Kürsü

Levh-i Mahfuz ve Berisi

Levh; yassı, düz, üzerine yazı yazılabilecek bir cisim. “Levh-i Mahfuz”; Allah tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tesbit edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i ilâhînin bir unvanı kabul edilegelmiştir. Onun için herhangi bir tebeddül, tagayyür söz konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denmiştir. Bu mânevî âlem, Burûc sûre-i celilesinde de ifade edildiği gibi, Kur’ân-ı Kerim’in “Beyt-i Ma’mûr”dan önce taayyün buyurulduğu levha demektir ki; bu, aynı zamanda bu dünya ve ondaki mevcudatın, ukbâ ve ötesindekilerin de bütün vasıflarıyla içinde bulundukları mânevî bir defter-i muhîttir.

Orada eksik bırakılan hiçbir şey yoktur.[1]O levhada bir bir her şey kayıt altına alınmıştır.[2]O, olmuş, olacak her şeye ait bilginin mündemiç bulunduğu bir kütüktür.[3]O, her varlığın maruz kaldığı, kalacağı bütün hâdiseleri ve sonuçları muhtevi bulunan bir defter-i kebirdir.[4]

Evet, Levh-i Mahfuz, bildiğimiz, bilemediğimiz, bütün kâinatların, bu kâinatlar içindeki eşyâ ve hâdiselerin mukayyet bulunduğu ana kitaptır. Fizikî ve metafizikî dünyalarla alâkalı her nesne, haricî vücut açısından ortaya çıkmadan evvel, Levh-i Mahfuz’da bir taayyün görmüş, belirlenmiş ve mevsimi gelince de, oradaki programa uygunluk içinde ortaya çıkmış/konulmuştur. Her varlığın bu şekilde önceden takdir ve tesbit edilip sonra da ona göre infaz edilmesi cebrîliğe açık gibi görülse de hiç de öyle değildir; zira “İlim mâlûma tâbidir.” fehvasınca, Allah, olacağı da olmuş gibi bildiğinden, insanların “ef’âl-i ihtiyariye”leriyle alâkalı takdirlerini şart-ı âdî plânında onların temâyül ve tercihlerine bağlamıştır.

Bazı âlimler, Levh-i Mahfuz’u “Kitap”, “Kitab-ı Mübîn”, “İmam-ı Mübîn”, “Kitab-ı Meknûn”, “Ümmü’l-Kitap”… gibi unvanlarla da yâd ederler ki, bu tabirlerin hepsi de Kur’ân ve Sünnet-i sahîhadan alınmadır, bunlara kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur. Ancak, bu yaklaşımın Levh-i Mahfuz hakikatini aksettirdiği de söylenemez. Bildiğimiz bir şey varsa şudur ki; o, diğer ulvî âlemler gibi mâhiyeti tam ihata edilemeyen ilm-i ilâhînin tecellî alanı diyeceğimiz bir yüce ve nuranî mir’âtın unvanıdır. Levh-i Mahfuz’a, içinde teferruatına kadar her şeyin yazılı bulunduğu künhü nâkabil-i idrak bir âlem diyenler olduğu gibi, onu felekler üstü “Nefs-i Küllî”nin bir unvanı kabul edenler de az değildir. Ne var ki, böyle hassas bir konuda meseleyi Kur’ân ve sahih Sünnet çizgisi dışına taşıyarak bir kısım fikirler serdetmek de uygun olmasa gerek…

Aslında, her mevzuda olduğu gibi bu konuda da, gaybın lisan-ı belîği olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dan (aleyhi ekmelüttehâyâ) tavzih edici bir beyana ulaşılacağı âna kadar sükût hem bir esas hem de Allah’a karşı saygı ve edebin ifadesidir. İnsan bu hususlarla alâkalı bildiklerini seslendirirken temkinli olmalı ve “Allahu a’lem” demeyi ihmal etmemeli; bilmediği/bilemeyeceği konularda da ya bir bilene işarette bulunmalı veya “bilmiyorum” deyip işin içinden sıyrılmalıdır…

Ulema, Levh-i Mahfuz’un yanında, ” يَمْحُوا اللهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ– Allah dilediğini mahv u isbat eder ve ana kitap (Ümmü’l-Kitap) O’nun nezdindedir.”[5] âyetinin delâletiyle, bir de “Levh-i Mahv u İsbat”tan bahsederler ki, burada o hususa temas etmek de yararlı olacaktır:

Levh-i Mahfuz ve Berisi 2

Evet, Allah, gerek tekvînî emirlerde, gerek teşriî disiplinlerde, “hikmet-i bâliğa”sı gereğince dilediği şeyleri siler, değiştirir, farklı kalıplara ifrağ eder; hem sistemler arasında hem de arz üzerinde bir kısım tebdil ve tağyirlerde bulunur; içtimaî coğrafyada değişiklikler yapar; bazı milletleri yerle bir eder, onların yerlerine başkalarını getirir; istediğini aziz, istediğini zelil kılar; istediğini güldürür, istediğini ağlatır ve o kuvvet-i kâhiresiyle bütün kâinatları, umum yeryüzünü cemalî ve celâlî tecellîleriyle Levh-i Mahv u İsbat’ın mecâlîsi olarak müşahitlerin müşahedesine arz eder. O, tekvînî emirlerdeki bu tür tasarrufu gibi, teşriî ahkâm-ı sübhânîyesinde de, dünkü bazı hükümleri kaldırır (nesh), onların yerine yenilerini ikame buyurur; suhuf-u Âdem’in yerine Hazreti Nuh’a inen sayfalarla mesajlarını âleme duyurur. Gün gelir murad-ı sübhânîsini Hazreti İbrahim’e gönderdiği vahiyle dillendirir. Eski sayfalardan aldığını alır, onu yeni ilâvelerle değiştirir, bir kitap hâline getirir ve Hazreti Musa’ya sunar. Daha sonra onda da Zebur’la ayrı bir derinlik ortaya koyar ve Hazreti Davud’un sesiyle makasıdını bir kere daha cihana ilân eder. İncil’le, büyük ölçüde Tevrat’ta bulunmayan, tamamen ledünnî bir farklılığı seslendirir ve Hazreti Mesih’in lisanıyla o büyük değişikliğin mümessili Hazreti Ahmed’i müjdeler; müjdeler ve O’nunla o güne kadar cereyan eden tebeddülleri, tagayyürleri sona erdireceği işaretini verir; mevsimi gelince de: “Ben bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Size olan nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak da İslâm’dan hoşnut oldum.”(6) beyan-ı sübhânîsiyle o güzeller güzeli Zât’ı muştuların en anlamlısıyla sevindirir.

Değişe değişe, yenilene yenilene hâlihazırdaki tamamiyet ve mükemmeliyete erişmiştir teşriî emirler mecmuası olan din ve diyanet; asırlar ve asırlar boyu devam edegelen tebeddül ve tagayyürlerle günümüzdeki şekle ve desene ulaştığı gibi tekvînî esaslar ve ekosistem. Bütün bunlar ne şekilde ve hangi esbabın perdedarlığı çerçevesinde cereyan ederse etsin, her nesnenin ve her hâdisenin çehresinde bir mahv ve isbatın nümâyan olduğu açıktır. Öyle ki, varlık ve hâdiseler haricî vücutla tanıştığı andan itibaren sürekli bir mahv ve isbat devr-i dâimi içinde olmuşlardır: Varoluşları ölümler, bir bir gelmeleri peşi peşine gitmeler, rengârenk tüllenmeleri sararıp solmalar; şâd u hurrem olmaları âh u efgan etmeler ve yazılıp çizilmeleri de silip değiştirmeler takip etmiş; kanunlar ve kurallar izafî gerçeklikleriyle devam edip dursalar da, zamanın arkasındaki hakikat de diyeceğimiz “mahv u isbat” hiç mi hiç durmamıştır.

Evet, ne yeryüzü, ne de tabiattaki canlı-cansız hiçbir nesne, hiçbir kimse bu umumî gel-gitten, bu mütemâdî ifnâ ve isbattan vâreste kalamamıştır. Dünkü masmavi renkler bugün sapsarı kesilmiş, dünkü türlerin yerine bugün daha farklı nevi’ler gelip oturmuş, dünkü hâkim milletlerin yerini bugün başka milletler almış, dünkü kültürlerin yerinde bugün başkaları boy atıp gelişmiş, dünkü diyanetler bugün farklı bir dinî hayatla yer değiştirmiştir. Ferdî, içtimaî, iktisadî ve kültürel hayattaki değişim ve dönüşümleri, farklılaşıp başkalaşmaları da aynı şekilde mütalâa edebiliriz.

Hatta bizlerin, şahsî hayatımız itibarıyla bazen canlı-kanlı, bazen hareketsiz ve durgun, bazen kararlı ve azimli, bazen mütereddit ve gel-gitlere açık, bazen kirli ve ruh sefaleti içinde, bazen de tevbe ve nedametle Hak kapısında; yerinde imanla dünyalara meydan okuyacak ölçüde dipdiri, yerinde her hâdise karşısında tir tir titreyecek kadar dermansız bulunduğumuz zamanlar hiç de az değildir. Az değildir cihanlara sığmadığımız dakikalar ve damlada boğulduğumuz meş’um anlar, Hak yolunda küheylanlar gibi koştuğumuz günler ve yorgun, bitkin yığılıp kaldığımız haftalar, aylar.. her hâlimiz Levh-i Kaza ve Kader’den farklı şeyleri canlandırmakta, her tavrımız mahv u isbattan çok değişik kareler ihtiva etmektedir.

İşte bütün bu farklılaşmalar, dönüşmeler ve değişmeler, “İmam-ı Mübîn” de dediğimiz/diyeceğimiz “Levh-i Mahfuz” hakikatinin istinsahından ibaret sayılan, tebeddül ve tagayyür edalı, hemen her zaman ayrı renk ve desenlerle tüllenen Levh-i Mahv u İsbat’tan başka bir şey değildir.

Diğer bir yaklaşımla, “Ümmü’l-Kitap” veya “İmam-ı Mübîn” de diyeceğimiz “Levh-i Mahfuz” her şeyin ilmî mebdei, temeli, esası, hendesesi; asla değişmeyen ama bütün değişip dönüşmelere birden bakan; evveli-âhiri aynı anda gören, illeti mâlûlle, sebebi müsebbeple beraber kuşatan lâyetebeddel ve lâyetegayyer bir ana kitap, nezd-i ulûhiyetçe bir ta’yîn-i has, bütün taayyünlerin onun satırlarında yer aldığı bir defter-i kebîr ve mânevî bir tibyândır; şeriat-ı fıtriyenin dünü-bugünü, kavâid-i şer’iyenin geçmişi-geleceği, her nesne ve her hâdisenin ilk şekli ve son durumu (min haysü hüve hüve) bu levhada münderiç ve mündemiç bulunmaktadır. İşte “Levh-i Mahfuz” böyle bir levhadır ve onun keyfiyet ve mâhiyeti konusunda bir şey söylememiz mümkün değildir; söyleyemeyiz de…

Burada Üstad Bediüzzaman’ın mevzu ile alâkalı mülâhazalarını arz etmeden geçemeyeceğim. Üstad’ın aykırı değil farklı şöyle bir mütalâası var. Özetleyecek olursak o: Kur’ân-ı Kerim’de tekerrür eden ‘İmam-ı Mübîn’ ve ‘Kitab-ı Mübîn’ hakkında önceki tefsircilerin ‘ikisi de aynı şeydir’ veya ‘birbirinden farklıdır’ şeklindeki yorumlarına ve bir mânâda her ikisinin de ilm-i ilâhînin ayrı bir unvanı olduğu ifadelerine yer verdikten sonra, meâlen şu mütalâaları serdeder: ‘İmam-ı Mübîn’ ilim ve emr-i ilâhînin farklı bir unvanıdır ve âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakar. Yani, şimdiki zamandan daha çok geçmişe ve geleceğe nazar eder. Farklı bir ifadeyle, her nesne ve her hâdisenin haricî vücudundan daha fazla, onun aslına, nesline, köküne ve tohumuna bakan ilâhî takdirin ilk ve en muhtevalı defteridir. O, ilim ve emr-i ilâhînin, varlık ve hâdiselere bakan ayrı bir unvanı olması açısından, topyekün eşyânın mebde’leri (mebâdî), kökleri, asılları ve bütün bunlardaki plân ve programlar, onda fevkalâde bir intizam, bir ahenk ve sanatkârane bir mükemmeliyetle ortaya konduğundan ona, insan, kâinat ve bunlara ait şuunâtın var olma öncesi kütüğü nazarıyla da bakabiliriz. Bu muhtevalı kütük ve bu câmi defter bütün eşyâ ve hâdiseleri, onların neticelerini, onlardan meydana gelecek tohumları, yeni nesilleri, ileride bunlara bağlı oluşacak daha başka mevcutların programlarını ve fihristlerini de tazammun ettiğinden ona en uygun isim, ‘ilim ve emr-i ilâhînin mânevî mecmuası’ olsa gerek…

Hâsılı, İmam-ı Mübîn, geçmiş, gelecek ve âlem-i gaybın dört bir yanına dal-budak salmış hilkat ağacının bir programı, bir plânı ve bir fihristi mâhiyetindedir. Bu yönüyle de ona ilâhî takdirlerin en câmi ve muhît bir mecmuası diyebilirsiniz. Bu âlemde her şey ve her hâdise bu mecmuadaki plân ve programa göre var edilir. Zerrelerden sistemlere kadar bütün varlık o plân çerçevesinde bir yol izler, bir hedefe doğru yürür ve hikmetnümâ çok önemli neticelere ulaşır.

‘Kitab-ı Mübîn’e gelince o, gaybî âlemlerden daha ziyade şehadet âlemine nâzırdır; mazi ve müstakbelden daha çok hâzır zamana bakmaktadır. Dolayısıyla da o, ilim ve emir âlemi değil de, kudret, irade ve meşîet-i ilâhiyenin bir unvanı, bir defteri ve bir kitabıdır. ‘İmam-ı Mübîn’e kader defteri denmesine mukabil, ‘Kitab-ı Mübîn’e kudret defteri demek daha uygun düşmektedir. O, her şeyin vücudu, mâhiyeti ve sıfatları itibarıyla, o kudret-i kâmilenin düsturları ve o irade-i nâfizenin kanunlarıyla nizamı, ahengi ve sanattaki mükemmeliyeti göstermektedir. O kitabın muhteva ve fonksiyonu çerçevesinde değişik nesneler ve hâdiseler ikinci bir taayyünden geçerek belirlenir. Haricî vücutları itibarıyla her şey muayyen bir miktar ve ölçüye bağlanır ve nev-i şahsına mahsus bir mâhiyet alır. Her nesne hususî keyfiyetine ve özel sûretine göre yontulur, kesilir, biçilir, şekillendirilir ve bir zarf, bir kalıp hâline getirilerek âdeta o şeye giydirilir. Evet, ‘Levh-i Mahv u İsbat’, sabit ve dâim olan ‘Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın şu mümkinât âleminde tebeddül eden bir defteri ve üzerinde yazıp bozmaların cereyan ettiği bir levhasıdır ki, hakikat-i zaman da işte budur. Her şeyin bir hakikati olduğu gibi, sürekli akıp duran, zaman dediğimiz nehr-i azimin hakikati de Levh-i Mahv u İsbat’taki bu kudret kitabının sahife ve mürekkebinden ibarettir.

Tasavvuf erbabınca, Levh-i Mahfuz, varlık dairesinin merkez noktası, mebdei, çıkış ufku ve ‘Kalem-i A’lâ’dan sonra var edilen ‘Nefs-i Nâtıka-ı Külliye’… gibi hususların unvanı olarak yâd edilegelmiştir. Kevn ü mekânların ilim ufkunda, yine ilmin belirlemesiyle mânevî satırlara döküldüğü ilk taayyün merkezi.. ‘akl-ı küllî’ karşısında, Hazreti Âdem’e nisbeten Havva menzilinde mütecellî ve münbais bir nur-u ilâhî.. ve her şeyi kuşatan öyle muhît bir ziya ki, kâinatlar kudrete müstenid bu ziyanın tekvînî birer zıll-i medîdi, şeriatlar kelâm sıfatından münbais birer nur-u müşrıkı, şeriat-ı Ahmediye (aleyhi ekmelüttehâyâ) da bir feyz-i mütemâdisidir… şeklindeki yaklaşımlar ise onun farklı derinlikleriyle alâkalı bazı mutasavvıfînin mütalâası..

Ona, vâhidiyet-i ilâhiyeye ve tenzih-i sübhânîye nâzır olması itibarıyla ‘Levh-i Nur’, Zât-ı ulûhiyetin evsâf-ı kemaliyesine ilk ayna olması ve esrâr-ı ilâhiyeyi aksettirmesi açısından ‘Levhu’l-Hüda’, ilâhî evâmir ve nevâhînin esası, mebdei bulunması bakımından ‘Levhu’l-Hüküm’, kalb ve ruhlara bakan, onlara feyizler, bereketler ifaza eden menbaiyeti cihetiyle ‘Levhu’l-Hikmet’ demişlerdir ki, bunlardan her biri değişik bir sırr-ı rububiyetin inkişafına nâzırdır. Her şeyin oraya bağlı olması itibarıyla tevhid hakikati tebellür eder. Evsâf-ı kemaliyenin şurûk ve feyezânı oradan başlar ve maddî-mânevî bütün âlemleri kuşatır. Gönüller oradan gelen nurlarla dirilir ve oranın birer aynası hâline gelir. Ötelere ait bu tayflar sayesinde ruhlarda intibah hâsıl olur ve insan ubûdiyet mülâhazalarına yönelir ki, işte bu son nokta açısından da ona, ‘Levh-i Ubûdiyet’ demiş ve ilâhî maksatların gelip onda düğümlendiğine dikkatleri çekmişlerdir. İzzet-i tevhid, ubûdiyet-i hâlisa, hakikat-i teslim, tevekkül-ü tâmm, hiss-i rıza, mehâfet ve mehâbet mülâhazaları bu ufkun semereleridir.. ve bunların hepsi de bu derinlikten nebeân eden mâ-i zülâller kabul edilegelmiştir.

Bir kısım mutasavvıfînce Levh-i Mahfuz’a yüklenen bu mânâların, Kur’ân ve Sünnet-i sahîha kaynaklı olduğu söylenemez. Ancak, melekât-ı akliye ve vüs’at-i kalbiyeleriyle O’na tam teveccüh etmiş vicdanların özel bir kısım iltifatlarla serfiraz kılındıklarına da kimse bir şey diyemez. Şimdiye kadar binlerce insan, O’na teveccüh-ü tâmm ve hasr-ı nazarda bulunmaları sayesinde O’nun elinden ne lütuflar görmüş ve ne semavî mâidelerle şereflendirilmişlerdir! Dinin ruhuna aykırı olmama kaydıyla bu kabîl yorum ve mülâhazaların da onlara armağan edilmiş özel hedâyâ ve behâyâdan olduğunu kabul etmekte bir mahzur olmasa gerek…

Bazıları Levh-i Mahfuz hakikatinin bir inkişafı gibi görülen bu levhaları ‘Elvâh-ı Museviye’ veya ‘On Emir’ şeklinde de yorumlamışlardır ki, böyle bir yaklaşım ‘İmam-ı Mübîn’ hakikat-i külliyesinin cüz’iyâtından biri olması itibarıyla bir mânâda mâkuldür ve kabul edilebilir; aksine, geniş bir hakikati tek bir kavme inhisar ettirmekle konu daraltılmış olur. Zira Levh-i Mahfuz gerçeği ezelden ebede bütün zamanları, mekânları kuşatan ve her şeye kendi rengini, desenini aksettiren bir hakikat-i nefsü’l-emriyenin unvan-ı mübeccelidir. Ve bu itibarla da her türlü kayıt onun ıtlakına zıttır.

[1] En’âm sûresi, 6/59
[2] Yâsîn sûresi, 36/12
[3] Kaf sûresi, 50/4
[4] Hadîd sûresi, 57/22
[5] Ra’d sûresi, 13/39
[6] Mâide sûresi, 5/3

Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu