Yazarlar

İnsanlardan biri ve sıfır olma | Recep Atıcı

Günlerden bir gün, derler ki; “Paşa hazretleri, Hasan Âli Yücel’e ‘sıfır ve sonsuzun ne olduğunu’ sorar. Yücel, Paşa’nın bu sorusuna, Paşam: “Sonsuz sizsiniz, sıfır da benim” der.”[1] Paşa’nın duymak istediği cevap bu olsa da, aslında o da kendisinin sonsuz olmadığını ve olamayacağının farkındadır. Ancak Cem Karaca’nın ‘Hep Kahır güftesinde, “İnsanlar gülüyordu de; Trende, vapurda, otobüste, Yalanda olsa hoşuma gidiyor, söyle” dediği gibi bazı insanlar kendilerinde olmayan, hatta olması dahi düşünülemeyen bu tür methiyelerden hoşlanıyorlar.

Yazıya giriş sadedindeki bu mesel yaklaşık bir asır önce olmuş olsa da Akif’in, “Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” dediği gibi bu günde misliyet çerçevesinde tekerrür ediyor. 18. yüzyıl divan şairi Nedim, İstanbul için, “Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır” dediği gibi birisi kalkıp birine; “Yaşa, senin gibisi yok! Eşin yok, menendin yok; kâkül-i gülberlerinin tek kılına bütün acem mülkü fedadır!” dendiği zaman, maalesef hindiler gibi kabarıyor. Ona yaranmak isteyen bir başkası, “Sana dokunmak ibadettir efendim!” falan, dese, “Teşekkür ederim; ne kadar da kadirşinas birisin!” manasında başını sallıyor. Daha bir başkası, “Allah’ın bütün vasıflarına hâizdir!” dediği zaman, “Aman ne kadar takdirkâr, berhudar olasın!”[2] deyip elini göğsüne götürüyor. Yarışta öne geçmek isteyen bir diğeri ise; “Beyefendiye itaat farz-ı ayndır” deyince kendinden geçiyor.

Aslında bu tür şirk ifadeleriyle methiye düzenler, sena ettikleri insanların öyle olmadığını, olmayacağını bilir. Ancak münafıklık, bir anlamda hakikatin içerisinde durup hakikati yalanlamanın, İlahi olanla, beşeri olanı değiş tokuş etmenin adıdır. Münafıklardan bahseden surenin ilk ayeti de bu durumu şöyle resmeder: “Münafıklar sana geldiklerinde: “Biz, senin Allah’ın Resulü̈ olduğuna şahitlik ederiz” derler. Allah da senin Kendisinin elçisi olduğunu elbette bilir. Bununla beraber, Allah, onların bunu söylerken yalan söylediklerine şahitlik eder.”(Münafigun; 63/1) Yani münafık doğruyu söylerken bile yalan söylemektedir. O, böyle söylemekle önce kendi kendinin yalancısı, sonra da kendi yalanının ifşacısıdır.

Diğer taraftan bu tür söylemleri duyanlar, okuyanlar ve hatta basın yayın yoluyla haber yapanlar “Yahu bu söylenen sözlerin hepsi de küfre denk sözlerdir” demez, diyemezler. İçinde yaşanan çağ, enaniyetin zirve yaptığı, bencilliğin Kaf dağını aştığı, Sarayların sıra sıra dizildiği, Villaların ayyuka çıktığı bir çağ olunca ve maalesef pek çokları da bunlarla tıpkı pazarlardaki behâimler gibi peylenince söylenen bu tür sözler karşısında dillerini yutmaktan başka çareleri kalmıyor. Hâlbuki Kur’an; “Yaptıkları kötülüklerle sevinen ve yapmadıkları hayırla övülmekten hoşlanan kimseleri, sakın azaptan kurtulurlar zannetme. Onlar için pek acı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân, 3/188) buyurmaktadır. Bediüzzaman da bu ayete getirdiği yorumda, “Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedamettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinliktir[3] der.

Evet, “Halk içinde ben intibah edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek, bir meziyetim var[4]  diyen bazı insanlar maalesef bütün güzellikleri kendinden biliyor ve kendilerini vazgeçilmez görüyorlar. Hâlbuki insan, Allah’a kulluk yapmak üzere yaratılmıştır. Kul olmanın bir gereği olarak insan, kendisini O’nun karşısında koskoca bir “hiç” görmeli. Evet, bütün başarıları lütfeden Allah’tır ve bizleri çeşitli istidat ve kabiliyetlerle donatıp kendisine kulluk yapma şuuru içinde yaratan da O’dur. Öyle ise minnet O’na, şükran O’nadır. Şayet bu mülâhazaya sahip bir fert isek kendimizi her daim, “İnsanlardan bir insan ol” fehvasınca basit bir fert olarak görmeli ve değer itibarıyla da ancak soluna konulacak herhangi bir rakamla kıymet kazanmayı bekleyen “sıfır” kabul etmelidir. Bilindiği gibi sıfırların kendi aralarında üstünlükleri yoktur ve birbiriyle toplanması, çıkarılması vs. onları kat’iyen farklılaştırmaz. Dolayısıyla insan kendisini ‘sıfır’ kabul etmeli, hatta ‘sıfır’ bile değil, Arapçadaki hâliyle ‘sifir’ bilmeli. Çünkü ‘ı’larda kendini hissettiren bir sertlik vardır.[5] Latincedeki içi şişirilmiş yuvarlak “0” ile Arapçadaki nokta, “.” şeklindeki sıfır kıyaslandığında “.” şeklindeki sıfır acziyeti ve mahviyeti göstermesi bakımında kulluğa daha yakındır. Çünkü nokta “.”, varlığın en küçük molekülünü gösterir. İnsan, kendisini bir ayna gibi şeffaf bir nesne üzerinde secde yaptığını farz etse, işte sıfırı andıran o hâli, Allah’a en yakın olduğu andır.

Bediüzzaman’ın otuzuncu sözde ifade ettiği gibi insanın kendisini bir şey görmesine neden olan benlik duygusudur. Hâlbuki bu duygu ona emanet olarak verilmiştir. Ayrıca Ene, varlığı itibarî olup, mâhiyeti itibariyle de su buharına benzer. Su buharı, sıvılaşabilir, buz haline gelebilir, kirlenip temizlenebilir, bir sonraki aşamada tekrar buhara dönüşebilir. Bu açıdan benliğin oluşumu, şekillenmesi, modern psikolojide ve gelenekte, su buharı ve buzlanmaya benzetilir. Enaniyetin değişik tezahürleri olan riya, şöhret, kibir, gurur gibi haller mânevî birer hastalıktır. Dolayısıyla enenin dizginlenebilmesi için “bir buz parçası nev’indeki enâniyeti, Kur’ân’ın kevser nehrinden süzülüp gelen tatlı su havuzuna atıp eritmek gerekir.”[6]

Buraya kadar naklettiğimiz bu satırlar çoğumuz itibariyle bilinen şeyler olup ağırlıklı olarak Bediüzzaman ve Hocaefendi’ye aittir. Bu veciz ifadeleri kitap sayfalarında okuduk ve bazılarımız itibariyle bizatihi vicahi olarak da Hocaefendi’den dinlemişizdir. Ancak ne acıdır ki başta nefsim olmak üzere satırlardan sadırlara indiremediğimiz bu Kur’an ve Sünnet perspektifli ifadeleri maalesef cebri hicret sonucu bu gurbet diyarında hecelemeye başladık. Hâlbuki boynumuzu büküp, belimizi kırıp, kendi irademizle bunu yapmalıydık.

Bu yüzden olsa gerek kendi irademizle yapamadığımızı Cenab-ı Hak, bu süreçte cebri olarak başımıza vura vura yaptırdı. Şimdilerde çoğumuz itibariyle dünyevi mamelekimiz yok, hiçbir unvana da sahip değiliz. Üzerimizdeki bütün nişanlar ve bütün ekstralar sıfırlandı. Bazılarımız üzerinde hizmet turnikesine önce girmiş olmanın gereği olarak “Abi” ünvanı vardı. Şimdilerde bozgun psikolojisi içinde kimi zaman haddi aşan laflarla onun da tadı tuzu kalmadı.

Ayrıca yaşadığımız bu coğrafyanın kültüründe zaten “Abi, Abla” diye bir hitab şekli de yok. Böylece Cenab-ı Hak, bizleri buralara sevk ederek o vasfımızı da elimizden almış oldu. Ne güzel değil mi? Abi yok, abla yok, hocam yok, hacım yok; makamım yok, mülküm yok, elimi sallasam ellisi yok. İşte şimdi el mahkûm maddeten sıfır noktasına indik, düz zeminde yürüyor ve insanlardan bir insan olma yoluna girdik. Ümidimiz odur ki Rabbimiz, manevi veçhesi olan Allah’ın kullarından bir kul olmayı da nasib eder. Ancak her şeye rağmen bütün bu yoklukların arakasında ümitlerimiz, hayallerimiz ve geleceğe dair heyecanlarımız var. Buralara gelişimiz cebri de olsa muhacir olduğumuz ümidi var. Nâm-ı Celîl-i İlahî davasını bayraklaştıran bir hizmetimiz var. Bütün bunlar Rabbimin nimetleri olması hasebiyle çok büyük bir kazanç olduğuna inanıyor ve veren O, alan da O, deyip küfür ve dalâletin dışındaki her şeye ‘Elhamdülillâhi âlâ küllü hâl’ diyerek O’na şükrediyoruz.

[1] Fethullah Gülen “Fikir Atlası” Sonsuz ve Sıfır, Çağlayan yay. 2008, s. 25

[2] Gülen, “Özgür Herkul” Bam Teli 09/20/2018

[3] Bediüzzaman, “Sözler” Süreyya yay. İst. 2016, s. 300.

[4] Bediüzzaman, “a.g.e., s. 300.

[5] Gülen, “Özgür Herkul” Kırık Testi, 18/11/2001

[6] Bediüzzaman, “Lem’alar” Söz Yay. İstanbul, 2020, s. 276

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu