Yazarlar

Kim tam ki? | Nedim Hazar

Allah selamet versin Yılmaz Erdoğan’ın meşhur Vizontele filminde Siti Ana oğlunun şehit olmasından sonra gelin adayı genç kız ile karşılaşır.

-Nasılsın Asiye?

Diye sorar yüreği yaralı kadın. Genç kız iç çeker ve şöyle der:

-Eksik!

Siti Ana’nın buna cevabı müthiştir:

-Hangimiz tamam ki?

Kim tam ki? | Nedim Hazar 2

Bu dönemde kiminle karşılaşsam ruhunda (genellikle olumsuz) bir değişim görmem kaçınılmaz oluyor. Hiç kimse tanıdığım o insan değil sanki.

Son dönemde belki sizin de başınıza gelmiştir bilemiyorum.

Hani…

Tuhaf ve anlamını çözemediğimiz bir sıkıntı burup durur ruhumuzu. Gözümüzü kapattığımızda nefesimiz kesilir gibi olur ve dehşetle doğruluruz yatakta. Kimi panik atak diyor buna kimi üst düzey endişe dengesizliği…

İçinden geçtiğimiz süreç ruh kalibrasyonunuza göre etkiliyor sizi elbette ama kötülüğün bitmeden uzun sürmesi bir süre sonra çıkışsızlık ve karamsarlık ile birleşip canına okuyor psikolojinin.

Uzmanlar bu bozukluğa “aşırı kaygı bozukluğu” da diyorlar. En temel özelliği en az 6 ay boyunca, bir dizi olay ya da etkinlik hakkında aşırı evham ve kuruntu duyma, olarak tanımlıyorlar. Anksiyeteyi bazı kuramcılar, yaşanan iç çatışmaların sonucu olarak gösterirken bazıları da öğrenilmiş davranışlar olarak görüyor.

Bazı durum ve riskler bu bozukluğu zirveye taşıyor. Örneğin olası iş riskleri, çocuklarının başına gelebilecek kötü durumlar, kendi sağlığı vs…

Esasen endişelerin çoğunun günlük hayatta yaşanabilecek olağan olaylar, konuşmalar, davranışlar ile ilgili olduğunu vurgulayan işin ehilleri, bir noktadan sonra en sıradan gelişmenin bile ciddi anlamda endişe ve kaygıya sebebiyet vereceğini söylüyor.

Bir standardı, yani normali var bu kaygı derecesinin. Psikolojisi bozuk insanların her gelişmedeki normal sayılabilecek kaygı odağını bulup, abartarak olmayacak ve baş edilemeyecek yeni kaygılar ürettiği de bir gerçekmiş. Fenası ise şu; kaygı odağı hastalığın gidişi sırasında bir konudan diğerine kayarak çoğalabiliyor. Bu halin sürekliliği ise, tedaviyi zorlu kılıyormuş.

Kaygının kontrol altına alınamamasını yine uzmanlar “kafaya aşırı takma” olarak niteliyorlar. Her ne kadar bu rahatsızlığa dûçar olan kişinin çevresinde “Takma kafana!” diyecek birileri varsa da, pek bir etkisi olmuyormuş. Felaket ise, benzer kaygı rahatsızlığı olanların bir arada oluşu…

Sürekli kaygı ciddi bir odaklanma sıkıntısını beraberinde getiriyor maalesef. Bunun sebep olduğu dikkat bozukluğu ise, hakimiyetsizlik ve sürekli huzursuzluğu tetikliyor. Böyle durumlarda ne dinlenme kâr ediyor ne uyku… Fiziksel olarak da kişiyi etkiliyor bu bozukluğun sürekliliği.

Kaygılar, günlük olaylar, söylenen sözler, yapılan davranışların toplamından müteşekkil. Olmamış veya olmuş olsa bile aslında o kadar da önemli olmayan kaygılar büyüyor ve kişinin tüm ruh halini işgal ediyor.

Şu kısmı olduğu gibi uzmanından alıntılıyorum: “Etrafta konuşulan herhangi bir söz, davranış alınganlığa yol açar. Geçmişte söylenmiş bir söz, yüz ifadesi unutulmaz ve sanki o an yaşanıyormuş gibi aynı sıkıntıyı hissettirir. Sanki adeta hep olumsuzluklar hatırlanır, iyi şeyler yaşanmamıştır.”

Kaygının çok ciddi anlamda ümitsizliği tetiklediği eskiden beri bilinir. Dolayısıyla anksiyete bozukluğu olan biri gelecek hakkında ümitsizdir. Enteresan bir ayrıntı: Kaygı bozukluğu olan kişi haddinden fazla öğüt verip, yönlendirmede bulunuyormuş.

“Özellikle yakınında bulunan kişilerin sürekli hataları görülür ve alınganlıklar nedeniyle de küslükler olabilir,” diyor doktorlar. İki türlü teşhisten bahsediliyor. Bir, davranışlara bakılarak. İki, hastalığın emarelerinden yola çıkarak. Bayılma ve uyuşma hem belirti hem de ayrı bir sıkıntı olarak geçiyor bu hastalığın literatüründe.

Esas sıkıntı ise, pek çok kez bu rahatsızlığın yapılan tahliller ve muayeneler ile tespit edilememesi. “Tamamen psikolojik” diye özellikle vurguluyor uzmanlar. Ancak tedavinin de şart olduğunu ifade ediyorlar. Kendiliğinden geçmesi mümkün değilmiş. Hatta bazı ağır olgularda tedavinin hiç kesilmemesi gerekiyormuş. Geçici bir iyileşme ile hasta kendini ‘iyileştim’ diye kandırabiliyormuş ama çok kısa süre sonra aniden ve daha şiddetli şekilde hastalık geri dönebiliyormuş.

Hekimler, iyileşen hastalarda, ilaç dozlarının kademeli olarak azaltılması gerektiğini önemle vurguluyorlar.

Sevgili okur, daha önce bazı dostlarımda şahit olduğum bu semptomların pek çoğu bizzat şahsımda da belirince oturup daha derinlemesine araştırma yapmak durumunda kaldım.

Rahmetli Ayşe Şasa ruh sağlığı açısından çok kırılgan bir yapıya sahipti ve meşhur matematikçi John Nash ile sık sık telefon görüşmeleri yapardı. Aynı marazdan muzdaripti Nash de (meşhur, Oscarlı “Beautiful Mind” filminin gerçek kahramanı) saatlerce dertleşirlerdi Şasa-Nash ikilisi. Ayşe Hanım’ın ruhunu nasıl zapt ettiğini merak eden Nash’e verdiği cevap sanırım bu literatürün henüz keşif sahanlığının dışında: “Tek boyutlu bir şekilde mücadele edince çok zayıf kalıyor insan. Mutlaka manevi bir yere yaslamak gerekiyor sırtı…”

Yanlış anlaşılmasın tıp alanını asla küçümsüyor ya da yok sayıyor değilim. Bu konuda rahmetli Haluk Hoca ile dertleştiğimiz de olmuştur.

Yaşadığımız şu zehirli dönem pek çok hassas ruhu darmadağın edebiliyor. Çok güçlü sandığımız karakterler bir anda yer ile yeksan olabiliyor mesela. Özellikle bu tür ortamlara alışmamış ve hayatları hep meşru ve steril bir alanda geçmişler için büyük ihtimalli riskler var. Dr. Murat Eren Özen’in makalesinden size aktardığım bu sinsi rahatsızlığa karşı dikkat ve duaya ihtiyaç var.

Kaynak: Nedim Hazar | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu