Kürsü

İslâm’da Namaz-2

Bir İbadet Olarak Namaz

a. İbadetlerde Taabbüdîlik

Cenâb-ı Hakk’a teveccühte, ibadet ve dualarda bir sırr-ı ubûdiyet (kulluk sırrı) vardır. Yani onlara yüklenen mânâları kul bilemeyebilir; ama sırf emredildiği için onların gereğini eda eder ve böylece emre âmâde bir kul olduğunu gösterir. Kulluk vesilesiyle kalbin, ruhun, hissin ve sırrın beslenmesi; onların Allah’a (celle celâluhu) teveccühü gibi maslahatlar hâsıl olabilir. İnsan biraz düşündüğünde bunlar dışında başka bir kısım hikmet ve faydaların meydana geldiğini de görebilir.

Mesela zekâtın bir İslâm köprüsü ve fakir ile zenginleri yan yana getirici, birbirine ısındırıcı, nifak ve şikakı önleyici bir tedbir olduğu akılla anlaşılabilir. Haccın bir seyahat ve tenezzüh olarak insanı dinlendirdiği, ona yeniden kendine gelme fırsatı verdiği ve aynı zamanda onun âlem-i İslâm çapında bir kongre olduğu düşünülebilir. Oruçla, insan nefsinin itaati öğrendiği, insanın bir nevi perhiz yaptığı ve sıhhat bulduğu neticesi çıkarılabilir.

Fakat bir mü’min, ibadetlerini kat’iyen bu fayda ve maslahatlara bağlamaz. Çünkü o bilir ki, ibadetlerde “taabbüdîlik”; yani hikmet ve maslahatları ne olursa olsun, onları anlasın ya da anlamasın, nasıl bildirildi ve emredildi ise ona göre hareket etmek ve o emirde kendi aklının almadığı daha pek çok hikmetler olabileceğini düşünmek esastır. Zekât, oruç ve hacda olduğu gibi, namazın belirli vakitlere tahsisi, rekât sayısındaki farklılıklar, rukû, secde ve kıyam gibi hususi fiiller için de bazı hikmetler ortaya konulabilir. Fakat samimi bir mü’min, namazlarını bu hikmetlere bağlamaz. Bilâkis o, emr-i ilâhiyi esas alır. Fıkıh metodolojisinde ibadetlerde gözetilen bu hususiyete “taabbüdîlik” denir.

Taabbüdî olan şeylerin önemli bir yanı şudur: Siz, yaptığınız şeyle, ondan sonra Cenâb-ı Hak tarafından size lütfedilen şey arasında tenâsüb-i illiyet (sebeb-sonuç ilişkisi) prensibine göre bir münasebet göremezsiniz. Mesela namaz kılarsınız, dünyevî-uhrevî, kalbî-ruhî, aklî-hissî öyle matluplarınız hâsıl olur ki, bu nasıl oldu diye şaşırırsınız. Burada ince bir nokta vardır. Taabbüdîlik, taabbüdîlik hesabına işler ve sizde sadece emredildiği için ibadet etme duygusunu geliştirir.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mucizelerini düşünürseniz, yerdeki bir parmağın kalkmasıyla kamer nasıl iki parça oluyor; parmağıyla işaret edince ağaç nasıl yanına geliyor; mübarek elini bir yemeğin üzerinde bir iki defa gezdirince o yemek nasıl bereketleniyor ve on kişilikken yedi yüz kişiyi doyuruyor! Bütün bunlarda tenâsüb-i illiyet prensibine göre, meselenin makul yanı olmadığından öyle anlaşılıyor ki Allah (celle celâluhu), hususi bir lütufta bulunuyor. Aynen öyle de insan kendi ibadetleri ve onlardan hâsıl olan neticeyi gördükçe, tavırları, davranışları, ruhî ve kalbî hayatı açısından lütuf ve nimetlere mazhar oldukça, taabbüdîlik mülâhazası da artar.

Ayrıca taabbüdîlik, kulluk vazifesinin arkasında hiçbir şey aramama ve amelleri sadece Allah’ın (celle celâluhu) emrine bağlama duygusunu ve Allah’a halisâne teveccüh hissini meydana getirdiği için çok önem arz eder. O’nun rıza ve hoşnutluğunu arama duygusunu besler. Hatta sadece farz ibadetlerde değil; insanın ferdî, ailevî ve içtimaî hayatıyla alâkalı vaz’ edilmiş esaslarda da bir taabbüdîlik vardır. İnsan günlük hayatında yapageldiği işlerde ve muamelâtta da sadece emredildiği için yapma niyetini gözetebilir. Âdiyât ve muamelâtta akla, mantığa ve hikmete bina edilmiş mânâların olduğu hususu daha çok görülse de onlarda bile “emredilmiş olmaları”nı esas alabilir. Kul, ister ibadetlerini, isterse günlük hayatta yapageldiği şeyleri, taabbüdîlik mülâhazasına bağlı yaparsa kendisini hâlisane kulluk ruhuna alıştırmış olur. Bunu Üstad Hazretlerinin sözüyle irtibatlandırabilirsiniz: İnsan, yaptığı bir kısım âdetlerini Allah rızası için yapar, onları sağlam bir niyete bağlarsa, mesela Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uyma niyetiyle O’nun gibi yer, O’nun gibi oturur kalkar ve her hareketinde O’na benzemeye çalışırsa âdetlerini dahi ibadete çevirmiş olur.[25]

İslâm'da Namaz-2 2

Taabbüdîlik esasının temelindeki espri şudur: Cenâb-ı Allah hakiki Mâlik ve hakiki Mutasarrıf’tır. İnsanlar da O’nun kulları ve dolayısıyla mülküdürler. Mülk sahibi, mülkünde istediği tasarrufu yapar. Öyleyse O, bizim tavır ve davranışlarımızı belirlemede de mutlak hâkimdir. Bununla beraber Allah (celle celâluhu), âdiyât içinde insanlara bir hilafet mânâsı vermiş, eşyaya müdahale etme hakkı tanımıştır ki bu, izafî bir mâlikiyettir. İnsanlar, Mutlak Hâkim’e, Mutlak Mutasarrıf’a taabbüdîlik mülâhazasıyla mutlak teslim ve tâbi olmalı; âdiyâtta da eşyaya müdahale etme mevzuunda kendilerine tanınan izafî ve nispî hakkı kullanmalıdırlar. Ama bu hakkı kullanırken de bilmelidirler ki, asıl mal sahibi ve Müsebbib-i Hakiki, Allah’tır.

Allah Teâlâ kâinatta âdât-ı Sübhâniye diyebileceğimiz, itme-çekme, sürtünme, yerçekimi gibi bazı kanunlar yaratmıştır. Mesela otlar ve ağaçlar toprakta kuvve-i inbâtiyesini bulduğu, güneşle temasını devam ettirdiği ve bir de suyla buluştuğu sürece büyür, gelişir ve verimli olur. Bitkilerin su vesilesiyle gelişip büyümesi, meyve ve ürün vermesi de Allah’ın bir kanunudur. Aslında sulamadan hâsıl olacak neticeyi yaratan Allah’tır (celle celâluhu)  ama onu bir sebep olarak halk etmiştir. Biz, bu sebebi bilince, devrin şartlarına, ilim, teknoloji ve idrakine göre değişik sulama usûlleri geliştirir ve onları tatbik ederiz. Tohumu atarken, o tohumdan beklenen neticenin en azamî derecede hâsıl olması için nasıl bir ekme metodu uygulamak gerekiyorsa onu arar, bulur ve uygularız.

Fakat daha tohumu atarken de, “Benim yapıp ettiklerim sadece bir sebeptir. Ürünü verecek olan Allah’tır. Bunları büyütürse O büyütür. Bire iki verirse, O verir. Fakat izzet ve azametine sebepleri perde yapar.” deriz. “İzzet ve azamet ister ki esbâb, perdedâr-ı dest-i Kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl de ister ki esbâb elini çeksin tesir-i hakikiden.”[26] mülâhazasına bağlı kalırız. İşte böyle bir meseleyi dahi taabbüdîliğe bağlayarak Allah’a kulluk ederiz. O, bize, izafî de olsa eşyaya müdahale hakkı ve imkânı verdiği ve bunu da emrettiği için sebepleri yerine getirirsek, asıl kulluk şuurunu yakalamış oluruz.

b. İbadetlerde Beklentisizlik

Ubûdiyet sırrını kavramış bir mü’min, bütün amellerini sadece Allah’ın hoşnutluğuna bağlar. Sadece Allah Teâlâ’nın rızasına giden kapıyı açmaya, o koridoru kullanmaya çalışır. Cenâb-ı Hak, onun ruhuna da kendi gücünü kazandırır ve onu kalbî hayat seviyesine çıkarırsa, bunu Rahman u Rahîm’in ayrı bir lütfu olarak görür. Böyle bir neticeyi hâsıl etse de etmese de o, Yüce Yaratıcı’ya tahsis-i nazar ederek kullukta direnir. Hatta bazı harikulâdeliklere, hâlisane bir tavırla, ehlullahın baktığı gibi bakar: “Değildir bu bana lâyık, bu bende; bana bu lütf ile ihsan nedendir? Ben, istenmesi gerekli olan şeylerin en büyüğünü istemiştim. Ben Seni istemiştim. Sen benim ol, başka hiçbir şeyim olmasa da olur. Çünkü ancak Seni bulursam her şeyi bulmuş, fakirlikten kurtulmuş olurum.” mülâhazasını seslendirir ve tam bir ubûdiyet şuuruyla yaşar.

Bu çetin yolda yalnızca beklentisiz olanlar takılıp yollarda kalmaz, diğerleri her zaman aldanabilirler. Beklentisiz insanın kalbi hep şu mülâhazalarla atar: “Ya Rabbi, Sen bana meccânen (bedavadan) sonsuz nimetler vermişsin! Ben her şeyi zaten peşinen almışım. Bana hayat nimetini vermişsin, beni insan olmakla şereflendirmişsin, İslâmiyet nuruyla gönlümü aydınlatmış, mârifet ve muhabbet koridorunda yürüme imkânı lütuf buyurmuşsun. Dine, vatan ve millete hizmet etme imkânları bahşetmişsin. Ben alacağımı zaten almışım ve beni bütün bu nimetlere karşı ubûdiyet gibi lezzetli, rahat ve hafif bir hizmetle mükellef kılmışsın. İşte şimdi bana düşen, Senin o ihsanlarını iyi değerlendirmek suretiyle hoşnutluğunu kazanmaktır. Gücümün yettiğince Sana kul olmak, sonra da Senin rahmet ve keremine iltica etmektir.”

İşte bu mülâhazalardan dolayı Hak dostları dualarında çok defa şöyle yakarırlar:

“Ya Rabbi! Bizim var olmaya, şuna buna hiç ihtiyacımız yokken Sen bize ihtiyacımız olmayan şeyleri bile nimet olarak verdin. Şimdiyse hâlisane kulluğa ihtiyacımız var. Senin lütf u keremine muhtacız. Biz yoktuk, var olmayı da hiç düşünemezdik, insan olmayı hiç mülâhazaya almamıştık, alamazdık. Bunlar bizim ihtiyacımız değildi. Ama Sen kereminle lütfettin. Oysaki bundan sonra ayakta durabilmek için Sana çok muhtacız; sürçmemek, düşmemek için Sana çok muhtacız… Cennet yolunda kalabilmek için Sana çok muhtacız; zaaflarımıza takılmamak ve rızana yürümek için Sana çok muhtacız! Ey ihtiyacımız olmayan şeyleri nasip eden Allahım! İhtiyacımız olan şeyleri de Senden dileniyoruz!”

Evet, Cenâb-ı Hakk’ı nasıl bilmemiz lazım geliyorsa o ölçüde bilmemiz çok önemlidir. Bize baktığı gibi O’na bakmamız; bize teveccüh ettiği gibi teveccühte bulunmamız çok önemlidir. Bunu da yine O’nun kapısında arıyor, “Ya Rabbi! Bize kendini tanıt, mârifetini gönüllerimize duyur, muhabbetinle ruhlarımızı doyur. Kalblerimiz hiç inhiraf etmesin. Bize şeytan ve nefs-i emmârenin üstesinden gelmemiz için irade gücü ver!” diyoruz.

c. İbadetlerde Şirk ve Riya

Beşerî boşluk ve zaaflardan kaynaklanan ve insanın kalb ve ruh hayatını felce uğratan riya ve süm’a gibi hastalıklar farklı şekillerde kendini gösterir. Kimi zaman doğrudan doğruya sırf başkaları görsün-duysun diye yapılan ameller vardır. Bu durum apaçık bir nifak sıfatıdır. Kimi zaman ise yapılan amelin keyfiyetini derin gösterme ve böylece yapılan o amellerde insanların takdir hislerini de nazar-ı itibara alma gibi bir durum söz konusu olabilir.

Münafıkların, âdeta ayaklarını sürüye sürüye namaza gidişleriyle alâkalı Kur’ân-ı Kerim’de resmedilen şu tablo birinci duruma misal olarak verilebilir:

 إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُۤوا إِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰى يُرَۤاءُونَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللهَ إِلَّا قَلِيلًا

“Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerine ve oyunlarına karşılık verir. Onlar namaza kalkarken üşene üşene ve sırf insanlara gösteriş yapmak için kalkarlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az anar, pek az hatırlarlar.”[27]

Devr-i risaletpenahide Müslümanların hâkim olduğu dönemde münafıklar, ya ganimetlerden istifade etmek ya da kendilerince önemli gördükleri daha başka menfaat ve çıkar mülâhazalarından dolayı namaz kılıyor gibi görünme gayreti içinde bulunuyorlardı. Bundan dolayı mescide isteksizce geliyor, namazı kerhen kılıp apar topar mescitten kaçmanın yoluna bakıyorlardı. Görüldüğü üzere münafıkların bu tavır ve davranışlarında esasında namaz kılma gibi bir dertleri yoktur; sadece öyle görünme, kendilerini öyle gösterme gibi bir gayret söz konusudur. Namaz için söylenen bu hususu diğer ibadetler için de düşünebiliriz. Mesela Cenâb-ı Hakk’ı zikir gibi bir derdi olmayan, saatlerce bir yerde oturup lakırdıya dalan biri, insanların bulunduğu bir yerde, sırf onlara gösterme ve duyurma maksadıyla eline tesbihi alıp birdenbire zikretmeye duruyorsa onun bu hâli de yukarıda resmedilen çerçeveye dâhildir.

Bazen de ortaya konulan amel, sırf başkalarına gösterme-duyurma gibi bir maksada matuf olmamakla beraber, şahıs o ameli yerine getirirken, amelin keyfiyetini derin gösterme gibi bir inhirafa kendini kaptırabilir. Mesela şahıs, yalnız olduğu bir yerde namaz kılarken tadîl-i erkâna riayet etmeden onu geçiştirivermektedir. Öyle ki bir kere dahi “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm” deyip demediği anlaşılmayacak şekilde rukûa gitmesi ile kalkması bir olmakta; rukûdan kalktıktan sonra da tam doğrulmadan hemen secdeye gitmektedir. Secdedeki hâli de rukûdan farklı değildir. Yalnız bulunduğu zaman bu şekilde rukû ve secdesini geçiştiren bir insan, başkalarının yanında özene-bezene namaz kılıyor gibi bir tavır içine giriyorsa –hadisin beyanıyla– o şahıs, “gizli şirk” kokan bir davranışta bulunuyor demektir.[28]

Evet, bu tür davranışlara şirk bulaşır. Çünkü Allah ve rıza-i ilâhî gözetilmemiş, sadece başkalarının hoşnutluğu nazar-ı itibara alınmıştır. Oysaki dışa akseden derinlik, kalbde de varsa bir kıymet kazanır. Yoksa kendini beğendirmeye yönelik derin görünme çok tehlikeli bir durumdur ve –hafizanallah– kişi mü’min de olsa onun defterine bu bir şirk ameli olarak kaydedilir.

Hâlbuki Müslümanlık temelde insanları şirkten kurtarmak için gelmiş ilâhî kanunlar mecmuası bir nizamın unvanıdır. Burada bir kez daha ifade edelim ki Allah (celle celâluhu), Allah olduğu için mâbud, mahbûb, maksûd ve matluptur. Yoksa ibadet edildiği için Allah değildir. Dolayısıyla bütün mülâhazalar Zât’ına bağlanarak kulluk edilmesi ve bu kulluk vazifesinde hiçbir şeyin O’na ortak koşulmaması, O’nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Bu vazifeyi yerine getirirken başka mülâhazaları işin içine katmak, o işi kirletmek demektir.

Yapılan, yapılmaya çalışılan ibadet ve hizmetlerde sadece ve sadece Cenâb-ı Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu mülâhazaya alma, her hâlükârda kulluk borcunu tastamam yerine getirme gayreti içinde olma ve hatta “Acaba ihlâsa zıt bir kısım düşüncelerle kulluğumu bulandırıyor muyum?” düşüncesiyle tir tir titreme, mü’min olarak hepimizin ulaşmak istediği bir ufuk olmalıdır. Bunun yanında bir de Allah’ın rızasını bırakıp başkalarına şirin görünme, “maşallah, bârekallah” dedirtip iltifat ve alkış beklentisi içinde olma gibi bir hâlet-i ruhiye vardır ki, bu da hiç şüphesiz mü’mine yakışmayan, şirki çağrıştıran çirkin bir hâldir.

Allah için yapılan her şey –Kur’ân-ı Hakîm’in ifadesiyle söyleyecek olursak– “tayyib” olmalıdır. Tayyib olanın içine “habîs” olanın zerresini bile karıştırmamak iktiza eder. Çünkü o bir zerre kir, temiz olanın da kirlenmesine, belki de tefessüh ederek çürüyüp gitmesine sebebiyet verecektir. Bu ise nefis ve şeytanı sevindirmekten başka bir şey değildir. Mü’minin gayesi ise nefis ve şeytanı değil, Allah’ı hoşnut etmektir.

Küçük Şirk: Riya

İnsan, namaz kılarken bazen gösteriş izhar edebilir. Allah Resûlü, bir hadislerinde “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” buyurur. Sahabenin, “Küçük şirk nedir?” sorusuna Allah Resûlü, “Riyadır.” cevabını verir.[29] Büyük şirk, Allah’tan başka mâbudlar edinme, O’ndan başka şeylere tapınma, ulûhiyetinde Allah’a eş ortak koşmadır. Öyleyse küçük şirk nedir? O, gösteriş ve kendine bağlı yaşamaktır. İnsanın, namaz kılmasının yanında, nasıl namaz kıldığı ve namaz kılarken hangi duyguları taşıdığı da önemlidir. Öncelikle namaz, Allah rızası için ve Cenâb-ı Hakk’ın şu âna kadar verdiği nimetlere bir şükür olsun diye kılınmalıdır. Allah, hayatının her döneminde insana sonsuz nimetler bahşetmiştir. Evet, Allah bize, mânevî yapımız itibarıyla temiz bir muhit vermiş, ibadete kabiliyet bahşetmiş, gönlümüzü açmış, rüşde ve hidayete erdirmiş.. dahası, kulluğumuzu rahatlıkla yapabilmemiz için işin üstesinden gelme kabiliyeti vermiştir. Yani biz namaz kılmak istediğimizde kılabiliyoruz.

Bazen insan namaz kılmaya niyet etse bile, meflûç olduğundan ve bu yüzden yatağa bağlı yaşadığından dolayı namazını istediği gibi tastamam kılamaz. Veya zindanda/hapiste bulunduğundan dolayı çok istemesine rağmen cuma ve bayram namazlarından, cemaatten uzak kalır. Dolayısıyla elimizde fırsat varken, hayat merdiveninin her basamağında içimiz sonsuz şükranla dolu olarak Mevlâmız’a kulluk yapmalıyız.

Aslında mü’min namaza dururken Allah’ın huzurunda evvelâ O’na karşı medyûniyetini ifade etmektedir. Çünkü tepeden tırnağa kadar O’na borçludur. O, kendisine ait olan şeyleri bizden bir alıverse ortada sadece sıfır kalır. Demek ki bizler O’nun karşısında ancak O’nun bizi donattığı şeylerle durabiliyoruz.

Anlaşıldığı gibi namaz bütünüyle Allah’ın bir lütfudur. Allah’ın lütfettiği şeylerle O’nun huzurunda dururken ve O’na karşı şükran vazifesini eda ederken Hakk’ı unutup halka görünme ve gösteriş yapma bir densizliktir. İşte gerçek riya da budur. Riya bu olduğundan ötürüdür ki, bazen insanın iradî riyadan sakınması bile riyadan bir mânâ taşır. Riyadan bu kadar endişe eden insan acaba neden endişe ediyor? Eğer bir insan bilse ki, mal-mülk başkasının; bilse ki, kendisi başkasının ödünç olarak verdiği ayaklar üzerinde duruyor; bilse ki, Hakk’a karşı başkasına ait bir güçle ubûdiyetini izhar ediyor; bilse ki, gönlü başkasının çarptırmasıyla çarpıyor, riyadan sakınmasına lüzum kalmaz. Bu yüzden ehl-i hakikat, riya yapma korkusuyla bir kısım meseleleri terk etmeyi de ayrı bir riya saymıştır. Halka karşı gösteriş yapmak ise onlar nezdinde şirktir. Avam ve havas burada ayrılır; mesele bir idrak meselesidir.

Tekrar hatırlatalım ki riya, insanın sahip olmadığı bir şeyi göstermesidir. Bu meseleyi, muhaddis Ebû’l-Leys es-Semerkandî, Tenbîhü’l-gâfilîn (Gafilleri İkaz) isimli kitabının “ihlâs” bahsinde çok güzel bir misalle anlatır: Amelinde riya ve süm’a yapan insan şuna benzer: Adamın biri çarşıya çıkarken kesesini çakıl taşlarıyla doldurur. Keseyi görenler de “Kesesi ne kadar da dolu!” diye konuşur. Oysaki insanların konuşmaları dışında kesedeki taşların ona hiçbir faydası yoktur. Onlarla birşey satın almak istese alamaz. Riya ve süm’a için amel yapanın durumu da böyledir. İnsanlar, onun hakkında güzel sözler söylerler ancak ahirette onun için bir sevap yoktur.[30]

İnsan, riya ile amel ederken esasen sahip bulunmadığı bir şeyi satıyor demektir. Kendisi için açılan pencereye boyu yetişmediğinden o pencereyi dolduruyor veya parmaklarının ucuna dikiliyor demektir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle; “Her adam için elbet cemiyet‑i beşerde, içtimâî binada, görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var.

Ger pencere, kamet‑i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetavül edecek, uzanacak. Ger pencere, kamet‑i himmetinden alçaksa, tevâzuyla tekavvüs edecek, eğilecek.

Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mîzânıdır büyüklük…”[31]

Kim riya yaparsa, Allah, kime ibadet yaptığını öbür âlemde ona gösterecektir. Kim süm’a yaptıysa Allah onu da Mele-i Âlâ’da ilan edecektir.

Evet, bir mü’min, nelere nasıl inanıyor, hangi güzelliklere gönül bağlıyor ve ne şekilde düşünüyorsa onları tavır ve davranışlarıyla dışa aksettirmesi icap eder. Mesela Cenâb-ı Hak’la güçlü bir irtibatı, Resûl-i Ekrem Efendimiz’le sağlam bir münasebeti bulunan ve bu durumu tabiatının bir yanı ve derinliği hâline getirmiş bir fert, kalbiyle benimsediği o inanç esaslarını, diğer uzuvlarıyla da ortaya koyacak ve hayatının her ânında, o imanın gereklerini yerine getirecektir/getirmesi gerekir. Bu istikamette o, ibadetlerini tastamam ifa edecek, namazlarını hakkını vererek kılmaya çalışacaktır. Elbette ki bütün bunları, “falan görsün, filan duysun” gibi mülâhazalara bağlı olarak değil, sırf Allah’ın (celle celâluhu) emrini yerine getirip O’nun rızasına kavuşabilmek için yapacaktır.

Namazda Farklılık Ortaya Koyma

Namazda “ah vah” etme, inleme ve ses çıkarma, eğer gayr-i iradî ise bir sakıncası yoktur. Bu, bir derecenin gereği ise ve cezbeden kaynaklanıyorsa buna kimse bir şey diyemez. Yani bir kimse öyle bir hâl yaşayacak ki, kendini kaybedecek ve farkında olmadan ses çıkaracak, inleyecek. Sonra ona “Böyle yaptın.” denilince de, “Öyle mi! Ben hiç hatırlamıyorum.” diyecek, yaptığının hiç farkında olmayacak. Eğer böyle değilse, değişik sesler çıkarıp da farklılık izhar etmemelidir. Ağlamak da böyledir. İnsan, mümkün olduğunca ağlamasına mâni olmaya çalışmalıdır. Her şeye rağmen engel olamıyor, gayr-i iradî olarak içinden ağlamak geliyorsa, bunun bir mahzuru olmaz.

Üstad’ın, namaza başlarken ve namaz içindeki hâllerini anlatanlar, namazda iken onun gözlerinin bir garip olduğunu ve sesinin de garip çıkmaya başladığını ifade ederlerdi. O, bir seviye işidir. O seviyede olmayan bir kişinin bunu taklit edip bu çeşit hareketler sergilemesi hiç doğru değildir.

İnsanlarla birlikte eda edilen ibadetlerde şirk ve riya tehlikesi vardır. Yalnız başına namazını verip veriştiren adam, başkalarının yanında uzatıp süslüyorsa, bu –Allah muhafaza– gizli şirktir. Yalnızken uzun uzadıya kılan birisi, başkalarının yanında kısa kılıyorsa, bunun da bir nevi riya olma tehlikesi söz konusudur; çünkü o davranışta da insanların mevcudiyetini kâle alma ve ona bir değer atfetme vardır. Öyleyse insan yalnızken nasıl namaz kılıyorsa, cemaat içinde de öyle kılmalıdır: Ne uzun ne de kısa. Hiçbir farklılık ortaya koymamalıdır. Âdeta bir çobanın, koyunlarının yanında kıldığı namaz gibi. Teşbihte hata olmasın, bir çoban, kıldığı namazı koyunların görüyor olmasını hiç dikkate alır mı?

d. İbadetlerde Kulluk Şuuru

Cismaniyetten kurtulma, bedenin baskısından sıyrılma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme, derecesine göre herkes için söz konusu olabilir. İnsanın, üzerine terettüp eden kulluk vazifelerini yerine getirmesi ve bu arada i’lâ-yı kelimetullah istikametinde, O’nun nâm-ı celîlinin her yerde şehbal açması için gayret göstermesi, cismaniyetin üzerine dökülmüş kezzap gibidir. İnsan, bu sayede, kestirmeden ruhun derece-i hayatına girerek, mânevî terakkisi adına Cenâb-ı Hakk’ın rıza ve rıdvanına ulaşabilir.

Evet, kulluk, mutlaka ciddi bir titizlik içinde yerine getirilmelidir. Nasıl ki misafirlere izzet ü ikram için çataldan kaşığa, en güzel yemeklerden tatlılara kadar âdâb ü erkân adına her türlü ihtimam gösterilir; aynen öyle de ibadet ü taat de en az bunun kadar titizlik ve dikkatle ele alınmalıdır. Bu, hayvaniyetten çıkıp nefsi bırakmanın, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmenin çok önemli bir yoludur. Şunu kat’iyetle ifade edebilirim ki insan, namazdan oruca, oruçtan nafile ibadetlere kadar her türlü ibadet ü taati en tatlı şeyleri yapıyor gibi eda etmiyor veya edemiyorsa, hususi mânâda hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bıraktığı söylenemez. Bir insan bu vazifeleri şuursuzca ama erkânına riayet ederek ifa etmekle sorumluluktan kurtulabilir ama böylesi ibadetlerle kalbî ve ruhî hayatın inkişaf etmeyeceği de bir gerçektir.

Ayrıca kalb ve ruhun derece-i hayatına girmek için helâl lokma yenmeli, gözler mutlaka haramlardan sakındırılmalı ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)  مَنْ يَضْمَنْ لِي مَا بَيْنَ لَحْيَيْهِ وَمَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ أَضْمَنْ لَهُ الجَنَّةَ  “İki çene arasını ve apış arasını koruma hususunda bana teminat verin, Cennet’e gireceğinize teminat vereyim.”[32] irşadı çizgisinde, uygunsuz ve gereksiz konuşmalardan ve insanı şehevî davranışlara götüren duygulardan uzak durulmalıdır.

Hâsılı insan, ibadetlerine azamî derecede dikkat etmeli ve mânevî hayatını felç eden günahları işlemektense, ölümü tercih edecek kadar çelikten bir irade ve engin bir ruh hâletine sahip olmalıdır. Bunun yanında kalbler duyarlı hâle getirilmeli, şayet duyarlı değilse buna zorlanmalıdır. Zira ısrar ve gayret neticesinde en katı kalbler bile zamanla duyarlı hâle gelebilir. Bunu kazanmak için belki keyfiyete göre günler, haftalar, aylar belki de seneler gerekecektir. Ama Allah’ın rızasını kazanmak için bu uğurda ne verilse, değer.

Kaynak: Miraç Enginlikli İbadet: Namaz / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu