“Günahta Yardımlaşmayın” Ayeti ve Zaruret-2 | RASİM HANER

Yazar Rasim Haner

Bir önceki yazımızda Maide suresinin ikinci ayetindeki “günahta yardımlaşmayın” ifadesini konu edinmiş, bu çerçevede zaruret kavramının anlamını ve özelliklerini ayrıca belvâ-i âmm’ın ne demek olduğunu açıklamıştık. Kısaca hatırlayacak olursak, zaruret ‘helal daireyi aşmayı mübah hale getirecek şekilde tehlikeli, riskli ve zarar verici durum ya da özür hali’, belvâ-i âmm ise ‘insanlar arasında yaygın olup kendisinden kaçınılamayan sıkıntı ve imtihan’ demektir.

Şimdi zaruret ve belvâ-i âmm açısından yazının başında zikrettiğimiz ayete bakalım: Âyetteki ‘ism’ kelimesi, iyilik manasına gelen birr kelimesinin zıddı olarak, günah manasına gelir ve her türlü günahı içine alır. Dolayısıyla büyük küçük, açık ya da gizli bütün günahlar bu kelimenin kapsamına girer. Âyette takva kelimesinin zıddı olarak geçen ‘udvân’ kelimesi ise düşmanlık, zulüm, haddi aşma gibi manalara gelir. Öyleyse bu âyet, “günahta ve düşmanlıkta/zulümde yardımlaşmayın” emrini vererek Allah’a inanan bir insanın hayatını devam ettirmesi gerektiği çizgiyi ve daireye işaret etmektedir. Öyle ki bir Müslüman, konuşmaları, davranışları ve yaptığı işlerde haddi aşmayacak, günaha ve düşmanlığa yardım etmeyecek, ahlaksızlığa göz yummayacak, zulme taraftar olmayacaktır. Bilerek bunları yapamayacağı gibi bilmeyerek de bunlara sebep olmamaya çalışacaktır.

Günaha, düşmanlığa, zulme yardımcı olmama ve dinin çizdiği sınırları aşmama prensibi, hayatın bütün alanlarında geçerlidir. Yeme içmeden, iş hayatına ve çalışmaya, aile hayatından eğitim ve rehberliğe, bankacılıktan sağlık işlemlerine, tarımdan devlet işlerine, medyadan savunma sanayiine ve uluslararası ilişkilere kadar her sahada ve her konuda, bu prensip çerçevesinde hareket etmek bir Müslüman için ideal olmalıdır. Müslüman, hayatı boyunca her yerde ve her mekânda din tarafından belirlenmiş kırmızı çizgileri korumakla mükelleftir. Ancak helal dairede yaşamaya çalışırken, içinde bulunulan şartlar ya da şahsî durumlar hayatı zorlaştırıyor ve bazı günahlardan yaygın olmaları sebebiyle kaçılamıyorsa, yukarıda tarifleri verilen ‘zaruret’ ve ‘belvâ-i âmm’ prensiplerine göre amel edilmesi gerekebilir. İşte, ayetin zaruret kavramıyla irtibatını kurduğumuz nokta burasıdır.

Zaruretlerin özeliklerini bir önceki yazımızda ele almıştık. Burada zaruretle alakalı iki kurala dikkat çekeceğiz. Zaruretin oluşması durumunda Müslümanları yönlendiren iki külli kaide vardır. Birincisi, “Zaruretler, mahzurlu şeyleri mübah hale getirir”, ikincisi ise “Zaruretler kendi miktarlarıyla sınırlıdır”.

Birinci kaide, zaruretin fonksiyonunu belirler. Buna göre, zaruretin fonksiyonu, hayatın dine göre yaşanmasında bir kolaylık ve süreklilik sağlamaktır. Hayatını dine göre tanzim eden bir Müslüman, helal dairede yaşarken eğer hayatını ve dinini tehdit eden ya da önemli ölçüde sıkıntıya sokan bir durumla karşılaşır da helal dairede kalmak imkansız hale gelirse, zaruret prensibi gereği mahzurlu alana girmek zorunda kalabilir. Bu durumda mahzurlu alana girmek mübah hale gelir. Kişi böyle bir ruhsatı kullanmazsa, dinini veya hayatını yaşayamaz hale gelebilir. Mevcut sıkıntı ve zarardan daha büyük zararlarla karşılaşabilir. Bir örnekle açıklayacak olursak, mesela insanın mahrem yerlerine bakmak dinimizce haram kılınmıştır. Fakat tıp sahasında çoğu zaman bu kuralın dışına çıkmayı gerektirecek zaruretler oluşur. Bir sağlık görevlisi, kontrol ya da ameliyat ettiği hastasının mahrem yerine bakmak zorunda kalır. Bu tamamen zarurete dayalı bir durumdur. Eğer zaruretin getirdiği ruhsatı kullanmayıp hastasını ameliyat etmekten kaçınırsa, kendince bir zarardan kurtulmuş olabilir ama hastanın hayatını kaybetmesine ya da sağlığının tehlikeye girmesine sebebiyet verebilir. Bu ise harama bakmaktan daha büyük bir zarardır.

İkinci kaide ise zaruretin sınırlarını belirler. Yani zaruretin bir sınırı ve süresi vardır. O sınır ve süre aşılmamalıdır. Zarureten kullanmak zorunda kalınan ruhsat durumu, bir hayat anlayışı ve alışkanlık haline getirilmemelidir. Şu da unutulmamalıdır: Zaruret hali asıl değil, tâlî (ikincil) bir durumdur. Yani asıl olan Müslümanın kitapta ve sünnette belirtilen yolda yürümesidir. Zaruret hali ise bazı zamanlarda insana ârız olur, sürekli değildir. Az önceki örnek üzerinden gidecek olursak bir doktor ameliyat ya da kontrol ettiği hastasının mahrem yerine bakmak zorunda kalırsa bu zaruret sadece bakmak zorunda kaldığı yer ve süreyle sınırlıdır. O, görevini en makul süre içerisinde yapmalı ve bakmak zorunda kaldığı kısımların dışındaki yerlere bakmamalıdır.

İkinci bir örnekle meseleyi biraz daha açalım: Mesela ev, en temel ihtiyaçlardan biridir. İnsanın, içine yerleşip rahat edeceği, ailesiyle hayatını huzur içerisinde sürdüreceği, kendine adeta küçük cennet oluşturacağı bir evinin olması, onun en tabiî ihtiyaçlarındandır. Bu ihtiyaç çoğu zaman kirada oturmakla da sağlanabilir. Ancak bazen kiraların yüksek olması, ev sahibi olamamanın getirdiği dezavantajlar, güvensizlik ve tedirginlikler, gelecekte yaşanması kuvvetle muhtemel zorluklar, yaşanan ülkenin şartları, devletin kira ve gıda yardımında bulunmaması gibi durumlar ev almayı zaruri hale getirebilir. İşte bu durumlarda banka kredisine müracaat etmek bir zaruret haline gelebilir. Buraya kadar “Zaruretler mahzurlu şeyleri mübah hale getirir” kaidesi geçerlidir.

Bundan sonrası ise ikinci kaideye dahildir. Zaruri ev ihtiyacını banka kredisi çekerek karşılayan biri, tekrar kredi çekerek ikinci evi almayı düşünürse, ikinci kaide buna izin vermez. Zira “Zaruretler kendi miktarlarıyla sınırlıdır”. Yani zaruret, ne kadarlık bir ruhsat kullanmayı gerektiriyorsa, o kadarına izin verilir. Daha ötesi caiz değildir. Birinci evi alarak barınma ihtiyacını gideren kişi, ikinci evi de zaruret diyerek faizli banka kredisiyle alamaz.

Bir de hem belvâ-i âmm’a (yaygın sıkıntı) hem de zarurete örnek olabilecek bir konudan misal verelim: Lokanta, kafe, market ya da başka yerlerden evlere yemek ve ihtiyaç maddeleri taşıma işi günümüzde oldukça yaygındır. Taşınan malzemeler çoğunluk itibariyle mahzursuzdur. En azından açıktan bilinen bir mahzur yoktur. Fakat yiyeceklerin muhtevasında helal olmayan katkılar bulunabilir. Bunun da ötesinde, paketlerin içinde içki ya da domuz ürünleri gibi haramlar yer alabilir. Bunların taşınıp taşınmamasıyla alakalı en başta bir tercih hakkı sunuluyorsa, anlaşma yaparken bunları taşımama yönünde tercihte bulunulmalıdır. Ancak böyle bir tercih söz konusu değilse işi yapan Müslüman mecburen o malzemeleri taşımak zorunda kalacaktır. İşte bu durum, yaygın bir sıkıntı, kaçılamayan bir günah (belvâ-i âmm) olduğundan dolayı zaruret oluşturur. Zaruretler ise mahzurlu şeyleri mübah hale getirir. Fakat bu zaruretin sınırı vardır. Bu ruhsatı kişi başka bir işte çalışma alternatifi olmadığı durumda sadece geçimini temin ettiği işte kullanır. Onun ikinci bir iş olarak içki ve domuz ürünler taşımacılığı yapması caiz değildir. Aksi takdirde günaha yardım etmiş, o günahın neticesinde oluşması muhtemel zulüm ve düşmanlıklara sebebiyet vermiş olur.

Konuyu bitirirken bir önceki yazımızda zaruretin özelliklerini sıralarken belirttiğimiz üçüncü maddeye burada tekrar dikkat çekmek istiyorum: Zaruret kişiden kişiye değişir. Aynı ülkede aynı sosyal şartlarda yaşayan insanlar için bile zaruret farklı tecelli edebilir. Çünkü zarureti oluşturan çok çeşitli sebepler bulunabilir. Bu sebepler de kişiden kişiye değişebilir. Bu, doktorun her hastayı ayrı ayrı kontrol edip, hepsine de ayrı türlerde veya farklı miktarlarda ilaç yazması gibidir. Bu yüzden bir şahıs hakkında zaruretin oluşup oluşmadığını, o şahsın kendi şartları içinde araştırmak gerekir. Araştırma yaparken, şahsın psikolojisi, ailevi durumu, ekonomik yönü, dinî hassasiyeti, yaşadığı ülkenin şartları vs pek çok farklı yön göz önünde bulundurulmalıdır.

Netice

Bir Müslüman gücü yettiğince din tarafından belirlenen kırmızı çizgileri korumaya ve helal dairede yaşamaya çalışmalı, haramları helal daireye sokarak kendi kendine sunî zaruret oluşturmamalıdır. Olayların tabiî akışı içerisinde hayatın riske girdiği, dini yaşamanın zorlaştığı durumlarda ise zaruret şartları içerisinde hareket etmelidir. Ve her halükârda dinin çizdiği daire içerisinde kalmış olacağını unutmamalıdır. Zira dinin kırmızı çizgileri olduğu gibi ruhsatları da vardır. Yeter ki o, hayatını dinin kurallarına göre yaşama gayreti içinde olsun, niyetini halis tutsun ve ruhsatları suistimal etmesin.

Diğer Yazılar

“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”

 

M.Fethullah Gülen

Bu Sesi Herkes Duysun Diyorsanız

Destek Olun, Hizmet Olsun!

PATREON üzerinden sitemize bağışta bulanabilirsiniz.

© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır  |  @hizmetten.com 

Hizmet'e Dair Ne Varsa...