Yazarlar

Her şey gözlerimizin gördüğü değil ki! | Zekeriya Çiçek

    Her şeyin maddi yüzünde, Allah’ın (cc) kudreti işi yapan ustadır, işi tasarlayan Kader-i İlahi mühendistir. Manevi yüzünde ise, kader işi yapar yani şekillerini çizer; kudret kaderin kaynaklandığı esastır, yani o çizgiler üstünde yapılan şekillendirme, kudretten kaynaklanır.

“Ey inançsız! Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye bir terzilik sanatını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine yaratıcı olarak kabul ettiğin tabiat ve sebepler, her şeyin birbirinden farklı ve çeşitli suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır? “(Mesnevî-i Nuriye sh: 34)

Allah’tan gayri her şey mâsiva olarak ya da eşya olarak adlandırılır. Eşyanın hakikatinin bir görülen yüzü, yani mülk yönü, bir de görülmeyen yüzü, yani melekût yüzü vardır. Her şeyin görünen yüzüne Cenab-ı Hak (cc) Rab isminin gereği olarak, kudretiyle bir şekil ve bir hususiyet vermiştir. Eşyanın hususiyetinin tayinini ise kaderi belirlemiştir. Kaderi ise Allah’ın (cc) kudretinden kaynaklanır.

Âlemde işleyen her bir kanun, doğrudan Allah’ın (cc) kudretinin tecellisidir. Fizik, kimya, biyoloji ve matematikle ilgili tüm kanunlar belirli bir ilim, irade, hikmet ve kudret gerektirir. Bir örnek verecek olursak: Suyun kaldırma kuvvetini açıklayalım. Kendine malik olmayan su zerrelerinde görülen kaldırma kuvveti, asla suyun kendisinden kaynaklanmaz. Kuvvet ile Kudret iki ayrı şeydir. Unutmayalım ki, kuvvet kudretten kaynaklanır. Cenab-ı Hakkın kudretinden başka hiç bir eşyada, hakiki anlamda bir kuvvet yoktur. Suyun kaldırma gücü doğrudan suyun kaderidir. Kaderi de Allah’ın ( cc) kudretinden kaynaklanır. Böylece kader, kudret ve hikmet aynı çizgide yan yana zuhur eder.

Gerek bitkiler gerekse hayvanlar, kendilerine has belli bir kumaşla dokunmuşlardır. Kumaşın ham maddesi inorganiklerle beraber; protein, yağ ve karbonhidrat gibi organik maddelerdir. Bu organik maddeler de, karbon, hidrojen, oksijen ve azot gibi temel atom zerrelerinden meydana getirilmiştir.

Her bir zerrenin, usta bir kudretli sanatkârdan ders almışçasına, sanatını en ince şekilde sergilemesine, zerrelerin halıkı ve maliki Cenab-ı Hak’tan başka hiç bir kuvvet müdahale edemez.

Her şey gözlerimizin gördüğü değil ki! | Zekeriya Çiçek 2

Minicik bir örümceğin ağındaki akıl almaz tasarımdan, balarısı peteğindeki altıgen biçimindeki geometrik silindir başta olmak üzere, hiçbirisinde sanatın o birbirinden mükemmel ve hikmetli nakışlarını tabiata havale edemeyiz.

Her bir canlı grubu kendine mahsus korunma, barınma, bulunduğu ortamda kendisini gizleyebilme, çoğalma, beslenme mekanizmasına sahip olması sayesinde diğer canlı gruplarından farklılık gösterir.

İnsan hayatın zararını faydasını neredeyse on-on beş yaşında öğrenebilir. Böyle acizlik içersindeki insan; hangi cür’etle hayata hazırlanmış olarak yumurtadan çıkmış binlerce çeşit böceği küçük görebilir. Hâlbuki insanın dışındaki tüm hayvanlar anne karnında veya yumurta içerisinde hayatla ilgili tüm bilgileri büyük oranda öğrenerek getirilmişlerdir.

Sebepler, hadiselere perde olmaktan başka bir rol üstlenemezler. Allah’ın (cc) azameti bunu ister.

“Allahın izzet ve azameti sebeplerin insan aklının nazarında sadece perde olmasını ister. Tevhid düşüncesi ve Allah’ın Celâli isimleri, sebeplerin hakiki tesirden ellerini çekmesini ister.”(Risale-i Nur)

Tıpkı lezzetli üzüm salkımlarını kuru üzüm çubuklarına, incecik yapraklarına, cansız atomlardan yapılmış klorofile, suya, toprağa ya da güneş ışınlarına verilmeyeceği gibi. Yoksa üzüm hem Halık hem mahlûk olur. Hem sanat hem de sanatkâr olur. Bunu en akılsız merkep bile kabul etmez.

İşte materyalist düşünce de gözünün gördüğüne inanır. Hâlbuki Üstadımızın o mükemmel beyanıyla:

“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir, göz ise manada kördür.” “Su kaldırıyor” der ama suya o gücü vereni bir türlü göremez.

“Yer çekiyor” der fakat bu çekim gücünü ona vereni bulamaz. Fizik âleminde hayat ve ölüm gibi metafiziki olaylarla içli dışlıdır; gözleri vardır göremez; kulakları vardır işitemez; kalbi vardır ama hissedemez. Bir de işin içine inat girdi mi; küfür yolunda en büyük yoldaşıyla ele ele verir ve eğriyi doğru, doğruyu eğri görür. Beyaza siyah, siyaha beyaz der bakışları bulanmıştır zira. Melek görse şeytan der. Şeytan görse elbise değiştirmiş melek der. Helak olmak için Halıkını inkâr eder. Belki de hiç ruhunda kavuşamadığı Rabbi ebediyyen kaybetmenin karanlığıdır bu.

Cenab-ı Hak (cc) âlemdeki yaratılış faaliyetlerinde sebeplerle tasarrufta bulunur. Bu durum imtihan dünyasının bir gereğidir. Analar ve babalar olmadan insanlar doğamazlar. Mevcut kanunlar bunu gerektirir. Tıp dünyasının yaptığı tüp bebek için de mutlaka bir sperm ve yumurta olmalıdır. Bir de gelişmesiyle mahiyetinde genetik kodla ziplenmiş çocuk tasarımını varlık alemine getirecek olan bebek tohumunun (zigotun) çimlendirileceği bir uterus (döl yatağı) zorunludur. Burada yeri gelmişken gerek klonlama gerekse tüp bebek yöntemlerinin tamamı, yoktan var etme (ibda) olmayıp hazır malzemeden bir şey ortaya koyma yani  inşadır.

Halk etme inşa ile olabileceği gibi ibda dediğimiz yoktan var etme de olabilir. İbda ancak Allah’ın (cc) zatına ait bir kudret tecellisidir. Zira Hz Adem’in (as) anasız ve babasız, Hz İsa’nın (as) o iffet âbidesi Hz Meryem’den babasız bir şekilde meydana getirilmesi buna en güzel misaldir. Allah’ın muradı bunu gerektirmiştir. Bu durum Allah’ın (cc) kudretinin bir tezahürüdür.

Meraklısı için şunu da hemen belirtelim ki, babasız var oluş hala devam etmektedir. Kudrete zıt değildir. Bir kovanı korumakla görevli erkek arılar yaratıldığından bu yana babasız olarak meydana getirilmeye devam edilmektedir. Nasıl mı: Ana arının oluşturduğu yüzlerce yumurtanın büyük bölümü erkek arıyla çiftleşmesi sonucu döllenir ve bu zigottan dişi olan işçi balarıları meydana getirilir. Ancak diğer yumurtalar ise döllenmeksizin doğrudan mitoz bölünmelerle erkek arıların oluşumu sağlanır. Birçok böcek türünde bu olay devam etmektedir.

Klonlama da aslında buna benzer. Kopyalanacak canlının vücut hücresinin çekirdeği çıkarılır. Bu çekirdek, içerisindeki kendi çekirdeği çıkarılmış olan döllenmemiş bir yumurtaya yerleştirilir. Bu yumurta uygun bir taşıyıcı annenin uterusuna (döl yatağına) yerleştirilir. Minik bir elektroşokla hücre bölünmelerinin başlaması sağlanır. Belli süre sonra yapay olarak döllendirilmiş yumurtadan (zigot), mitoz bölünmelerle yeni bir canlı meydana getirilmiş olur. Fakat yine hatırlatmakta fayda var ki, kullanılan yumurta vs zaten mevcut olan canlı materyallerdir. Dolayısıyla bir yoktan var etme değil, mevcutlardan bir inşa ediştir. Gen mühendisleri ve biyoteknoloji ile uğraşanlarca yapılan bu mikro enjeksiyon teknolojisinin, insanla ilgili yapılması inanç ve etik olarak uygun görülmemektedir.

Henüz farklılaşma göstermemiş ancak farklılaşabilme yeteneğine sahip kök hücreleriyle ilgili çalışmalarda ise değişik hastalıkların tedavisine imkân sağlanmaktadır. Arızalı dokuların yerine yeni dokuların yapımı, kanser hastalıklarının tedavisi de gerçekleştirilmektedir. Kök hücreleriyle yapılan bu çalışmalarda hazır doku kültürleriyle yapılmakta olup yoktan bir şey var edilmemektedir. Kök hücresiyle ilgili yapılan çalışmalar insan sağlığı ile ilgili olması yönüyle biraz daha ayrı değerlendirilmektedir.

Allah (cc) gökten meyveyi yağdırma gücüne sahiptir ancak sırrı imtihan için yere bağlı hareket bile edemeyen ağaçlarda yaratmayı murad etmiştir. Semadan gönderdiği yağmur sularını, semaya astığı güneşten gönderdiği ışığın buluşturulduğu muhteşem bir kudret fabrikası olan ağaçları aracı sebep olarak yaratmıştır. O ağaçlarla canlara gıda vermeye, oksijenlendirmeye devam etmektedir.

İşte sebepten anlaşılacak bunlardır. Hiçbir akıllı ve vicdan sahibi insan bu nimetleri ağaç gibi şuurdan yoksun sebeplere veremez. Hele hele asla çamurdan, sudan ve havadan sebeplere dayandıramaz. Bunlar latif veya kesif birer perdedir. Asıl iş gören, Cenab-ı Hak’kın (cc) sonsuz kudretidir.

Tabiatla ilgili olarak Tabiat Risalesinden öğrendiklerimizi hatırlayalım. Varlık âleminde, özellikle hayat sahibi canlılarda görünen hikmetli olaylar, sınırsız bir ilim, irade ve görme gerektiren sanat ve icatlardır. Eğer bu olaylar, Allah’ın (cc) kaderine ve kudretine verilmezse, kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete dayandırılırsa, o zaman her şeyde sınırsız sayıda manevi makineler ve matbaalar bulunması gerekir.

Evet, kâinatta Cenab-ı Hakkın (cc)  isimlerinin tecellisi şu misale benzer. Güneşin ışınları cilveleri ve yansımaları, zemindeki cam parçalarında ve su damlacıklarında nasıl görünüyorsa, Allah’a (cc) ait tecelliler de öyledir. Yoksa her bir cam parçası ya da su damlacığı sayısı kadar güneş olması gerekir. Aynen böylede, eğer kâinatta hayat sahibi varlıklarda görülen hikmetli müthiş bir ilim ve irade gerektiren olaylar Allah’a (cc) dayandırılmazsa, bunları ışıktan yoksun varlığın kendisinden bilmek gerekir. Bu da kâinatta asla gerçekleşemeyecek olan bir durumdur. Şuursuz tabiata şuurlu bir durum kazandırmak şuurlu bir insanın ulaşacağı netice olamaz. Üstadımız tabiatı şu ifadelerle tanımlar:

“Tabiat bir sanattır, sanatkâr olamaz.

Tabiat bir nakıştır, hünerli bir nakışçı olamaz.

Tabiat bir fiildir, fail olamaz.

Tabiat bir kitaptır, katip olamaz.

Tabiat bir kanundur, kanun koyucu olamaz.

Tabiat bir hükümdür, hâkim olamaz

Ve Tabiat yaratılmıştır, asla yaratıcı olamaz.”

Hiçbir akıl, tabiatın bir parçası olan akıl ve şuurdan yoksun olan kuru bir üzüm dalına, ya da kurumaya mahkûm yaprağına, her yönüyle muhteşem bir sanat eseri olan üzüm salkımlarının sanatkârıdır denilemez. Ve yine Üstadımızın enfes beyanıyla şu örneği de ekleyelim.

“Bir incir çekirdeğin­den koca bir incir ağacını ve ince bir sapla koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez.”

İncir çekirdeği de, kavunun ince sapı da o kudretin emrinde ve onun gücüyle hareket ederler. Yoksa tabiatın her bir parçası hem Hâlık yani yaratıcı hem de mahlûk yani yaratılmış olması gerekir. Bu ise muhaldir, olmasını bozulmamış hiç bir akıl ve vicdan sahibi düşünemez.

Bu aynen Selimiye’nin her bir taşının Mimar Sinan gibi koca bir mimar olduğunu kabullenmek olur. İstiklal Marşı’nın her bir harfi ve kelimesinin de Mehmet Akif olduğunu kabul etmek olur.

Milyonlarca çeşit bitki ve hayvan türünün her birinin kendisine özgü ayırt edici özelliklerinin bu canlıların kendilerinin tasarlanmasını kabul etmek akıl dışıdır. Üstadımız (ra) bakınız meseleyi ne de güzel özetlemiş:

“Mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya Allah’ın (cc)  isimlerinin tecellisine verilmezse, her bir mevcutta, özellikle her bir canlıda, sınırsız bir kudret ve irade ve ni­hayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir ilâhı, içinde kabul etmek lâ­zım gelir. Bu tür bir fikir ise, kâinattaki gerçekleşmesi mümkün olmayan en büyük uydurmasıdır. Kâinatın yaratıcısının sanatını kuruntu ürünü, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.(Risale-i Nur)

Başka bir bölümde ise Üstadımız (ra) bu meseleyle ilgili şöyle diyor:

“Evet, Kadîr-i Zül celalin iki tarzda icadı var:

Biri ihtirâ’ ve ibdâ’ iledir. Yani hiçten, yoktan vü­cut veriyor ve ona lâzım her şeyi de hiçten icad edip eline veriyor.

Diğeri inşa ile san’at iledir. Yani, hikmetinin büyüklüğünü ve  isimlerinin tecellilerini göstermek gibi çok hassas hikmetler için, kâinatın bileşenlerinden bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerreleri ve maddeleri, rızık verme kanunuyla on­lara gönderir ve onlarda çalıştırır.

Evet, Kadîr-i Mutlakın iki tarzda, hem ibdâ’, hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay,  belki dai­mî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin canlı çeşidi olan mahlûkatın (o dönemde henüz sistematikte sayılabilen üç yüz bin çeşit hayat sahibi canlıyı kastetmektedir) şekillerini, sıfatla­rını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten icad eden bir kudrete karşı “Yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı!” (Risale-i Nur)

Aslında tabiatın bileşenleri olan bitkiler, hayvanlar, böcekler güneş ve gezegenlerin kendisini yaratan Allah’a (cc) olan saygısı ve itaatinde problem olmadığı aşikârdır. Asıl problem, imanla kendisine kulluk sorumluluğu yükleneceğinden endişe eden, inançtan yoksun olan bir grup zavallı insandır.

Allah’ın (cc) hayat, akıl, şuur gibi nimetlerle donattığı ve bir ömür boyu rızıklandırdığı ancak; henüz imanla şereflenmemiş insanlara hakikati bulmayı ve hidayete ermeyi nasip etsin.

Ey Rabbimiz, sana iman ve itaat etmek, sana güvenmek, seni sevmek ve insi ve cinni şeytanların şerrinden sana sığınarak korunmak ne güzel!

Allah’ım ne olur ebetlere kadar bizleri mesut ve bahtiyar eyle!

Hizmetten | Zekeriya Çiçek

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu