Kürsü

İslâm’da Namaz-4

Namazın Çekirdekleri

Tekbir (Allahu ekber), tesbih (Sübhânallah), tahmid (Elhamdülillah), Fâtiha ve Tahiyyat gibi hususi cümleler, namazın çekirdekleri mahiyetindedirler. Ondandır ki namazdaki bütün hareket ve zikirlerde “Sübhânallah”, “Elhamdülillah” ve “Allahu ekber” sözlerinin mânâları gizlidir. Bediüzzaman Hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbirinden selâm vereceğimiz âna kadar biz, hemen her an söz, hâl ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk’ı takdîs eder ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu ekber” diyerek O’na ta’zimde bulunuruz.

Namaza başlarken söylenen tekbire, ibadete onunla başlandığı için “iftitah (başlangıç, açılış) tekbiri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbirle haram kılındığı için ona “tahrim tekbiri” ya da “ihram tekbiri” de denmiştir. Aslında bu tekbir, mâsivâya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının arkasında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbih, tahmid ve tekbir ruhunu işleme, bir mânâda bütün bütün namaz kesilme ve âdeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misale yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.

Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbirle beraber mâsivâdan sıyrılmalı, gönlünüzü sadece O’na açmalı ve dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mânâ ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülâhazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece o söz, Cenâb-ı Allah’a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin mânâlarla beraber yükselmelidir.

O’nun Rahman ve Rahîm olduğunu ilan ederken yine aynı derin duygularla dolmalısınız. “Mâlik-i yevmi’d-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği mânâları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk’a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz, sizin için de bir miraç olmalı ve siz Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’ta duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız.

Namazın bütün mânâlarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, âdeta birinci kat semada Hazreti Âdem’le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselamla derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’le görüşmeli, herbirinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz. Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine tesbih, tahmid ve tekbir cümleleriyle dergâh-ı ilâhîye nazar etmeli ve namazın mânâsını tekit eden o mübarek kelimeleri otuz üçer defa tekrarlamalısınız.

Namazın ardından yapılan tesbihatta şöyle bir mülâhaza gözetilebilir: Namazda tafsilatıyla zikrettiğim bu kelimeleri, namaz sonrasında icmalen (özet mahiyetinde) tekrar zikrediyorum. Her ne kadar bu ifadeleri namazda zikretmiş olsam da bunlara henüz doyamadım. Hele namazdan sonra bir kere daha Allah’ı bu ifadelerle anayım.

İslâm'da Namaz-4 2

İşte namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa onu geçiştiremezsiniz; öncesinde yapılması icap eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu mânâsına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.

5. Namazın Tefekkür Boyutu

Namazın çekirdeği mahiyetinde olan bu ifadeler aynı zamanda kulluğun da esaslarıdır ve mü’minin tefekkür dünyası için çok önemli unsurlardır. Diğer bir ifadeyle mezkûr ifadeler, mü’minin tefekkürle dolduktan sonra boşalmasını dillendiren çok mühim cümlelerdir. Ayrıca bu ifadelerden her biri, mü’minin, kâinattaki hakikatler karşısındaki hayranlığını seslendirirler. Şimdi isterseniz icmalî (özet) olarak yaptığımız bu değerlendirmeleri biraz daha açalım:

Güzel bir sözde, “Namaz, mü’minin miracıdır.” buyrulmuştur.[62] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), cismiyle ve ruhuyla semalara çıkmış, mertebeler üstü zirvelere ulaşmış, görmesi gerekli olan şeyleri –Allah’ın lütfuyla– görmüş ve daha sonra da geriye dönüp gelmiştir. Mü’min bu ufku, iyi konsantre olursa her zaman hayalinde, ruhunda ve zihninde yakalayabilir ve hakiki miracın gölgesinde izafî miracı yaşayabilir.

İnsan, bahsini ettiğimiz bu fikrî ve ruhî miracını yaparken tekvînî (kâinatla alâkalı) ve enfüsî (insanın iç dünyasıyla alâkalı) âyetleri müşâhede eder, Kur’ân’ın âyetleriyle bunlar arasında münasebetler bulur. Yerde bulunduğu aynı anda başının atmosferi aştığını, gidip ta ötelere ulaştığını duyar gibi olur. Evet, insan, ruhunu biraz dinlese o atmosferi her zaman yakalayabilir.

Bundan sonra karşınıza, Kur’ân’ın âyetlerinin de yardımıyla rengârenk tablolar çıkar ki bu tablolar, sizin nefsinize karşı, nefsinizden çıkabileceği gibi, kâinattan doğma tablolar da olabilir.. ve siz bu tabloların her birinde ne rengârenk şeylerle karşı karşıya kalırsınız! Aslında topyekün kâinat, eşya ve insan vücudunda, insanla kâinat arasındaki münasebetlerde öyle bir âhenk vardır ki dahası olamaz.

İşte böyle bir manzara karşısında siz, “Buna karışan başka el olamaz. Bu nizam ve âhengin arkasında sadece Allah var!” der ve takdis makamında, iliklerinize kadar duyarak, “Sübhânallah!” sözleriyle haykırırsınız. Tekbir alır almaz, “Sübhânekallâhümme ve bihamdik” diyerek, hamd ü tesbihi beraber yâd edip, “Bize bunu duyurduğundan dolayı Sana hamd olsun. Seni tesbih u takdis ve ilan ederiz ki Sen varsın, şerîkin yok ve Sen münezzeh ve mukaddessin!” dersiniz. Bunlar gönlün ses ve solukları olarak çevrede tınladıkça insan kendini vecd ü istiğrak zemzemesi içinde sanır.

Bazen bu derin mülâhazaları, kâinatta o baş döndürücü hâdiselerin duyulması takip eder. Bu konuda bir ilim adamı mealen şunları söyler: “Şu koca kâinatta öyle müthiş bir âhenk vardır ki, bir denizde akıp giden bir vapurun başka bir denizde yüzen herhangi bir vapurla çarpışma ihtimali olmadığı gibi güneş sistemimizin başka bir sistemle veya herhangi bir gök cisminin bir diğeriyle çarpışması kat’iyen bahis mevzuu değildir.”

Evet, insan, kâinattaki bu muhteşem nizam ve intizamı görünce, “Bu ne müthiş, ne büyük bir kuvvet eseridir!” demekten kendini alamaz. Arkasından bir kere daha tefekkürle derin bir soluk almak için “Allahu ekber” der, iki büklüm olur. Durumuna göre ve tilâvet ettiği âyetlere bağlı olarak ya Cenâb-ı Hakk’ın gökten ve yerden indirdiği veya bitirdiği nimetleri düşünür ve hamd ü senâ hisleriyle köpürür ya da verilen şeyleri, verileceklerin referansı sayar ve sevinir. Böylece o, duygu ve düşünceleri itibarıyla hep O’na doğru yol alıyor gibi bir ruh hâletiyle gürler, tilâvet ettiği kelimelerle duyuş ve sezişleri arasında münasebetler kurar, hislerini namazın münasip bir rüknünde ona uygun “kelimât-ı tayyibe” ile seslendirir ve daha da derinleşerek seyahatini devam ettirir.

Evet, namazın içinde çokça zikredilen Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahu ekber gibi mukaddes kelimeler, bir bakıma kulluğun sesi-soluğu, miraç hakikatinin de farklı fasıllarının işaretleridir.

Biz, Cenâb-ı Hak karşısında kulluğumuzu icra ederken bütün müşâhede, duyuş ve hissedişlerimizi tesbih, tahmid ve tekbirler şeklinde dile getiririz. Vermiş olduğu maddî-mânevî, cismanî ve ruhanî bütün nimetlerine karşı “Elhamdülillah”; hiçbir şekilde şerîkinin bulunmaması karşısında tesbih sadedinde “Sübhânallah”; küçüklüğümüzü teslim, O’nun büyüklüğünü ilan sadedinde “Allahu ekber” diyerek umum rubûbiyetine karşı küllî bir ubûdiyette (kullukta) bulunmaya çalışırız.

Fâtiha sûresi, Kur’ân’ın hulâsası ve özüdür. Kur’ân’daki hakikatlerin hepsini, mücmel (özet) olarak Fâtiha’da görmek mümkündür. Binaenaleyh biz orada, yerinde Cenâb-ı Hakk’ın azametini görüp dehşete kapılarak “Büyüksün Allahım!” mânâsına “Allahu ekber!” deriz. Yerinde Cennet’in nimetleri içinde yüzüyor gibi olur, o nimetlere bizi ulaştıracak vesileler içinde bulunduğumuzu hisseder ve Allah’ın lütfuyla bir mânevî merdivende yükseltildiğimizi görerek –aynı şeyler oruç, zekât, hac gibi ibadetlerde de söz konusudur– “Elhamdülillah” deriz. Yerinde de bütün bunları, “Dünya-ukbâ münasebetini hazırlayan Allah’tır.” diyerek yâd ederiz ki bu mânâların hepsi icmalen Fâtiha’da yer alır.

Tahiyyat’a gelince o, miracı bize daha net olarak hatırlatır. Miraç, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’a olan kulluğu ve –tabir-i diğerle– kendisinden istenen kulluğu çok geride bırakıp evc-i kemale çıkmasının ifadesidir. Evet, Cenâb-ı Hak, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kulluk adına bir kapı aralamış ve geçiş adabına uygun olarak geçmesini istemiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de hiç kimseye müyesser olmayacak şekilde, قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “İki yay arası kadar hatta daha da yakın…”[63] âyeti ile işaret edilen bir derinlik ve mükemmeliyet içinde o kapıdan geçmiştir.

Miraç, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden daha ziyade kulluğunun neticesidir. Miraç, en zor şartlar altında dahi kulluğundan fedakârlıkta bulunmayan Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanların bütün bütün sırtlarını döndüğü, sebeplerin bir bir sukût ettiği bir dönemde sırr-ı vahidiyet içinde nur-u ehadiyetin tecellî etmesinden ibarettir.

Kureyş’in, “Bütün Hâşim oymağı Şi’b-i Ebî Talib’de mahvoluncaya dek bunlarla kız alıp-vermeyecek, çarşı-pazarda bir şey satmayacaksınız ve her türlü ilişkinizi keseceksiniz.” dedikleri bir uğursuz dönemde, yani zâhiren hiçbir sebebin görünmediği anda Allah Teâlâ, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kalbini taltif etmek ve kırılan onurunu tamir etmek için O’nu özel bir muameleyle katına yükseltmişti.

Bu dönem aynı zamanda, onca olumsuzlukların yanında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki büyük musibete maruz kaldığı dönemdi. Bunlardan biri amcası Ebû Talib’in vefatı, diğeri de biricik zevcesi Haticetü’l-Kübrâ’yı kaybetmesiydi. Cenâb-ı Hak, O’nun bu yaralarının tedavisi için, “Herkese ve her şeye rağmen, bütün dünyalara bedel Ben varım!” diyerek Efendimiz’i Miraç’la taçlandırmış ve tesellide bulunmuştur.

O’nun bütün namazları, niyazları, oruçları ve çileleri; namazın, niyazın, orucun mânâsını halka anlatması, anlatıp bütün bunları birer merdiven yapması, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mirac’a yükselmesine vesile olmuştu. Böyle bir şeref, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka ikinci bir peygambere nasip olmamıştır. Her nebi belki kendi ruhunda Allah’ın huzuruna çıkmış, kurb-u huzura müşerref olarak iltifat görmüştür. Ama bütün gökleri ve cennetleri bilemediğimiz keyfiyetleriyle temaşa ikramı sadece Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) müyesser olmuştur. İşte bizler de böyle kadri yüce, civanmert bir nebinin arkasında bulunma mazhariyetiyle namaz sayesinde o miracı duymaya çalışıyoruz.

6. Namazın Zikir ve Tevbe Boyutları

Zikir, mü’mini Allah’a en hızlı şekilde yaklaştıran bir ibadet ve gaflet bulutlarını dağıtan en tesirli bir rüzgârdır. Zikir, anma-hatırlama ve insanın hayatı duyarak yaşaması ya da varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alması demektir. Bu mânâda zikir ile namaz arasında sıkı bir irtibat söz konusudur. Hatta diğer ibadetlerdeki zikir, namazdaki zikrin yanında ancak tâli derecede kalır. Zaten o ölçüde Allah’ı hatırlatacak ve insanın görme, düşünme, anlama ve değerlendirme ufkundan gafleti izale edecek başka bir ibadet olsaydı Allah, namazın yerine o ibadetin her gün beş defa yapılmasını emir ve tavsiye buyururdu.

Namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’ân-ı Kerim,وَأَقِمِ الصَّلاَةَ لِذِكْرِي  “Beni hatırlamak için namaz kıl.”[64] âyetiyle bu hakikati hatırlatır. Evet, âyette de ifade edildiği gibi hatırlama (zikir) ile namaz arasında sıkı bir münasebet vardır. Namazın bu ölçüdeki öneminden dolayı Kur’ân’da Allah (celle celâluhu), günde beş vakit namazı sık sık vurgulamıştır.

Mesela oruç, gizli bir ibadettir ve bir kimsenin oruçlu olduğunu başkası bilemez. Vâkıa oruç, gizliliğinden ötürü nezd-i ulûhiyette ayrı bir hususiyet arz eder ki, Allah (celle celâluhu), kudsî bir hadiste onu tebcil ederken, الصَّوْمُ لِي وَأَنَا أَجْزِي بِهِ  “Oruç Bana aittir ve mükâfatını da Ben veririm.”[65] buyurur. Eğer oruçta da namazdaki gibi bir devamlılık söz konusu olsaydı Allah (celle celâluhu), bize savm-i Davud gibi gün aşırı oruç tutmayı farz kılardı. Bu itibarla denebilir ki namazın bu çok güçlü hatırlatma tesiri, kat’iyen başka bir ibadette mevcut değildir. Belki Cuma namazı veya hac gibi küllî ibadetlerde böyle güçlü bir tesirden söz edilebilir ve bunların hatırlatıcılığı önemli seviyede bir zikir sayılabilir. Ancak bunların da, namaz gibi her gün ve günde beş defa olmadığı için namazın yerini tutmaları mümkün değildir.

Namaz, insanları günahlardan arındıran ve onlardaki isi-pası temizleyen bir kurna gibidir. Her gün kıldıkları beş vakit namazda manen yıkananlar, günahlarından arınır ve tertemiz hâle gelirler. وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ  “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki iyilikler kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.”[66] âyeti, bu gerçeği dillendirmektedir. Bu âyetten anlaşılan mânâ, kılınan her namazın, yekûn bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip gidermesidir. Ayrıca âyet-i kerimenin sonunda,  ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ  “İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır.” denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.

Zikir ile namaz arasındaki münasebeti bu şekilde tespit ettikten sonra tevbe ile namaz arasındaki irtibata gelelim. Tevbe, kişinin Allah’a yönelmesi ve kendi içini Allah’a (celle celâluhu) açıp dökmesidir. Tevbe, Allah’ın, bizim mahiyetimize yerleştirdiği ve günahlarla deformasyona uğrayan temiz ve latîf duygularda yeniden bir yapılanma meydana getirme ameliyesidir.

Günah işleyen her insan, küfre doğru bir adım atmış sayılır. Evet, Üstad Hazretleri’nin de ifadeleriyle, “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”[67] Öyleyse her günah işleyen, bir adım Allah’tan uzaklaşmış ve bir adım da şeytana yaklaşmış demektir. İşte bu insan, tevbe ile tekrar Allah’a dönmüş olur ki, böyle biri aynı zamanda seyyiatını da hasenata çevirmiş sayılır. Üstad’ın yaklaşımı ile tevbe, insanın kötülüklere açık olan kabiliyetlerini hayra tevcih etmektedir ki bu da insanın hayır yapma potansiyelini kazanması demektir.[68]

İşte namazda da bu durum söz konusudur. Zira namaz, insanda gerçek mânâda bir tevbe şuuru meydana getirir. Her ne kadar insan, günde beş defa kavlî olarak tevbe etmese de kılmış olduğu namazlar, fiilî bir tevbe yerine geçmektedir. Kaldı ki namazda okunan evrâd u ezkârda, tevbe-istiğfar mânâsı taşıyan birçok dua ve âyet vardır. Mesela, mü’min namaza, “Allahu ekber” sözüyle başlar. Tekbirle, başka işlerden kopma ve kesilme adına âdeta eldeki fikir ve şuur balyozu mâlâyânî şeylerin üzerine indirilir ve Allah’a (celle celâluhu) teveccüh edilir. Evet, namazda, mâsivâdan kopma ve Hakk’ın davetine icabet edip O’na yönelme söz konusudur. Ne var ki böyle bir teveccühü, herkes ancak kendi kâmet-i kıymetine göre gerçekleştirebilir.

Daha sonra kul, سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ der.سُبْحَانَكَ  “Şu varlık içinde Sana şerik koşulabilecek hiçbir şey yoktur. Sen, Zât’ında, sıfatlarında ve icraatında teksin. Ne benim fiillerim ne de kâinatta cereyan eden hâdiseler Senden başkasına verilemez. İşte ben, böyle bir şirk düşüncesine sırtımı dönüyor, Seni tesbih ve takdis ediyorum.” demektir.

وَبِحَمْدِكَ ise, “Sana hamdediyorum.” anlamına gelir. سُبْحَانَكَ sözünde, Cenâb-ı Hakk’ı bütün noksanlıklardan tenzih ederek vâhidî tecellîye karşı tam bir ubûdiyet ortaya koyma mânâsı vardır. Böyle bir tenzih ifadesinden sonra gelen وَبِحَمْدِكَ ile de insan, “Ben, bu mânâyı ihata edemem ama Sen, bana bunu duyuruyorsun. Zira Sen, bunları bana duyurmazsan ben duyup hissedemem. Öyleyse ben Seni bir taraftan tesbih ederken, aynı zamanda hamdle medyûniyet ve şükranlarımı da sadece Sana takdim ederim.” demektedir.

Daha sonra gelen,  وَتَبَارَكَ اسْمُكَifadesinin mânâsına gelince o da, “Senin ismin bereket kaynağıdır. Benim gibi boynu tasmalı, ayağı prangalılara da o engin hazinenden bir şeyler veriver! Zira Sen, Seni inkâr edip, şirk koşanlara bile nice nimetler bahşediyorsun. Ben de bütün günah ve inhiraflarıma rağmen Sana teveccüh ederek, Senin bereket kaynağı mübarek ismine sığınıyor ve Alvar İmamı edasıyla, ‘Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden / Kerem kesmek yakışır mı Keremkâne gedâlerden’ diyerek huzurunda inim inim inliyorum.” demektir.

وَتَعَالَى جَدُّكَ cümlesinde ise, “Senin şanın mütealdir. Nitekim sultana sultanlık, gedâya da gedâlık yaraşır. Ben, çok düşüp kalkmış olabilirim ancak şimdi iki büklüm olup kapına geldim. Zira Senden başka gidecek kapı yoktur. Günah bana yaraşmaz, doğru, fakat af da Senin şanındır.” mânâsı vardır.

Bu duanın son cümlesi olan وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ ifadesinde, “Başkasına nasıl dönebilirim ki; Senden başka Mâbud-u bi’l-Hak ve Maksud-u bi’l-İstihkak yoktur.” demektir.

Evet, namazda “Allahu ekber”den başlayıp selâm verene kadar hep böyle tevbe yörüngeli bir teveccüh söz konusudur ve işte bu teveccüh, kulu zamanla, adım adım ihsan yamaçlarına doğru götürebilir.

7. Kalb İnceliği ve Namaz

Kalb inceliği bir iman emaresidir. Kalb inceliğinin dili olan gözyaşı da bağrı yanık, ciğeri dağlı sevgi kahramanlarının bir boşalma ameliyesidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Bir mü’minin gözünden Allah korkusuyla bir damla yaş çıkar da yanaklarına süzülürse o yanakları Allah Cehennem’e haram kılar, Cehennem ateşi dokunmaz onlara.”[69] Evet, gözyaşları ötede Cehennem alevlerini, burada da hasret ve hicran yangınlarını söndürebilecek tek iksirdir.

Kur’ân-ı Kerim de, yer yer kalb inceliğini tebcil ve takdir ederek, hakiki mü’minlerin Allah’ın âyetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanacaklarını bildirir.[70] Bir başka yerde ise فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا “Az gülsünler, çok ağlasınlar.”[71] ihtarında bulunur. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu duası da kalb inceliğinin önemini göstermektedir: اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ “Ürpermeyen kalbden Sana sığınırım Allahım!”[72]

İnce bir kalb, ürperen bir gönül, muhasebe ve murakabeye açık olur. Kendisini sık sık sorgular. Elde ettiği başarıları kendinden bilmediği gibi yaptıklarını da sürekli az görür. Hayır ve hasenat adına doyma bilmeyen bir “Hel min mezid (Daha yok mu?)” kahramanı olur.

Kalbi ince bir insan için ibadetler konusunda da doyma ve yeterli bulma diye bir husus söz konusu değildir. Farzları yerine getirdikten sonra, daha ne kadar ibadet edeceği şahsın kanaatine kalmış bir meseledir. Bir insan, kıldığı namazlar hakkında “Ben şunları huzur-u kalble kılamadım, gereğince eda edemedim. Bari yerlerine nafile kılayım veya dikkatsiz kıldığım bu namazları kaza edeyim.” diyebilir. Belli miktarlar tayin eder. Ölümün ne zaman geleceği belli olmadığı için kısa zamana sıkıştırır ve mesela her gün birkaç günlük de kaza namazı kılarak eksiğini gediğini kapatır.

Nafile ibadetler için “cebren li’n-noksan” yani “kırık-çıkık için sargı” ifadesini kullanıyor; onlarla farz ibadetlerimizdeki eksik-gediği kapama, kırık-çıkığı sarmayı hedefliyoruz. İşte bu husus, şahsın vicdanına kalmış bir meseledir. Mesela bir kişi belli bir müddet, kalbini Cenâb-ı Hakk’a tam tevcih edemeden farza durmuştur. Bir gün niyetin hakikatini anlar ve niyete, kalbin kastı ve teveccühü şeklinde bir tarifle yaklaşır. Teveccühü de mâsivâyı tamamen kalbden silme, o anda her şeyi unutup sadece Allah (celle celâluhu) mülâhazasına girme olarak anlar. Niyeti böyle anlayan birisi, bu şekilde bir niyetle namaza durmamışsa namaza hiç durmamış, namaz kılmamış sayılır. Ama bu meselede herkesin kendi seviyesine göre davranması gerekir.

Bazı Hanefi fıkıh kitaplarında, hangi delile dayandığı belli olmasa da, “Niyeti ağızla söylemek daha evlâdır.” diye kaydedilmiş ve bu âdet hâline gelmiş. Bu sebeple insanlar namaza dururken “Neveytü en usalliye lillahi…” diyerek veya bunun Türkçesini söyleyerek “Niyet ettim Allah rızası için…” demek suretiyle sesli niyet ediyorlar. Eğer bu şekilde kalbin Cenâb-ı Hakk’a teveccühü sağlanabiliyorsa ne âlâ! Ama lafızda kalınıyor ve ne dendiğinin bile farkına varılmadan bazı kelimeler söylenip namaza duruluyorsa ve kalb, yönelmesi gereken tarafa yönelemiyorsa, istenen şey yerine gelmiyor demektir.

İşte niyeti bu şekilde öğrenen ve böyle bir irtibat içinde yaşamaya başlayan bir insan, “Bugüne kadar bütün namazlarımı eksiksiz kıldım. Fakat bunların hakkını verebildim mi bilemiyorum. Bu sebeple bu namazlarımı yeniden kaza etmeliyim veya ‘cebren li’n-noksan’ olması adına nafile namaz kılmalıyım.” diyebilir. Allah (celle celâluhu)  bir süre daha ömür verirse –her gün bir günlük kaza kılmak suretiyle– eksik ve gediğini kapamış olur.

Ayrıca Hanefilerde beş vakit farz namaz çok dikkatle kılındığı gibi, beş vakit namazın sünnetleri de kılınmalıdır. Bunların on iki rekâtı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tekitle (kuvvetli bir şekilde) emredilmiş müekked sünnettir. İkindinin sünneti için böyle bir tekit yoktur. Ama o da faziletli kabul edilen amellerdendir. Yatsının ilk dört rekât sünneti de böyledir. O da Kütüb-ü sitte’de yoktur; fakat Aliyyülkârî’nin Fethu Babi’l-İnâye adlı kitabında, Said İbn Mansur’un Sünen’indeki bir hâdise dayanarak kaydettiği üzere, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatsıdan önce de dört rekât sünnet namaz kılmıştır.[73]

Teheccüd namazı da çok önemlidir. Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanların berzah hayatları da ışıl ışıl olacaktır. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir. Teheccüd ise berzahın zâd u zâhiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır.

Kur’ân’da birkaç yerde teheccüde işaret edilmektedir:

يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ ۝ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً ۝ نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً ۝ أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً ۝ إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلاً ثَقِيلاً ۝ إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلاً ۝ إِنَّ لَكَ فِي اَلنَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلاً ۝ وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلاً

“Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve bir kısmı hariç geceni ibadetle geçir. Gecenin yarısını ya da bundan daha az veya daha fazlasını. Kur’ân’ı tertil ile, tane tane, teemmülle oku. Biz Sana pek ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak gece ibadeti daha tesirlidir, daha düzgün bir Kur’ân tilaveti sağlar. Hâlbuki gündüz Seni meşgul edecek yığınla iş var. Rabb’inin yüce adını zikret, fanilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel!”[74]

وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا

“Yaptığın ibadetlere ilave olarak gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabb’inin seni ‘Makam-ı Mahmûd’a (yüce bir makama) eriştireceğini umabilirsin.”[75]

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Yataklarından kalkar; ümit-endişe arası duygularla Rabb’lerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.”[76]

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا

“Sabah akşam Rabb’inin adını zikret! Gecenin bir kısmında da O’na secde et, namaz kıl ve geceleyin uzun bir süre O’nu tesbih ve O’na ibadet et.”[77]

Buhârî ve Müslim’in rivayetine göre, Abdullah İbn Ömer, rüyasında iki dehşetli kimsenin gelip, kollarından tutarak kendisini derin, alevli bir kuyunun başına getirdiklerini ve atacaklar diye korkunca da “Korkma, senin için endişe yoktur.” dediklerini Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatır. Allah Resûlü, “İbn Ömer ne güzel insandır; keşke, teheccüd namazını da kılsa!” şeklinde tabir ve tevcihte bulunurlar.[78] Allah, rüyasında İbn Ömer’e, Cehennem’e ait bir berzah levhasını göstermiş ve ona hazırlık yapmasını işaret buyurmuştur.

Bunlara ilaveten, “duhâ” ve “evvâbîn” gibi diğer nafile namazlar da farz namazlardan kalan eksik ve gediklerimize sargı vazifesi görecek, onları tamamlayacaktır. Allah (celle celâluhu) farzlardaki boşluklarımızı nafilelerle dolduracaktır.

Bunu teyit eden bir hadis-i şerifte anlatıldığı üzere, ahirette ilk defa sorgulanacak konuların başında namaz gelir. Cenâb-ı Hak “Kulumun namazı tamam mı?” diye sorar. “Tamam” derler, “O zaman o geçsin.” buyurur. Eğer “Namazları eksik.” denilirse, “Nafileleri var mı?” diye sorar. “Var” denilince “Nafileleriyle eksiklerini tamamlayın.” buyurur. İlâhî rahmetin bir tecellisi olarak, nafileler farzlardan noksan olanların yerine konur.[79] Bunu da isterseniz, “Cebren li’n-noksan, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın iradesi ve meşîetiyle oluyor; yani, sargıyı ahirette Allah (celle celâluhu) sarıyor.” diye yorumlayabilirsiniz.

Hâsılı, kalb inceliğimiz, farzı ve nafilesiyle namazlara dikkat etmemiz, bu dünyada kulluk vazifesini yerine getirmemiz için bir aşk, şevk, güç ve moral kaynağı; ötede de ölümle başlayan ve Cennet’e uzanan tehlikeli yolda sadık bir yol arkadaşı ve şefaatçi olacaktır. Namaz, bizi Yüce Yaratıcı’ya yaklaştıran bir vesile ve yerimizde durmamız için tutunacağımız kopmaz bir ip, çok sağlam bir tutamak ve bir kulptur. Namazın bizler için nezih bir hayat kaynağı ve fuhşiyâttan alıkoyan bir sur olduğunu da hatırlatıp, bunu ifade eden âyet-i kerimenin mealiyle bu bahsi kapatalım:

“Sana vahyedilen ‘Kitab’ı okuyup tebliğ et ve onunla amel et, namazı hakkıyla ifâ et. Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşru olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.”[80]

8. Efendimiz’in Namazı

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) namaza giriş ve onu eda ediş keyfiyetini doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak anlatmaktadır: وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ  “Allah, senin secdede nasıl kıvrım kıvrım kıvrandığını biliyor.”[81] Yüce Allah bu sözleriyle, Resûlü’nün kıyamını, secdede nasıl ızdırap çektiğini ve rükünleri eda ederken bulunduğu yerin bilincini sırtında taşıdığını, dolayısıyla nasıl ağır bir kulluk vazifesiyle mükellef tutulduğunu, bu mükellefiyeti eda edebilmek için de iki büklüm kıvrandığını haber vermektedir.

Allah Resûlü’nün bütün bu kıvrım kıvrım kıvranması, Cenâb-ı Hakk’a yapılması gereken bir tazimin ifadesi; Cenâb-ı Hakk’ın bu ifadesi de O’na karşı bir takdirdir. Esasında namaz, Rabb’in huzurunda olunduğu müddetçe namaz olarak yazılır; iç ve sır âlemi huzurdan uzak kaldığı müddetçe de o, namaz olmaktan çıkar ve semeresiz hâle gelir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bedenlere değil; kalbe, ondaki aşk ve heyecana bakar, hükmünü ona göre verir. Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ), namaz kılarken Efendimiz’in sinesinin değirmen taşının çıkardığı ses gibi veya bir tencerenin içinde yemek kaynaması gibi ses çıkardığını haber verir.[82] Evet O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın huzuruna geldiği zaman buhurdanlık gibi kaynar, sonra da azamet kokusu tütmeye başlardı. Elbette bu hâl, O’nun en yüksek seviyede kulluğunu ifade edebilme gayretinden ileri geliyordu.

Namaz, O’nun kuvvetle arzuladığı bir işti. Başka hiçbir şey, O’na namazın verdiği zevki vermiyordu. O’nun içindir ki bir gün şöyle buyuracaktı:جُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاَةِ  “Namaz benim gözümün nurudur.” [83]

Bu hadisi takviye eden Taberânî’nin rivayet ettiği başka bir hadislerinde de Efendimiz şöyle buyurmaktadır:  إِنَّ اللهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ هذَا اللَّيْلِ  “Allah, her nebiye, bir şeye karşı kuvvetli bir arzu ve istek vermiştir. Benim arzu ve isteğim ise gece ibadetinedir.”[84]

Allah Resûlü’nün kulluğu ve Cenâb-ı Hak’la olan irtibatı ve aynı zamanda tevhid-i ulûhiyeti ilan ve itirafı öyle derindi ki şimdiye kadar bu derinliğe çok kimse akıl erdirememiştir. İşte yukarıda naklettiğimiz hadis de bunun en açık örneğidir.

Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Bir gece uyandığımda, Allah Resûlü’nü yanımda göremedim. Aklıma, diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği ihtimali geldi. El yordamıyla etrafı yokladım. Elim ayağına dokundu. O zaman Allah Resûlü’nün namaz kılmakta olduğunu anladım. Başı secdedeydi. Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle yakarıyordu:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ، لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ

“Allahım! Senin gazabından yine Senin rızana sığınırım. Cezalandırmandan affına sığınırım. Allahım! Başka değil, Senden yine Sana sığınırım. (Celâlinden cemaline, gazabından rahmetine, azamet ve heybetinden, şefkat ve re’fetine sığınırım.) Zâtını senâ ettiğin ölçüde Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.”[85]

Ardından da şunları söylemişti:

عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُكَ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُكَ وَلاَ اِلَهَ غَيْرُكَ

“Senin yakınlığın izzet sebebidir, Sana yakın olan aziz olmuştur. Senin şanın yücedir. Senin ordun mağlup edilemez. Sen vaadinden dönmezsin. Senden başka ilâh, Senden başka mâbud da yoktur.”[86]

Ebû Zer (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Allah Resûlü bir gece إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Eğer onlara azap edersen onlar Senin kulların (haklarında istediğini yapabilirsin). Ama onları bağışlarsan, mutlak ve yegâne galip Sensin, hüküm sahibi ve her yaptığını hikmetle yapan da yine Sensin.”[87] âyetini okuyarak sabaha kadar ağlaya ağlaya namaz kıldı.”[88]

İbn Mesud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü’yle beraber gece namaz kılmaya azmettim. Geceyi O’nunla geçirecek ve yaptığı ibadeti yapacaktım. O, namaza durunca peşi sıra ben de durdum. Fakat bir türlü rukûa gitmiyordu. Hatta bir ara aklıma kötü bir şey geldi…” Yanındakilerin, “Aklına ne geldi?” diye sorması üzerine İbn Mesud, “Namaz esnasında o kadar yoruldum ki bir ara namazdan ayrılıp O’nu namazıyla baş başa bırakmayı düşündüm.” dedi.[89]

Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Allah Resûlü’nün benim yanımda kaldığı bir gece beraberce yatağa girmiştik. Bir müddet sonra, ‘Ya Âişe! Bana müsaade et, Rabbime ibadet edeyim.’ dedi. Ben, ‘Vallahi yanımda olmanı isterim ama Allah’a kulluk etmeni daha çok isterim.’ dedim. Bunun üzerine kalktı, duvarda asılı duran kırbadan abdest aldı ve namaza durdu. Namazda sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Secdeye vardı, ağladı. Gözyaşlarıyla yer ıslandı. Sonra yan tarafına dayandı ve ağlamaya devam etti. Yanına Bilal geldi, sabah namazının girdiğini bildirdi ve, ‘Ya Resûlallah! Namaz vaktidir.’ dedi. Bilal, Allah Resûlü’nün ağladığını görünce, ‘Ya Resûlallah! Neden ağlıyorsun. Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmedi mi?’ dedi. Allah Resûlü şu cevabı verdi: ‘Ey Bilal! Neden ağlamayayım, bu gece bana:

 إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ ۝ الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece-gündüzün gidip gelişinde elbette sağduyu sahipleri için ibretler vardır. Onlar ayakta da, otururken de, yatarken de Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünürler: “Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi Cehennem azabından koru!” derler.”[90] âyetleri indi. Bu âyetleri okuyup da bunlar üzerinde düşünmeyenlere yazıklar olsun!”[91]

Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) O’nun kıldığı namazı anlatırken, “Öyle kıyamda dururdu ki sorma gitsin. Öyle rukûa varırdı ki sorma gitsin. Öyle secde ederdi ki sorma gitsin!”[92] demiş ve Allah Resûlü’nün kıldığı namazın güzelliğini bu ifadelerle anlatmaya çalışmıştır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), başladıktan sonra ara verdiği bir ibadetini göstermek mümkün değildir. O, ümmetine kolaylık olsun diye bazı nafileleri terk etse de gece onun kat katını eda etmek suretiyle o boşlukları fazlasıyla doldurmuş ve kul bir peygamber olma vazifesini hakkıyla yerine getirmiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün hayatını dopdolu bir ruh ve şuur içinde yaşamış, muttasıl Allah’a doğru kanat çırpmış ve yükselmeye çalışmıştır. Tabi ki vefat ederken de başka şey düşünecek değildir. Zaten O’nun saadet hanesi mescidin içine açılıyordu. Zira O, bir ayağının daima mescit içinde olmasını istiyordu. İtikâfa girdiği zaman, mescidin içinde girerdi. Ara sıra başını saadet hanesine uzatır ve âdeta ikiye bölünür; yarısı evinde, yarısı da mübarek mescidinde kalırdı. Yine bir yere giderken mescidin içinden geçer, namazını kılar öyle ayrılır; dönerken de aynı şeyi yapardı. Namaz, O’nun için bir yol olmuştu; mescit, bir uğrak yeri, imkân-vücub arası âleme ulaşması için bir rampa idi âdeta.

Kaynak: Miraç Enginlikli İbadet: Namaz / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu