Aktüel

Efendimiz’in kızı Hz. Zeyneb’in ızdırap dolu hicret yolculuğu

Habîb-i Ekrem’in damadı olmasına rağmen Ebu’l-Âs da Mekkelililerin genel havasına kapılmış, yapılan baskılardan kendini sıyırıp alamamış ve Ebû Cehil’in başını çektiği ordu ile Bedir’e savaşmaya gelmişti. Gerçi haklı olduğu bir taraf da yok değildi; zira o günkü Mekkeliler, bilhassa Hazreti Abbâs ve Ebu’l-Âs gibi Allah Resûlü’ne akraba olanlar üzerinde daha çok baskı kurmuş, Bedir gibi bir zemine gelip gelmemelerini turnusol kâğıdı gibi görmüşlerdi; zira durdukları yer itibariyle itidali temsil eden bu insanlardan kuşku duyuyor ve Mekke’deki haberlerin bunlar tarafından sızdırıldığından şüpheleniyorlardı. Üzerinde öyle bir baskı vardı ki gelip müslüman olsa, “Hanımının sözünü dinledi!” diyecek kendilerince onuruyla oynayacaklardı. Ebû Cehil’i dinleyip savaşa gelse, hanımının babası, çocuklarının dedesi, kayınpederi ve her şeyden önce Muhammedü’l-Emîn’e karşı kılıç sallayacaktı!

O gün Mekke’de öyle bir hava estirilmişti ki bundan böyle İslâm’ın yarını olmayacaktı; onu temsil eden Muhammedü’l-Emîn de O’nun etrafında hâlelenen ashâbı da Bedir’de öldürülecek, cansız bedenlerinin üzerinde âlem yapılıp keyifler çatılacak ve zafer nârâlarıyla Mekke’ye geri dönülecekti!

Hiç de beklendiği gibi olmadı. Bedir, başta Ebû Cehil olmak üzere “Sanâdîd-i Kureyş”e1 mezar oluvermişti! Öldürmeyi çantada keklik görenler, daha ilk hamlede yere serilmiş, başladığı gibi biten bir savaşın sonunda Mekke ordusu, çil yavrusu gibi dağılıvermişti. Kaçan kaçmış ve arkada 70 ölü ile 70 esir bırakmışlardı. Ebu’l-Âs da bu esirler arasındaydı.

Gerçi hiç kimseye esir muamelesi yapılmamış, yenilenden yedirilmiş ve giyilen ne ise onlarla o da paylaşılmıştı. Yok etmek için geldikleri baş düşmanlarından (!) hiç beklemedikleri bir insanlık görüyorlardı. Her şeyden önce “adam” yerine konulmuşlardı. Bir anda sınıf atlamış ve insan olduklarını hissedecekleri bir rüyaya dalmış gibiydiler. Ne itişip kakışma, ne sataşma ve ne de hor hakir görmeye şahit oluyorlardı!

Üç gün Bedir’de bekledikten sonra nihayet Medîne’ye geldiler. Bu süre içinde o kadar şey öğrenmişlerdi ki! Düne kadar öfke ile göremedikleri nice hakikati idrak etme fırsatı bulmuş, hisleriyle köpürüp duranlar akıllarıyla düşünmeye başlamışlardı. Hiçbir yerde görmedikleri bu insanlık, onlardan bir kısmının müslüman olmasını netice vermiş,2 geride kalanların da dünyasında bir hayli değişiklik olmuştu.3

Şimdi önlerinde yeni bir alan açılmış, okuma yazma bilenler 10 kişiye okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakılırken bilmeyenler de bedellerini ödemek suretiyle hürriyetlerine kavuşmaya başlamıştı. Bunu duyan Mekkeliler, yakınlarını esaretten kurtarabilmek için yollara düşmüş, ellerine geçirdikleri kıymetleri yanlarına alıp Medîne’nin yolunu tutmuşlardı.
Esirini kurtarabilmek için harekete geçenlerden birisi de şüphesiz Zeyneb Validemiz idi. Onun açısından bakıldığında o gün Ebu’l-Âs, böyle bir tercihte bulunmuş ve esir düşmüş olsa da neticede kocasıydı. Üstelik o güne kadar hep vefalı davranmıştı. Böylesine güzel bir karaktere yakışan, onun da bir an önce müslüman olmasıydı ve şimdi o, elinden tutulması gereken bir halde bulunuyordu. Muhtemelen bu durumda ona yapılacak bir iyilik, gönlünü yumuşatacak ve müslüman olmasına vesile olacak, böylelikle bundan sonraki hayatları bambaşka bir seyir alacaktı. Onun için Hazreti Zeyneb (radıyallahu anhâ), bir hamle daha yapmış, Bedir sonrasında yakınlarını hürriyete kavuşturabilmek için esaret bedellerini gönderen Mekkeliler gibi o da kocası Ebu’l-Âs’ın esaret bedeli olarak, kayınbiraderi Ömer İbn-i Rebî’ ile içi dolu bir keseyi Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) göndermişti. İşte Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) elinde tutup dikkatlice baktığı bu gerdanlık, onun gönderdiği bu kesenin içinden çıkmıştı.

Efendimiz’in kızı Hz. Zeyneb’in ızdırap dolu hicret yolculuğu 2

Duyguları harekete geçiren de zaten bu idi. Belli ki bundan 5 yıl önce, mihnet üstüne mihnet yudumlanan sıkıntılı bir 3 yılın sonunda Hacûn’a emânet ettiği vefalı eşi Hazreti Hadîce’nin vefa ve çile dolu hayatı geçmişti mübarek gözleri önünden. Zaman durmuş, mekan da ayrı bir vüs’at kesbetmiş gibiydi! Belli ki düne ait hatıralar canlanmıştı kare kare önünde ve bu gerdanlığın şahsında, 16 yıl önce gerçekleşen velîmede4 kız annesi olarak Hazreti Hadîce’nin huzur dolu tebessümü belirmişti yâdında. Zaman, ne kadar hızlı akıp gidiyordu! Fizikî anlamda 25 yıllık hayat arkadaşından ayrılalı 5 yıl olmuştu. Aynı zamanda bu gerdanlık, iki yıldır hasretini çektiği kızı Zeyneb ve torunları Ali ile Ümâme’nin özlem dolu karelerini de resmediyordu.

Mübarek eliyle sımsıkı sardığı gerdanlığa uzun uzadıya bakan Habîb-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), daha sonra buğulu gözleriyle etrafındakilere nazar etti ve mübarek elindeki gerdanlığı onlara uzatarak:

– İsterseniz Zeyneb’in esirini serbest bırakın ve bunu da ona geri gönderin, buyurdu.
Hâlden anlayan insanlardı ve zaten anlamışlardı! Evet, her şeyin bir zâtî kıymeti vardı ama esas itibariyle eşyayı kıymetli kılan, üzerinde taşıdığı hatıralardı. Arzularını hayata geçirmede birbirleriyle yarışan ve bir dediğini iki etmeyen ashâb:

– Elbette yâ Resûlallah! Baş-göz üstüne, dediler ve Ebu’l-Âs’ı, Hazreti Zeyneb’in gönderdiği ne varsa hepsini kendisine teslim ederek ve hiçbir karşılık talep etmeksizin serbest bıraktılar.

Yaptığı yanlışlığa rağmen kendisine sahip çıkan hanımı Zeyneb ve bedel bile talep etmeden kendisini serbest bırakan Resûlullah’a karşı mahcubiyet içindeydi Ebu’l-Âs. Bu mahcubiyetle huzur-u Nebevîye geldi. İçindeki burukluk yüzüne aksetmiş, yaptığına bin pişman olmuştu. Onu daha fazla mahcup edip ezmek istemeyen Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şefkat dolu bakışlarıyla yanına çağırdı Ebu’l-Âs’ı. Muhtemelen kendi iradesiyle bir gün çıkıp geleceğini biliyor ve onun için konumunu baskı aracı olarak kullanmıyordu. Kulağını mübarek dudaklarına yaklaştırdı ve fısıldarcasına ondan bir talepte bulundu; Mekke’ye geri döner dönmez hazırlıklara başlayacak ve yaklaşık bir ay sonra kızı Zeyneb ile torunlarını Medîne’ye gönderecekti! Zira hicret sonrasında gelen bir Kur’ân âyeti, müslüman bir kadının müşrik bir erkeğin nihâhı altında kalmasını yasaklamıştı; ilgili âyet:

– İman etmedikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyin; mü’min bir câriye, hoşunuza giden hür bir müşrik kadından daha hayırlıdır! Yine iman etmedikleri müddetçe mü’min kadınları da müşriklerle evlendirmeyin; mü’min bir köle hoşunuza giden hür bir müşrikten daha hayırlıdır! Müşrikler sizi Cehennem’e dâvet ederler. Allah ise sizi kendi izniyle, Cennet’e ve mağfirete dâvet eder ve üzerinde düşünüp gerekli dersi alsınlar diye âyetlerini insanlara açıklar, diyordu.5 Buna göre şahsiyet ve karakter itibariyle takdir edilecek birisi olsa da damad-ı Nebî Ebu’l-Âs, o gün müslüman olmadığına göre artık Hazreti Zeyneb onun nikâhı altında kalamazdı.

Resûlullah’ı dinleyen Ebu’l-Âs’ın, başından kaynar sular dökülmüş gibiydi; esaretten kurtulmuştu kurtulmasına ama şimdi, bunca yıldır koruyup kolladığı, canı gibi azîz tuttuğu çocuklarının annesi biricik Zeyneb’inden oluyordu! Daha dün, “Hanımını boşa!” diyen Mekkelilere isyan eden Ebu’l-Âs’ın, bugün Resûlullah’a itiraz edecek mecali bile yoktu. Dizlerinin bağı çözülmüştü ve âdeta şefkat dilenircesine mübarek yüzlerine baktı; hüküm âli ve karar da kesindi! Tek tesellisi, Mekkeliler gibi kendisine “Hanımını boşa!” denilmemiş olmasıydı; bu duruş ona, bugünden itibaren süresini bilemediği, ancak kavuşmaya da kapının aralık bırakıldığı bir ayrılığın başladığını söylüyordu.

Tedbir olarak Resûlullah’ın ondan bir talebi daha vardı; hâdise sonuçlanıncaya kadar bu işi kimse bilmemeliydi!6

Etraftan gelişmeleri seyredenler, dikkatlice söylenilenleri dinleyen Ebu’l-Âs’ın, bir taraftan hüzne bürünen bedeninin çöktüğüne şahit oluyor, diğer yandan da denilenleri yine de yapacağını ifade edercesine başını salladığını görüyorlardı.

Şimdi vakit, ayrılık vaktiydi; medeniyetten, Medîne’den, yârdan, yârândan, evlâd ü iyâl ve candan, hatta daha dünyaya gelmemiş bebeğinden7 ayrılık! Elinde sımkıkı tuttuğu kese ve içinde taşıdığı kayınvalide emâneti gerdanlıkla birlikte Mekke istikametinde yol alan Ebu’l-Âs’ın yüreğinde, tarifi imkânsız bir yangın tutuşmuştu; alıp veriyor ama bir türlü işin içinden çıkamıyordu. Canı gibi sevip azîz tuttuğu hanımını, bir parçası olarak algılayıp bağrına bastığı çocuklarını düşünüyor, doğacak çocuğu için kurduğu hayallere dalıp gidiyor ve bunların hepsinden ayrı kalacağını tahayyül ettikçe çıldıracak gibi oluyordu!

Yaklaşık bir hafta sonra ulaştı Mekke’ye. Her zaman olduğu gibi büyük bir sevinçle karşılandı kapılarda. En tatlı zamanlarını yaşayan oğlu Ali ile kızı Ümâme boynuna sarıldı defalarca. Savaştan sağ-salim çıkmış, hiç bedel ödemeden esaretten kurtulmuştu! Bütün bunlar onun için sevinmeyi gerektiren unsurlardı ama Ebu’l-Âs’ta, daha önce hiç olmayan bir durgunluk vardı.

Anlayan anladı ve sordu Hazreti Zeyneb:

– Neyin var? Niye bu kadar mahzunsun?

Sanki hiç duymamış gibiydi! Gözlerini bir noktaya odaklamış, öylece bekliyordu. Aynı soruyu birkaç kez tekrarlayıp ısrar edince, nemli gözlerle hanımı Zeyneb’e baktı ve derin bir iç çekişten sonra:

– Yolun sonuna geldik ey teyze kızı! Vakit artık ayrılık vakti, diyebildi.

Evin içi buz kesivermişti; göz göze gelmiş, ikisi de ağlıyordu. Sebebini anlamak isteyen hanımına izah etmek istese de duygularına mağlup olmuş, iki kelimeyi yan yana getiremez olmuştu. Ondan bir tavzih gelmeyince Hazreti Zeyneb devreye girdi:

– Demek sonunda sen de Kureyş’in tuzağına düştün ve beni boşama konusunda onların dediğini yapmak zorunda kaldın!

İrkildi! Zira kimseye eyvallah edecek bir karakteri yoktu. Dünya bir tarafta dursa ona bunu yaptıramazdı, zaten yaptıramamıştı da! Ancak durum çok farklıydı; ferman, “Hayır!” diyemeyeceği bir “Emîn”den gelmişti! Onun için hemen sesini yükseltti:

– Hayır! Vallahi de bu konuda ben, ne Utbe ne de Uteybe gibi Kureyş’e itaat etmiş değilim; ne onlara söz verdim ne de birisiyle anlaştım!

Demek ortada daha ciddi bir durum söz konusuydu. Göz göze geldiği kocasına üst üste sormaya başladı:

– O zaman bu ayrılık ve firakın sebebi ne? Niye yolun sonuna geldik!

– Bunun için söz verdim ve verdiğim sözü yerine getirme konusunda da vefalı davranmak zorundayım!

– Ne sözü? Kime, neyi vadettin?

– Senin Kerîm babana! Seni geri göndermemi şart koştu ve bana, ‘İslâm’ın aramızı ayırdığını’ söyledi. O’nun dinine göre artık senin, benimle kalman doğru değilmiş!

– İyi ya, sen de müslüman olursun ve yine beraber yaşar, Medîne’ye birlikte gider ve orada ikamet ederiz!

– Senin için bu kolay! Fakat benim için bu, imkânsız! Sonra Kureyş, ‘seni yanımda tutabilmem için müslüman olduğumu veya yeniden esaretle karşı karşıya gelmekten korktuğum için böyle bir tercihte bulunduğumu’ konuşurlar. Böyle bir hezimeti sen kabul edip razı olur musun? Durum farklı olsaydı belki dediğini yapardım; ancak bu durumda bana, sabırdan başka çare kalmıyor! Haydi yol için hazırlanmaya başla!

Her şeyin beklenmedik bir zamanda bütünüyle değiştiği bir anı yaşıyorlardı! Anlaşılır gibi değildi; karakter itibariyle İslâm’a çok yakın olmasına ragmen evin reisi Ebu’l-Âs, toplumun baskısından bir türlü kendini kurtaramıyor ve hanımı ile çocuklarından ayrı kalma pahasına katlanılmaz bir karara imza atıyordu! Hazreti Zeyneb’in alttan almaları, ikna için gösterdiği gayret ve döktüğü diller işe yaramadı.

Elbette Hazreti Zeyneb için sevip saydığı kocasından ayrılmak, 25 yıllık hatıralarını Mekke’de bırakıp gitmek kolay değildi! Ancak diğer tarafta babasına, kardeşleri Ümmü Gülsüm ve Fâtıma’ya kavuşmak, her şeyden önce İslâm’ın üfül üfül yaşandığı medeniyeti soluklamak vardı! Hemen her gün gelen yeni bir âyetle şekillenen topluma o da şahitlik edecek, mâbed merkezli bir medeniyetin temellerinin atılış keyfiyetine o da muttali olacaktı!

Üstelik, Ebu’l-Âs müslüman olmadığına göre bu ayrılık, Allah’ın bir emriydi; O’nun beyanı üzerine söz söylenmez ve denilenler harfiyyen uygulanırdı.

Hüzün-sevinç arası bunları düşünürken Ebu’l-Âs yine devreye girdi:

– Baban, arkadaşlarından Zeyd İbn-i Hârise ve Ensâr’dan birisini, seni geri götürmeleri için gönderecek; Ye’cüc Vadisi’nde seni bekliyor olacaklar! Onları bekletmemek için biraz acele et!

– Peki, sen de benimle gelmeyecek misin?

– Hayır, teyze kızı! Ben gelmeyeceğim. Şartlar bunu gerektiriyor. Ben, babanın dediklerini aynen yapacağım! Sana, kardeşim Kinâne refakat edecek!

Bunları söyledikten sonra Ebu’l-Âs, evinden dışarı çıktı ve bir meçhule doğru yürümeye başladı. Belli ki ayrılık vaktine şahit olmak, yanık yüreğini bir kez daha dağlamak istemiyordu!8

Ne garip ki böylesine ciddi bir ayrılıkta çocukları Ali ile Ümâme’nin kimde kalacağı konusu hiç konuşulmamıştı; o günkü teamüller gereği babalarıyla Mekke’de mi kalacaklardı, yoksa anneleriyle birlikte onlar da Medîne’ye mi gideceklerdi? Hiç itarazsız ve tabii bir şekilde anneleriyle Medîne’ye gidiyor olmaları, Ebu’l-Âs’ın bu konuda daha önce ikna olduğunu ve çocuklarını da göndermeyi kabul ettiğini göstermektedir. Aksi halde o günün toplumunda erkek tarafın kabilesi böyle bir ayrılığa asla müsâade etmez, gerekirse kan döker ve yine bu çocukları Medîne’ye teslim etmezdi.9 O zaman niçin böyle bir tepki söz konusu olmadı?
Bundan birkaç yıl önce yaşanan şu hâdise, konuya açıklık getirecek mahiyettedir:

Çocuğu dünyaya geldikten bir müddet sonra baba Ebu’l-Âs, herkes gibi oğlu küçük Ali’yi süt anneye vermek istemiş ve bunun için Kâdıra kabilesinden bir aile ile anlaşmıştı. Ancak Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), söz konusu ailenin genel konumu ve putlarla haşir-neşir oluşunu nazara alarak bu tercihi uygun bulmadı. Zira küçük Ali’nin şuuraltı dünyası, olumsuzlukların kol gezdiği bir zeminde şekillenecekti! Hâlbuki onun annesi müslüman idi; üstelik put ve putçuluk düşüncesini temelinden yok etmek üzere gönderilen Allah Resûlü gibi birisinin torunuydu. Bunun yanında küçük Ali için hem daha güzel bir süt anne bulma hem de İslâm’ın hâkim olduğu daha aktif bir çevre temin etme imkânı da yok değildi.

İşte bütün bunları nazara alarak Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), konuyu damadı Ebu’l-Âs ile görüştü ve neticede küçük Ali’yi kendi uhdesine aldı. Üstelik damat Ebu’l-Âs, hayranlıkla baktığı ve emânetinden zerre kadar kuşku duymadığı kayınpederinin talebine hiç itiraz etmedi. Zira o güne kadar ne hanımının müslüman oluşundan bir kötülük görmüş ne de dünden bu yana müslüman olduğunu bildiği insanların herhangi bir olumsuzluğuna şahit olmuştu!10

Mekkelilerin Tepkisi

Beri tarafta aynı günlerde Zeyneb Validemiz ile karşılaşan Ebû Süfyân’ın hanımı Hind, usulca yanına sokulmuş ve:

– Ey Muhammed’in kızı! Babana kavuşmak için hazırlık yaptığının haberi bana ulaşmadı sanma, demişti. Ya gelişmeleri iyi okumak suretiyle hâdiseye muttali olmuştu veya böyle bir şeyin olma ihtimaline binaen Zeyneb Validemiz’in ağzını arıyordu. Kendi eliyle kendini ihbar etmek konumunda kalmamak için Hazreti Zeyneb:

– Yok öyle şey, deyip geçiştirmek istedi. Ancak Hind, ısrar ediyordu:

– Ey amcakızı!11 Böyle yapma, dedi. “Yolculuğun için sana lazım olan bir ihtiyacın varsa veya seni babana kavuşturacak herhangi bir para-pul lazım ise bunu karşılayacak olan her şey bende var; sakın benden çekinme! Netice itibariyle erkeklerin arasında yaşanan şey, kadınları ilgilendirmez!”

Donakaldı; anlaşılan duyulmuştu! Bu ne gariplik ki babasını can düşman, davasını da yok edilmesi gereken bir hedef olarak gören bir kadından geliyordu bu teklif! Hâlbuki daha iki hafta önce Bedir’de, bu kadının babası, amcası ve kardeşi öldürülmüştü! Kin ve nefretten ateş topuna dönen ve Bedir’den kaçan erkekleri korkaklıkla suçlayan Hind’in böyle bir teklifte bulunması oldukça garipti. Anlaşılan kin ve nefretin baskı altında tuttuğu vicdanlarında bir sızı vardı ve nâmertliğin pirim yaptığı toplum baskısının altında bir mertlik damarları duruyordu!12

Bu sızı ve mertliği o gün fark etse bile Hazreti Zeyneb (radıyallahu anhâ), söylediklerini yapacağına inandığı halde Hind’den çekinmiş ve maksadını gizleme lüzumu hissetmişti.13

Bedir’den bir ay kadar sonraydı; o gün anlaşıldığı üzere Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem), Ensâr’dan birisiyle14 Zeyd İbn-i Hârise’yi:

– Ye’cüc Vadisi’ne kadar gidin; orada Zeyneb ile buluşacaksınız, onu bana getirin, diyerek Mekke’ye gönderdi.

Hareket zamanı gelmişti. Ebu’l-Âs’ın verdiği vazifeyi yerine getirebilmek için kardeş Kinâne,15 yularından tuttuğu devesiyle birlikte gün ortası kapıda belirdi. Aynen konuşulduğu üzere Ebu’l-Âs,16 16 yıllık eşi ile oğlu Ali ve kızı Ümâme’yi Medîne’ye gönderiyordu!17

Çocuklarıyla birlikte Kinâne’nin yularını çektiği devenin hevdecine binen Hazreti Zeyneb yola çıkmış ve Zî Tuvâ’ya kadar gelmişti ki beklenmedik bir gelişme daha oldu; Hazreti Zeyneb’in Medîne’ye gidiş haberi Mekke’de yayılmış ve bunu hazmedemeyen bazı Mekkeliler peşlerine düşmüştü:

– Bize küfredercesine yapılan bu işi hazmedemez, göz göre göre Muhammed’in kızını teslim edemeyiz, diyorlardı.

Medîne yolcularına ilk yetişen Hebbâr İbn-i Esved18 ile Nâfi’ İbn-i Abdilkays idi. Bilhassa Bedir’in intikamını alacağını sanan Hebbar, gözü dönmüş bir câni gibi saldırıyor, mızrağıyla deveyi delik deşik ediyordu. Tabii olarak, yaşanan bu arbedede deve de yara almış ve yere yığılmıştı. Hevdec dağılmış, ortalık toz-dumana bürünmüştü. Bu arbedede büyük bir darbe alan Hazreti Zeyneb de devesinin hevdecinden düşmüş ve kaburga kemiği kırılmıştı.19
İş çığırından çıkmak üzereydi ki kardeş Kinâne aslan gibi kükredi; bedenini siper etmiş, Mekkelilere meydan okuyordu! Kendisine tevdi edilen emânete karşı yapılan bu saldırı karşısında her şeyi göze almıştı. Okunu yayına yerleştirmiş:

– Vallahi, kim bana yaklaşırsa ona bu oku saplarım, diyordu.

Tırsmışlardı tırsmasına ama yine de ne yapacakları belli olmazdı. Bir müddet geri çekilmiş ve beklemeye durmuşlardı ki bir grup insanla birlikte yanlarına Ebû Süfyân çıkageldi; genel görüntüsüne bakıldığında hâdiseye el koyacağı, meseleyi tatlıya bağlayacağı ve makul bir çözüm üreteceği anlaşılıyordu. Gelir gelmez Kinâne’ye dönerek:

– Behey adam, dedi. “Şu oku bir kenara koy da seninle konuşalım!”

Bunun üzerine Kinâne, ok ve yayını bir kenara koydu ve Ebû Süfyân’ın söyleyeceklerine dikkat kesildi:

– Tabii, başımıza gelenler senin başına gelmedi!” diye başladı sözlerine Ebû Süfyân. Sonra da Kinâne’ye bakarak şöyle devam etti:

– Yaşadığımız sıkıntı ve Muhammed’den dolayı başımıza gelen musibeti bile bile ve sanki hiçbir şey olmamış gibi şimdi sen tutmuş, insanların gözünün içine baka baka ve gündüzün ortasında bu kadını götürüyorsun! Sen, böyle alenî olarak O’nun kızını aramızdan alıp götürürsen insanlar bunu, yaşadığımız musibetten sonra ayrı bir zül olarak telakki eder ki bu bir acziyet ve zaaf demektir. Ömrüme yemin olsun ki bizim onu babasından ayırıp hapsetmeye ihtiyacımız da yok! Ancak şimdi sen bu kadını geri götür; ortalık biraz durulup sakinleşsin ve insanlar, bizim onu geri çevirdiğimizi konuşsunlar! Sonra, bir aralık gizlice alır ve babasına ulaştırmış olursun!

Bu makul yaklaşım karşısında Kinâne bir kenara çekildi ve o gün herkes, yeniden Mekke’nin yolunu tuttu.

Hazreti Zeyneb, oğlu Ali ve kızı Ümâme ile birlikte yeniden evine gelmişti ama bitip tükenme bilmeyen bir sancısı vardı. Nihayet çok geçmeden sebebi de anlaşıldı; devesinden düşüp de kaburgasının kırıldığı hengamede karnında taşıdığı bebeği zarar görmüştü ve şimdi düşük yapıyordu!20

İnsanlık sınırlarını zorlayan bir imtihandan geçiyorlardı. Savunmasız ve masum bir kadına yapılan bu kötülüğü duyan Hind bile o gün küplere binmiş:

– Yapayalnız ve korumasız bir kadın karşısında aslan kesilenler bu kahramanlıklarını, Bedir gününde de gösterselerdi ya! Savaş bittikten sonra aslanlık taslayıp şiddet gösterisinde bulunanlar, niye savaş meydanlarında aciz kadınlar gibi bir kenarda sinip pinekliyorlar, diyerek tepkisini dile getiriyordu.

Aradan birkaç gece daha geçmişti; yedeğindeki deve ile kardeş Kinâne yine çıkageldi. Ebû Süfyân’ın dediği gibi bu sefer gecenin karanlığını seçmişti. Ebu’l-Âs’ın emâneti Hazreti Zeyneb ve çocuklarını yeniden hevdece bindirerek yeniden yola koyuldu.

Planlandığı gibi Ye’cüc Vadisi’ne geldiklerinde, kendilerini bekleyen Hazreti Zeyd ve Ensâr arkadaşıyla karşılaştılar. Emâneti teslim ettiğine göre bundan böyle Kinâne’ye düşen geriye dönmek, Medîne yolcularına düşen ise zaman kaybetmeden medeniyete yürümekti!21
Bundan böyle Ebu’l-Âs, çocukları ve hanımından mahrum bir şekilde Mekke’de kalırken Hazreti Zeyneb (radıyallahu anhâ), çocuklarıyla birlikte babasına kavuşacak ve medeniyete dâyelik yapan Medîne’de ikamet edecekti.


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz/Efendimiz’in (sas) Aile Hayatı isimli kitabından alınmıştır.

Dipnot:

  1. Kureyş’in önde gelen liderleri, efendileri demektir.
  2. Esirlerle birlikte yaşanan yaklaşık 10 günlük zaman içinde toplamda 16 kişi müslüman olmuştur ki Mekke günlerine kıyaslandığında bu, iki yılda müslüman olan insan sayısı kadar demektir. Geniş bilgi için bkz. Haylamaz, Şefkat Güneşi 103-122
  3. O gün Bedir’den dönenlerin bir kısmı zaman içinde İslâm’ı seçse de geriye kalanların hepsi, yaklaşık 6 yıl sonra yaşanan Mekke Fethi’nde müslüman olmuştur.
  4. Velîme, düğün yemeği demektir.
  5. Bakara Sûresi 2/221
  6. Taberânî, Kebîr 22/426 (1050); İbn-i Hişâm, Sîre 1/385; Taberî, Târîh 3/44
  7. Bu sırada Zeyneb Validemiz, üçüncü çocuğuna hamile idi.
  8. Bu sırada Ebu’l-Âs’ın, ticaret için Mekke’den ayrıldığı ifade edilmektedir. Bkz. İbn-i Asâkir, Târîh 67/4
  9. Burada, hicret esnasında Ebû Seleme ailesinin başına gelenlerin hatırlanmasında fayda vardır; çocukları Seleme’ye kavimleri el koymuş ve aile fartlerinin her birinin bir tarafa dağılması pahasına onu kimseye teslim etmemişlerdi. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/279
  10. “Oğullarımdan birisi konusunda birisi bana ortak olup hak talep ederse şüphesiz ki bu hak, ondan ziyade bana aittir. Herhangi bir kâfir, bir konuda müslüman birisine ortak olup hak talep etmesi durumunda, buradaki hak da yine müslümana aittir!” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 9/215) şeklindeki Nebevî beyanın bu münasebetle îrâd edildiği ifade edilmektedir. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 4/118; İbn-i Hacer, İsâbe 2/1297
  11. Burada Hind’in, Kusayy İbn-i Kilâb’dan bu yana süregelen akrabalığını öne sürerek daha yakın durmaya çalıştığı görülmektedir. Teâmülde olduğu şekliyle o gün “amca kızı” derken Hind’in kastı da bu akrabalığı nazara vermektir. Yoksa Hind ile Hazreti Zeyneb, öz amca çocukları değildir.
  12. O gün Hind’in, “Bu, senin babanın işidir!” dediği, buna mukabil Hazreti Zeyneb’in, “Benim babamın işi, senin kocanın işinden daha hayırlıdır!” şeklinde cevap verdiği de ifade edilmektedir. Bkz. İbn-i Asâkir, Târîh 67/4
  13. Zira Hind’den o gün bunu duyan Zeyneb Validemiz, “Vallahi, iyi biliyorum ki o bunu diyorsa mutlaka yapacaktı. Ancak o gün ondan korktum ve maksadımı ondan gizledim!” demektedir. Bkz. Taberânî, Kebîr 22/426 (1050); İbn-i Hişâm, Sîre 1/386; Taberî, Târîh 3/45
  14. Bazı rivayetlerde Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), kızı Hazreti Zeyneb’i Medîne’ye getirmeleri için Hazreti Üsâme ile muhâcirlerden iki adamı gönderdiği ifade edilmektedir.
  15. Kinâne İbn-i Rebî’, Ebu’l-Âs’ın kardeşiydi ve Hazreti Zeyneb’in kayınbiraderi oluyordu. Taberânî, Kebîr 22/426 (1050); İbn-i Hişâm, Sîre 1/386; Taberî, Târîh 3/45. Onun Ebu’l-Âs’ın kardeşi Adiyy’in oğlu veya amcasının oğlu olduğu da ifade edilir. Ashâb-ı kirâmdandır. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbe 3/1702, 1703
  16. Bu ve benzeri birçok olay, Ebu’l-Âs ile Hazreti Zeyneb’in arasında müthiş bir sevgi bağının olduğunu göstermektedir ki muhtemelen bu ayrılığa tahammül edemeyeceği için o gün Ebu’l-Âs burada bulunmamaktadır.
  17. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “O ne konuştuysa yerine getirdi ve sözünde sadık çıktı, vadetti ve vadine de vefa gösterdi!” diyerek onu sena etmiştir. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbe 4/2289; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 6/182; İbn-i Asâkir, Târîh 67/8, 20
  18. Hebbâr İbn-i Esved, Mekke fethinde müslüman olmuştur. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 5/360
  19. Taberânî, Kebîr 22/426 (1050); İbn-i Hişâm, Sîre 1/386; Taberî, Târîh 3/45
  20. Taberânî, Kebîr 22/426 (1050); İbn-i Hişâm, Sîre 1/386; Taberî, Târîh 3/45
  21. Taberânî, Kebîr 22/426 (1050); İbn-i Hişâm, Sîre 1/386; Taberî, Târîh 3/45

Kaynak:Peygamberyolu.com

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu