Yazarlar

Neye taliptik? | Mehmet Parlak

Herkesin hizmetle tanışma hikâyesi farklı olabilir. Ama genelde içinde, “ortaokul yıllarında” olanlar çoğunluktadır. Hani bedenlerin küçücük, kalplerin kocaman ve cesaretin dağlar büyüklüğünde olduğu yaşlar ve yıllarda. O zamanlarda bu çeşmeden su içmenin de gene bir sürü “kısmet” denecek hikâyeleri vardı. Kimi yolculuktan, kimi varlıktan, kimi iç dünyalarından. Ama hamdolsun bir “sebep” bizi o evlere taşıdı, o küçücük yaşlarda.
Evler, hikâyelerimiz gibi farklı değildi. İki çek-yat, kitap rafları, VHS video oynatıcısı, tüplü televizyon, yemek için sini ve bir de evin abisi ve talebeleri. Ders çalışılır, sohbet edilir, çay içilirdi. Bedenler küçücük, işler bir sürü; hayat akıp giderdi…
Şimdi o yıllara ve yerlere hayalen gidebilsek, o evde bir çek-yatın üstüne oturup evin abisini karşımıza alıp da sorabilseydik: “Abi, büyüyünce bizi ne bekliyor. Abi, ben hizmet eri olmak istiyorum, bana ne var? Abi, hizmet yolunda ileride karşıma ne çıkacak?” Farz edelim ki bu ve benzeri soruları sorduk. Ne cevaplar alırdık, bir düşünsenize. Evin abisi olmak zor ve kıymetli bir makam. Elbette bir şeyler biliyordur, diye aklımızdan geçerken abinin cümleleri başlar: “Kardeşim, ‘Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var’” diye başlardı herhalde. Ve ardından kendi dağarcığının, ufkunun resimlerini taşırdı sohbete. Ama sanırım kendi resmindekilerle bugün yaşadıklarımız tam örtüşmeyecekti. Yani o yıllarda;
– “Gün olacak, sana sürgünler düşecek kardeşim,
– “Gün olacak, sana zindanlar düşecek kardeşim,
– “Gün olacak, sana hicretler düşecek kardeşim,
– “Gün olacak, sana zulümler, hakaretler düşecek kardeşim,”
demeyecekti, diyemeyecekti. Kim bilir! O evin abisini alıp, o günlerden bu günleri gösterip tekrar o küçük bedenlerimizin olduğu yıllara götürseydik de bize bunları söyleseydi, biz ne yapardık? Yaşınız küçük, ruhunuz büyük ve kesişim kümesinde sırrına tam eremediğimiz “Hizmet”. Ve bu üçlünün tam karşısında, abinin “felaket yıllarına” ait cümleleri duruyor:
“Kardeşim! Sen evet sen. Gün gelecek işinden olacaksın. Bir sürü çirkin ithama maruz kalacaksın. Tuzaklara komplolara kurban olacaksın. Evet, yine sen. Hapislere atılacaksın. Belki annen, belki baban, belki de akrabaların seni dışlayacak, soyutlanacaksın. Bir toplum seni ‘öcü’ diye fişleyecek, garip kalacaksın. Parasız kalacaksın. Yurtsuz kalacaksın. Evet, sen kardeşim. Ülkenden sürgün edilecek, burnunda vatan kokusuyla uzak diyarlara yol alacaksın. Belki ruhunu Rahman’a zindanda vereceksin. Belki Meriç’te, belki gurbette bu dünyaya veda edeceksin. Daha bunlar ne ki kardeşim. Kardeşlerinin acısı, canını kendi acından daha çok acıtacak da onlara el uzatamayacaksın!”
Şimdi o küçücük beden, kocaman ruh, ne dedi? Siz ne dersiniz? “Abi, bir düşüneyim, böyle olacaksa zor, o zaman ben bu işte yokum,” mu derdiniz. Yoksa “Olsun ya, Allah var, gam yok, zaten ben Rabbimin rızasına talibim, gayrıyı da istemem,” mi dediniz. Tabii bu hikâyelerin kahramanları için, hele o yaşlarda bunlar zor cümleler, zor sorular. Şükürler olsun böyle de olmadı. Kimse kalkıp, “var mısın, yok musun,” demedi. O evlerin abileri/ablaları şöyle de demediler: “Kardeşim, gün gelecek, bu hizmet size makam verecek, sizin tüm eksiklerinizi tamamlayacak” da demediler. Zaten ne evlerimiz ne de bizler geleceği “zenginlikle” hayal edecek kadar o günün zenginlerinden değildik. Evlerimiz fakir değildi, ama zengin de hiç olmadı. Bu evlerdeki o iki kahramanın, talebe abisinin, VHS kasetlerinden dinlediği Hocaefendi ne söyledi derseniz, işte sanırım hikâye bundan sonra başlıyor.
“Gün gelecek, cendere üstüne cenderelerden geçeceksiniz. Yok mu bu karanlık gecelerin aydınlık sabahı diyeceksiniz,” diyerek kendi bamtelinden bizim bamtelimize dokunmuş, Peygamber yolunu hıçkırıkla anlatmış, buhran zamanlarından, felaket yıllarından, düşüp kaymaktan, düşüp kalkamamaktan dem vurmuş, gözyaşlarıyla anlatıp durmuştu. Mevzuyu idrak edenler elbette olmuştur. Ama evin abisi ve talebesi yolu yürüdükçe, başa geldikçe anlamıştır.
“Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.”
Bize, o yaşlarda ne vadettiler. Veya biz o yaşlarda neye talip olarak yola çıktık? Yaşımız ilerledi, bedenimiz büyüdü. Üniversiteli olduk, iş-güç sahibi olduk vesaire vesaire. Vaat edilenlerle taleplerimiz arasında ne gibi farklar oluşmuştu. Bu soruların cevapları kendi iç dünyamızla ilgili. Onları ortaya döküp tartmak kimsenin harcı değil. Ancak kendi cesaretimizin, yiğitliğimizin ve kendimizle yüzleşmenin sonucu olabilir. Hani veciz söz var ya; “Talep eden, talep ettiğini bulur.” Hocaefendi’nin kırk küsur yıldır kürsüden anlattıkları ve çizdiği tablo ortada. İçinde dünyaya ait süslü kareler yok. Hep aynı yerde:
“Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.”
Allah bizi “rızasını” talep edenlerden eylesin. Taleplerimizdeki eğri-büğrülükleri de düzeltsin.
Hep zorluktan mı bahsetti Hocaefendi. Hayır. Bu felaket yıllarının şiirlerini okurken ardından ekledi: “Sonra bahar gelecek, sevinçten uyuyamayacağınız günler olacak. Bu yıkık virane yurdu Allah’ın izni ve inayetiyle sizler düzelteceksiniz,” dedi ve ardından resmin kenarına;
“Şimdilerde şölen var bahçelerde,
Bahardan ses geliyor perde perde,
Aceleci, acele edip dursun
Beklenen mutluluk biraz ilerde.”
şiirini not düştü… Felaket yıllarının resmi tam karşımıza çıktı da, bahar resmini mi görmeyeceğiz? Baharı da tam resmettiği gibi çıkacak karşımıza. Sorular gibi, diyaloglar gibi ne vadetti, biz neye taliptik? Allah bunların hepsinin üstünde bize ne gösterdi? İç dünyalarımızda buhranlar, anaforlar kopsa da bu hazan vaktinde her şey tam Allah’ın murat ettiği gibi oldu. Kelâmında dediği gibi: “Denenip sınanmadan Cennet’e girebileceğinizi mi sandınız,” bu seslenişin de vaadi var: “Cennet! Size Cennetimi vereceğim, sınavı geçerseniz.” Vaadinde Allah’tan başka kim doğru olabilir ki? Eğer taleplerimizde onun rızası varsa (ki var inşallah) o zaman “lâ tahzen, üzülme”. Olduysa “bir” hayır, olmadıysa “bin” hayır var; de, geç!
Ortaokul yıllarının abi ve talebelerine, o kahramanlara binlerce selam olsun. Ki, hiç yanlış bir şey vadetmemişler. Talep edenler de “doğru” şeylere talip olmuşlar ki, “Hem imtihan oluyoruz, hem de imtihan için doğru yerde tutuluyoruz.”
Çilemiz kadar büyük, davamız kadar güçlüyüzdür. Dava, Allah’ın davası; çile, Peygamber çilesi. Ne kadar hamd etsek azdır. Ya burada olmasaydık? O abiler bize yanlış şeyler vadetselerdi? Ya taleplerimiz eğri-büğrü olsaydı? Nasıl ayakta kalırdık.
Ortaokul yıllarının abileri yanlış konuşmamış, yalan vaatlerde bulunmamışlar. Talebeler de doğru şeylere talip olmuşlar. Hocaefendi de bunları resmetmiş.
Şimdi sırada “baharımız” var…

Hizmetten | Mehmet Parlak

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu