,
Yazarlar

Marifetullah – 3

“Vahdette; vücub derecesinde bir suhûlet -kolaylık-; şirkte ise, imtinâ -imkansızlık- derecesinde bir suûbet -zorluk- ve müşkîlât bulunmaktadır.” (Şuâlar)
Hilkat -yaratmak-; Zât-ı Zülcelâle verilse, kâinat bir ağaç kadar, bir ağaç meyve kadar, baharın idâresi bir çiçek kadar, bütün varlıkların terbiyesi ve tedbiri, bir fert kadar âsân ve kolay olur.
Eğer hilkat; şirk ve esbâba, tabiata havâle edilse, bir şeyin îcad, ihyâ ve idâresi kâinâtın îcâdı, inşâsı, ihyâ ve idâresi kadar suûbetli, müşkîlâtlı olur. Kâinâtı şenlendiren bütün varlıklar, mevcûdiyetleriyle Sânî’lerini gösteren birer aynadırlar. Aynı zamanda, devir dâimdeki hârika oluşumlar, güzellikler, her şeyin üstünde, her şeyin hâkimi, evveli ve âhiri olmayan Allah’ı göstermektedirler.
Toprağın bağrına düşen her bir tohumun kendi orjiniyle ortaya çıkması, yine topraktan, havadan, güneşten ve aynı gıdâdan kendine has yaprak, çiçek ve meyvelerle insanların yüzüne gülmesi, vücûduna giren gıdâların yine müthiş, orjinal bir şekilde göze fosfor, tırnağa kalsiyum, aynı zamanda et, kemik, saç vs.şeklinde tevziâtı gösteriyor ki, bir ‘Hakîm-i Mutlak’ –her şeye hükmeden- ve bir ‘Alîm-i Mutlak’ın  -herşeyi bilen- varlığını, birliğini ve mutlak kudret sâhibi olduğunu, güneş gibi göstermektedir.
Bir fabrikayı kuran zât, bir makina îcat eden sanatkâr, elbette bunlardan bir netice elde etmek için kurmuş ve îcat etmişlerdir. Ve onlardan elde edecekleri menfaatleri, gereği gibi tâkip ederler.
Kâinatta yaratılan bütün varlıklar kendilerine terettüb eden vazîfeleri, aksatmadan bihakkın ifâ etmektedirler. Bunları yaratıp böylesine sisteme koyan Allah (cc), şu dünyâ tayyâresinde seyâhat ve yaşama imkânı verdiği, hâlife-i rûy-i zemîn olan insanı, kendi hâline bırakacak değildir. Elbette insan gibi  akıl ve irâde sâhibi bir varlığın, sorumluluk ve mes’uliyetleri vardır.
İnsan, maddî mânevî yönleriyle kendini çok iyi incelemeli, ne kadar mükemmel ve güzel yaratıldığını görmeye çalışmalıdır. Saat gibi çalışan kalbini, beyin fakültelerini, sinir sistemlerini, mîdenin tanzimini, ifrâzat mekanizmasını derin derin düşünmeli, araştırmalı ve netîcesinde Hâlık‘ına şükretmelidir.
İsrâ sûresi 44.âyette; “Yedi kat gök, dünyâ ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis ve tenzih eder. Hattâ hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ile tenzih etmesin.”  buyrulmaktadır. İnsan, kâinâta dikkat nazarıyla baktığında, herşeyde böyle hârikulâde bir tasarım ve hikmet olduğunu müşâhade edecektir.
İnsan, aklıyla kâinatta ve insan vücûdunda seyâhat etmelidir. O zaman hergün kullandığı, istifâde ettiği halde, üzerinde hiç düşünmediği hârika şeylerle karşılaşacak ve şaşıracaktır.
Meselâ; Elleri yumulmasa veya yumruk olsaydı, kolunu büküp ağzına getiremeseydi, ağzına bir lokma koymak, bir yudum su içmek için başkalarına yalvaracaktı. Veyâ diğer mahlûkat gibi ağzıyla yemeğe, içmeye zorlanacaktı.
Gözleri olmasaydı sevdiklerini, kâinâtta ve dünyâdaki güzellikleri göremeyecek, sokakta rahat yürümeyecek, arabasını süremeyecekti. Tatma duygusu, kuvve-i zâika olmasaydı, Allah’ın konserve olarak yarattığı nîmetleri zevkle yiyemeyecekti. Def’i hâcete çıkamasaydı,  çatlayıp ölecekti.
Dünyânın çevresinin yaklaşık 40.076 km olduğu ifâde edilmektedir. Ortalama olarak bir insandaki kılcal kan damarlarının toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 kilometre olduğu ehlince söylenmektedir. Kılcal kan damarları dışındaki diğer damarların uzunluğu da, toplamda 60.000 kilometreyi bulmaktadır. Yâni, sâdece bir insanın vücûdunda toplam damar uzunluğu, 100.000 kilometre civârındadır. Damarlar uç uca eklendiğinde, dünyânın etrâfını 2.5 kez dolaşabilir!
Onun için Rabbimiz  Kur’ân-ı Mûcizü‘l Beyan‘da pek çok yerde; “Niçin düşünmüyor, akıl etmiyor, şükretmiyorsunuz?“  sorularını sormaktadır. Nitekim Nahl sûresi 17.âyette; “Yaratan hiç yaratamayana benzer mi? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” buyurmaktadır.
İnsanları, irâdeleri dışında bu dünyâ sahnesine gönderen Allah (cc), bu dünyâya niye gönderdi? Vazifeleri nedir? Alınmayan, satılmayan, îmâlâtı yapılmayan, mâliyeti çok pahalı, hârika latîfeleri ve uzuvları, insanın emrine veren Sâni-i Muhteşem bunları niçin vermiştir?
İnsanlar; bu soruların cevâbını tezekkür ve tefekkürle, ilim ve irfanla, akıl ve irâdesiyle çözerek, kendilerine tererettüb eden yaratılış gâyesine uygun vazîfelerini, ihmal etmeden yerine getirme gayreti içinde olmalıdırlar.
Dünyâyı bu kadar nîmetlerle donatan, insanın emrine veren Cenâb-ı Hakk’a karşı nankörlük, bu emânetleri değersiz ve  yolda bulmuş gibi kullanmak, halîfe-i rûy-i zemîn olan insana hiç de uygun düşmüyor.
Mülkün hakîki sâhibi olan merhamet-i Sonsuz Allah (cc), dünyâda kullarını cennetin nümûneleri olan bu kadar nîmetlere boğarken; aynı zamanda insanlara emânet ettiği nefis ve mallarını da, Cennet karşılığında Kendisine satmaları teklifinde bulunuyor.
“Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır….” (Tevbe sûresi, 111)
Binâenaleyh, saymakla bitiremeyeceğimiz  Rabbü’l âlemin olan Allah’ın nîmetlerine karşı, Münim-i Hakîki’yi tanımamak akıl ile te’lif edilir gibi değil. Zirâ; Nahl sûresi 18.âyette Cenâb-ı Hak kullarına şöyle seslenmektedir: “Halbûki Allah’ın nîmetlerini saymaya kalksanız, mümkün değil sayamazsınız. Gerçekten Rabbin Gafurdur, Rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).”
Ne acı bir gerçektir ki, bütün bu nîmetleri, hayâtı, zahmetsiz bedâva elde ettiği, kendisine çile ve ızdırab çekmeden verildiği için; insanlar bunların kıymetini bilememekte, büyük çoğunluğu îtibâriyle bu nîmetleri yaratan Sâni-i muhteşem’e karşı başkaldırıp isyan etmektedirler.
Zâriyat sûresi 58.âyette Cenâb-ı Hak;  “…Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sâhibi olan Allah Teâlâ’dır.”
Bakara sûresi 60.âyette, “…..Allah’ın rızkından yeyin için, fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın!” demiştik.”
Mâide sûresi 88.âyette de; “Allah’ın size rızık olmak üzere yarattığı şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin! Kendisine îman ettiğiniz Allah’a karşı gelmekten sakının!” buyurmaktadır.
Şuarâ sûresinde Cenâb-ı Hak, insanı yaratıp her türlü ihtiyaçlarını karşılamayı kendi uhdesine aldığını, Efendimiz’e (sav) bu gerçeği ifâde etmesi sadedinde şöyle emretmektedir:
“O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren.”
“O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren.”
“Hastalandığımda O’dur bana şifâ veren.”
“O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan.”  (26/ 78,79,80,81)
Bakara sûresinde de; “…De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır. O dilediği (akıl ve irâdesini sû-i istimâl etmeyen) kimseyi doğru yola yöneltir.”
“….Öyle ya, Allah dilediğini (akıl ve irâdesini sû-i istimâl etmeyeni) doğru yola eriştirir.”
“(Habîbim) Onları hak yola getirmek senin görevin değil, lâkin Allah’tır ki dilediğini doğru yola getirir….” (2/ 141,213, 272) buyrulmaktadır.
“Allah’ı tanımayanın dünyâ dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyâsı, nurla ve mânevî huzurla doludur. Mü’minler, derecesine göre îmânın kuvvetiyle bunu hissederler. Bu îmandan gelen mânevî huzur, şifâ ve lezzet altında, cüz’i, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir (önemsizleşir)”. (Yirmibeşinci Lem’a)
O Allah ki; hiçbir şeye ihtiyâcı yoktur. Sonsuz güç ve kudret sâdece O’na âittir. Allah insanı sevmiş ve yaratmış, diğer yarattığı bütün varlıkları da onun emrine vermiştir. Nefis ve malını Allah yolunda, meşrû dâirede ve Allah’ın rızâsını kazanma adına  kullandığı takdirde, kendisine dünyâ ve âhiret saâdeti vâdedilmektedir. İnsan, Allahın vâdettiği böyle bir fırsatı kaçırmamalıdır.
 

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı