Yazarlar

İşkencenin İslam’da ve hukukta yeri var mı? | Ergün Çapan

İslam, insan hayatına, şeref ve haysiyetine çok büyük değer vermiş ve hayatın her safhasında onu koruyacak prensipler getirmiştir. Onun bu saygınlığı, işlediği suça ceza verilirken bile koruma altına alınmıştır. Somut delillerle ile sabit olan suçlara belli cezalar takdir edilmiş ve bunun ötesinde bir cezalandırmaya gidilmemiştir.  Suçu delil ile sabit olana da, herhangi bir suç ile itham edilene de hatta canlılara işkence yapılması yasaklanmış ve haram kılınmıştır. Nitekim, modern hukuk sistemlerinde de işkence yapmak yasaklanmış ve işkence suçu için zamanaşımının söz konusu olmadığı ifade edilmiştir.

İşkence, bir kimsenin bir insana zarar vermesi, acı çektirmesi veya ona istemediği bir şeyi  zorla kabul ettirmesi veya hür iradesini ifsat edecek şeyler yapması şeklinde tarif edilmiştir. Bir insanın canına, malına veya yakınlarına zarar vermekle tehdit etmek de işkence olarak değerlendirilmiştir.

İşkence maddî/fizikî ve manevi olmak üzere iki çeşittir. Fizikî işkence, yakmak, dağlamak, zincire vurmak, elektrik vermek gibi insanın bedenine ızdırap ve acı veren fiillerdir. Manevî işkence ise; insanın ruh ve psikolojisini bozan hakaret, sövme, inandığı değerleri inkar, ailesini, sevdiklerini elinden alma veya namusuna tecavüzla tehdid gibi davranışlardır.

Kur’an-ı Kerîm’de, Sünnet-i sahihada, İslam fıkhı’nda ve beşeri hukuk sistemlerinde işkence yasaklanmıştır. İşkenceyi yasaklayan en önemli delilleri şu şekilde ifade edebiliriz:

1- Kur’an, insanın en şerefli ve saygın bir varlık olduğunu bildirmiş (İsra, 17/70) ve ona eziyet ve işkence yapılmasını yasaklamıştır: “Mümin erkek ve mümin kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzap, 33/58) Ayette haksız yere insanlara eziyet edenlerin işitenin kanını donduracak çok çirkin bir yalan ve iftirada bulundukları ve vebal yüklendikleri bildirilmektedir. Ayette geçen “eziyet” mutlak olarak bırakılmış herhangi bir şey ile kayıtlanmamıştır. Bunun manası, maddî, manevî, sözlü ve fiilî olarak bütün eziyet çeşitlerinin büyük bir vebal olduğunu bildirmektedir. İşkence ise eziyetten daha büyüktür. Dolayısıyla eziyet vermenin yasaklandığı yerde işkencenin yasaklanması öncelikli olarak gelir. 

(Ahzap Sûresinde belirtilen ayette; “Mümin erkek ve mümin kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzap, 33/58) diyerek işkence ve eziyeti, kötü muameleyi yasaklamıştır. Ayetin son cümlesinde, işkence ile mağdura söylettirilmek istenilen şeyi ve beyanlarını geçerli kabul etmemekle birlikte bu hareketi iftira olarak kabul ederek, sonuçlarını geçersiz addetmiştir. Dolayısıyla böyle bir duruma maruz kalan mağdurun beyanı, kendisinin özgür ve hür bir beyanı olmayacaktır. Günah bahsi ise olayın uhrevi boyutudur.)

Diğer taraftan Kur’an, “ikrah”ı yasaklamıştır. (Bakara, 2/256)  İşkence de ikrahın bir çeşididir.

Yine başka bir ayette: “Sen mi, imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın? “(Yunus, 10/99) denilerek Peygamber Efendimiz’in şahsında bütün insanlığa ikrahtan uzak durulması gerektiği mesajı verilmiştir.

(Yüce Yaratıcı insanı yarattıktan sonra kendisine iman etmesi konusunda özgür bırakmıştır. Ona iman edip etmemesi hususunda serbest bırakmış, sadece iman etmekle cennetle müküfatlandırıcağını, inkar etmekle de cehennem ile cezalandırılacağını belirtmiştir. Kabul edip etmemeyi yine insanın özgür ve hür iradesine bırakmıştır. Ancak nefsi yarattığında kendisine sorduğunda, Rabbini tanımaması üzerine ateşle, soğukla terbiye etmiş, en sonunda da aç bırakmıştır. Ve nefis aç kalmanın verdiği bitapla “ben benim, Sen ise benim Rabbimsin” demiştir. Yüce Yaratıcı, burada bile insana birşey yapmamış, sadece nefsi cezalandırmıştır)

Dinde en önemli gaye ve en yüksek değer olan iman için bile insanları zorlamak, ikrahda bulunmak haram olduğuna göre onun dışındakilerde ikrahın olmaması evveliyetle gelir. İşkencenin yasak olmasına bir diğer delil de Kur’an-ı Kerim’in, işkence yapan firavnın elinden insanları kurtarma mücadelesi veren Hz. Musa’yı takdirle yad etmesi ve onu örnek alınmak üzere zikretmesidir. (Taha, 20/71, 47) Allah Teâlâ, tüyler ürpertici bir insanlık suçu olan işkenceyi, uluhiyet iddiasında bulunan firavnların bir özelliği olduğunu bildirmektedir. Firavunluk en negatif prototiplerden biridir. Dolayısıyla onların bir özelliği olan işkenceden de uzak durmak gerekir.

2- Peygamber Efendimiz insanlara işkence yapılmasını yasaklamıştır. 

Peygamber Efendimiz pek çok hadis-i şeriflerinde işkence yapmayı yasaklamıştır. Nitekim İmam Müslim ve İbn-i Hibban, Sahih’lerinde müstakil bir başlık altında işkence yapmayı yasaklayan ve yapanları tehdit eden hadisleri ele almışlardır.

(Er-Risale filminden de hatırlanacağı üzere Allah Resûlü (SAV), esir alınanlara kötü muamele yapılmasını, eziyet edilmesini yasaklamış, yapanları uyarmıştır. Karşısındakiler ama onlar bizlere fazlasını yaptılar demesine rağmen izin vermemiştir.)

İşkencenin yasak edildiğini bildiren en önemli delillerden biri şu hadistir: Hişam b. Hakîm, Şam’dan geçerken zimmilerden bazı çiftçilerin sıcak güneşin altında bekletilerek kendilerine işkence yapıldığını; başlarına zeytin yağı  döküldüğünü gördü. Bunun sebebini sorduğunda vergilerini tam vermedikleri için kendilerine böyle bir işkence yapıldığı söylendi. Bunun üzere bu sahabi, insanlara bu şekilde işkence yapmanın, azap etmenin islam’da yerinin olmadığını ve yapanların da cezalandırılacağını Allah Resulü’nden bizzat duyduğuna yemin ederek şu hadisi nakletti: “Şüphesiz ki Allah, insanlara dünyada işkence yapanlara mukabelede bulunacak ve onlara azap edecektir.” (Müslim, 6824; Ebu Davud, 3047) Hadisi rivayet eden sahabi gidip o bölgenin yöneticisine işkenceyi yasaklayan bu hadisi söyleyince o da hemen işkence yapmaktan vaz geçip o insanları serbest bırakmıştır. (Müslim, 2613)

iskence, silivri, MİT, işkenceci emin, Erdoğan Rejimi

Bu hadis gayet açık ve net bir şekilde Peygamber Efendimiz’in insanlara her halükarda işkence yapmayı yasaklamaktadır. Hadisde geçen “nas” kelimesi insanlar manasına olup masum, müttehem, suçlu bütün insanları içine almaktadır. Zira bu hadisi nakleden sahabi Hişam b. Hakim, hangi din ve kültürden ve suçu ne olursa olsun hiçbir insana işkence yapılamayacağını dolayısıyla ehl-i kitaptan cizye vermeyenlere de güneşin altında işkence yapmanın dinen kabul edilemeyecek bir davranış olduğunu bildirmiştir.

Pek çok hadis-i şerifte Allah Resulü, insanın bedenine zarar vermeyi yasaklamış; hatta savaş esnasında bile müsle yapmaktan uzak durulması konusunda çok ciddi ikazda bulunmuştur. (İbn-i Ebi Şeyme, Musannef, 27939)Müsle; Bir insanın veya canlının başkalarına ibret olsun diye, burnunun, kulağının vesair uzuvlarının kesilip, gözlerinin oyularak cezalandırılmasıdır. Kudurmuş köpek bile olsa ona müsle yapmayın buyurmuştur. Peygamber Efendimiz, bir insanın kölesini dövmesini hatta ona tokat atmasını  bile yasaklamış; yasaklamanın ötesinde böyle bir şey yapanın tokat attığı kölesini azat etmesi gerektiğini söylemiştir: “Kölesine tokat atan veya döven kimsenin işlediği bu suçun keffareti onu azat etmesidir.” (Müslim, 1627; Ebu Davud, 5168)

Peygambe Efendimiz’in hayatından bir diğer çarpıcı misal de Suveyd b. Mukarrin’nin naklettiği şu olaydır; Bizim işlerimizi yapan sadece bir tane hizmetcimiz vardı. En küçüğümüz ona bir tokat vurdu. Allah Resulü (s.a.s.) onu hemen azat etmemizi emretti. (Müslim, 1668)

Peygamber Efendimiz, canlı insana işkenceyi yasaklamanın ötesinde onun ölmüş bedenine bile işkence yapmayı yasaklamış: “Ölmüş insanın kemiğini kırmak tıpkı hayatta iken kırmak gibidir.” buyurmuştur. (Ebu Davud, 3207; İbn Mace, 1616)  Ölmüş bir insanın cesedine bile işkence yapmayı yasaklayan bir din nasıl olur da hayatta iken ona işkence yapılmasına cevaz verir?

İnsanın kerameti, saygınlığı, şerefi Peygamber Efendimiz döneminde olduğu gibi raşit halifeler döneminde de korunmuştur.

3- Canlılara işkence yapılması yasaklanmıştır. 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) pek çok hadis-i şeriflerinde canlılara, hayvanlara işkence yapılmasını yasaklamıştır. Bu konudaki pek çok örnekten bir-kaçını misal olarak arzedebiliriz: Peygamber Efendimiz, kediye işkence eden kadının cehennemi boyladığını haber vermiştir:

“Bir kadın bir kedi yüzünden cehenneme girdi. Ne o kediye yedirdi, içirdi ne de salıverdi. Kediyi hapsetti Ve kedi de açlıktan öldü. O kadın da bu yüzden cehenneme girdi. (Buhâri, Bed’ü’l-Halk 17; Müslim, Birr 151)

Eşeğin yüzünü dağlayarak damga vuranlara lanet etmiş,  (Müslim, 2117) karınca kolonisinin yakıldığını gördüğünde de yakanları ikaz ederek; “Ateş ile ancak ateşin rabbi azap eder.” buyurarak (Ebu Davud, 2625) mahlukata ateşle işkence yapmayı yasaklamıştır.

Canlılara, hayvanlara işkence yapılmasını yasaklayan bir dinin hakkında “Şüphesiz ki gerçekten Biz, Âdem evlatlarını şerefli kıldık” (İsra, 17/70) buyurduğu insana işkence yapılmasına müsaade etmesi düşünülebilir mi!?

(Yüce İslâm dini Allah adına kurban edilecek hayvanlara bile eziyet edilmemesini tembih etmiştir. Kurban edilecek hayvana iyi davranılması ve bakılması, kurban edileceği gün götürülürken darp edilmemesi, kötü söz söylenilmemesi, hayvanın okşanması, yumuşak davranılması, kesimden önce gözünün bağlanması, bıçağın gösterilmemesi, herhangi bir korku ve endişeye kapılacak hareketlerden uzak durulması, bir ayağının can çekişirken hareket edebilmesi için serbest bırakılması gibi. Dinimiz hayvanlara bile eziyet edilmesine izin vermemişken, insanlara böyle bir muamelenin yapılabileceğini düşünmek, akılla, mantıkla ve İslâm dininin ruhuyla bağdaşmamaktadır.)

Günümüz Avrupasında kasaplık hayvanlarının kesimleri ilgil yasal düzenlemelerle belli bir prosedüre tabii tutulmuştur, buna aykırı hareket edenler cezalandırılmaktadır. Örneğin kesilecek tüm büyük baş, küçük baş ve kümes hayvanları elektrik şoku ile bayıltıldıktan sonra kesilmektedir. 

4- Bir kimsenin bir suç işlediği somut delil veya hür iradesiyle ikrarı ile tespit edilir. İşkence, baskı ve dövme ile oluşturulan delil geçersizdir. 

Peygamber Efendimiz, bir kimsenin hakkında suçlu hükmü verilebilmesi için temel hukuki bir disiplin getirmiştir: “İddia eden delil, hakkındaki iddiayı kabul etyenin de yemin etmesi gerekir.” (Darakutnî, Sünen, 4509; Darimî, Beyhaki, Sünen-i kübra, 16445) Bir kimsenin suç işlediği iddia edildiğinde ilk önce iddia edenin somut delil getirmesi gerekir. Delili yoksa bu durumda suç ile itham edilen şahıs kendisinin böyle bir suç işlemediğine dair yemin eder. Ve böylelikle de suçsuz olduğu kabul edilir.

Beraat-i zimmet asıldır. Bir kimse somut delil ile suçluluğu ispat edilmedikçe veya hür iradesi ile suçunu itiraf etmedikçe suçsuz ve masumdur. Bu konuda Peygamber Efendimiz’in uygulaması şu şekildedir: Biri Hadramut’tan diğeri Kinde’den bir şahıs Peygamber Efendimiz’e aralarında yaşadıkları bir anlaşmazlığı anlatarak çözüm istemişlerdi. Hadramut’tan gelen şahıs babasına ait bir arazinin Kinde’li bu şahıs tarafından gasp edilerek elinden alındığını söyledi. Kindeli şahıs ise arazinin kendisine ait olduğunu ve ekip-biçtiğini ve ilgili şahsın ise hiçbir hakkının olmadığını söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz hak iddia eden Hadramutlu’ya bir delilin var mı? Diye sordu. Hadramutlu herhangi bir delilin olmadığını beyan etti. Bunun üzerine Allah Resulü, “Bu durumda senin için onun yemin etmesinden başka bir hakkın yoktur.” buyurdular. Hadramutlu şahıs: “Ya Resulallah bu adam facirin tekidir. Hiç bir şeyden korkmadan, utanmadan her türlü yalan yemini yapabilir.” diyerek itiraz etmesi üzerine Allah Resulü, bu konuda sen ondan ancak yemin etmesini isteyebilirsin. Bunun dışında senin ondan talep edebileceğin bir şey yoktur, buyurdular.” (Müslim, 223; Ebu Davud, 3245)  İtham edilen şahıs kendi herhangi bir baskı, işkence olmadan suçunu ikrar ederse bu delil olur. İkrar etmezse suçu işlemediğine dair yemin ettirilir. Yemin ederse yemini kabul edilir. Hiç bir şekilde kendisine işkence yapılamaz. İşkence yapan kimse de cezalandırılır. Suçun tespitinde delil getirme mecburiyetinde olan da suç iddiasında bulunanlardır. İddia eden delil getiremediğinde ise suç ile itham edilen şahsın işlemediğine dair yemin etmesi onun masum olduğunun delili olarak kabul edilir. Bu itibarla herhangi bir somut delil olmadan insanları hapse tıkıp sonra onlardan suçsuz olduklarını ispat etmelerini istemek Peygamber Efendimiz’in bildirdiği ve tatbik ettiği İslam hukuku’nun temel disiplinine temelden zıttır. Hakim şüphe edilen bir insan hakkında işkence yapılmasına hükmedemez. Şüpheli kimse suç işlediğine dair somut delil varsa ona göre suçlu olduğuna hükmedilir ve delil ile sabit olan suçun İslam Hukuku’nda belirlenmiş cezası verilir. Belirlenen ceza dışında da işkence yapılamaz.

  1. İşkence altında yapılan suç itirafları geçersizdir. İslam Hukuku, işkence ve zorlama ile kişinin cinayet, hırsızlık, zina vb. suçlarla ilgili olarak yaptığı ikrarı geçersiz saymıştır. İkrarın geçerli olmasını kişinin hür iradesi ile herhagi bir baskı ve zorlama olmadan beyan etmesine bağlamıştır. İşkence ile zorla suç itirafı delil değildir, geçersizdir. (Udeh, Abdulkadir, et-Teşrîu’l-Cinaiyyu’l-İslamî, II/316; Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu, VI/4457.)Bu hususta Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah, hata, unutma ve zorla yaptırılanları bağışlamıştır.” (Hâkim, Müstedrek, 2801)  Allah Teâlâ, zorla, işkence ile kerhen yaptırılanları, söylenenleri affetmektedir. Zira baskı, şiddet, işkence insanın hür iradesini kullanmasını engellemektedir, bu da onun iradesinin yok hükmünde olduğunun kabul edilmesini gerektirir. İnsan iradesinin elinden alınarak ona söylettirilenler yok hükmündedir, geçersizdir. (Serahsi, Mebsut, 24/57) Bir suç ile itham edilen şahıs, kendi hür iradesi ile herhangi bir işkence, baskı olmadan suçunu ikrar ederse bu ikrar delil olarak kabul edilir. Yoksa suç işlediğini kabul ettirmek için hiç bir işkence yapılamaz. Baskı, dövme, işkence altında alınan ikrarlar geçersizdir. Halüsinasyon iğnesi vurarak, kişinin aklî fonksiyonlarını elinden alarak suçu kabul ettirmek, kabul ettiğine dair bir belge imzalatmak da yasaktır, haramdır ve bu şekilde bir delil oluşturmak geçersizdir.
  2. Somut delil ile suç işlediği tespit edilen kimseye de dinin belirlediği cezanın dışında bir ceza verilmesi kesinlikle caiz değildir. Suçu delil ile ispat edilen kimse de Şariin haram kıldığı veya hakkında nass olmayan bir ceza ile cezalandırılamaz. Mesela, Allah’ın ahirette vereceği bir ceza ile dünyada cezalandırma yapılamaz. Zira Allah Resulü: “Ateş ile ancak Allah azap eder.” (Buhari, 2954; Ebu Davut, 2673)buyurarak insanların ateşle cezalandırmalarını yasaklamıştır. Bu itibarla suçu delil ile tespit edilmiş bir kimseyi ateş ile cezalandırmak caiz olmadığı gibi ateşle cezalandırmaya benzeyen elektrik gibi şeylerle de cezalandırmak caiz değildir. Bu kimse ancak nass ile dinin belirlediği şekilde cezalandırılabilir. Bu itibarla bir kimsenin suçu somut delil ile kesin olarak sabit olsa bile böyle bir kimse ateşle yakılarak, tırnakları veya kirpikleri sökülerek, elektrik verilerek, suda boğularak, üzerine soğuk su dökülerek, aç bırakılarak kışın çok soğuk, yazın çok sıcak yerde tutularak v.s. cezalandırılamaz.

Diğer taraftan değişik ilaçlarla insanın akli fonksiyonlarının işlemez hale getirilmesi, uyuşturulması, robotlaştırılması da bir işkencedir ve yapılması yasaktır. Zira Allah Resulü, her müskir ve her müfettiri yasaklamıştır. (Ebu Davud, 3686; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 26634) Müskir bilindiği üzere sarhoşluk veren, müfettir ise vücutta gevşeklik hâsıl edip insanın direncini azaltan ve sûrî bir haz vermekle beraber bünyeyi içten içe tahrip eden şey demektir.

  1. Suçun ortaya çıkması için itham edilen kimseyi dövmek veya işkence yapmak geçerli bir maslahat değildir. Bu konuda İmam Gazzali’nin yaklaşımı çok enfestir: Suçun ortaya çıkması ve hakkın sahibine ulaşması maksadıyla itham edilen şahsı itirafa zorlamak için işkence yapmada maslahat görülüyorsa bu şekildeki bir maslahat anlayışının karşısında bir başka maslahat vardır. O da insanların canının ve malının masum olup korunması gerektiği maslahatıdır. (İnsan hayatının korunması ilk sırada zaruri olarak muhafaza edilmesi gereken maslahattır.) Dolayısıyla insanlar ancak bir suç işlediklerinde cezalandırılabilirler. Suç da delil ile tespit edilir. Delil yok ise cezalandırma da yoktur. İtham edilen şahsın mevhum bir gayenin ortaya çıkarılması için dövülmesi o şahsın korunması kesin olan masumiyet hakkını zayi etmek demektir. Suç ile itham edilen kimseye zarar vermemek de çok önemli bir maslahattır. Bu itibarla İslam’ın delil ile sabit olan suçlara verdiği sınırlara riayet edilmesi gerekir. Delil ile tespit edilmiş bir suçun dışında ceza verilemez. (Gazzali, Şifau’l-galîl, s. 229-230) Bu şekilde hareket edilmesi, fesadı, zulmü engeller, bir başkasına kin, nefret besleyen ve onun cezalandırmasını gerektiren bir delili olmayan kimselerin zulmetmesinin önünü keser. Aksi takdirde suçun ortaya çıkarılmasında maslahat görerek işkenceyi mübah görmek ise her türlü zulüm, azap ve işkencenin önünü açmak ve onlara zemin oluşturmak demektir. Nitekim Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “İnsanlara delilden yoksun sırf iddialarından dolayı istedikleri verilecek olsaydı bir topluluk diğer topluluğun kanına ve malına çökme hakkının olduğunu iddia ederdi.” (Müslim, 1711; Buhari, 4552)
  2. Günümüz İslam alimleri de işkencenin olmadığını gayet net ifade etmişlerdir. Mısır, el-Ezher fetva komisyonu 1997 tarih ve 125 rakamlı fetvası ile bir suç ile itham edilen bir kimsenin konuşması için dövülmesinin caiz olmadığını ifade etmiştir.

19 Eylül 1981 tarihinde Paris’te yapılan Uluslararası İslam’da İnsan Hakları Sempozyumu’nda İslam alimleri tarafından İslam’da işkencenin olmadığı ilan edilmiştir. İslam’ın insana verdiği hakların Kur’an ve Sünnet kaynaklı ve ebedi olduğu, hiç bir beşer, toplum, müessese ve yönetimin bu hakları değiştirme, iptal etme veya kısıtlama yetkisinin olmadığına vurgu yapıldıktan sonra yedinci fıkrada işkenceden korunma hakkı ile ilgili şunlar deklare edilmiştir: “Bırakın bir suç ile itham edileni, suçu delil ile sabit olan bir suçluya bile işkence yapılması caiz değildir. Zira Peygamber Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah, insanlara dünyada işkence yapanlara mukabelede bulunacak ve onlara azap edecektir.” (Müslim, 6824; Ebu Davud, 3047)  Aynı şekilde bir şahsın işlemediği bir suçu itiraf etmeye zorlanması da caiz değildir. Değişik ikrah yolları ile alınan her türlü suç itirafı batıldır, yok hükmündedir. Allah Resulü bu hususta şöyle buyurmuştur: “Allah, ümmetimden, hata, unutma ve zorla yaptırılan şeylerin mesuliyetini kaldırılmıştır.” (İbn-i Mace, 2045; Hakim, Müstedrek, 2801)

  1. İşkence Beşeri Hukuk sistemlerinde de suçtur. 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde “İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme”nin 5. maddesinde işkence yasağına açıkça vurgu yapılarak;  “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı uygulamaya tâbi tutulamaz.” hükmü getirilmiştir. Buna benzer daha birçok Birleşmiş Milletler ve Avrupa sözleşmelerinde işkencenin insanlık suçu olduğu vurgulanmış ve kimsenin bu muameleye maruz bırakılamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Türkiye de bu sözleşmeleri onaylamıştır.

1876 tarihli ilk Kanun-u Esasî’nin (anayasanın) 26. Maddesinde işkence ve eziyetin yasak olduğu şu şekilde iifade edilmiştir: “İşkence ve sair her nevi eziyet, kat’iyen ve külliyen memnûdur.” 1924, 1961 ve hâlen yürürlükte olan 1982 anayasalarında da işkence yasaklanmış, 1961 ve 1982 anayasalarında ayrıca insanın şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayan cezaların da verilemeyeceği hükmü eklenmiştir. Anayasaya paralel olarak T.C. Kanununun üçüncü bölümü işkence ve eziyete ayrılmış ve 94-96. maddelerde; ölümle sonuçlanmayan işkencenin türüne göre 3-30 yıl arasında hapis cezası verilebileceği, ölümle neticelenen işkenceye ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunacağı belirtilmiştir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) da ‘soykırım’ ile ‘insanlığa karşı suç’ özel ve ayrı birer suç tipi olarak düzenlenmiştir.

“Soykırım” başlıklı TCK 76 ya göre: “- (1) Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur:

a) Kasten öldürme.

b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme.

c) Grubun, tamamen veya kısmen yokedilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.

d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması.

e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.”

“İnsanlığa karşı suçlar” başlıklı TCK 77 ye göre de: “(1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:

a) Kasten öldürme.

b) Kasten yaralama.

c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.

d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.

e) Bilimsel deneylere tabi kılma.

f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.

g) Zorla hamile bırakma.

h) Zorla fuhşa sevk etme.”

Her iki maddede “bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez” hükmü özellikle yazılmıştır.

Failler yaşadıkları sürece haklarındaki cezai ve adli soruşturmadan kurtulamayacaktır.

İşkence ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının işlemeyeceği kuralının, özellikle Nazi döneminde işlenen suçlar bakımından özel bir anlamı vardır. SS subayları ve Nazi işkencecileri aradan yarım asra yakın zaman geçse bile yaşlılık dönemlerinde dahi bulundukları ve yakalandıkları yerde adalet önüne çıkarılmış ve hak ettikleri cezalara çarptırılmışlardır.

Bu yüzden dünya çapında, işkence ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının işlemeyeceğine dair evrensel bir kabul ve mutabakat vardır.

AİHM de öteden beri yerleşik ve istikrarlı içtihatlarında yasak sorgu yöntemi ile elde edilen delillerin ve bulguların ceza yargılamasında hükme esas alınamayacağını vurgulamaktadır. Bu kapsamda mesela a) aldatma, yalan beyan ve vaatlarda bulunarak kandırmak, b) İlaç vermek, c) aç ve susuz bırakmak, d) yorma, uykusuz bırakmak, e) duvara dayamak, uzun süre ayakta tutmak gibi yöntemler dahi yasak sorgu yöntemi olarak kabul edilmektedir.

Hatta hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu devletlerde, toplum içerisinde yaşayan bireylerin ailede, okulda, iş yerlerinde uğradıkları olumsuz tutum ve davranışlar, psikolojik baskılar, sözlü tacizler dahi manevi cebir anlamında mobbing olarak kabul edilip eziyet, kötü muamele çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Netice itibariyle, işkencenin İslam Dini’nde ve modern hukuk sistemlerinde yeri yoktur. Dinde ve hukukta yeri olmayan işkencenin çürümemiş veya  değişik dünyevi menfaatlerle ipotek altına alınmamış vicdanlar tarafından da kabul edilmeyeceğini söylemeye gerek yoktur.

Kaynak: Tr724 | Ergün Çapan

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı