Yazarlar

Kimlere itaat edilmez? | Prof.Dr.Muhittin Akgül

Bugünkü yazımızda, Kur’ân açısından itaat edilmesi haram olan ve sözlerine itibar etmenin mümkün olmadığı kişiler üzerinde durmaya çalışacağım. Konuyu modern devlet idaresi açısından değil, sadece Kur’ân perspektifinden ele alacağım. Zira Müslümanların çoğunlukta yaşadıkları bazı ülkelerde, idareye lâyık olmayan bir takım kişilerin idarecilikleri, ne modern dönem demokrasi ilkeleri ve ne de takip ettiklerini iddia ettikleri Kur’ân ve İslam ilkeleri açısından asla doğru değildir. Böyle olduğu halde, söz konusu kişi ve kurumlar, kitleleri kandırarak, bir yandan demokrasi yalanı söylemekte, diğer yandan da “Kur’ân’ın yöneticilere mutlak itaat edilmesi gerektiği” âyetini, eksik ve yanlış yorumlayarak ve bilerek tahrif ederek, sürükledikleri yığınları, verdikleri her türlü emre itaate davet etmekte ve hatta zorlamaktadırlar.
Bilindiği üzere Kur’ân’da, her yönüyle kesin hatlarıyla belirlenmiş ve adı konmuş belirli bir devlet modeli yoktur. Hatta Allah Resûlü’nün de, ne Mekke ne de Medine döneminde, şimdilerde anlaşıldığı şekliyle bütün kurumlarıyla müteşekkil bir devlet düzeni yoktu. Devlete ait kurumların bugüne göre en yakın şekli, daha çok Hz. Ömer (r.a.) döneminde ortaya çıkmıştır. Nitekim bir devlet için vaz geçilmezlerin başında gelen ve en baştaki göstergelerden biri olan idareci seçimi bile, tek bir şekil ve biçimde olmayıp, dört halifeden her biri farklı bir şekilde iş başına gelmiştir.
Devlet düzeniyle ilgili Kur’ân’da daha çok yöneticilerin sahip olması gerekli temel nitelikler üzerinde durulmuş, bunlar da bazen doğrudan, bazen de kıssalarda anlatılan peygamberler ve şahıslar üzerinden örneklendirilerek dolaylı olarak verilmiş ve böylece ideal bir idare ve yönetim resmedilmiştir.
Kur’ân’a göre yönetimde esas olan, bu işe ehil olmak ve yönetimde dikkat edilmesi gereken vaz geçilmez temel prensiplere sahip olmaktır. Kur’ân’a göre mutlak itaat, sadece Allah’a ve Resûlü’ne aittir. Kaldı ki, ikincisinde de mutlak bir itaat söz konusu değildir. Bilinen bir husustur ki, içtihadi olmayıp, vahy-i metluv veya gayr-i metluv ile belirlenen hükümler dışında, Allah Resûlü’nün de şahsi içtihatlarından zaman zaman döndüğü, hatta Cenab-ı Hakk tarafından bazen uyarıldığı da olmuştur.
Kim olursa olsun, idareci tarafından herhangi bir konuda verilen emre, şayet Allah’a isyan söz konusuysa, o zaman böyle bir emre ve kişiye itaat edilmez. (Buharî, Kitabu’l-âhâd 1). Emredene itaat, ancak meşru işlerde olup, ma’siyet/haram söz konusu olduğunda, mutlak itaat sorumluluğu düşmüş olur. (Bkz: Buharî, Ahkâm 5; 43).
Buna göre bir yönetici, zulmü, yalan söylemeyi, iftira atmayı, hak hukuk gaspını ve toplumdaki bir kesimin hukukunu askıya almayı ve emri altındakilerden kanunsuz ve hukuksuz herhangi bir emri yerine getirmelerini asla isteyemez. İstese de böyle bir emre uymak gerekmediği gibi, uyanlar da emreden kişinin payına düşen günaha eksiksiz olarak ortak olmuş olurlar.
Bir yöneticiye, hangi şartlarda uyulamayacağına, Kur’an’ın farklı yerlerinde açıkça işaret edilmiştir. Burada konuyu, sadece Kalem Sûresi’ndeki âyetler bağlamında kısaca ele almaya çalışacağız. Bu âyetlerde meâlen şöyle beyan edilmiştir:
“O halde, hakkı yalan sayanların, sözlerine sakın uyma… Sakın uyma: Servet ve hanedan sahibi diye, o bol bol yemin eden, değersiz adama! O gammaz, söz gezdiren, hayrın önünü kesene, o saldırgana, günaha dadanmışa! Şerefsiz, kaba, hem de soysuz olana!..” (Kalem Sûresi 10-15).
Mekke döneminde nâzil olan bu âyetlerde, özellikleri oldukça net bir şekilde verilen şahsın kimliği ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu şahsın, Velid b. Muğire, Esved b. Abd-i Yağûs veya Ahnes b. Şureyk olduğunu söyleyenler vardır. İsim vermeden Kur’ân’ın bu kadar net bir şekilde söz konusu nitelikleri zikretmiş olması, her ne kadar o dönemdeki bir veya birkaç şahsı ilgilendirse de, aslında evrensel anlamda her dönem ve coğrafyada ortaya çıkması muhtemel bir prototipi haber vermektedir.
Yukarıdaki âyetlerin her bir kelimesinde, insanı sarsacak kadar kuvvetli ciddi bir anlam yoğunluğu vardır. Bunların üzerinde kısaca durmak istiyorum. Şunu bir defa daha vurgulamak gerekir ki, Allah ve O’nun Resûlü (s.a.s.) dışında hiçbir kimseye mutlak anlamda itaat söz konusu olmaz, olamaz. Âyetlerde özetle; hakkı yalanlayan, gerçeklere inat edip direnen, servet ve hânedan sahibiyim diye, bol bol yemin edip gammazlık yapan, söz gezdiren, hayır ve güzelliklerin önünü kesen, saldırganlıkta sınır tanımayan, günahlara dadanan, şerefsiz, kaba ve soysuz olan her kimse, böylesi kişilerin konumu, makamı, taşıdığı pâyesi ne olursa olsun, itaat etmek, dinlemek, sözlerine değer vermek, arkalarından gitmek, dünyamızı onlara göre şekillendirmek, din açısından asla tecviz edilemez.
Âyette ilk dikkat çekilen ilk husus, itaat edilmemesi gereken kimsenin yalancılığıdır. Yalancılığı bir davranış ve karakter haline getiren kişi, gerçekleri söylemez ve doğruları dile getir(e)mez. Bunun için de sözlerinin bir değeri yoktur. Böyle birine uymak, hakka karşı saygısızlığın göstergesidir. Kişinin söz gücü arttıkça, yalanın da gücü ve etkisi artar. Bu bir idareciyse ve yalan söylüyorsa, böyle bir idarecinin sözünün hakikat payı olamaz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu da anlaşılamaz.
 Kendilerine itibar edilmeyecek ve arkalarından gidilmeyecek kişilerin ikinci nitelikleri, yalanlarını yeminle saklamaya çalışmalarıdır. Âyette vurgulanan bu nitelik “mehîn” kelimesiyle beraber kullanılmıştır ki, hallâf, çok yemin eden, bütün sözlerini yeminle süsleyen ve sonlandıran demektir. Mehîn de, hor, hakir, değersiz ve alçaklığı ifade eder. Sahtekârlıkta simge haline gelen, başkalarını inandırmak için, yeri geldiğinde bütün kutsalları ayaklar altına almaktan çekinmeyen, yalanlarına inandırmak uğruna Allah’la başkasını aldatarak âdeta bir yemin yalaması haline gelenlerdir. Bu tiplerin, destek bulmak için sığındıkları en büyük kalkanları yalan yemindir. Bu kalkanın arkasına sığınır, hiçbir yalandan çekinmez ve rahatça atıp tutarlar. Böylesi bir davranış ise ahlak ve inanç bakımından kötülüklerin başında gelir. Zira yalanla mü’min, geceyle gündüzün, siyahla beyazın, küfürle imanın birbirinden uzak olduğu gibi uzaktır ve yalan, bir küfür sözcüğüdür. Peygamberlerin birinci vasfı doğruluk, en uzak oldukları vasıf ise yalandır. Yalan bir zakkum tohumu olup, küfrün esası, nifakın birinci özelliği, güzel ahlakın ve yeryüzünün tahripçisi, insani değerlerin önündeki en büyük engel ve Müseylime-i Kezzâb’ın da en temel karakteridir.
Bu tiplerin diğer özellikleri gammazdırlar, söz gezdirir ve koğuculuk yaparlar. Bunlar, kendileri ve kendileri gibi düşünenlerin dışındaki herkesi ayıplar, yerer, arkasından çekiştirir, kötüleyip ayıplar, iğneler, hâfiyelik ve boşboğazlık yaparlar.
“Mennâin-lil-hayr” Her türlü hayırlı işin karşısına çıkıp engel olurlar. İtaatın haram olduğu talihsiz bu tipler, hayra engel olan ve hayırdan kopuk olan kimselerdir ki, hiçbir hayra yaramaz, son derece cimri, kendisi cimri olduğu gibi başkalarının yapacağı hayra da engel olan, hayrın önünde yılmaz ve vazgeçmez bir düşman, sınır tanımayan, haddini aşan, hakkına râzı olmayan, hak yiyen, hukuk çiğneyen, hiçbir günahtan çekinmeyen ve günahları bütün benliğini saran kimselerdir.
“Utullin” kelimesi, fazla yemek yiyen, lüks takınan, kötü ahlaklı ve kavgacı kimse demektir. Bunlar, zorba, kaba saba, başkalarına karşı saygısız, obur, bulduğunu çarpan, helal-haram demeden yiyen, içen, harcayan ve tüketen, ölçüsüz ve yakışıksız sözler söyleyen, merhametten nasibi olmayan, şefkat ve affı bilmeyen, acımasız ve despot kimselerdir.
“Zenîm” kelimesi ise hem gayr-ı meşru çocuklar için, hem de kötülükte şöhret bulmuş kimseler için kullanılır. Buna göre bir aileye mensup değilken, onlardan görünen, bir millet ya da ırka ait değilken, kendisini o millet ve ırktan gösteren kimse demektir. Bu kişiler, soyu sopu belli olmayan soysuz, nesebi şüpheli, çok zulmeden, aşağılık ve kötü huylu, kırk takla atarak soyunu gizleyen, kimliğinden utanan, yerine göre kimlik değiştiren, takma, uydurma kimlikler, aidiyetler ve ırklarla işini yürüten yahut her türlü fenalıkla tanınan, edepsiz damgalı, dalkavuk kimselerdir.
Bunların diğer bir özelliği, mal ve evlâdının fazla olmasından yahut taraftarlarının çokluğundan dolayı kibirlidirler. Öyle kibirlidirler ki, kibirlerinden dolayı burunları hep yukarılardadır. Herkese tepeden bakar, hiç kimseyi beğenmez, başkalarını küçümser ve fikirlerine değer vermezler.
Yukarıda olumsuz pek çok sıfatın beraberce zikredildiği bu tipler, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine itaat edilmemesini emrettiği kimselerdir. Bunlar, evde hânenin fertlerine zulmeder, köyde muhtar olunca köylüye zulmeder, ilçede yönetici olsa ilçeye zulmeder, ilde idareci olsa il sınırlarındaki tebaya zulmeder, bir ülkenin başında olduklarında ise, bütün bir ülke halkına karşı bu olumsuz sıfatlarla kendilerini gösterirler. Modern tabirle belirtecek olursak toksittirler, nüfuz ettikleri her yeri ve alanı kirletir, güçleri nispetinde diğer insanların hayat haklarını ve alanlarını daraltır, şerlerini hayır diye kitlelere dikte ettirmeye çalışırlar.
Özetle bunlar, yalan söyler, yalanlarını yeminle destekler, her türlü iyi iş ve sözün karşısında amansız bir düşman kesilirler. Bunların hayatları mal mülk yığma peşinde koşmakla geçer, ihale koşturur, bilinmedik bankalara hesaplar açtırır, milletten aşırdıklarını (çaldıklarını) oralara taşırlar. Bunlar, hânedanlık kurma, bununla da güç ve iktidarlarını sürekli devam ettirme, böylelikle hep başkalarına emretme, ezme, öteleme, küçük görme, hakaretlerde bulunma peşindedirler. İnsanların arasını bozarlar, milletin arasına fitne fesat tohumları ekerler. Saldırganca davranış içerisindedirler. Her türlü günaha karşı hiçbir engel tanımadan atlarlar. Bunlar, şeref ve haysiyetten yoksun, kökeni, milliyeti, cibilliyeti ve geçmişi de belli olmayan karanlık kimselerdir.
En üzücü olan husus ise ‘Kur’ân’ın ilk emri olan ‘oku’ ile başlayan Sûre’den çok kısa bir süre sonra inen Kalem Sûresi de, Kur’an’ın ilk nehyi olan ‘yağcılık yapmama/müdâhane’ içermekte ve sonra da yukarıdaki analizlerde net bir şekilde görüleceği gibi daha pek çok nehyi içinde barındırmaktadır. Karakter yoksunu idareci tiplerini, yine karakter yoksunu tebanın güzellemelerinin ayakta tuttuğunu unutmamak gerekir. Yüce Mevla, her iki tipten bütün insanlığı muhafaza kılsın, hak ve hakikat duygusuyla yanıp tutuşan insanlık havarilerine de, bunlara karşı ferâset ve uyanıklık versin.
Kaynak: Prof. Dr. Muhittin AKGÜL | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu