Kürsü

Felsefe ve Felsefî Nazariyeler

Soru: Felsefenin ve felsefî nazariyelerin İslâmî esaslarla telif edilme çabalarının hükmü nedir? Farabî ve İbn Sina hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?

Cevap: Yunanca “Philosophia” kelimesinden gelen felsefe, “hikmet sevgisi” demektir. Bu ilmin erbabına filozof/feylesof denilmektedir ki, biz buna “hakîm” de deriz. İlim dünyamızda felsefeye hâkim nice âlimlerimiz gelip geçmiştir.

Ancak şunu hemen ifade edeyim ki, felsefenin, Kur’an’ın emirlerine ve Sünnet’in ruhuna ters bir kısım nazariyeler mecmuasından ibaret olan kısmını, Müslümanlıkla ve İslâm’ın ruhuyla telif etmek mümkün değildir. Tam sübut bulmamış, pozitif neticelerle sağlam kaideler üzerine oturtulmamış meseleleri Kur’anî esaslarla telif etme çabası doğru değildir. Çünkü dün bir ekol olarak ortaya atılan bir felsefî sistem, daha sonraki devirlerde hususiyle pozitif bilimlerle çürütülüp rafa kaldırılabilir. Bu, günümüzde ve daha evvelki devirlerde olagelmiş bir hatadır ve zararlı olmuştur. Maalesef bu düşünce, bize orta çağın skolâstik düşüncesinin bir hatırasıdır. Birileri çıkar, ilim adına bir nazariye ortaya atar ve biz de hemen ona tutunur, ardından da dinî emirlerle telifini yapmaya çalışırız. Müsaadenizle bu mevzunun en acı misallerinden birini arz etmek istiyorum.

Yaklaşık on seneden beri bana evrimle alâkalı, “Evolüsyon var mıdır? Darwin’in dediği şeyler ne derece doğrudur? Mutasyonların, bir canlıyı bir şekilden başka bir şekle intikal ettirmesi meselesine ne derece itimat edebiliriz?” gibi sorular soruldu. Ben de değişik zaviyelerden bu sorulara cevap vermeye çalıştım. Darwin bu meseleleri derinlemesine bilmiyordu. Onun tecrübesi çok sınırlı ve belli bir sahada olmuştu. Neodarwinistler ise Darwin’den çok daha fazla Darwincilik yapmışlar ve ilim adına bu meseleyi mekteplere sokmuşlardı. Haddizatında bu meselenin aleyhinde gerek Avrupa’da, gerekse Türkiye’de ilkokuldan üniversiteye kadar her seviyede insana hitap edecek şekilde pek çok kitap, yazı dizisi ve makale yayınlanmıştır. Darwinizm, dünden bugüne bir nazariye olmaktan öteye gidememiş ve şimdilerde ise bütün bütün fantastik bir konu hâline gelmiştir; bu meselenin artık itimat edilir bir tarafı kalmamıştır. Maalesef bu mesele âlem-i İslâm’da Kur’an’ın ruhuna vâkıf olamayan, modernizme kayan ve İslâm’ın ruhunu bilemeyen bir kısım kimselerce yanlış anlaşılmıştır. Çok sevdiğim ve kendisini daima takdirle yâd ettiğim allâme Hüseyin Cisrî, Risale-i Hamidiye’sinde “Darwinizm hakkında ne dersiniz?” sorusuna cevap verirken şu şekilde bir ifade kullanmıştır: “Bu bir nazariyedir; eğer bunu pozitif hüviyette bize gösterebilirlerse, biz de bu meseleyi Kur’an’ın nasslarıyla telif edebiliriz.”

Şimdi bu belki bir bakıma tolerans ifadesi sayılabilir; ancak ben bu sözün altında Kur’an’ın bu mevzudaki beyanlarına karşı bir tereddüdün ve şüphenin gizli olduğu hükmünü çıkarıyorum. Her yöne çekilebilecek bu türlü söz ve beyanlarda bulunmaya hiç lüzum yoktur. Bunlar bizim inanç sistemimize zarar getirir. Kur’an’ın bu mevzudaki beyanı ve âlemin yaratılışı mevzuu eğer bir mucize, bir harika ise bizim odaklanmamız gereken nokta, bunun nasıl bir harika olduğunu anlamaya çalışmak olmalıdır.

Seyyidina Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılması tamamen mucizedir. Allah, onun hamurunu ve çamurunu yeryüzünden toplatmış ve bir protein çorbası haline getirmiştir. Bir hücrede bulunması gereken moleküllerin, atomların hepsini bir araya getirmiş, ondan bir Âdem yaratmıştır. Daha sonra bunu kurutmuş ve ruhundan ona ruh nefh etmiştir. Bu mesele hem âyet-i kerimeler hem de hadis-i şeriflerle bir mucize olarak anlatılmaktadır. Şimdi bundan sonra, “Darwin şöyle dedi, ayrı düşünelim. Lamarck böyle dedi, ayrı düşünelim. Neodarwinistler şöyle dedi, ayrı düşünelim.” demek, gelecek nesiller içinde şüphe ve tereddütler meydana getirir.

Felsefe ve Felsefî Nazariyeler 2

Bu felsefî yaklaşımlar karşısında tereddüde düşmek, kendi meselelerimizden şüphe etmek çok büyük bir hatadır. Bugün bu meseleye sağlamca sarılıp bir kısım kimselerin yaptığı hataları irtikâp etmeme mecburiyetindeyiz. Unutmayalım ki bu mesele sadece bir nazariyedir.

Asıl meseleye gelince, felsefenin, bu kabîl nazarî olup ispat edilmeyen meselelerinin Müslümanlıkla telif etmeye çalışmanın hiçbir faydası yoktur. Çünkü Müslümanlık, umum emirleri itibariyle arşı ferşe bağlayan, mele-i âlâdan nazil olan, dünü gördüğü gibi bugünü de gören, bugünü gördüğü gibi yarını da gören ve bilen muhit bir ilmin sahibi Hazreti Allah’ın kadîm kelâmından gelmektedir. İslâmiyet, Allah’tan geldiği için onda bugün kabul edilip de yarın eleştirilerek reddedilecek hiçbir husus yoktur. Allah’tan geldiği şekilde ter ü taze kıyamete kadar devam edecektir. Felsefe karşısında tutumunu iyi ayarlayamayan bazı kimselerin, kendilerine göre tevil ve tefsirler getirmek suretiyle yaptıkları bir kısım yanlışlıklar da İslâm’ın ruhuna uymayacak ve getirdikleri bu şeyler cerh edilecek, bozulacak ve rafa kaldırılacaktır. Ancak İslâm’ın ve Kur’an’ın ruhuna gelince o, nazarî felsefeden daima uzak ve muallâ kalacaktır.

Şimdi “hikmet”e, eşya ve hâdiselerin hikmetle cereyan etmesi meselesine gelelim. Bu durum, Cenâb-ı Hakk’ın “Hakîm” ismine bağlıdır. Allah, baş döndürücü şeyler yapar ve bu baş döndürücü müthiş kudretin iş yapmasının yanında, yaptığı her şeyde bir hikmet vardır. Fakat Allah bu hikmete tâbi olarak icraatta bulunmaz. Belki hikmet, Hakîm olan Hazreti Allah’ın yaptığı şeylere bağlı olarak gelir. Bir hak dostu;

“Her işte hikmeti vardır,
Abes fiil işlemez Allah…”

der.

Şunu da ifade edelim ki, hikmetli yaratmak Allah (celle celâluhu) için bir mecburiyet değildir.

Allah’ın yarattığı her şeyde, Hakîm isminin muktezası olarak bir kısım hikmetler müşâhede edilir. Biz bu hikmetleri araştırmak, iman ve iz’an adına değerlendirmekle mükellefiz. Burnun, yüzün ortasında, iki gözün arasında, alnın altında olmasını; gözlerin, iki çukurcuk içinde bulunmasını; iç kulak, dış kulak ve orta kulağın yapısını ve östaki borusunu araştırır, bunlardan damla damla hikmetler çıkarmaya çalışırız. Ve önümüze dökülen her hikmet pırlantası bizde imanımız adına yeni bir irfan ufkunun açılmasına vesile olur. Biz, işte bu mânâdaki bir felsefenin yanındayız. Nitekim bu mânâda bir felsefe de İslâm’a ve Kur’an’a muvafıktır. Fakat Kur’an’ın nasslarına ve İslâm’ın esaslarına zıt olan, bugün ağırlığını hissettirse de yarın değişecek olan felsefe ile Kur’anî hakikatler arasında yer-gök arası kadar mesafe vardır.

Sorunun ikinci şıkkında Farabî ile İbn Sina hakkındaki düşüncelerim soruluyor. Bunlar birbirinden biraz farklıdır. Her ikisi de çok güçlü insanlardır. Ancak pozitivist çevrelerde İbn Sina biraz daha fazla ağırlığını hissettirmiş ve hususiyle Endülüs’te yedi-sekiz asır kadar kitapları tedris edilmiş, yerine göre ağırlığı olan, din, tıp, hikmet, mantık ve felsefeye kadar pek çok sahada eserler vermiş ansiklopedik bir insandır. Bu iki dâhi, cevval ve müthiş bir zekâya, bediî düşünceye sahip kimselerdir. Ama bunlar, nübüvvetin nuru altında hüküm ve beyanlarda bulunmanın yanında yer yer aklın düsturlarına tâbi olup nübüvvetin yol göstericiliğini terk ettikleri için hata ve kabahatler irtikâp etmişlerdir. Bu mevzuda Farabî, İbn Sina’dan çok daha ileriye gitmiştir.

Farabî’nin, nübüvvet mânâsını –bir bakıma– inkâr etmesi, feylesofu nebiden üstün tutması yönleriyle dalâlete girmiş olmasından endişe edilir. Ben, onun bu konudaki düşüncelerini özetleyeyim, siz de dinî düsturlarla, onun hakkında verilecek hükmün muvazenesini yapın. Mesela Farabî feylesofu, peygamberden daha büyük görür. Çünkü peygambere gelen malumat doğrudan doğruya Allah tarafından emeksiz gelir. Feylesof ise kafasını zorlar ve bu mevzuda beyin sancısı çeker. Müktesebatı kendi gayretine bağlıdır. Binaenaleyh feylosof peygamberden daha büyüktür, der.

İkincisi, peygamber belli sahalarda bir şeyler söylemiştir ve onun söylediği şeylerin pek çoğunu izah etme imkânı yoktur. Feylosof ise, içinde yaşadığı eşyadan çıkardığı mânâları kendi devrine intikal ettirmiştir. Devrine göre olsa bile feylesofun söyledikleriyle eşya arasında bir münasebet bulmak mümkün olabilmiştir. Peygamber, bilinmeyen gaybî şeylerden bahsetmiştir ve bunların ispat edilmesi lâzımdır. Feylesof ise önüne bakmış, gözünün önünde olan şeyleri dile getirmiş, daha ziyade ispatı mümkün olan şeyleri ders vermiştir, der.

Bütün bu düşünceler, vahiy ve nübüvvetin dibine yerleştirilmiş birer dinamittir ki, ben çok ihtiyatlı ve tedbirli davranarak “küfür değildir” desem de buna “küfürdür” diyenler çıkacaktır. Hele nebinin, feylesofun altında mütalâa edilmesi meselesi affedilir bir husus değildir. Nebi çok gayretlidir, eşya ve hâdiseleri tetkik edendir. Kur’an’ın âyât-ı beyyinatı dinlendiği zaman Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün peygamberlerle beraber eşya ve hâdiseleri tetkik ettiğini görürüz. Ne var ki nebi daima Allah’ın (celle celâluhu) göstereceği ışık altında araştırmalarını yapar ve çıkardığı hükümlerde yanılmaz. Cenâb-ı Hakk’ın ona ilham ve ihsan ettiği vahiy rehberliği altında vazifesini yaptığı için hata etmez. Feylesof ise her zaman yanılabilir. Eşya ve hâdiselere ait hüküm vermeye gelince nebi, geleceğe ait birçok şey söylemiştir ki daha sonra ilim bunları araştırıp bulmuştur. Yine nebi, topluma ait bir kısım şeyler söylemiştir ki bunlar da zamanı gelince zuhur emiştir. Feylesofun aklının köşesinden bile geçmeyecek olan bir kısım meseleleri nebi haber vermiş, bunlar zamanla bir bir tahakkuk etmiştir. Nitekim Devr-i Risalet-penahide, bir ekran başında bütün bu meseleleri seyrediyor gibi gören ve söyleyen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kıyamete kadar meydana gelecek önemli hâdiseler hakkındaki beyanları aynen tahakkuk etmiştir.

Binaenaleyh Farabî’nin, nübüvvet mânâsına karşı ifratkâr bir saldırı ve tecavüzü vardır. Onun için Bediüzzaman hazretlerinin beyanı içinde meseleyi ele alacak olursak o, İmam Gazzâlî’den daha ihtiyatlı davranarak bu kişilere sıradan bir mü’min mertebesini vermiştir.[1] Bu konuda bize de ihtiyatlı olmak düşer, “Lâ ilâhe illallah” diyen insanları gayyaya hapsedemeyiz.


[1]  Bkz. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler 30. Söz, 1. Maksad.

Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu