Kürsü

İslâm’da Namaz-1

1. Namazın Dindeki Yeri ve Önemi

İslâm dininde namazın yeri çok büyüktür. Kur’ân’da, inanmaya ait meselelerin hemen ardından namazdan bahsedilir. Biz, başkaları için öyle düşünmesek de sahabe, kendi aralarında namaz kılmayanın imanından şüphe ederdi. Bu konuda,  إِنَّ بَيْنَ الرَّجُلِ وَبَيْنَ الشِّرْكِ وَالْكُفْرِ تَرْكَ الصَّلَاةِ  “Kul ile şirk ve küfür arasında sadece namazın terki vardır.”[1] hadisi sahabenin bu yaklaşımını destekleyen önemli bir delildir. Namazın huşû içerisinde kılınması ise aşağıda arz edeceğimiz üzere namaz ile gelen mânevî vâridât adına ayrı bir önem arz etmektedir.

Namaz, ibadetlerin en kapsamlısıdır. Bu açıdan denebilir ki o, kâmil insanın en kâmil ibadetidir. Evet, namaz, Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir. O, mahiyetindeki mükemmelliği ancak namaz gibi bir ibadetle ifade edebilir ve Allah’ın kendisinden istediği insan olma özelliğini de ancak onunla ortaya koyabilir.

Evet, insanın maddî-mânevî mükemmelliği tartışma götürmez bir gerçektir. Mesela onun boyu, posu, endamı ve uzuvları arasındaki uygunluk ve insicam, herkeste hayranlık uyandıracak kadar güzeldir. Ondaki bu güzelliği Romalıların sanat dehâları çok iyi kavramıştır ama tevhide yönelemediklerinden dolayı, bu duygularını müşahhas resim ve heykellerle anlatmaya çalışmış ve meseleyi darlığa hapsetmişlerdir. Ben, insana olan bu hayranlığımı değişik zaman ve zeminlerde, “Eğer Allah kendinden başka birine secde edilmesine müsaade etseydi bu, insan olurdu.” şeklindeki sözlerimle ifade edegelmişimdir. Bu espriyi, bir yönüyle, meleklerin, Hz. Âdem’e secde etmekle emrolunması da destekliyor gibidir. Tabi meselenin taabbüdî buudu daha ağırdır.

İnsanla yakından irtibatlı olan böyle bir ibadetin kâmil mânâda eda edilmesi, yukarıda ifade ettiğimiz mânevî vâridât adına çok önemlidir. Cenâb-ı Hak, Mü’minûn sûresinde قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ ۝ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ  “Şüphesiz, namazı huşû içinde eda edenler kurtuldu.”[2] buyurmaktadır. Her şeyden mefhum-u muhalif (zıt anlam) çıkarmak doğru olmamakla birlikte, bu âyetin mefhum-u muhalifini ele alacak olursak “Namazı huşû ile eda etmeyenler kurtulamazlar.” mânâsı çıkarılabilir. Biz bu yoruma temayül etmesek de ihtimal dâhilinde bulundurmayı temkinli bir davranış sayıyoruz. Bu açıdan aç bir insanın, yediği yemeği bütün zerreleriyle hissetmesi veya susamış birisinin su içerken onu zevk etmesi ya da havasızlıktan sıkışmış bir insanın ferahfezâ bir atmosferde havayı ciğerlerine çekerken onu hissetmesi gibi, namazın da duyarak eda edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Evet, namaz, halk tabiriyle, verip veriştirilecek ve geçiştirilecek bir şey değildir. O, kendisine hususi bir vaktin ayrılması ve başlamadan önce de mutlaka konsantre olunması gereken bir ibadettir. Aslında namaz ve namaz öncesi hazırlıklar, bu konsantreyi sağlayabilecek güçtedir ve sıralanmaları itibarıyla namaz vetiresinin enstrümanları gibidirler.

Mesela def-i hâcetle vücuttaki fazlalıklar atılır ve insanda bir rahatlama meydana gelir. Ardından abdestle vücudumuzdaki kinetik enerji dengelenir ve bununla da ayrı bir rahatlama gerçekleşir. Bunu takiben camilerin minarelerinde şehbâl açan ezan-ı Muhammedî bizi ayrı bir teveccühe ve derinliğe çeker. Sonra camiye, âdeta Allah’a vâsıl oluyor gibi huşû içinde yürünür, müezzinin tatlı nağmeleriyle ayrı bir âleme girilir, sünnetler eda edilir ve nihayet müezzinin kâmeti gelir. Evet, bütün bunlar, farzı dolu dolu kılmak için iç derinliğine, Allah’ı duymaya ve O’nu sürekli mülâhazaya almaya hazırlayan birer çağrı ve konsantrasyonun sağlanması için önemli birer unsur gibidirler.

İslâm'da Namaz-1 2

Namazın bu ölçüde derince duyularak kılınması bir hedeftir ve namaz öncesi yapılan bu hazırlıklar, o duyuşu gerçekleştirecek stratejiler olarak da değerlendirilebilir. Kaba bir tabirle, belli gayeleri gerçekleştirme adına ortaya konan politikalar gibi bunlar da, o kâmil namazı tahakkuk ettirmek için kullanılan vesileler olarak görülebilir. Ezan, kâmet, abdest, nafile namazlar ve diğer amellerin hiçbirisi asıl gaye değillerdir. Bütün bunlar, varlığın en kâmili, ahsen-i takvîme mazhar insanın, ibadetinin de kendine yakışır olması için ortaya konmuş vesilelerden ibarettir.

İç ve dış yapısı itibarıyla böyle mükemmel bir varlığı Allah’a yaklaştıracak ve gerçekten insan olmasının ifadesi sayılan namaz mutlaka ciddi bir iç derinliği ile eda edilmelidir. Bunu tam eda edememe endişesi veya gerçekten eda edememenin ızdırabının yaşanması, kul adına önemli bir seviyedir. Burada, gaye-i hayal olan böyle bir namazın “çok az” insana müyesser olduğunu da ifade etmeliyiz. Burada kullanılan “çok az” kelimesi izafîdir. Mesela birisi başını secdeye koyduğunda kaldırmayı düşünmüyor.. bir başkası namaza durunca, kendisini gül bahçesine salmış gibi hissediyor.. bir başkası namazda kendini cennet yamaçlarında sanıyor.. bir diğeri kendini ruhanîlerin önünde görüyor olabilir. Bu, herkesin istidadına göre yakalayabileceği bir ufuktur. Ne var ki biz, niyetlerimizle mükemmelin peşinde olduğumuz müddetçe, hedefe ulaşamasak da niyetlerimizle hedeflediğimiz şeyi her zaman yakalayabiliriz. Unutmayalım ki, “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”[3]

İnsanlar bazen namaz adına her şeyi tam tekmil yerine getirdikleri hâlde, değişik sebeplerden dolayı namazı doya doya kılamayabilirler. Mesela bulunduğu ortamda namaza durulduğu anda çocuklar gelir sırtına binerler ki bu çok defa Allah Resûlü’nün de başına geliyordu. Veya namaz esnasında büyük bir gürültü duyulur da bütün dikkatler o noktaya kayar. Dolayısıyla da namazda zirveye ulaşılamaz.

Namazda bize ârız olan hâllerin bazıları vardır ki onlar her zaman bizi aşar; bazıları da vardır ki onlar bizim beşeriyetimizden kaynaklanır. Mesela insanın kendi iç dünyasında kurguladığı hayaller gelir namazda insanın içine akar ve namazın önüne geçerek ona perde olur. Bu durumda insan kendisini sürekli bir sisin-dumanın berisinde hisseder. Hz. Ömer gibi semalarla irtibatlı bir insan bile kendisine ulaşan Irak’la ilgili bir problemle zihni meşgulken kıldığı namazda şaşırır.[4]

Bu konunun ayrı bir yönü de namaz kılınan atmosferle alâkalıdır. Hiçbir sıkıntı ve meşakkatin olmadığı bir atmosferde kılınan namaz ile bin bir ızdırap, sıkıntı ve değişik düşüncelerin sıkıştırması altında kılınan namaz arasında çok büyük farkların olacağı açıktır. İkinci türden namazlar, namazdaki derinliğin ayrı birer buudu gibidirler. Gerçi her ne kadar huzur, sağdan soldan gelen değişik şeylerle bin bir defa deliniyor ise de bu stres ve sıkıntıların arasında namazı farklı bir zâviyeden tıpkı nefes alma gibi duyma ve hissetme, namaza bizim anlayamadığımız farklı bir renk kazandırır. Bence önemli olan da işte budur.

O sebeptendir ki savaş esnasında kılınan namazlar normal zamanlarda kılınanlardan kat kat daha fazla sevaplıdırlar. “Salâtü’l-havf”ın kılınış şekline baktığımızda, çok garipsediğimiz tablolar çıkar karşımıza. Nisâ sûresinde bu namaz şöyle anlatılır:

“Sen içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde edince (diğer kısım) arkanızda olsunlar. Sonra hemen namazını kılmamış olan diğer kısım gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar…”[5]

İşte bu şekilde, acaba ne zaman bir kurşuna hedef oluruz veya bir bombardımana maruz kalırız gibi mülâhazalar altında kılınan namaz, bu namazın kılınış keyfiyeti bize garip gelse de sair namazlara göre çok daha büyük ve çok daha değerlidir.

Netice itibarıyla sırtında bir yük hissederek zaman içindeki boşlukları kollayıp, “Ne pahasına olursa olsun mutlaka onu eda etmeliyim.” mülâhazasıyla kılınan namazda da öyle bir enginlik vardır ki bu noktayı, tekyelerde, zâviyelerde, hatta Kâbe’de namaz kılanların bile yakalayabileceğine ihtimal veremiyorum.

a. Hesabı Sorulacak İlk İbadet

Namaz, mü’minin huzur-u ilâhide hesabını vereceği ilk ibadettir. Ne zina, ne içki ne de başka bir şey! Bundan, diğer ibadetlerin önemsiz olduğu mânâsı çıkarılmamalı, aksine namazın ehemmiyeti anlaşılmalıdır. Bir insan namaz kılmıyorsa hayatının en büyük kayıp kuşağında yaşıyor demektir.

Oruç, zekât, hac gibi ibadetleri yerine getirmek namaz kılmaya göre daha kolaydır. Namazın kendine göre bir zorluğu vardır. Nitekim sahabe, oruç tutmayana veya hacca gitmeyene değil, namaz kılmayana “münafık” nazarıyla bakardı. Hatta ulema, amelî nifak bahis mevzuu olduğu zaman buna çok defa namazın terk edilmesini misal verir. İnsanın –şuurunun derinliğine göre– günde beş defa Allah’a arz-ı ubûdiyette bulunması onun derecesini hayal edemeyeceği kadar yüceltir. Evet, namaz deyip geçmemeli; namazdan geçen, korkulur ki bir gün dinden de geçer. Namazın mânâsında miraç hakikati mevcuttur ama bunu herkes kendine göre hisseder ve kabiliyeti nispetinde o miraca çıktığını duyar. En mükemmel miraç, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) miracıdır.

Kul, ahirete adımını atar atmaz ilk olarak namazlarının hesabıyla karşılaşır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kıyamet günü kişi, amelleri arasından önce namazın hesabını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa hüsrana düştü demektir.”[6] buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Dolayısıyla kulu, bir anda Cehennem’in gayyasına ya da Cennet köşklerinden bir köşke taşıyacak olan şey, namaza verdiği önem olacaktır.

O hâlde mü’min, günlük beş vakit namazını aksatmadan kılmalı ve her fırsatta Rabbiyle irtibatını kuvvetlendirme yollarını aramalıdır. Çünkü burada eda edeceği her namaz, ötede, rezil ve rüsvay olacağı bir günde karşısına çıkacak ve imdadına koşacaktır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o günün dehşetini anlatırken, “Ahirette kim inceden inceye hesaba çekilirse azaba maruz kalacak demektir!” buyurur. Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) ise, “Nasıl olur? Allah Teâlâ,  فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ ۝ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا ۝ وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا ‘O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse kolay bir hesapla muhasebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecek.’[7] buyurmadı mı?” deyince de, “Hayır! Bu arzdır. Kıyamet günü ince hesaba çekilen herkes mutlaka helâk olmuş demektir!”[8] buyururlar. Cenab-ı Hak, yardımına muhtaç olduğumuz o günde, lütuf ve keremiyle yardımcımız olsun; küçük hayırlarımızı büyük yapsın ve kusurlarımızdan ötürü bizleri sorumlu tutmasın!

Kur’ân, namazlarını terk etmek suretiyle hüsrana uğrayan güruhu şöyle resmeder:

 فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ ۝ عَنِ الْمُجْرِمِينَ ۝ مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ ۝ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ ۝ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ ۝ وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ ۝ وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ ۝ حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ

“Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin durumu hakkında kendi aralarında konuşurlar. O suçlulara, ‘Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?’ diye sorulur. Onlar şöyle cevap verirler: Biz, namaz kılanlardan değildik. Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik. Batıl sözlere dalanlarla beraber biz de dalardık. Bu hesap gününü yalan sayardık. Ölüm bizi yakalayıncaya kadar hep böyle idik.”[9]

Burada dikkat çeken bir husus, infak etmeme ile namazı terk etmenin birlikte zikredilmesidir. Bunun aksi ise namaz kılma ve yoksula infakta bulunmadır. Bu iki husus, Kur’ân-ı Kerim’in çoğu âyetinde birlikte zikredilir. Biri, ferdin şahsî hayatını tanzim ve şahsî miracını temin eder; diğeri ise ruh bütünlüğü ve birliği içinde sağlam ve sıhhatli bir toplumun tesis edilmesini ve hep birlikte terakki etmeyi netice verir. Dolayısıyla bunlar, birbirinden ayrılmaz iki önemli ibadettir.

Mü’minlere farz kılınan ilk ibadet, namazdır; dolayısıyla ümmet-i Muhammed arasında en son terk edilecek şey de o olacaktır. İslâm dininin birçok emri belki zamanla terk edilecek; mesela çarşı-pazarda Allah’ın emri istikametinde muamele kalmayacak, fitne ateşi her tarafı saracak ve fitneye atılanların sayısı hadd ü hesaba gelmeyecek. Fakat böyle bir ortamda dahi Allah’a kulluk adına devam edecek olan biricik şey namaz olacaktır. Cenâb-ı Hak, namazın bütünüyle terk edildiği bir dönemi bizlere göstermesin! Bizler, yeni bir bahar ve yeni bir dirilişin eşiğinde olduğumuz zannı ve kanaati içindeyiz.  أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي  “Ben, kulumun zannı üzereyim.”[10] sözüyle kendisini bize tanıtan Rabb’in rahmetinden ümidimiz o ki, bu baharları ve bu dirilişleri çoğaltsın ve bütün insanları huzuruna koşturup hayatlarının son demlerinde dahi olsa onlara namazla miraç yapma şerefini bahşetsin; öbür âlemde hepimize cemâl-i bâkemalini müşâhede ettirsin.

b. İmanın İkiz Kardeşi

İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği hâline getirilmesi ise ancak namaz başta olmak üzere sair ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca vicdanî bir kabulden ibaret gören ve hayatlarında ibadet ü taate yer vermeyenler hiç farkına varmadan tenakuza düşmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, bir mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanlarında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Bu hususiyetlerinden dolayıdır ki Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rekât nafile namaz kılmayı alışkanlık hâline getirmişlerdir.

c. Bütün İbadetlerin Fihristi

Namaz, diğer bütün ibadetlerin mânâsını ruhunda taşıması ve hepsinden bir iz bulundurması sebebiyle âdeta bütün ibadetlerin fihristi gibidir. İnsan, diğer ibadetleri belli zaman dilimlerinde eda ederek Allah’a karşı kulluk borcunu yerine getirir; namaz ise böyle değildir. O, sürekli olarak insanın Allah’la alâkasını temin eder, rahmetle irtibatını devam ettirir. Bu yönüyle onunla boy ölçüşebilecek ikinci bir ibadet tasavvur etmek mümkün değildir. Namaz, rahmet ve kerem sahibi Rabb’e karşı, haşyet ve saygı dolu bir gönülle eda edildiği müddetçe dünyevî-uhrevî bir saadet vesilesi olur. Bu yüzden namaza en büyük ehemmiyeti, büyük bir davayı yüklenerek gelen, beşerin en büyük mükellefi Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) vermiştir. O, günde beş vakitle iktifa etmemiş; namazın ifade ettiği, “Cenâb-ı Hakk’a mülâki olup O’na münacatta bulunma” mânâsını gece de devam ettirmiştir. Hatta –Hz. Âişe’nin ifadesiyle– kendisi için bir mükellefiyet saydığı gece namazını hiç terk etmemiş; rahatsız olduğu zamanlarda, oturarak dahi olsa onu eda etmeye çalışmıştır.[11] Böylece O, Rabbisine ibadet için tahsis ettiği ömründe bir parça karanlığın olmasına fırsat vermemiş, hayatının hiçbir ânını Rabbisinin adını anmadan, gafletle geçirmemiştir.

Namaz, diğer ibadetlerde bulunmayan bazı hususları da içine alan bir ibadettir. O, Rabb’in davetine bir icabet ve bu icabetin kendine has formüle edilmiş şeklidir. Bu yönüyle namaz hususiyeti olan bir ibadettir. İbadetlerin hepsi belli vakitlere bağlıdır; dolayısıyla belli zaman dilimlerinde yapılır ve biter; namaz ise aralıksız devam eder. Mesela biz, Ramazan orucuna başlamakla birlikte, bir de bakarız ki ay çekilip gitmeye yüz tutmuş. Haddizatında oruç, şerefli bir ibadettir ve gizli yapılır. Dolayısıyla aç duranın sırrını ancak Allah (celle celâluhu) bilir ve onun mükâfatını sadece O takdir eder. Ancak ona tekrar kavuşabilmek için bir yıl beklemek gerekir.

Senede bir defa verilen zekât da bir kısım şartların gerekli olması açısından herkesin yapabileceği bir ibadet değildir. Malınızdan zekât için ayırdığınız miktarı, zamanı gelince verilmesi gereken yere verir, borcunuzu eda etmiş olursunuz. Bu yönüyle ona anlık bir ibadet olarak bakılabilir. Esasında zekât, zekâtı verilen mala yıl boyunca bir yümün ve bereket getirir. Belki malınızdan koparıp bir parçasını vermekle sanki canınızdan bir parça gidiyor gibi olur ama Rabb’in emri istikametinde hareket ettiğinizden dolayı kalbiniz huzura erer ve onu vermede bir neşe ve huzur duyarsınız.

Hac da öyledir; mü’min, hac vesilesiyle gittiği yerde ihrama girer, Rabb’e gönlünü verir, aşk u şevk içinde,

لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ، لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ، إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ، لَا شَرِيكَ لَكَ

“Buyur Allahım! Senden başka ilâh yoktur, Sen teksin, ortağın yoktur, bütün hamdler Sana aittir, nimet Sendendir, mülk Senindir, Senin ortağın yoktur.” der ve bu sözleriyle emre âmâde olduğunu bildirir. Bütün bunlar, Rabb’in huzuruna çıkıp O’nunla konuşma ve içini o âlemden gelen feyizlerle doldurmadır ki yapılan bu ibadetlerin ayrı birer hususiyeti vardır.. ama hepsi muvakkattır; gün gelir, mü’min, o kutsal mekânlardan çıkmak istemese dahi, “Artık çıkmanız gerekiyor.” derler, o da gerisin geriye mahzun ve kalbi kırık bir hâlde ayrılmak zorunda kalır.

İnsan, oruçta, yemeden-içmeden kesilmek suretiyle Cenâb-ı Hakk’a karşı bir teveccühte bulunur. Namazda da –geçici de olsa– bir mânâda dünyaya ait malayaniyattan kesilme, tamamen Allah’a teveccüh etme vardır.

Namaz, Arafat’ta dahi zor kazanılabilecek bir huzuru, günde beş defa mücevher taşıyan eteğiyle getirir, mü’minin önüne döküverir. O günde beş defa bu davetle gelir ve mü’minin gözünün önünde kendisini hissettirir. Mü’min de günde beş defa alnını seccadeye kor, şâir-i şehîrimizin ifadesiyle, “Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!” der.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem):

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ، وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ

“Kul, Rabb’ine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın!”[12] buyurur. Biz, başımızı yere koyduğumuz zaman, bu yakınlığın doruğuna ulaşırız. Sonra da bu tahayyül ve tasavvur içinde,سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى  “Yüce Rabbim, (her çeşit kusurdan) münezzehtir.” deriz.

Yine namaz, her an tekrar edilme mânâsını ruhunda taşır. Bu yönüyle âdeta o, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”la omuz omuza gider. Nasıl ki Muhbir-i Sâdık’ın fermanına itaat ederek bazılarımız kelime-i tevhidi akşam-sabah yüzer defa, bazılarımız da her namaz tesbihatında otuz üçer defa zikreder, dilinden düşürmez; aynı şekilde namaz da bizden ayrılmaz, gece tatlı uykularımızın içine dahi girer, تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ  “Korkuyla ve umutla Rabb’lerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için) vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.”[13] davetiyle karşımıza çıkar. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Cenaze mezara konulduğu zaman kendisini teşyi edenlerin ayak sesleri henüz kesilmemiştir ki melekler gelir, kendisine soru sorarlar. Tam o dakikada nuranî bir şey gelir onun başucuna oturur. Bu onun namazıdır. Bir başka nuranî şey ayakucuna oturur. Bu onun sair hayrat ve hasenatıdır. Bir başka nuranî şey onun sağ tarafına oturur. Bu onun orucudur. Bir başka nuranî şey sol tarafına oturur. Bu da onun zekâtıdır. Bunlar, sağdan ve soldan kabrin onun kemiklerini sıkmasına (canını yakmasına), sıkıntılar hâsıl etmesine karşı onu korurlar.”[14] ifadeleri içerisinde o da, dünyada kendisini terk etmeyenleri, bütün dost ve ahbabın, bir çift taş dikerek terk edip gittikleri mezarda yalnız bırakmayacaktır. Çünkü o, her yönüyle mü’minin içine işlemiştir.

İbadetler, malî ve bedenî olmak üzere iki kısma ayrılır. Namaz, her ne kadar bedenî bir ibadet olarak değerlendirilse de –bazı fakihlerin belirttikleri gibi– malî yönünün olmadığını söyleyemeyiz. Zira eski dönemlerde insanlar ‘zaman değeri’ denilen hususu bilmiyorlardı. Kapitalizm ve komünizmin ortaya çıkmasıyla birlikte zamanın değeri insanlar tarafından anlaşılmaya başlanmıştır. Oysaki Müslümanlıkta zaman zaten bir değere sahipti ve kıymeti biliniyordu. İnsan, gerek namaz gerekse abdest için belli bir vakit ayırır. Bir yönüyle namaz kılarken elbisesi aşınır. Bir yönden namaz kılmak için dükkânını kapatmak zorunda kalır. Bunlar bir araya getirildiği zaman namazın mali bir yönünün olduğu da görülür.

Namazın bir de –daha ziyade sufilerin üzerinde durdukları– ‘kalb tasfiyesi’ ‘nefis tezkiyesi’ yönü vardır. İnsan, namazda kalbiyle Allah’a yönelir ve nefsini iki büklüm yapar. Nefsinin gururunu secde kancasıyla büker. Dolayısıyla ruhun terakkisi adına namazın ihtiva ettiği bir mânâ vardır.

Namazın bir başka hususiyeti de insanın, meleklerle birlikte aynı safta yanyana durmasıdır. Fakihlerin de kabullendiği bu mevzuyla ilgili olarak namazın sonunda sağa-sola selam verirken yanındaki cemaatle birlikte ruhanilere ve meleklere de selam vermenin niyet edilmesi tavsiye edilmiştir. Demek onlar da insanın namazına iştirak ediyorlar. Onların bulunduğu yere ise sekine iner. Namaz, böylece meleklerin ibadetinden de bir çeşni içermektedir.

Melaike-i kiramın bazıları sürekli rukûda, bazıları secdede durur, Cenâb-ı Hakk’a tazimlerini öyle ifade ederler. İnsan da bir yönüyle onların bu ibadetlerini aynıyla temsil eder. Şu kadar var ki meleklerin her bir sınıfı bu ibadet çeşitlerinden sadece birini yerine getirirken insan, namazda bunların hepsini bir arada yapar.

Diğer yandan yeryüzündeki canlılara baktığımızda onların bazılarının iki ayağı, bazılarının dört ayağı üzerinde, bazılarının da yüzüstü durduklarını ve hâl diliyle Allah’a kulluklarını bu şekilde ifade ettiklerini görürüz. İnsan da namazda onların hepsinin kulluğunu ifade edecek bir keyfiyet sergiler. Ayrıca diğer mahlûkata karşı sahip olduğu özellikleri anlama adına namaz insana yol gösterir. İnsan, kıyamda, “Rabbim sana hamdolsun, beni bir ağaç gibi hareketsiz, dimdik yaratmamışsın. Verdiğin mafsallar sayesinde eğilip kalkabiliyor, her türlü hareketi zahmetsizce yapabiliyorum.”; rükû’da, “Sana hamdolsun, beni bir kısım mahlûkat gibi iki büklüm yaratmamışsın.”; secdede, “Sana hamdolsun, beni, yüzü yerde sürüm sürüm bir mahlûk yapmamışsın.” der ve onların bu hâllerini idrak eder. Bu durumu ifade sadedinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

واللهُُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللهُ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Allah her canlıyı sudan yarattı: Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir.”[15]

Yukarıda saydığımız yönleri itibarıyla namaz, insan için bütün ibadetleri hatırlatan âdeta bir fihristtir.

d. Namaza Hazırlık

Namazın kudsiyetinden ve fevkalâdeliğinden ötürüdür ki namaz yolunda yapılan işler, nezd-i ulûhiyet’te namaz olarak yazılır. Çünkü ciddi ve hassasiyet ifade eden bir işin arkasında koşma, “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.”[16] fehvasınca, o işi yapıyor gibi bir muameleyi gerektirir. Biz, bu mevzuda Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmetine, sonsuz bir itimatla dayanıyor ve diyoruz ki namaza hazırlık için yapmış olduğumuz istibradan, camiye giderken attığımız adımlara kadar bütün işler, namaz gibi değerlendirilecek ve bize namaz sevabı kazandıracaktır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), لاَ يَزَالُ أَحَدُكُمْ فِي صَلاَةٍ مَا انْتَظَرَ الصَّلاَةَ  “Namazı beklediğiniz müddetçe namazda sayılırsınız.”[17] buyurur.

Bir başka rivayet ise şöyledir: “Sahabeden Selman, yanında arkadaşlarıyla bir ağacın altında otururken eline bir dal parçası alır ve onu sallayarak yapraklarını dökmeye başlar, sonra da yanındakilere, ‘Niçin böyle yaptığımı sormayacak mısınız?’ der. Yanındakiler, ‘Niçin yapıyorsun?’ dediklerinde de şöyle cevap verir: ‘Allah Resûlü de böyle yaptı ve bize, ‘Niçin böyle yaptığımı sormayacak mısınız?’ dedi. Biz de, ‘Niçin ey Allah’ın Resûlü?’ dediğimizde şöyle cevap verdi: ‘Müslüman bir kişi güzelce abdest alır, sonra da kalkar namaza (giderse), bu yaprakların döküldüğü gibi onun da günahları dökülür.’”[18]

Evet, mü’min, mescide gitmek için yola çıktığı andan itibaren –henüz gerçek anlamıyla namaza girmemiş olsa bile– manen namaza girmiş sayılır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir başka hadislerinde bu durumu daha açık bir şekilde şöyle ifade ederler:

“Bu gece Rabbim bana en güzel bir surette göründü ve, “Ey Muhammed!” dedi. “Buyur Rabbim, emrindeyim!” dedim. “Mele-i A’lâ(da bulunanların) nelerle yarıştıklarını biliyor musun?” dedi. “Hayır!” dedim. Bunun üzerine elini omuzlarımın arasına koydu. (Hatta onun serinliğini göğsümde hissettim.) Derken semavât ve arzda olanları öğrendim. Sonra, “Ey Muhammed! Mele-i A’lâ (efradı) nelerde yarışır biliyor musun?” dedi. “Evet! Dereceler artıran ve günahlara kefaret olan amellerde.” Kefaretler ise; yaya olarak namaza gitmek, şiddetli soğuklarda abdesti tastamam almak, bir namazdan sonra diğer namazı beklemektir. Kim bunlara devam ederse, hayır üzere yaşar, hayır üzere ölür, günah mevzuunda da annesinden doğduğu günkü gibi olur” dedim.”[19]

Demek namazdan sonra diğer bir namazı bekleme, Mele-i A’lâ’nın sakinleri arasında önemli bir husustur. Mesela öğleyi kıldınız, daha sonra kılınacak başka bir farz da yok. Sizin içinizden, “Ah, bir ikindi vakti gelse de Rabbimin huzuruna dursam ve onu da bir eda ediversem.” deyip beklemeniz, melekler arasında çekişmeye sebep olmaktadır. Evet, kul, ibadet ü taate niyet ettiği andan itibaren, ibadet ü taatin içine girmiş demektir.

Mescit yolunda atılan adımların ayrı bir hususiyeti vardır. Zira mescitler, tazarru ve niyetlerin Allah’a yükseldiği mukaddes mekânlardır. Bir kısım kimseler, namazlarını mescit yerine evlerinde kılmak suretiyle hem kâmilâne bir namazdan hem de yirmi yedi kat sevaptan mahrum kalırlar.

Benî Selime oymağı, Allah Resûlü zamanında Medine’nin dış mahallelerinden birinde oturuyorlardı. Namaz vakitlerinde Mescid-i Nebevî’ye gelmeleri zor olduğu gibi Efendimiz’in sohbetlerinin hepsine de iştirak edemiyorlardı. Bu sebeple Mescid’in yakınlarına taşınmak için karar almışlardı. Durumdan haberdar olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Benî Selime, mahallenizde kalın! (Mescide gelirken attığınız) adımların sevabını hesaba katmıyor musunuz?” buyurdu. Bunun üzerine yerlerinde kaldılar.[20]

Evet, mescide gidip namazımızı eda edeceğiz. Zira mescitler, yeryüzünde, Allah’ın mescidi olan Kâbe’ye teveccüh etmiş işaretçilerdir ve insanlara Allah’a giden yolu gösterirler. Dolayısıyla cemaat hâlinde eda ettiğimiz namazlar, Kâbe’de eda edilen namazlar arasında değerlendirilir. Çünkü Kâbe, Allah’ın vaz’ ettiği bir mescit ise öbürü de ona bağlı ve onun etrafını çepeçevre sarmış insanların yapmış olduğu mescitlerdir. Bu mescitlerdeki minberler, mihraplar, Allah mescidinin mihrap ve minberine müteveccihtir. Hepimiz, her zaman namazlarımızı Kâbe’de edaya muktedir olamadığımıza göre, onun izdüşümü olan bu mescitlere iştirak etmek suretiyle Kâbe’de kılmış gibi sevap kazanabiliriz.

e. Namazın Mükâfatı

Namaz, insanın günde beş defa olgunlaşıp pişmesi ve kendisinden beklenen rengi alması demektir. Başka bir ifadeyle insanın, namazla şeffaflaşarak esmâ ve sıfât-ı ilâhiyeyi gösterir hâle gelmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin kendisinde meydana getirdiği hâlin rengini aksettirmesidir. Mesela; Rabbim benden ne istiyor, itaat ve inkiyat içinde huzurunda el-pençe divan durmamı mı? Kıyamımla bunu yaparım. Enaniyet ve gururumu kırmamı mı? Rukûmla bunu yerine getiririm. Kendisine tazim göstermemi mi? Secdemle bunu ifade eder yerine getiririm… deyip daima emre âmâde olduğunu göstermesidir ki bu hâl, tabiri caizse insanın Rabb’in boyasıyla boyanmasıdır. Yani iç âleminin, Mevlâ’ya imanla inşiraha kavuşması; alnının pırıl pırıl hâle gelmesi; simasının, سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ “Onların alametleri, yüzlerindeki secde izidir.”[21] hakikatiyle mütecelli olması ve Efendimiz’in, ahirette غُرّاً مُحَجَّلِينَ، مِنَ الْوُضُوءِ “Abdest sebebiyle uzuvları, atların alın ve ayaklarındaki beyazlık gibi parlar.”[22] diye tavsif ettiği şekli alarak, lâhut âlemine ait bütün renkleri aksettirmesidir ki, bundan daha güzel bir boya olamaz.

Namaz, onun zevkini idrak edenler için çok zevkli bir amel, fakat muhakeme ve muhasebesini yapamamış kimseler için ise bir ağırlık ve yüktür. Bazıları, onu kılamadığı zaman affedilmez bir günahı işlemiş gibi kendisini hesaba çeker; bazıları da Allah’ın insanlara yüklediği, üstesinden gelinmez bir yük ve def-i bela kabilinden eda edilmesi gereken bir vazife olarak telakki eder ki, bu bir muhasebesizlik örneğidir. Aklı başında bir insan, dünyada ebedî olmadığını, ölümün bir gün mutlaka kendisine de uğrayacağını, ihtiyarlık alâmetlerinin aslında ölüme dair emareler olduğunu düşünür ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği nimetleri yerli yerince değerlendirmeye çalışır; çalışır da kendisine bahşedilen, günlük yirmi dört saatin büyük bir kısmını ahirete hazırlık için kullanır. O, ruhunun teneffüs etmesini, Allah’ın huzurunda maddî-mânevî temizlenerek ahirete ehil hâle gelmesini ve Rabb’in cemalini müşâhede etmesini; başka bir ifadeyle duyulmazları duymasını ve görülmezleri görmesini sağlayacak olan namaz için günde sadece bir saatini ayırmayı yeterli bulmaz. Beş vaktin arasına bir kısım nafileleri de serpiştirerek semeresini artırmaya çalışır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste,  إِنَّ أَثْقَلَ صَلَاةٍ عَلَى الْمُنَافِقِينَ صَلَاةُ الْعِشَاءِ وَصَلَاةُ الْفَجْرِ، وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِيهِمَا لَأَتَوْهُمَا وَلَوْ حَبْوًا  “Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı ve sabah namazlarıdır. Eğer bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilselerdi emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirlerdi..”[23] buyurmuştur. Nifak, karşı tarafı aldatmadan ibarettir ve yapılan işlerin içten gelmemesinin ifadesidir. Münafık, samimiyetini ortaya koyup sabah ve yatsı namazının zahmetine katlanamaz. Çünkü bu iki vakit, rahat ve rehavet vaktidir. Mü’mine gelince o, “Zahmette rahmet vardır.” anlayışından hareketle –bir kısım fukaha arasında cemaatle eda edilmesi farz mı, vacip mi diye münakaşası yapılan– sabah ve yatsı namazlarına sürünerek bile olsa iştirak eder, imamın arkasında el-pençe divan durur ve böylece Allah’a kulluğunu arz eder.

Evet, namaz, insanın paha biçeceği şeylerin en değerlisidir. Ama bir kısım insanlar, şu kısacık dünya hayatı için ölesiye çalıştıkları, hatta bazen bu çalışmalarının karşılığını alamadıkları hâlde, Cennet’i ve Cemalullah’ı görmeyi semere verecek olan namaza günde bir saat ayırmazlar. Günümüzde işçisinden memuruna, ondan emeklisine kadar hemen herkes, çalıştığının karşılığını alamadığından, dolayısıyla aldığı paranın azlığından şikâyet eder. Aslında bunların kaynağı, işverenlerin ahde vefa ve hakka riayet konularında hassas olmamalarına dayanır. Söz verir, sözünde durmazlar; vaat eder, vaadini yerine getirmezler. Huzur getireceklerini iddia eder, buna muvaffak olamadıkları gibi bir de insanları tehdit ederler.

Ama vaatte bulunan zat, Allah (celle celâluhu) olursa O, vaat ettiği şeyi mutlaka yerine getirir. Mesela O (celle celâluhu), kullarına, “Eğer namaz kılarsanız, sizi sırat üzerinden berk-i hâtif gibi geçirir, cemalimi müşâhedeyle serfiraz kılar, her gün seccadenize bıraktığınız gözyaşlarınızı mizanın kefesine koyar, ona eşsiz pahalar biçerim.” demişse, gücü her şeye yeten ve bize bunu ikrar mahiyetinde günde birkaç defa وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “O’nun gücü her şeye yeter.” dedirten Allah (celle celâluhu), bunu yapar ve yerine getirir. Aynı şeyi, tehditte bulunduğu mevzular hakkında da düşünebiliriz; O, bizi yapmaktan menettiği şeylere belirlediği cezaları yerine getirmeye kadirdir ama af kapısını da daima açık bırakır.

Evet, hiçbir zaman vaadinden dönmeyen Allah (celle celâluhu), namaz kılmaları karşılığında kullarına Cennet’i vaat etmektedir. Mü’min, Rabbisini müşâhede edeceği âleme namaz merdiveniyle yükselir. O, âdeta her gün hayatına beş basamaklı bir merdiven ilave etmektedir. Namazlarına devam eden böyle bir mü’min, vefat edip de Rabb’in rahmetiyle yüz yüze geldiğinde gördüğü manzara karşısında sevinçten ne yapacağını bilemez. Mahşerde mü’minin bu hâlini Kur’ân-ı Mucizu’l-Beyan bize şöyle anlatmaktadır: فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ ۝ إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ  “Kitabı sağ tarafından verilen (Cennetlik kimse sevinçle,) ‘Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.’ der.”[24] Cenâb-ı Hak, bizleri de bu salih zümreye ilhak buyursun!

Bizler, –tıpkı bir asker gibi– talim ve terbiye görüp, uhrevî âlemin yüce makamlarına liyakat kazanma vazifesiyle dünyaya gönderilmiş bulunuyoruz. Buradaki her şey bir talim ve terbiyeden, eksik ve gediğin giderilmesi, arızalı ve pürüzlü şeylerin bertaraf edilmesi, insanın terakki edip kemal noktaya yükselmesi ve böylece Cennet’e liyakat kazanıp Rabb’ini müşâhedeye ehil hâle gelmesinden ibarettir. Bu gayeleri en mükemmel şekilde tahakkuk ettirecek ibadet, namazdır. Zira namaz, sair ibadetlerle kıyas edilemeyecek kadar büyüktür. O, dinin direğidir, sefine-i dini (din gemisi) o yürütür. Allah (celle celâluhu), namazı bir miraç, bizleri de o miraç merdivenlerinde yükselen kimseler olarak görmek istiyor. Vefat edip de Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşacağımız âna kadar devam edeceğimiz namaz, bizim mânevî terakkimize en önemli bir vesile olacaktır. O makam ve mevkiye yükseldiğimiz anda da, “Allahım! Bunlar beni dünyada zayi etmedi. Sen de bunları zayi etme!” diyecektir. Bunun aksine, abdesti tastamam almamış, namazı erkânıyla kılmamış, sair hayır ve hasenatımızı yapmamış isek onlar bu sefer, “Bizi zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin.” diyeceklerdir.

Bir toplulukta, hususiyle o topluluğun okumuş ve aydın kesimlerinde namaza karşı bir meyil yoksa o toplulukta dinî hayat pörsümeye yüz tutmuş demektir. Bugün Müslüman milletlerin nasıl derbeder olduklarına bakılacak olursa, Allah’ın azameti karşısında yüzlerini yere koyup secde etmeye tenezzül etmeyen başların, kendileri gibi nice küçüklerin kapısında eşik öptükleri görülecek ve bunun sebebi daha iyi anlaşılacaktır. Onlar, yaptıkları şeylerin hesabını vereceklerine inanmadıklarından; Allah korkusu ve mesuliyet duygusunun yerini hırsızlık, suistimal, saçıp-savurma gibi hasletler almıştır. Hâlbuki gerçek mü’minlerden meydana gelen bir topluluk böyle değildir; onlar, vicdanlarında en küçük bir şeyin bile hesabını verme endişesi taşır, dolayısıyla attıkları her adımı ona göre atarlar. Günde beş defa mescide gelip Rabbisiyle arasındaki ahd ü peymanı yenileyen bir mü’min, sanki “Senin kulun olduğumu unutmadım Rabbim! Bunu itiraf için yeniden huzuruna geldim. Dışarıya çıktığım zaman da hayatımı ona göre tanzim edecek, Senin mevcudiyetini bir lahza olsun hatırdan çıkarmayacağım. Her an beni müşâhede ediyorsun gibi adımlarımı atacak; değil insanların hukukuna tecavüz etmek; bir karıncaya dahi basmayacağım.” der. O, böyle düşünmeye mecburdur. Aksi takdirde söylediği şeylerle çelişkiye düşmüş ve yalan söylemiş olur. Çünkü o, günde kırk defa Rabb’in huzurunda, kırk defa rukû edip, seksen defa başını secdeye koymakta ve Rabb’in büyüklüğünü ilan ve itiraf etmektedir ki, böyle bir mü’minin hayatında inhirafların yeri olamaz.

Evet, Allah (celle celâluhu), kendisine kulluk adı altında tevazu gösterdiğimiz nispette bizi yükseltip insanlığın en üst mertebesine çıkaracaktır. Aksine biz, kendi menfaatlerimizin zebunu, çıkarlarımızın esiri olarak yaşadığımız ve gündelik işlerimizle meşgul olduğumuz müddetçe de belki zâhiren kazanacak fakat hakikatte çok şey kaybedeceğiz. Cenâb-ı Hak, her hâlükârda ahireti hatırlamaya bizleri muvaffak kılsın. Öyle işler yaptırsın ki, behemehâl kendisini hatırlayalım; hesabı, mizanı ve defterlerin uçuştuğu ânı hatırlayalım.. hatırlayalım ve durumumuzu ona göre ayarlayalım. Zaten mü’min odur ki, onu gördüğünüz zaman ahireti ve Rabbi hatırlarsınız, kalbiniz istikamet kazanır.

Ne mutlu onlara ki günde beş defa mescide koşar, Allah tarafından akıtılan ve çağlayan hâline gelen namaz deryasına dalar, maddî-mânevî bütün kirlerinden arınır ve sonra da tertemiz olarak Rabb’in karşısında el-pençe divan durur, öbür âlemin imarı için dua ve dileklerde bulunurlar.

Devam edecek…

Kaynak: Miraç Enginlikli İbadet: Namaz / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu