Yazarlar

En zor sınav sorusu: Para | Veysel Ayhan

Karnenizde on ders vardır. Bir dersteki kırıktan dolayı tüm derslerden kalmazsınız.

Hata ve kusurları gözlük camınıza yapıştırırsanız diğer her şeyi karanlık görürsünüz.

Âdil eleştiri bunu önler, menfilikleri sıralayıp sakındırmaya çalışmanın yanında müspet yanları öne çıkarır.

HİZMET’İN PARA İLE İMTİHANI

Ben şahsen para ile imtihan olmadım. Elime büyük paralar geçmedi. O sebeple de yarın elime geçerse ne olur bilemem. Ama eline para geçenleri gördüm.

Hizmet’le alakalı özel kurumlar

En zor sınav sorusu: Para | Veysel Ayhan 2

Binlerce üst düzey idari yönetici (il-ilçe), okul-dershane idarecisi, müdür, genel müdür…

Bu insanların elinden fevkalade büyük paralar geçmiştir. Ama emin olun bu on binlerce insanın binde biri bile eline değen parayı şahsi bir işi için kullanmamıştır.

Ne duydum ne de gördüm. Ne de “havuz” iddia edebildi.

Devlet tüm birimleriyle bu insanların hesaplarını inceledi. Özellikle çatı davasında adı geçen 73 kişi. Bu insanların içinde evi olan vardır. Fakat birinin bile banka hesaplarında kendi maaşının üstünde bir para bulunamadı. MASAK ellerinde. Bir dekont ortaya koyamadılar. Evler, lüks arabalar, yatlar, tatil harcamaları, şahsi hesaba geçirmeler… Hiçbiri iddia edilemedi. Onlarca yılı didik didik araştırdılar. Onlarca yılın banka hesap arşivlerini incelediler. Bulabildikleri tek örnek dev bir kurumun muhasebesine sızmış bir kumarbazın yolsuzluğu oldu. Başka tek bir şey çıkmadı.

Özel sektördeki Hizmet kadroları açısından bu total sonuç, hakkında destan yazılabilecek akıl almaz bir başarıdır.

Şöyle kıyaslayın: Hizmet Hareketi mensuplarından on binde birinin bile bulaşmadığı bir pislikten bahsediyorum. Ki vaktiyle iyi şeyler yapan ve hep öyle olacağı sanılan kitlenin on binde on bini bugün o pisliğin içinde debeleniyor.

İsraf olmuştur. Konforun dozu kaçmıştır. Maliyeden anlamadığı için para batıran çıkmıştır. Oraya sarf edilmesi gereken buraya sarf edilmiştir. Bu hatalar konuşulabilir. Ama işin içinde olanlar bilir. Bu örnekler yirmide biri geçmez. Çevrenizi yoklayın. Daha fazlasını diyen varsa özür diler, sözümü geri alırım.

Himmet etmek kolay değildir. Kan-ter içinde kazanılan bir para gelişigüzel saçılıp savrulmaz. Hizmet Hareketi’nin mâli kaynağı büyük ölçüde orta ve alt gelir sınıfıdır. Bu insanlar kan-ter içinde kazandıklarını himmet ederken harcandığı yeri görmeden vermeleri mümkün mü? Kimse aklını peynir ekmek ile yememiş. Bilen bilir. Eğer harcama yeri yurt dışı ise, verenler gidip kontrol ederdi. Harcama hataları her zaman olur. Bunun çözümü usul ve sistem bozukluklarını elden geçirmek.

Yurtdışında açılan okullar, ki bunların her biri devlet gücüyle bile başarılamamış hizmetlerdir. Binleri aşan okuldan hangisinin temelini kurcalasanız verilen emek karşısında saygıyla eğilirsiniz. Her biri, bir başka ‘takım kahramanlığı’ öyküsüdür. Hangi öğretmenin biyografisine baksanız karşınıza bir destan kahramanı çıkar.

Kimse Yok mu, Time to Help… Kimliğini sorgulamadan milyonlarca mağdura ulaşan sağlık hizmetleri…

Marjinal yanlış ve kusurları bayraklaştırıp bunları görmezden gelmek kadir-nâşinaslık olur.

Kamu Kurumları

Üst düzey mülki amirler, yargıçlar, askerî erkân, emniyet müdürleri, akademisyenler, dekanlar… Bizzat tanıdıklarım oldu. En üst düzey çalışan yakınlarım vardı.

Hani Hz. Ömer’in hasret çektiği bir yönetici örneği vardır: “Ebu Ubeyde bin Cerrah”.

Hz. Ömer, valilerinden biri olan Ebu Ubeyde’nin veba salgınından vefat ettiğini öğrendiğinde dünyası yıkılmış şöyle demişti:

“Dünyada en çok ne isterdim bilir misiniz? Bir oda dolusu Ebu Ubeyde isterdim. Bütün dünyayı idare etmek için.”

Gördüklerime dayanarak ve Allah’a hesabını vereceğimi düşünerek vicdan rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: Kamuda gördüğüm bildiğim bu insanların yüzde doksan beşi, Hz. Ömer’in görse iftihar edeceği bu görkemlilikteydi. Her biri birer küçük Ebu Ubeyde’ydi. Emin insanlardı.

Mülki idareciler gece gündüz sokakta halkın dertleri peşinde hizmet ediyordu. Yargıcı kırk kere düşünmeden bir insanı mahkûm etmez, aileleri ayırmazdı. Hepsi kılı kırk yarardı.

Emniyeti tekeffül edenler sabahlara kadar nöbetteydi.

Yukarıdaki saydığım makamlarda olup da yolsuzluğa kenarından bile bulaşmış yüzde bir insan bile yoktur. Hepsinin sicili pırıl pırıldı. Ki bunu onların en azılı düşmanları bile itiraf ediyor.

ÜÇÜNCÜ POŞET

O yıllarda üst düzey bir yargıçla konuşurken yolsuzluğu şöyle tarif etmişti: “Yolsuzluk, markette iki poşete sığacak şeyler için üçüncü poşeti kullandığında başlar.”

Hassasiyetleri buydu. Peki ne oldu bu insan?

Malum hırsız çetesi tarafında hapse atıldı. Sonra kanser oldu. Allah emsaliyle beraber hepsine sıhhat ve afiyet versin.

Kamuya ait aracı özel işinde kullanmak zorunda kalan, çıkarır yakıt parasını verirdi. Çocuğunun ödevini, devletin yazıcısından çıktı alan, kâğıt ve mürekkebin parasını bir şekilde iade ederdi.

TRT’de üst düzey yönetici olup 3,600 TL maaş alan arkadaşım vardı. Yüz milyonlarca liralık bütçeyi idare ediyordu. 1 yılda kurumuna sınıf atlattı, ödüller aldırdı. TRT’yi israftan kurtardığı gibi yüz milyonlarca lira kâr ettirdi.

O da şu an hırsız çetesinin esiri olarak zindanda.

Bir gece yarısı telefonum çalmıştı. Türkî Cumhuriyet’lerden gelmiş kız öğrencilerin kaldığı bir eve hırsız girmiş. Kızlar da korkudan kendilerini banyoya kilitlemiş. Güçlükle mesaj atmışlar. “Gelin bizi kurtarın.” diye. O saatte üst düzey polis müdürlerinden tanıdıkları olduğunu bildiğim üzerimde emeği olan bir ağabeyimi aradım. Söylediği cümle o saat için beni üzmüştü. Çünkü ben ondan hemen o tanıdıklarından birini aramasını bekliyordum. Ama o bunu yapmadı ve bana muhteşem bir ders verdi. “Biz onlara sohbet ederiz, işlerine karışmayız. Söyle 155’i arasınlar.” Her mevkide olması gereken buydu. Gerçekten de o tarihlerde polisler hırsızları yakalıyordu ve gelip 10 dakikada yakalamışlardı. Çünkü hırsızların, polisleri yakaladığı dönem henüz gelmemişti.

Peki herkes benim o “usule riayet eden” ağabeyim gibi miydi?

Emin olun yüzde 95 böyleydi. İtiraz edenler çıkabilir. Ama en öfkeliler bile bir elin parmaklarını geçecek kadar örnek sayamaz. Tabiatımız bu. Kur’an defalarca vurguluyor. “Gerçekten insan çok nankördür!” (Hac: 66, İsra: 67, Zuhruf: 15) Yüzde beş olumsuzluk yüzde 95’e karşı gözümüzü kör edebiliyor!

Tek bir mülki âmirin, tek bir savcının hesabında rüşvet veya hayatın olağan akışına aykırı bir rakam çıksaydı, havuz medyası çarşaf çarşaf yayınlardı. Binlerce isim içinde tek bir şüpheli olayda — o da henüz netleşmedi — bir savcının turistik seyahatleri ve evleri oldu. Başka tek bir isnat yok.

TARİH ÂDALETLE YAZILDIĞINDA

17-25’te onlarca yargıç ve polis müdürü yer aldı. Bunların her biri istese çok rahat üç-beş “ayakkabı kutusu” doları alır ve skandalları örtbas ederdi. Ama hiçbiri buna tenezzül etmedi.

O kahraman polis müdürleri şimdi eş ve çocuklarıyla birlikte hırsızların esiri olarak zindanda.

Tüm bunların yanında destanı yazılması gereken bir başka konu iffetini korumaktır. Tüm tuzak teşebbüslerine ve imkânlara rağmen 50 yıllık Hizmet Hareketi tarihinde bu konuda bir zaaf örneğini ben şahsen duymadım ve görmedim. Bu da eşsiz bir başarıdır.

Şöyle bir iddiada bulunabilirim:

100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’ne, 700 yıllık Osmanlı tarihi dahil edelim.

Emevi, Abbasi ve Selçuklu dönemlerini de ekleyelim. Bu kadroların kemmi ve keyfi olarak eşini-emsalini bulmak mümkün değildir. Emin olun abartmıyorum. Tarih bir gün adaletle yazıldığında bu kahramanları bölüm bölüm, isim isim anacaktır.

SUBJEKTİF BİR BAKIŞ DENEMESİ

Peki o zaman her şey çok güzeldi de Allah verdiği hizmet etme imkanını niçin geri aldı?

Şahsi kanaatime göre kaderi açıdan iki sebep var:

Birincisi:

“Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” önemli bir hadistir. Muhteşem bir realite!

Bu söz gerçekleşti. Demek ki halkın bu idarecilere liyakati yokmuş.

Yoğurdun kirliliği kaymağın temizliğini kaldıramadı. Ekser halkın layık olduğu kadrolar; uyuşturucu satan jandarma komutanı, rüşvet alan yargıç veya kumarbaz hâkim imiş. Tencere gerçek kapağını buldu. Çoğunluk şimdi layık olduğu şekilde idare olunuyor.

“El-hükmü li’l-ekser.” (Hüküm çoğunluğa göredir.)

Kader, bu efsânevî kadroların cansiperâne gayretlerinin bu coğrafyada heder olduğuna hükmetmiş olmalı ki onları ya velayet için “seyri sulûk kampları”na aldı veya dünyaya tevzi etti.

Bu durum, çıkılan ülkeyi ‘Hizmet yurdu’ olmaktan çıkarmaz, bilakis kalanlar açısından ‘Mekkî bir hüviyete’ yükseltir.

İkincisi:

Son yazılarda anlattım. Güç ve iktidar çürütücüdür. Siyaset “kara delik” gibidir. Çekim gücünden, değil nesneler, ışık (nur) bile teğet geçip kurtulamaz. Halka yönelik mevkilerde değil ama iktidara veya siyasete temas eden noktalarda çürüme kaçınılmazdır. Kader bu noktada sert bir şekilde kırmızı çizgisini çekti, ötesine izin vermedi.

O sebeple 15 Temmuz, sebep değil sonuçtur. Sebepleri de birer sebeptir. Madalyonun ön yüzüne şu ayetler işaret ediyor:

“Çıkarın şunları kentinizden/yurdunuzdan. Bunlar temizlik ve dürüstlükte aşırı derecede titizlik gösteren insanlar.” (A’raf: 82; Neml: 56)

 

Kaynak: Veysel Ayhan | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu