalle Hasan, Hüseyin ve Muhsin isimlerinin İbranice karşılıkları olmalıdır.
15. Buhari, Edeb 108; Müslim, Edeb 29, (2149)
16. Tirmizi, Edeb 66, (2841)
17. ‘Berre’ ya da ‘el-berretü’ kelimesi yine Arapça’daki ‘el-birru’ kelimesinden türemiş olup ‘çokça cömert, dürüst, itaatkâr, iyi kadın’ manasınadır. Kelimede yüklü bulunan bu anlamdan dolayı bazıları Zeynep validemiz için ‘nefsini temize çıkarıyor’ deme talihsizliğinde bulunmuşlardı.
18. Buhari, Edeb 108; Müslim, Edeb 17, (2141)
19. Ebu Davud, Edeb 70, (4954)
20. Buhari, Edeb 107–108; Ebu Davud, Edeb 70, (4956)
21. Müslim, Âdâb 13, (2138); Ebu Davud, Edeb, 70, (4960)
22. Muvatta, İsti’zan 24 (2, 973)
23. Buhari, Menakıb 6; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 183, (2515, 2516)
24. Müslim, Mescid 308, (679)
25. Ebu Davud, Edeb 70, (4957)
26. Muvatta, İsti’zan 25 (2,973)
27. Ebu Davud, Edeb 69, (4950)
28. Ebu Davud, Edeb 72, (4963)
29. Ebu Davud, Edeb 69, (4948)
30. Müslim, Âdâb, 2, (2132); Ebu Davud, Edeb 69, (4949); Tirmizi, Edeb 64, (2835)
31. Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Ter. ve Şerhi, 6/391.
32. Aynî, Umde, XVIII, 257.
33. Ebu Davud, Edeb 69, (4950)
34. Buhari, Edeb 114; Müslim, Edeb 20, (2143); Ebu Davud, Edeb 70, (4961); Tirmizi, Edeb 65, (2839)
35. Buhari, Menakıb 17, Tefsir, Saff 1; Müslim, Fezail 125, (2354); Muvatta, Esmau’n-Nebi 1, (2, 1004); Tirmizi, Edeb 67, (2842)
36. Buhari, Menakıb 20, Edeb 106; Müslim, Âdâb 1 (2131); Tirmizi, Edeb 68, (2844)
37. Buhari, Edeb 105, 106, 109, Menakıb 20; Müslim, Âdâb 2, (2133); Ebu Davud, Edeb 74 (4965); Tirmizi, Edeb 68, (2845)
38. Ebu Davud, Edeb 76, (4968)








Kur’ân’ın nazara verdiği peygamberler ve muhataplarıyla yaşadıklarına kısaca biz, “peygamber kıssaları” diyoruz ve bunlar, hacmi sınırlı bir Kitâb’ın neredeyse %18’ini oluşturuyor.
Şüphesiz Kur’ân, tarih kitabı değil; her devrin muhataplarına hitap ediyor.
Üstelik, bu kıssaların hepsi, 13 yıllık Mekke döneminde gelmiş.
Elbette bunun da bir anlamı var; irşâd ve tebliğ davasının ilk defa başlamadığını ve bu yolun da sarp yokuşlarla dolu olduğunu, daha baştan haber veriyor.
Dahası, dünyamız itibariyle henüz pek fark edememiş olsak da benzeri sıkıntıları yaşarken nefes alabileceğimiz çıkış yollarını da gösteriyor, Kur’ân; satır aralarında ve stratejiden anlayanların fark edebileceği bir üslupla.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), önündeki akabeleri aşarken bu tecrübelerden çok istifade ettiği müsellem. Ancak çoğunu hiç söylememiş; sadece icra etmiş.
Zaten strateji, meydanları inletircesine söylenen değil, ses tellerine değmeden icra edilebilen âsûde bir yoldur.
Hâdiseleri önceden okumak, muhtemel problemlere alternatif yollar üretmektir aynı zamanda strateji.
Keşke o hayatlara, bir de bu gözle bakabilseydik!
Bizim dünyanın en büyük yanılgısı, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) mabede hapsetmekle başladı; keşke mabedin de hakkını verebilseydik!
Evet, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında mabed var; hem de işin tam merkezinde. Ancak hayat, mabedden ibaret değil ki!
Bu Cemaat’in en büyük suçu da (bu suça can kurban), mabede hapsedilmiş bir dini, hayata taşımak olmadı mı?
Öyle ya, üç-beş ihtiyarla ne güzel kandil kutluyor, yılda iki defa gittiğimiz bayram namazıyla “kulluk” yapıyorduk!
Seminerler, konferanslar, sempozyumlar, hayatın her kesimini hedefleyen kitap okuma yarışmaları ve günleri günlere-ayları da aylara inzimam ettirerek yılın her gününe değen ve “O’nunla Bir Ömür”ü hedefleyen adımlar fazla geldi.
Hatırlarsanız, o günlerde başkaları da mabedin dışına çıkmaya başlamış, coşkulu programlara imza atar olmuştu, hem de ne alâyiş ve ihtişamlarla…
Siz dikkat etmemiş olabilirsiniz ama ben özenle bakıyorum; memleketin her alanda büzüştüğü son yıllarda herkes, yeniden o küflü mabede dönüş yaptı; kandiller bile artık, üç-beş ihtiyarla okunan mevlütlerden ibaret!
Süleyman Çelebi de olmasaymış?
Ne diyelim? Demek ki hayat emaresi gibi gözüken hareketlenmenin motivasyon kaynağı veya güncel bir tabirle o günkü hayır yarışının “tavşan atlet”i de yine Cemaat’miş!
Görüldüğü gibi, yeni bir şeyler ortaya koymaktan daha çok başkasının elindeki inisiyatifi almaktan ibaret olan hamleler filiz vermiyor.
Klasik, yeniliğe karşı kabaran toplum refleksidir, yaşanan.
Şimdi, bunun bedelini ödüyor Cemaat; hem de eşi benzeri görülmemişçesine!
Ve yine “mabed” kullanılarak!
Ne acı ki cehalet sahiline demir atmış milletin boynuna, Hâmân damgalı imamın sarığı dolandı!
Ve dünkü safvet kaynağı mabedin bugünkü mührü, Kârûn’un kasasında!
Öylesine girift bir zaman yaşıyoruz ki her yönüyle Kıyâmet’e alâmet!
Elindeki tek sermayesi “mabed” ile aldattılar yine milleti.
Yapılanlara bakılınca, Firavun’lara rahmet okutacak boyutta; Ebû Cehil, Zemzem ile yıkanmış gibi duruyor, yanlarında. Çağlar boyu teraküm etmiş ne kadar Nemrut varsa, bizim coğrafyada tecessüm etmiş gibi, bugün.
Bana, son yılları nazara alarak yaşanılanların Asr-ı Saâdet’teki karşılığını sordular, hemen her mahfilde.
Evet, baktığınız yere göre değişkenlik arz etmekle birlikte işin esasına bakılınca birebir benzeyen hiçbir yer yok.
Olamaz da!
Sosyal hadiselerde sonucu etkileyen insan sayısınca farklı faktör var; şartlar aynı değil ki sonuç benzerlik arz etsin!
Risalet öncesi Mekkelilerin tutumu ile vahyin geldiği gün arasındaki uçurum, bir miktar benziyor; üç-beş yıl öncesine kadar mikrofonu eline alan herkes destan kesmiyor muydu?
Mekke yılları boyunca yaşanan zulümler..
Şi’b-i Ebî Tâlib günleri..
Habeşistan ile başlayıp Yesrib’i medenîleştiren hicretler..
Bedir..
Uhud..
Hendek..
Hudeybiye..
Fetih ve Tebûk…
Hem içeride yaşanılanlar hem de o günkü firavunların yaşattıkları açısından bakıldığında benzeşen yerler yok değil; ama hiçbiri, birebir örtüşmüyor.
Ya, Hulefâ-i Râşidîn döneminde yaşananlar?
Suret-i Hak’tan gözükerek Halife’ye “kelle” aldırmalar..
“Doğruluk” üzerine inşa edilen bir bünyenin temeline yerleştirilen “yalan” ve iftiralar..
Ardı ardınca üç halifeyi götüren karanlık ve girift ilişkiler…
Şüphesiz bu dönemin izlerini de taşıyan çok etiket var; ancak yine birebir örtüşmüyor!
“Hâricîler mi?” dediniz?
Gücü eline aldığı andan itibaren terör estiren ve “Sahâbe” bile olsa kendileri gibi düşünmeyen herkesin katlini “vacip” gören gözü dünmüş karanlık tiplere benzeyen tabii ki çok kare var!
Ama haklarını yememek lazım. Adamlar yalanı, “kebâir” görüyor; inançlarına göre onu bir defa söyleyenin dünyası da Âhiret’i de gitti demek!
E, siz söyleyin; günün mabed soslu zalımlarının hayatı, bugün “yalan”dan ibaret; nasıl benzesin ki?
Peki, “mihnet” hâdiseleri?
Ebû Hanîfe’den İmâm Şâfi’ye, Ahmed İbn-i Hanbel’den İmâm Buhârî’ye, Fahreddin Râzi’den İmâm Rabbânî’ye kadar baş tacı insana yapılanlara benzeyen yerler çok; ancak hepsinde hadise, hedefteki şahıslarla sınırlı kalmış. Bugünkü gibi çoluk-çocuk, akraba-arkadaş veya yıllar önce verilen bir “Tanrı selamı” işe hiç karıştırılmamış!
Peki, benzeyeni hiç yok mu?
Var!
Her güzele itiraz eden koronun, buna da sataşacağını, cümleleri cımbızlayıp kim bilir nerelere taşıyacağını tahmin edebiliyor, görebiliyorum.
Üstelik, ne onun benim payandama ihtiyacı var ne de benim niyetim, ondan iltifat beklemek!
Bir duruşu teslim edebilmek için ve tarihe not düşme adına söyleyeceğim:
Dün, “Allah ve Hâdiseler Karşısında Peygamberâne Duruş”u yazmıştı; son beş yıldır, bunun bizzat pratiğini yapıyor!
Hem de bu kadar titizlik, aşırı duyarlılık ve olabildiğince hassasiyete rağmen…
Çoğu insana göre kader, beni daha yakınına taşıdı; ders halkasına seksen beş yılında katıldım. Eksiğim varsa, kabımın darlığındandır; ancak o gün bugündür bakıyorum, duruşunda hiç değişiklik olmadı.
Kör gözlere inat, duygularınızın köpürüp sahillerinizi zorladığı ve hislerinizin de kapları taşırdığı demlerde bile akıl ve muhakemeyle hareket edip, kitleleri teskin eden, hatta onları affa hazırlayan bir Hocaefendi gördü, tanıdı dünya.
Hayatınız ve hayatınıza teması olan her hayat, hem de vahşetin en koyu tonlarıyla karartılırken bile kararlı duruşunda kimin değişiklik olmamışsa, bilin ki o, peygamber yolundadır!
Gürültülü günler sizi aldatmasın; dün olduğu gibi yarınlara mührünü vuracaklar da şüphesiz, bu duruşun sahipleri olacaktır!
Kimi için anne, kimi için evlat kimi için kardeş , kimi için de belki bir eş.Listeyi uzatmak mümkün ama değişmeyen bir gerçek var ise o da dünyanın onlar olmadan güzel olamayacağı.Kadınlar… Değerleri anlatılamayacak kadar büyük, yoklukları yüreklerde derin yara…
Dünyanın dört bir yanında kadınlar türlü türlü şiddete maruz kalıyor.Türkiye için bu tablo daha da vahim.Verilere göre, 2017’de 409, 2018’de 440, 2019 yılında ise 474 kadın erkekler tarafından ekonomik sıkıntı, boşanmak istemesi ya da barışma isteğini reddetmesi gibi nedenlerle öldürüldü.
Bu istatistiklere dahil olmayan cinayetler de var tabi.
15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün ardından yapılan hukuksuzluklar,işkenceler,cezaevlerinde ilaçlarının verilmemesi gibi olaylar neticesinde 85 kadın hayatını kaybetti.Dile kolay…Tam 85 can… Kimi anne olmayı bekliyordu, kimi de evladının yolunu gözlüyordu.Kimi de üzerine yapışan iftira gömleğini çıkarmaya çalışıyor kimi de yüreğinde dert biriktiriyordu.
Yine bu süreçte 48 çocuk(0-18) yaş arası hayatını kaybederken, 33 anne ise evlatlarını(0-18 yaş) toprağa verdi.
85 sayısı bitenhayatlar.com olarak kendi çabalarımızla tespit edebildiğimiz sayı.Gerçekte bu rakamın daha yüksek olduğu kesin.Kesin olduğu kadarda yürek dağlayıcı.
Cadı avının kurbanı olanlardan hepsinin ayrı hazin bir öyküsü var.Biz ise onların anısına sadece birkaç tanesinin hikayesini anlatacağız.
Halime Gülsu zulme uğrayan kadınlardan biriydi.15 Temmuz sonrası cadı avının kurbanı olmuştu. İngilizce öğretmeniydi. Yardımseverdi ve derdi olanla oturup dertlenirdi. Mazlumlara yardım etmenin bir gün suç olacağını nerden bilebilirdi ki… Dünyadaki insanların bu kadar kötü olabileceği belki de hiç aklından gelmemişti. Halime öğretmen ve arkadaşları 20 Şubat 2018’de ihtiyaç sahipleri için içli köfte yaparken gözaltına alındı, daha sonra da tutuklandı.

Suçu yardıma muhtaç olanlara el uzatmaktı. Sancılı hapishane günleri başladı Halime öğretmen için, zira Gülsu sistemik lupus eritematozus hastası idi. Tüm ısrar ve isteklerine rağmen ilaçları verilmedi. Bu sebeple cezaevinde 2 defa komaya girdi ve dili boğazına kaçtı. Pek çok yetkiliye ilaçlarını alabilmesi için mektup yazdı ancak hiç birine cevap alamadı.Hatta yazdığı son mektubunda Gülsu ;
“Hastalığım (sistemik LUPUS) son derece ölümcül. İlaçlarım verilmiyor. Gardiyanlar yalan söylediğimi düşünüyor ve beni azarlıyorlar. Cezaevi kuralları gereği revire çıkmak için defalarca sayısını dahi hatırlayamadığım ve üzerine ‘Acil’ ibaresi düştüğüm dilekçelerime cevap verilmedi ve revire de götürülmedim”
İfadelerini kullanmıştı. Halime Gülsu göz göre ölüme sürüklendi. Doktor raporlarına rağmen ilaçları verilmeyen ve hastaneye sevk edilmeyen Gülsu, 28 Nisan 2018’de cezaevinde hayata gözlerini yumdu.
Bir başka kadın ise Hamide Şenyurt.
Şenyurt işini çok seven bir anaokulu öğretmeniydi. Mesleğine ve öğrencilerine yürekten bağlı, heyecanlı bir öğretmendi. Ta ki 15 Temmuz’un kurbanı olana kadar. Çok büyük istekleri yoktu hayattan tek isteği iyi bir öğretmen iyi de bir anne olmaktı.
Anne olacaktı ancak onun için bu süreç çok sancılı geçmişti. Tam 8 defa düşük yapmıştı. Sonuncu bebeği anne karnına tutunmayı başarmıştı.Bu sefer anne olacaktı. Hatta öyle ki minik yavrusunun patiklerini bile hazırlamıştı. Ancak onu çok ağır bir imtihan bekliyordu. Doğumuna kısa bir süre kala KHK ile mesleğinden ihraç edildi Hamide öğretmen. Yaşadığı üzüntü neticesinde önce bebeğini kaybetti. Bebeğinin cenazesinde “cennette buluşuruz yavrum” diye gözyaşları döktü. Yüreği kaldıramadı bu iki acıyı. Kanser hastalığına yakalandı. Yürüyemez haldeyken polisler gözaltına aldı. Ancak hastalığının son evresinde olduğu için serbest bırakıldı. İki hafta sonra ise Hamide öğretmen hayata gözlerini yumdu. Geriye hayalleri, umutları bir çiftte bebek ayakkabısı kaldı.
Havva Civelek. Görüş yolunda hayatını kaybeden çileli bir anne.
Kırıkkale Keskin cezaevinde bulunan oğlu Enes Evren Civelek’i ziyarete gidiyorlardı. Her görüşte Düzce’den Kırıkkale’ye gitmek ailece çok zor oluyordu. Ancak ana yüreği evladını görmeden yapamazdı isterse evladı dünyanın diğer ucunda bile olsaydı.
Defalarca başvurmalarına rağmen memleketleri Düzce Cezaevine sevk edilme talebi bakanlık tarafından bir türlü kabul edilmemişti. Kader hükmünü yine bir cezaevi görüşü yolunda vermişti.Ailece trafik kazası geçirdiler. Havva Civelek(58), çok sevdiği torunları Betül (3) ve Naime Civelek (8) ile Emin Balıkçı hayatını kaybetti. Enes Evren Civelek, gözünün nuru evlatları, annesi ve kayınpederinin canazesine elleri kelepçeli getirildi.Ağır imtihana maruz kalan , kazada iki evladını kaybeden ve kazadan yaralı kurtulan Hatice Civelek tarihe geçecek şu cümleleri kurmuştu. “Ben, evlatlarını, babasını, işini, sağlığını kaybetmiş bir insan olarak sizden yardım istiyorum. Hayattaki tek dayanağım olan (ki eşim için de aynısı söz konusu) eşime çok ihtiyacım var. Evlatlarının cenazelerinde bir arada olamayan, birbirine sarılıp ağlayamayan bizler gerçek manada zor günler geçiriyoruz. “ ifadeleri vicdanı olanların yüreğine bir hançer gibi saplanmıştı.
Acının, gözyaşının bir diğer adı Hicran Dalga’ydı.
O da diğer mağdur yakınları gibi suçsuz yere cezaevinde yatan eşini ziyarete gidiyordu. Hatay’dan yola çıkmışlardı. Nerden bilebilirdi ki bu çileli dünya hayatında kendisinin son yolculuğu olacağını…Dalga’nın içinde bulunduğu araç Sivas Sarkışla’da trafik kazası geçirdi. Kazada vefat eden sadece Hicran Dalga değildi elbette. Abisi ve 3 yeğenini de kaybetti.

Acı haber cezaevindeki baba Lütfü Dalgaya tez ulaşmıştı. Eşiyle birlikte 5 akrabasını kaybeden baba Lütfü Dalga’ya cezaevi dar geliyordu. Nasıl gelmezdi ki? Cezaevi yönetimi gürültü yaptığı gerekçesiyle acılı babayı hücreye kapattı. Daha sonra eşinin cenazesine hücreden çıkartılıp elleri kelepçeli bir şekilde getirildi. Minik kızı artık hem annesiz hem de babasız kalmıştı. Acılı baba cenaze töreninde “Artık sabretmek için bir sebebim yok” diyerek yürekleri dağlamıştı.

Nereden ödenirdi ki annelerin hakkı ödenmezdi tabi. Zira cennet onların ayakları altındaydı. O annelerden biriydi Firdevs Karabekmez. Yıllardır gözünden sakındığı evladı haksızlığa uğramış ve cadı avı kurbanı olmuştu. Adıyaman Cezaevine eşiyle birlikte evlatlarınız ziyaret etmek için yola çıkmışlardı. Heyhat ne yazık ki evlatlarını son bir defa olsun göremediler. Geçirdikleri trafik kazasında Anne Firdevs Karabekmez hayatını kaybetti. Yaralanan baba ise eşinin vefat ettiğini duyunca olanlara daha fazla dayanamadı o da hakka yürüdü.

Hayırsever bir esnafın eşiydi Hatice Gündebahar.
Eşi ise Aydın’da bir kırtasiye dükkanı işletiyordu.15 Temmuz’un ardından cadı avından Gündebahar ailesi de nasibini almıştı. Eşi tutuklanmış hayatın ağır yükü Hatice ablanın omuzlarına kalmıştı. Eşinin tutuklanmasının ardından dükkanlarını bir müddet daha işletmeye çalıştı ama olmadı. Hayat yükü ağır geldi ona ve dayanamadı refikayı hayatının başına gelenlere. Evde kimsenin olmadığı bir sırada tavana asılı bir iple intihar ederek hayatına son verdi.
İlkay Mutlu, 38 yaşında işini çok seven bir öğretmendi. Hem kendisi hem de eşi KHK’ların kurbanı oldu mesleklerinden atıldı. İlkay Hoca’ya yaşadıkları çok ağır gelmişti çünkü suçlu değildi ve bunu kimseye anlatamıyordu. Kanser hastalığına yakalandı. 30 Ağustos 2018’de hayata gözlerini yumdu. Asıl olanlar bundan sonra oldu. Onu görevden ihraç edenler vefatından sonra “pardon siz suçsuzmuşsunuz” diyerek görevine iade etti ama her şey için çok geçti.Bir hesap daha Mahkeme-i Kübra’ya kaldı.
Bir başka masum, hayatının baharında, henüz 30 yaşında. Kur’an hafızı. Adı Nesrin Gençosman. Cadı avı onu Ordu’da yakaladı. Tutuklandıktan 41 gün sonra cezaevinin sağlıksız koşullarında zatürre mikrobuna yakalandı. Cezaevi yönetimi Gençosman’ın rahatsızlığını dikkate almayarak geçiştirdi. İlaçları verilmeyince de komaya girerek daha ilk mahkemesine çıkamadan hayatını kaybetti.

Eğer mahkemeye çıkabilseydi suçsuz olduğunu anlatmaya çalışacaktı ama olmadı. Nesrin Gençosman’ın küçük yaşlardan beri hafız olduğunu belirten bir yakını onu şöyle tanımlamıştı: ”Tek işi Kur’ân öğretmekti. Melek gibi bir insandı. Onu tanıdığım 15 yıl boyunca hiç kimseyi incittiğini görmedim. Şimdi hakikaten de melek oldu… Birisine bağırdığını, sesini yükselttiğini hiç duymadım. Etrafında bulunan maddî durumu kötü öğrencilere yardımcı olur, soğuk kış günlerinde onların mont-pardesü almasına yardım ederdi. Acımız, yüreğimizdeki yangın çok büyük. “
Ve pek çok kişinin yakından tanıdığı Maden ailesi. 36 yaşındaydı ve anaokulu öğretmeniydi. Türkiye’deki zulüm onlar için hayatı artık yaşanılmaz hale getirmişti. Sonunda her ne kadar zor olsa da ailecek çok sevdikleri vatanlarını terk etmeye karar verdiler. Ama bu onların da son yolculuğu oldu. Anne Nur Maden, Fizik Öğretmeni Baba Hüseyin Maden, Nadire (13) Nur (10) isimli iki kızı ve Feridun (7) isimli bir oğlu bindikleri teknenin alabora olması neticesinde Ege denizinde hayatını kaybetti.

Bir aile yok oldu. Maden ailesinin çocuklarının cansız bedenleri Midilli Adası’nın Lesvos Plajı’na vurdu. Aylan Bebek için günlerce konuşan kamuoyu Maden ailesi için adeta suspus oldu.
Öldükten sonra bile örnek olan bir yaşamdı onunkisi.Tayland asıllı Rana Öztürk.Eşinin suçsuz yere aylarca hapishanede kalmasını gururuna yediremedi. Kalp krizi geçiren, 3 çocuk annesi genç kadın, hayatını kaybetti. Öztürk yaşarken olduğu gibi öldükten sonra da insanlığa umut oldu. Tıpkı diğer haksızlığa uğrayanlar gibi. Öztürk’ün ailesi kızının organlarını nakil bekleyenlere bağışladı.
Denizli’den gelen öyle bir haber vardı ki dinleyenler için kurşundan ağırdı. 15 Temmuz sonrası yüzbinlerce insan gibi’ın da hayatı karamıştı. Seher hanım eşinden boşanmış ve 17 yaşındaki Serebral Palsi hastası oğlu Eyüp Öztürk ile birlikte yaşıyordu. Anne Seher Baş ile oğlunun, engelli maaşı ile belediyeler ve komşulardan gelen yardımlarla geçinmeye çalışıyordu. Oğlunun durumu ve uğradığı toplumsal linç hayatı onun için yaşanılmaz bir noktaya getirmişti. Baş sık sık komşularına, “Oğlumu da öldürüp intihar edeceğim” diyordu.Toplum her zamanki gibi bu feryada da duyarsız kalmıştı. Anne Baş av tüfeğiyle önce engelli oğlu Eyüp Öztürk’e doğrulttu ve kafasına ateş ederek öldürdü , ardından yine aynı tüfekle kendini başından vurarak intihar etti.

Genç bir anne Tuğba Erdoğan. Henüz yeni doğum yapmıştı. KHK mağduru eşinin cezaevinden çıkacağı günü hasretle bekliyoru. Ama olmadı. Erdoğan Yozgat’ın Sorgun ilçesinde geçirdiği kazada hayatını kaybetti.2 aylık bebeğine doyamadan bu dünyadan göçüp gitti. Eşi Mehmet Reşit Doğan Sincan Cezaevi çıkışında eşi ve çocuğunun kendini beklediğini düşünüyordu. Talihsiz baba tahliye olduğuna daha sevinemeden aldığı acı haberle yıkıldı.
Bir başka masum Zeynep Binen. Diyarbakır’da tıbbi sekreter olarak çalışırken 675 sayılı KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Binen, altı aylık hamile iken yaşadığı üzüntü ve stres sonucunda geçirdiği beyin kanaması sebebiyle karnındaki bebeği ile birlikte vefat etmişti.
Hatice Akçabay sürecin yok ettiği bir ailenin bireyi. 15 Temmuz’dan on binlerce öğretmen gibi onun ve eşi Murat Akçabay’ında hayatı altüst oldu. Hizmet Hareketi’yle bağlantıları nedeniyle haklarında arama kaydı çıkartılınca 23 ay saklanmak zorunda kaldılar. Endişeleri ikisinin de tutuklanıp, üç çocuklarının ortada kalmasıydı. 18 Temmuz 2018 gece yarısı Meriç Nehri üzerinden Yunanistan’a geçmeye çalışırken botları alabora oldu. Hatice Akçabay(36), ve üç oğlu Ahmet Esat(6), Mesut(5), Bekir Aras(1) Meriç’in sularında can verdi. Aileden geriye sadece baba Murat Akçabay kaldı.

Meriç nehrinin soğuk sularında bindikleri botun batması sonucu hayatını kaybeden 28 yaşındaki Aslı Doğan ile ailesi(Fahrettin Doğan (30) çocukları İbrahim Selim Doğan (2,5)), aynı botta bulunan Ayşe Abdürrezzak ve ailesi(Halil Münir (3) ve Abdülkadir Enes’e (11)),Atina’da yaşadıklarına dayanamayan ve hayatını kaybeden Esma Uludağ, eski hakim olan eşinin hapiste olmasına dayanamayıp İstanbul Başaksehir’de 9. kattaki evinden atlayarak intihar eden Adalet Betül Çavdır, strese bağlı aort damarının yırtılması sonucu hayatını kaybeden Emniyet Müdürü Hayati Akça’nın eşi Ayşegül Akça, tutuklu iki evladına hasret giden eski Milli Güreşçi Sebahattin Kasap’ın annesi Fatime Kasap, tutuklu damadını cezaevinde ziyaret ettikten sonra çıkışta karşıya geçmek isterken kamyon çarpması neticesinde vefat eden Hatice Atasever…Mazlumlar listesi maalesef uzayıp gidiyor.
Biten Hayatlar ekibi olarak daha buraya yazamadığımız pek çok hikaye var. Yazarken boğazımızı düğüm düğüm yapan bazı ayrıntılara girmeye ise yüreğimiz dayanamadı. Bu vesileyle uğradıkları haksızlıklar,baskılar,işkenceler ve zulümler sebebiyle hayatını kaybeden kadınları Dünya Kadınlar Gününde rahmetle ve saygıyla anıyoruz.
Hayatını Kaybeden Kadınlar ve tarihleri
1- Adalet Betül Çağdır🔸27 Mart 2018
2- Aslı Doğan 🔸13 Şubat 2018
3- Aslıhan Dayan🔸16 Ağustos 2018
4- Aydan Menderes🔸26 Temmuz 2016
5- Aysel Özdemir🔸05 Eylül 2018
6- Ayşe Abdürrezzak 🔸13Şubat 2018
7- Ayşe Ateş 🔸28 Haziran 2019
8- Ayşe Aydın 🔸28 Şubat 2018
9- Ayşe Balık🔸02 Mart 2019
10- Ayşe Çalışkan 🔸30 Mart 2018
11- Ayşe Doğan🔸08 Ağustos 2019
12- Ayşe Şahin🔸18 Ağustos 2018
13- Ayşegül Akça 🔸04 Ocak 2018
14- Ayşegül Öztürk 🔸08 Eylül 2014
15- Canan Deniz🔸17 Haziran 2019
16- Dilek Kevci 🔸27 Kasım 2018
17- Dudu İnce Çelikten🔸23 Temmuz 2018
18- Emine Filiz🔸29 Ağustos 2019
19- Emine Yürükçü 🔸12 Haziran 2019
20- Esma Uludağ🔸29 Nisan 2019
21- Esma Özgül 🔸31 Ekim 2018
22- Fadime Güler🔸07 Aralık 2019
23- Fatime Kasap 🔸04 Ocak 2019
24- Fatma Alpay 🔸06 Ekim 2018
25- Fatma Kalem🔹12 Subat 2020
26- Fatma Kaya 🔸13 Mayıs 2019
27- Feride Afşar 🔸08 Eylül 2018
28- Fikriye Çağlar 🔸05 Ağustos 2018
29- Filiz Düvencioğlu🔸17 Ocak 2018
30- Firdevs Karabekmez 🔸15 Mart 2018
31- Firdevs Pekgüzel🔸06 Mayıs 2019
32- Gülcan Aracı🔸22 Nisan 2017
33- Güler Demirbağ🔸14 Mayıs 2018
34- Gülyeter Aydın 🔸28 Şubat 2018
35- Gülhan Köseler 🔸18 Kasım 2018
36- Gülhanım Sessiz 🔸21 Eylül 2018
37- Habibe Eyüpoğlu 🔸03 Şubat 2018
38- Habibe Sevinç Çimen🔸10 Ocak 2019
39- Hacer Atasever🔸11 Ocak 2019
40- Halime Gülsu🔸27 Nisan 2018
41- Hamide Şenyurt🔸13 Haziran 2017
42- Hatice Akçabay🔸18 Temmuz 2018
43- Hatice Demirci 🔸18 Ekim 2018
44- Hatice Ezgi Orçan🔸08 Mayıs 2018
45- Hatice Gündebahar🔸12 Haziran 2017
46- Havva Civelek 🔸07 Aralık 2018
47- Hayriye Öztürk🔸09 Mayıs 2019
48- Hicran Dalga🔸25 Eylül 2019
49- Huriye İnce🔸26 Temmuz 2019
50- İlhan Ataman 🔸18 Aralık 2018
51- İlkay Mutlu🔸30 Ağustos 2018
52- İsimsiz Anne (Konya Ereğli Cezaevinde bebeği ile)🔸05 Kasım 2017
53- Kadriye Irmak🔸28 Ekim 2019
54- Kevser Sezer🔸27 Eylül 2019
55- Lale Yıldız 🔸22 Mayıs 2019
56- Meltem Zenbil🔸27 Eylül 2019
57- Meral Barut🔸03 Ağustos 2019
58- Nazmiye Dabak03 Ekim 2018
59- Nesrin Gençosman🔸11 Temmuz 2018
60- Nevin Dağ🔸28 Ağustos 2018
61- Nihan Nur Çetiner 🔸12 Aralık 2018
62- Nilüfer Gül Çiftçi 🔸10 Mayıs 2019
63- Nur Maden 🔸21 Kasım 2017
64- Okşan Ayhan 🔸25 Ekim 2018
65- Özlem Kurt 🔸05 Aralık 2017
66- Özlem Özkan🔸14 Temmuz 2018
67- Pınar Çınar🔸30 Haziran 2017
68- Rana Öztürk 🔸21 Kasım 2017
69- Rukiye Öztürk🔸16 Temmuz 2018
70- Seher Baş🔸16 Şubat 2018
71- Sena Aksoy🔸29 Temmuz 2018
72- Serpil Tavşanlı🔸24 Ekim 2019
73- Sevgi Balcı 🔸25 Ağustos 2017
74- Sibel Taşdemir🔸07Ağustos 2017
75- Süeda Çeliktürk🔹16 Ocak 2020
76- Sümeyye Avcı 🔸29 Temmuz 2018
77- Şafak Demir 🔸03 Temmuz 2018
78- Şebnem Zehra Şen 🔸09 Eylül 2018
79- Tuğba Erdoğan🔸16 Kasım 2016
80- Tuğçe Ölçer 🔸10 Haziran 2017
81- Ülvan Çullukoğlu 🔸27 Ağustos 2017
82- Yadigar Handanoğlu🔸16 Ağustos 2018
83- Zeliha Sungur🔸03 Mayıs 2018
84- Zeynep Binen🔸08 Ekim 2017
85- Zeynep Bozkurt🔸03 Nisan 2019
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi