Kürsü

Mârifet

Lügat mânâsı itibarıyla bilmek de demek olan mârifet; düşünce ve himmetle, vicdan ve iç tefahhusla elde edilen hususî bir bilgidir ki, ilimden farklı bir muhtevaya sahiptir. İlim; okuma, öğrenme, araştırma, terkip ve tahlil yoluyla elde edilen bir müktesebat olmasına karşılık mârifet; tefekkür, sezi ve iç müşahedeyle ulaşılan ilmin özü demektir. İlmin zıddı cehalet, mârifetinki ise inkârdır.

Ayrıca ilim, küllî ve umumî bir bilme, mârifet ise herhangi bir şeyi -bu şeye Zât-ı ulûhiyet de dahildir- vech-i cüz’üyle tanımak demektir. Bu itibarla da, öteden beri Hazreti Zât-ı Vahid ü Ehad’e bilittifak “Âlim” denmiştir ama, “ârif” denmeden hep kaçınılmıştır. Ayrıca, daniş, irfan, vicdan kültürü, hüner ve sanat mânâlarına da gelen mârifet; erbab-ı hakikatça, bir şeyin “lâtife-i rabbâniye” ile duyulması, bilinen şeyin misal-i ilmîsi, icabında kaybolup sonra da dönüp gelen ve tekerrür ettikçe derinleşen hafıza, şuur, idrak mahfuzatı ve bir hakikati diğerlerinden tam tefrik ve temyize yarayan yeterli malumat demektir ki; ef’âl ve sıfatların bilinmesi ve bilinen şeylerin de tafsile açık olmasıyla hulâsa edilebilir.

Bir insanın mârifet erbabından olup Hak nezdinde ariflerden sayılabilmesi, onun Allah’ı, Allah’a ulaştıran yolları, hatta yollardaki handikapları ve bu handikapların aşılması için nazarî bilgileri, sonra da bu nazarî bilgilerini tatbik edebilme iradesini ortaya koymasına bağlıdır. Evet, “ârif-i billah” Hz. Zât-ı Ehad ü Samed’i ef’âl, esmâ ve sıfâtıyla bilip, muamele ve davranışlarıyla bu mârifetini resmeden; her zaman gönlünü pak tutup her lâhza ihlâs arayışı içinde bulunan; gücü yettiğince, ahlâk-ı rezile ve onun saiklerinden uzak kalabilen; mukteza-yı beşeriyet olarak ruhuna bir pas düşüp de ufkunun kararması karşısında hemen cismaniyetine baş kaldırıp Hz. Müheymin’e sadâkatini fısıldayan; Hak rızâsı söz konusu olunca, başa gelen her şeye katlanmasını bilen; sonra da belli ölçüde, her zaman ışıklarını hissedip zevklerini duyduğu, o her girizgahta Hak teyidiyle belirginleşmiş peygamberler yoluna ve peygamberlik dünyasına başkalarını da çağıran kâmil insan demektir.

Bir diğer yaklaşımla mârifet; bir şeyin hakikatini kendi dışında herhangi bir mülâhaza ve belirleyici faktörle değil; tam kendi olarak idrak etme ve kendi iç unsurlarıyla belirleme demektir. Bu çerçevede Zât-ı uluhiyetle alâkalı mârifet, zâtî ve subûtî sıfatları itibarıyla Hazreti Zât’ı “bî kem u keyf” bilme demektir ki, bu insanın başka şeyleri ihata, idrak ve belirleyip bir çerçeve içine koymasından çok farklı bir mârifettir ve tamamen vicdanî duyuş, seziş ve bilişten kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda bu duyuş ve seziş entüisyoncuların “sezgi” dedikleri şeyle de karıştırılmamalıdır. Evet o, ef’âl ve esmasıyla malum, sıfât ve na’tlarıyla maruf olsa da, hakikat-i zâtiyesi ve bu zâtın ihata edilmesi açısından idrakleri aşkın ve şuur ufkumuz itibarıyla da bir mevcud-u meçhuldür.

اَلْعَجْزُ عَنِ اْلإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ itirafı, muhit olanın yetersizliğini ve farz-ı muhal Muhat’ın da kâbil-i idrak olmadığını ifade adına enfes bir beyandır ki, bu mazmun مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ sözleriyle fevkalâde güzel seslendirilmiştir.

Evet, mutlak var olan O’dur.. en doğru gerçek de O’nun varlığını itiraf ve birliğini ikrardır. O’nun mârifetinin “elif-be” şeklindeki mebâdîsi, iman, İslâm hakikatine ve ihsan şuuruna ulaşmak; ulaşırken de, böyle mübarek bir hedefi gerçekleştirmede, bütün feyizlerin ve bereketlerin asıl kaynağı olan hedefin dışındaki tâli besleyicilere asla iltifat etmeden, hedef ve kaynak eksenli olan sülûkü devam ettirmek ve her gün yeni bir tulû ümit ve iştiyakıyla hep O’na yönelmek ve her tulûda yepyeni bir vuslat neşvesi duymak; bütün bunların netice ve müntehasında da, O’nun esma, sıfât ve şayet, O’nun gücünün gölgesi olan iradelerimizin hakkını vererek güç yetirebiliyorsak, Zât’ının esrarına vâkıf olmaktır.

Lûtfiye-i Vehbî’de bu mülâhazalar şöyle seslendirilir:

“Sa’y edip ârif-i billah ola gör;
Nail-i mârifetullah ola gör..!
Çün “en u’raf” dedi Hazreti Vedûd,
Mârifettir dû cihanda maksûd.
Mârifet, zînetidir insanın,
Pes olur mertebesi nâdânın.
Mârifet devlet-i ruhanîdir,
Mârifet eltaf-ı rabbanîdir.
…………………………………
Ol senin olacak ey ruh-u revân,
Hep senin olmuş olur iki cihân…”

Tasavvuf kitaplarında kudsî hadis diye rivayet edilen şu mübarek sözler bu konudaki bütün şerhlerin, izahların esası mahiyetindedir ve bize oldukça ciddî ipuçları vermektedir.

“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde halis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir.. nefsini terkeden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!”

Mârifet-i ilâhiye bazen, “Hakkı bilenin dili tutulur.” fehvasınca, sâlik için bir hayret, bir dehşet ve sükût ufku olur. Bazen de, “Hakkı bilenin dili çözülür.” medlûlünce, hak yolcusu için bir beyan kaynağı hâline gelir; onun heyecan ve ifadelerinde köpürür durur ve gider bütün kulaklarda yankılanır. Muhammed Parisâ’nın yaklaşımıyla: “Allah’tan başka zâtullahı bilen yoktur.” sözü de, “Allah’tan başkasını bilmem.” beyanı da kendi vadilerinde doğrudur ve bu, aynı anda zıtların doğruluğu demektir.

Evet, O’nun varlığından başka hakikî vücûd ve O’nun ef’âlinden başka hakikî ef’âl yoktur; var görülen şeyler tamamen izafî, esbaba nisbet edilen şeyler de nisbîdir. İşte bu itibarladır ki, hakikî mârifet; ârifin, Marûf’un ziyâ-yı nûrunda eriyip zâtı cihetiyle yok olması ve mercii yönüyle de ikinci ve hakikî varlığa ermesi sayılmıştır. Siz bunu “fenâ fillâh-bekâ billâh” mülâhazalarıyla da ele alabilirsiniz…

Zannediyorum, Minhâc sahibi de:

“Eğer yakîn nûrlarıyla görebiliyorsan, ârif ve Marûf’u ayrı ayrı görme!” o kıvrak ifadeleriyle bu mülâhazayı vurgulamak istemiş.

Büyük Fuzûlî de bu derinliği şu damlalarla seslendirir:

“Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil;
Ârif odur bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?”

Bundan başka sofîler, mârifet adına bir diğer çerçeve daha ortaya koyarak onu, ilâhî esmâ hakikatlerinin bilinmesi, varlıkta tecellî vak’asının kavranması, var oluş esrarının keşfedilmesi, vücûd hakikatinin asliyet ve zılliyet itibarıyla vuzuh ve inkişafı, din gerçeğinin, Hz. Murad’ın meşietine uygun temsili ve taakkulu şeklinde yorumlamışlardır ki; bu konulardan her biri başlı başına kitaplık birer mevzûdur ve bu sahifelerin istiap haddini aşar. Burada biz sadece Ziyâiyye’de nazmen ifade edilen, konuyla alâkalı bazı önemli ifadelere temas edip geçmeyi düşünüyoruz:

“Bab-ı salis mârifettir ey civan,
Bunda dönemez çarh-ı beyan-ı lisan.
………………………………………………….
Bunda kâtip yok, yazmaz kalem dahi,
Bunda dil dönmez, beyan olmaz ahî..
……………………………………………..
Perdelendi bunda mir’ât-ı ukûl,
Bu makama olmaz idrak-i vusûl.
Burada pervaz eyler murğ-i hayâl,
Buna olmaz misallerden bir misal…
………………………………………………..
Burada Allah’tan olur hep mevhibe,
Nûr-u nûranî mukaddes bir mertebe..
…………………………………………………..
Bütün avalim burada müstağrak kamu,
On sekiz bin âlemden vâsi’dir O…
………………………………………………
Burada Bir’den başka yoktur hak vücûd,
İşte bu vahdet olur asıl şuhûd..
Bu şuhûda başka mânâ verme sen!
Küfr olur, ilhad olur ey nûr beden.
Baş gözüyle olmaz asla bu şuhûd,
Böyle rü’yetten münezzehtir Vedûd…
Sır iledir bu mânâ hep aşikâr,
Sırra var da sen de anla ey nigâr!
Burada yoktur ilm u idrak-i beşer,
Acz u hayrettir bu vadide hüner.
Aczini idrak olur idrak-i Hak,
Gör ne söyler Hazreti Sıddîk’a bak..!”

Aslında, mârifet makamı, bir hayret, bir dehşet ve bir mehâbet makamıdır. Tasavvuf erbabının, mârifetle alâkalı mütalâalarının hemen hepsinde bu anlayışa rastlamak mümkündür. Bunlardan bazıları mârifeti, heybet duygusunun feveranıyla mebsuten mütenasib (doğru orantılı) görmüş ve mârifetin artması ölçüsünde heybetin de derinleşebileceğine hükmetmişlerdir. Bazıları mârifeti, sekine ve itminanın ayakları şeklinde değerlendirmiş; mârifet nisbetinde de iç sükun ve temkinin artacağını vurgulamışlardır. Bazıları, kalbin “üns billâh”a ermesi ve sâlikin kurb süreci yaşaması şeklinde yorumlamışlardır. Şiblî’nin yaklaşımı ise daha farklı menfezler aralar mahiyettedir. Ona göre mârifet: Ârifin, Allah’tan başka hiçbir şeyle zâtî alâkasının kalmaması, O’nun aşkında şikayete kapalı olması ve yerli yerine oturmuş kulluk mülâhazaları sayesinde, dava ve iddialardan kaçınarak Hak mehâfetiyle oturup kalkması, akıbeti hakkında da dolu dolu endişeler duymasından ibarettir.

Evet, hakikî mârifet, onu besleyen sağlam kaynaklarla çok iyi irtibatlanmış, peygamberlik ruh ve mânâsının vesayetine sığınmış beşerî ufuk ötesi hakâikle şöyle veya böyle münasebete geçmiş, böyle birinin faniyât u zâilâtla bizzat alâkadar bulunması ve Rabbinden başkasına tenezzülü söz konusu olamaz. Kur’ân, bu zirveyi إِنَّمَا يَخْشَى الله مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمؤُا “Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı lâzım geldiği tarzda tazim ederler.” (Fâtır, 35/28) gibi cami beyanla vurgular ve işte bu önemli mârifet-haşyet münasebetini hatırlatır. Hazreti Ârif-i Mutlak da: أَنَا أَعْرَفُكُمْ باللهِ وَأَشَدُّكُمْ لَهُ خَشْيَةً “Allah hakkında mârifeti en fazla olanınız Ben’im. Allah’a en fazla haşyet duyanınız da Ben’im.” (es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s. 21; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/200) sözleriyle bu zirveye daha farklı derinlik menfezleri açar.

Kalbi bu ölçüde Rabbiyle irtibatlı, gerçek ârifin “libas-ı takvâ”sıyla alâkalı daha dünya kadar cevher-i hikmet meşcereliği ve akl-ı meâdın güzergâhı sayılan tasavvufî eserlerin, hakikat meşhergâhı olan sahifelerinde serdedilmiştir ki, işte onlardan birkaçı:

1) Hak mârifetine eren birinin nazarında, dünya, dünya cihetiyle daralır, büzüşür bir fincana döner.
2) İlâhî mârifette derinleşen ruhların her zaman nâmütenâhî genişlemeleri söz konusudur.
3) Gönül dünyasının ballar balı sayılan Hak mârifetini tadanlar, servetlerini yele verir, Hak kurbetine koşarlar.
4) Gönülde mârifet peteğinin zenginliği, aşk u şevk ve muhabbetin en esaslı kaynaklarındandır ki, bu kaynakların feveranı ölçüsünde, sâlik, vuslat iştiyakıyla yanar-tutuşur ve bu ölçüde yanıp tutuşmayı da mazhariyetinin hakikî bedeli sayar.

Ârifi başkalarından ayıran şu hususlar da fevkalâde calib-i dikkattir: Ârif, yaptığı işlerde kat’iyen beklentiye girmez.. maddî payeler bir yana, mânevî mansıblar uğrunda bile rekabet düşünmez, gıpta yaşamaz ve yaşatmaz.. o, elindekine göz dikenlerle cedelleşmez.. kendini en küçük kimselerden dahi üstün görmez.. kaçırdığı fırsatlardan ötürü “ah u vah” edip şikayette bulunmaz.. elde ettiği maddî muvaffakiyetlerden dolayı da gafilane sevinç ve küstahlıklara girmez; hatta Hz. Süleyman mülkü dahi kendisine bahşedilse, Hak maiyyetini arar ve başka şeylere teveccühü israf sayar.. bütün varlığa karşı onların nefislerinden ötürü kat’î tavır alır ve “üns billâh”ın bir saniye ve bir salisesini cihanpaha bilir.. halkın içinde Hak’la beraber olma ikiliğini, iradesinin en büyük zaferi ve Hakk’ın ona en engin ihsanı kabul ederek azminin çehresinde ilâhî meşieti, sa’yinin neticesinde rabbanî inâyeti ve her kademede daha nice ayrı ayrı hikmeti, ayrı ayrı kerameti temâşâ edip kesrette vahdetin cilvelerini görür.. çoğu Bir’e irca ederek damlanın deryaya dönüştüğünü anlar.. bir tek zerrenin güneşleri ifade ettiğini kavrar.. hiçliğin nasıl bir vücûd meşcereliği olduğunu vicdanen müşahede eder ve çok kere mest ü müstağrak yaşar.

Temkin, sebat, ciddiyet, ledünnîlik ve kararlılık böyle mütekâmil bir mârifetin en önemli tezahürleri sayılırlar. Evet, gerçek mârifet odur ki sâlik, gün boyu “üns billâh” ve maiyyet tecellîlerinin sağanağı altında yaşadığı hâlde, onun, iç ve dış dünyasında asla boşluk emaresi hissedilmez.. davranışlarında kat’iyen lâubalilik görülmez.. en coşkun nimet ve vâridat fevvareleri karşısında bile nefsanî israf ve küstahlığa düşmez.. aksine bilgisinin vüs’ati ölçüsünde temkine koşar, teyakkuzla oturur-kalkar ve yaşayışını kalbî ve ruhî hayat eksenli sürdürmeye çalışır.

Elbette ki herkesin, aynı ölçüde, bir mârifet ufku üveyki olması mümkün değildir; kimileri, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı mukaddesi sayılan sıfatları ve O’nun ef!âl-i sübhaniyesi arkasındaki nimetleri idrak ufkunda dolaşır; dolaşır, enfüsî ve afakî delilleri temâşâ ve değerlendirmekle sürekli, gönlündeki hakikat aşkının, Hakikatler Hakikati’ne olan münasebetlerinin destanlarını mırıldanır.. fiillerden isimlere, isimlerden na’t ve sıfatlara gider-gelir ve gidip gelirken de, imanın, mârifetin, muhabbetin, aşkın, cezb u incizâbın farklı telden mûsıkîleriyle ürperir.. tekvinî emirlerde görüp duyduğu her disiplinin, vicdanında bir aksini duyar.. ve “daha var mı?” diyerek bir başka temâşâ ve bir başka zevk-i ruhanîye koşar ki işte bu yol, enbiya-yı izamdan tevarüs edilen, herkese açık objektif hakikat yoludur ve bu yolun yolcusu her an ayrı bir mârifetin zafer kahramanı gibi, Hakk’ın iltifat takları altında hep O’na yürür…

Kimileri, zât, sıfât ve nuût-u ilâhînin ziyâ ve tecellîlerinin beşer ufku itibarıyla bir iltisak ve iltika noktasına ulaşmış gibi pek çok buudun tek buud hâline gelmiş olma his ve şuuruyla “cem” mülâhazasına girer; girer de nefsi ve zâtı itibarıyla fenâ bulup gider, sonra da Hazreti İlim ve Vücûd’un kayyûmiyetiyle yepyeni bir varlığa erer.

Evvelkilerin, sıfât ve nuût âleminde dolaşıyor olmalarına karşılık ikinciler, o sıfat ve na’tların kaynağına müteveccihtirler; -sıfatların ayniyet ve gayriyet mülâhazalarını nazarî ilimler mecmuaları sayılan kelâm kitaplarına havale ediyorum- dolayısıyla da onların bu temâşâ, bu duyuş ve bu değerlendirişleri, ne Zât mülâhazasına zihnî bir hicab sayılan mücerred sıfât hedefli ne de sıfatları nefyini işmam eden mücerred Zât hedeflidir. Bu itibarla da böyle bir yol hasların yolu sayılmış ve kurb yolcularının şehrahı kabul edilmiştir.

Bu yolda, Kitap, Sünnet, akıl ve fıtratın şehadetleri, Allah’ın sanat eserleriyle âdeta pırıl pırıl çok dallı bir yol gibi belirir her yerde. Sâlik ayaklarını bu teminatlı şehraha sağlam basabilmişse, artık o, her yerde Hakk’ın kendi nefsine şehadetini duyar ve شَهِدَ اللهُ “(Allah’dan başka ilâh bulunmadığına) şahid bizzat Allah’tır.” (Âl-i İmrân, 3/18) der; melekler ve ilim erbabının ikrarlarını, bu beliğ ilânın bir aks-i sadâsı gibi vicdanında işitir.

وَالْمَلئِكَةُ وَأُولُوا الْعِلْمِ “Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe, (Aziz ve hâkîm Allahdan başka ilâh olmadığına) şahittirler.” (Âl-i İmrân, 3/18) sözlerini soluklar.. derken, O’nun Zât’ının lâzımı olmayan bütün vasıta ve vesilelerin eriyip gittiğini görür ve tam bir huzur-u zevkîye erer.

Kimileri de, insanın idrak ufkunu aşkın öyle bir mârifet çağlayanı içindedirler ki, onların dünyasında delillerin ağzında birer fermuar.. bütün şahidler, Şahid-i Hakikî’nin huzurunda bulunmanın verdiği hicapla iki büklüm.. bütün vasıtalar, yakını uzak etme hacaletiyle tir tir.. dellallar da suskun ve o âna kadar ortaya attıkları beyanların tashihiyle meşgul. Her şeyin “bî kem u keyf” bir vicdan müşahedesiyle, Kutup Yıldızı gibi kendi etrafında dönüp durduğu işte bu nokta, sık sık “sübühat-ı vech” ile gözlerin kamaştığı, melekler gibi sâlikin de bakışlarının bulandığı, “sen”in, “ben”in “Hû”ya teslim-i silah ettiği bir zirvedir. Bu zirveye ulaşan insan yer yer, ilmin de, vücûdun da hakikî kaynağının çepeçevre her şeyi kuşattığını görür; tarif ve yorumu, herkesin kendi seviyesinin maşrıklarından bir sürü tulûu birden duyar, birden yaşar, birden zevk eder ve her zaman “cem” mırıldanır durur. Bu cem sâlikin, isimlerin, zât, sıfât ve ilâhî ef!âl ile tecellî-i iltisakının duyulup hissedilmesi ve vicdanın da vesile ve vasıtalara açık yanları itibarıyla dağınıklıktan kurtulup …وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجعُونَ “…Biz Allaha aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) ufkuna ulaşmasıdır; yoksa o, bazılarının vehmettiği gibi “fenâ-i mutlak” ve “ittihad” demek değildir.

Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı