Yazarlar

Deizm üzerine bir değerlendirme | Bahattin Karataş

Deizm, kainatın bir yaratıcı (tanrı) tarafından yaratıldığını kabul eden, ancak tüm dinleri peygamberleri ve kutsal kitapları reddederek, sadece aklı yeterli gören felsefi düşüncenin adıdır. Deizme göre tanrı, evreni yaratmış sonra bir kısım kanunlar koyarak, kenara çekilip kendi haline bırakmış ve kainatın işleyişine artık karışmamıştır. Deizm dinleri reddettiği için, dine göre var olan; cennet-cehennem, melek-şeytan, günah-sevap gibi kavramları da kabul etmemiştir.

Deizmin ortaya çıkışı:

Deist düşünce Avrupa’da, özellikle coğrafi keşifler, Rönesans, Reform ve Fransız İhtilalinin getirdiği bir kısım hümanist düşüncenin etrafında örgülenmiştir. Batıda bilim ve felsefenin gelişmesiyle “Üçlü Teslis İnancı” akıl ve mantıkla izah edilememiştir. Bu nedenle, Hıristiyanlık ve papazlar eleştirilmiş, hümanist yaklaşım yayılmıştır. Bu faktörlerin de etkisiyle, deizm kelimesi 17. yüzyılda İngiltere’de ilk kez kullanılmaya başlanmıştır. İngiliz J.Joland ve Edward Herburt ile Fransız Voltaire ve J. J. Russo tanınmış deistlerdendir.

Deizm, esasında bir düşünce sistematiği olmasından çok, yanlışa bir isyan, itiraz ve kabulsüzlüktür. Mevcut teslis akidesinin reddidir. Akla, mantığa ve bilime ters olan doğmalara hayır demektir. Ne yazıktır ki Deizm, İslam toplumlarına tercüme edilirken, Hristiyanlıktaki gibi bir kısım cevabını bulamamış soruların, İslam dininde de olduğu zan edilmiş ve İslam dini ile Peygamberi, haksız bir yargıya mahkum edilmiştir.

Deizmin Nedenlerini toparlayacak olursak:

1- Papazların Hristiyanlıktaki teslis inancını izah edememeleri.

Deizm üzerine bir değerlendirme | Bahattin Karataş 2

2- Ortaçağ Avrupa’sındaki devlet otoritesinin, kiliseleri ve din adamlarını yanlarına alarak, halka baskı kurması.

3- Kainatın ve insanın yaratılışını açıklayamama, ve evrenin kusursuz işleyişini kavrayamama.

4- Hayatın gayesi nedir? Tanrı bizi niçin yarattı? Ölüm nedir? Öldükten sonra nereye gidiyoruz? Gerçekten dirilecek miyiz? sorularına tatmin edici bir cevabı bulamama.

5- Hayatın mükellefiyetinden kaçınarak, insan olma misyonunun ağır gelmesi ve iradenin hakkını verememektir. Yani tekliften kaçıp, kolayı seçmek de denebilir.

Deizm, gerçeğe ve mantığa dayalı bilimsel bir fikir akımı olmadığı için, kendi içinde birkaç farklı gruba da ayrılmıştır. Bunların başlıcaları:

1- Pandeizm: Eserle, müessiri (ustayı) birbirinden ayırt edememektir. Eser nedir? Usta kimdir? Ayıramayıp karıştırmış ve izah edememişlerdir. Karl Marks’ta, diyalektik düşüncesiyle bu yanlışa düşenlerden biridir.

2- Panendeizm: Yaratıcının tüm isim ve sıfatları evrende vardır. Tanrı evreni yaratmış sonra yarattığı evrenin içine girmiştir fikrini savunur. Panendeizm ressamı, reisimin içinde kabul etmiş; Allah’ın zatını, isim ve sıfatlarını, yarattığı kainatın içinde görmek istemektir de denilebilir.

3- Spirituel deizm: Doğa ile birleşme, reenkarne olma demektir. Tabiatı hissetme ve tefekkür gibi duyguları içinde barındırır. Bu kısım deistler, yer yer yaratıcıyı da kabul etmezler..

Deizmin ortaya çıkışında, bir kısım cevabını bulamamış sorular olduğu gibi; yaratıcıyı tam tanıyamamanın da etkisi vardır. Özellikle, yaratıcının “zatı ile sıfat ve esması” konuları birbirine karıştırıldığından, çoğu zaman yanlışa düşülmüştür. Şimdi de, deizmin düştüğü yanlışlardan belli başlı soruları, irdeleyebiliriz:

1.Tanrı vardır ama aktif ve faal değildir. Kenara çekilmiştir. Sıfat ve isimlerinin tecellileri yoktur: 

Halbuki kainata bakıldığında aktif ve faal bir iradenin, sonsuz bir güç sahibinin eserini ve tecellilerini görebiliriz. Yaratılışın, her an ve her yerde birbiri ardına kopmadan devam ettiğini ve her yaratılışın bizzat ve orijinal olduğunu görürüz.

Esasında “tanrı var ama tecellisi yok” diyenler; “usta var ama niteliklerinin eseri olan sanatı yok” demektedirler. Halbuki bir mobilya, mobilyacıyı ve mobilyacılığı gösterdiği gibi; mobilyacının sahip olduğu matematik, geometri ve çeşitli sanat bilgilerini de gösterir. Çünkü bir mobilyayı yapmak için; ölçüm, biçim, şekil gibi sanatların da bilinmesi ve faal olması da gereklidir.

Allah’ın (cc) isim ve sıfatları, (teşbihte hata olmasın) bir ustanın bir eseri meydana getirirken sahip olduğu niteliklerine denir. Şiir yazmak için şairliğe, resim yapmak için ressamlığa, mobilya için mobilyacılığa, ölçüm ve biçim için de, matematik bilgisine sahip olmak gerektiği gibi.

İnsana bu açılardan baktığımızda bilim, vücut hücrelerimizin altı ayda bir değiştiğini ve yenilendiğini söylüyor. Bu da, vücudumuzda her gün milyonlarca hücrenin, ölüp dirildiği anlamına gelmektedir. Sahip olduğumuz seksen trilyon hücremizde, günlük bu kadar hızlı bir değişim yaşanırken, orjinal halimizin değişmeden devam etmesi ve korunması “yaratıcının sıfat ve isimlerinin her an bizlerde tecelli ettiğinin” bir göstergesi değil midir?

Kainata bakıldığında hiç bir yaratılışın fabrikasyon olmadığını görürüz. Her şey “ilk defa ve orijinal olarak yeniden” yaratılmaktadır. Ayrıca “yaratılanın aynısının bir daha yaratılmadığı” da görülmüştür. Bilim ve teknik bugün bizlere; ağaçların yapraklarından çiçeklerine, meyvelerden sebzelere, yağan yağmurlardan kar tanelerine, ve insanların simasından parmak izlerine kadar, hiçbir yaratılanın bir daha yaratılmamış olduğunu ispatlamıştır.

Hazreti Adem (as)’dan günümüze kadar, hiçbir insanın parmak izinin, sesinin ve göz retinasının birbirinin aynı olmaması “yaratılışın süregelen farklı tecellilerle, hiç kesilmeden devam ettiğinin” bir delilidir. Parmak izi ve göz retinası gibi, birkaç santimetre karelik bir alanda, bu kadar “sonsuz ve sayısız desenlerin” kullanılması, sonsuz tecellisi olan sıfat ve isimlerin sahibi bir yaratıcıya işaret etmektedir.

2. Tanrı kainatı yaratmış, ama sonradan kanunlara devrederek, kendi başına bırakmıştır:

Öncelikle ifade etmek gerekir ki deizm, hayatın gerçekleri ve realiteleri ile taban tabana zıt bir felsefi akımdır.

Bugüne kadar, en küçük bir bakkal dükkanını bile kuran birinin, dükkanını kurduktan sonra, terk edip bir kenara çekildiğini ve kendi haline bıraktığını gören olmamıştır. Kendi başına bırakma demek; “ne olacağı belli olmamak” demektir. Aksi halde bütün bir kainat “terkedilmiş bir enkaz” olarak görülebilirdi.

Keza bugüne kadar, bu görüş sahibi deistler bile; ne kurdukları ailelerini, ne işlerini, ne de kurum ve kuruluşlarını veya devlet dairesinde koltuklarını bırakıp, bir kenara çekilmemişlerdir. Çekilen de, görülmemiştir. Uygulamada yeri olmayan bir düşüncenin, gerçekte kıymeti harbiyesi de yoktur.

Kainata baktığımızda her şeyin, atomun etrafındaki elektronlarının hızında, süratlı bir şekilde var olup yok olduğunu görüyoruz.
Kim ya da hangi tanrı, bu süratteki varoluş ve yok oluşu birbirine devredebilir ki? Vücudumuzda, her an milyonlarca hücremiz, aynı anda doğup aynı anda ölürken; dünya üzerinde milyonlarca ağaç, milyarlarca yaprak ve çiçek açarken; denizlerin diplerinde milyonlarca balık, milyonlarca yavruyu dünyaya getirirken, bunlar aklı, fikri, acıması ve merhameti, ilim ve iradesi olmayan kanunlara mı devredilecek? Devredilmişse, devredenler şu anda nerde ve ne yapıyorlar acaba? Bunu sormaya hakkımız olmaz mı?

Unutulmamalı ki, kainatı idare ettiği iddia edilen kanunları koyan da, yaratıcının kendisidir. Kanunların aklı ve şuuru olmadığı gibi, eli ayağı, başı, gözü, kulağı da yoktur. Ayrıca kanunlarda, sevgi, merhamet, hürmet gibi duygular da bulunmaz. Nasıl oluyor da, aklı ve şuuru olmayan kanunlar, akıllı ve şuurlu insanları idare edebilir? Yıldızlara ve galaksilere söz geçirebilir?

Bir ülkenin, insanlar tarafından çıkarılan  kanunlarla yönetildiğini söyleyebiliriz ancak; soyut kanunların yazılı olduğu kitapların, ülke yönettiğini iddia etmek, akıl mantık ve bilimin  alacağı bir şey midir?

3. Deizme göre akıl her şeye yeter. Vahiye ve dolayısıyla da peygamberlere ihtiyaç yoktur:

İnsanoğlu hayatının her safhasında, yani beşikten mezara kadar, öğrenmeye ve eğitilmeye muhtaç bir varlıktır. Öğrendiği her yeni bilgiyi de, o konunun bileninden, yani öğretmeninden alır.
Esasında bu bile aklın tek başına yeterli olmadığını ispatlamaya yeter bir husustur. Peki öğretmensiz bir eğitimin olabileceğini düşünebilir misiniz? Öğrencilerin, “okulumuzda öğretmene gerek yok; biz her şeyi kendi başımıza kendi aklımızla öğrenebiliriz” dediğini hiç duydunuz mu? Ya da eğitim bakanlığının, “öğrencilere nasıl olsa kitap veriyoruz. Okullara öğretmen tayin etmemize gerek yok. Öğrenciler kitaplardan kendi kendilerine çalışsınlar ve başarılı olsunlar” dediğini hayal edebilir misiniz? Elbetteki hayır…! Öyle ise akıl tek başına yeterli değildir.!

Ayrıca dünya devletleri, kanun ve yasalar koymadan; nasıl olsa vatandaşlarımız akıllı varlıklardır ve akılları her şeye yeter diyerek insanları kendi başlarına bırakmışlar mıdır?
Akıl tek başına yeterse, bu kadar kanun ve hukuk ilkeleri ile idari tedbirler neden alınıyor ki? Evet, tüm bu sorularımızın cevabı elbetteki; öğretmene de, kitaba da, kanuna da, ihtiyaç vardır şeklinde olacaktır. Zira anlaşılmaz bir kitap, öğretmensiz, rehbersiz olursa, manasız boş bir kağıttan ibaret kalır.

Aynen bunun gibi insanoğlu da, dünyaya ilk gönderilirken, ilk bilgileri ve ilk öğrenmeyi vahiyle, ilk peygamberden almıştır. Çünkü ilk insan, aynı zamanda ilk peygamberdi. Peygamberler, sadece din ve diyanet konularında değil; hayatın bütün alanlarında insanlığın rehberleridirler. İnsanoğlu, peygamberlerin ibadetlerini taklit ettiği gibi, onların fen ve teknik alanında getirdikleri yenilikleri de, çalışarak benzerini yapmalıdırlar. Peygamberlere mucize olarak verilen harikalara, kendi akıllarını ve iradelerini kullanarak ulaşabilir ya da benzerlerini yapabilirler. Bu yol kıyamete kadar açık tutulmuştur.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem (as)’den, çiftçilik ve ev inşa etmeyi öğrenen insanoğlu; Hz. Nuh (as)’dan gemi yapmayı, Hz. İbrahim (as)’dan ateşten yararlanmayı ve korunmayı, Hz. Davut (as)’dan demir ve bakırı kullanmayı, Hz. Süleyman (as)’dan kuşların dilini, rüzgardan istifadeyi (uçak), görüntü, ses ve cismin intikalini; Hz. Musa (as)’dan yer altı zenginliklere ulaşmayı, sondajlamayı, suya hakim olmayı öğrenmiştir.

Yine Kur’an-ı Kerim’de vahiy yoluyla peygamber efendimize (sav) bildirilen hakikatler, bin dört yüz sene sonra, bilim teknik ve tıbbın araştırmalarıyla tasdiklenmektedir. Ümmi olduğu herkesçe bilinen Efendimize (sav), “insanın kan pıhtısından yaratıldığını, yerlerin ve göklerin başlangıçta bitişik olup sonradan ayrıldığını, dünyanın yuvarlak olup, katmanlardan meydana geldiğini, uzaya yolun açık olduğunu, kainatın sürekli genişlediğini, canlıların sudan yaratıldığını” ve daha pek çok şeyi mucizevi bir şekilde Kuran-ı Kerim’den vahiy yoluyla öğrenmiştir. İşte insanlık, tüm bu bilgileri ilk defa, bir peygamberden ve vahiyden duymuştur.

4. Ahiret olmadığından cennet ve cehennem de yoktur:

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, “mutlak yokluk” denen bir şey yoktur. Dünyaların ve eşyanın şekil değişimi vardır. Halden hale geçme ve terkipler (yeni oluşumlar) vardır. Yokluk yoktur, çünkü Allah (cc) vardır. O (cc), mutlak varlık sahibidir. Her şey, O’nun isim ve sıfatları içindedir. Onun bilgi ve iradesinin dışında bir şey yoktur. Varlık O’nunladır. Kuvvet ve kudretinin de bir sınırı, yoktur.

İkinci olarak, dünya üzerindeki bütün sistemler ve yönetimler, kanunlarına itaat edenleri ödüllendirir, etmeyenleri de cezalandırır. Bu düstur ve prensip, sistemin ve idarenin ayakta durmasını ve devamlılığını sağlar. Bu bile tek başına, ahiretin varlığına, cennet ve cehennemin gerekliliğine delildir diyebiliriz.

Üçüncü olarak, biz bu dünyaya gelirken nereden geldiğimizi, yani geliş adresimizi bilmiyorduk. Giderken de, nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Öyle ise bu geliş gidişlerle, bizim bir ilgimiz yoktur. Getiren kimse, götüren de O (cc), olacaktır. Kendisi bizi nereye götüreceğini, Kur’an’ında söylüyor. Nasıl ki gelirken, böyle bir dünyanın bizim için hazırlandığını bilmiyorduk. O bizi buraya getirdi. Sonradan gelip görüp öğrendik. Aynen bunun gibi de, öte tarafa gideceğimizi ve yepyeni bir alemin yine bizler için hazırlandığını söylüyorsa, bunu yapamazsın diyecek ve karşı koyacak güç ve kuvvetimiz de yoktur. Öyle ise ahiret vardır. Bu konuda söz O’nun, irade O’nundur…Ne diyebiliriz ki.? Ne diyorsa doğrusu odur…

Günümüzde Deizmin Müslümanlar arasında, özellikle de gençler içinde yayılması ve artmasının nedenlerine gelince de:

İnternet vasıtasıyla, dünyanın bir köy haline döndüğü asrımızda, haberleşme imkanları o kadar çok arttı ki; en uzak ülkedeki bir olay ve bir fikir anında evimizin içine girebiliyor ve bizleri de etkileyebiliyor.

Batılıların coğrafi keşiflerle, farklı coğrafyalarla ve farklı kültürlerle tanışması gibi, Müslümanlar da bugün; internet, cep telefonu ve haberleşme araçlarıyla, en uzak noktadaki insanlar, kültürler ve fikirlerle tanıştılar. Bu tanışmalar bazen faydalı, bazen de zararlı olabilmektedir.

İkinci olarak, günümüz Müslümanında ve gençlikte müthiş bir cehalet görmekteyiz. Bu cehalet, kötü temsil ve Müslümanım diyen ülkelerde, baskı ve zulüm ile birleşince; özellikle Müslüman gençler arasında, dinden, imandan ve Allah (cc)’tan soğumaya ve kaçışa sebebiyet vermiştir.

17. yüzyılda batıda oluşan deist fikirleri incelediğimizde, o dönem din adamlarının Hristiyanlıktaki teslis akidesini, insanlara açıklayamadıklarını görmekteyiz. Bu nedenle o dönem insanlarında isyan ve protesto, hristiyanlıktaki teslis anlayışına yönelik olmuştu.
İslam’daki tevhid ve tevhid anlayışına yönelik bir tutum söz konusu değildir.

Hristiyanlıktaki “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” akidesi kafalarda yer etmemiş ve insanları tatmin etmemişti. Deizimin Nübüvvet hakikatine olan itirazı da, Allah’a (cc) evlat isnadınaydı. Hem Allah, hem insan olamazdı insan. Bundan dolayı insanlar başka anlayışlar ve arayışlar peşine düşmüşlerdir. Halbuki, İslamiyet’teki tek Allah inancında peygamberler, Allah’ın (cc) hem kulu, hem elçisidirler. Bu ise, herkes tarafından çok daha rahat anlaşılabilecek bir mevzudur.

Bir diğer konu da, insanlar tarafından Allah’ın (cc) tam olarak bilinmemesi mevzusudur. Çünkü Allah’ın (cc), “zatının” yanında “isim ve sıfatları” da vardır. Ekseriyetle insanlar, bunları birbirine karıştırmaktadırlar. Şahsiyetiyle niteliklerini, yarattığı kainatın içinde görmeye çalışmaktadırlar. Halbuki bir usta, yaptığı sanat eserinin içinde bedeniyle veya şahsıyla aranmaz. Aranırsa yanlışa düşülür. Çünkü “usta eserinin içinde sanatkarlığı ve ustalığı ile vardır. Yani o eşyayı meydana getiren isim ve sıfatlarıyla bulunur”. Bundan dolayı günümüz gençlerine Allah’ın (cc) zatı nedir? Şe’n nedir, sıfat isim ve fiil ne demektir? anlatmak gerekir.

Ayrıca günümüz insanındaki, “iman zayıflığı” ve “bohemce yaşama arzusu” sebebiyle insanlar, mükellefiyetlerden kaçınmak ve sorumluluk altına girmemek için, bu yolu kendilerine bir çıkış kapısı olarak görebiliyorlar. Bediüzzaman’ın ikinci Lem’a da anlattığı gibi, “İşlenen her bir günah içinde küfre götürecek bir yol vardır” bu konunun psikolojik yönü de zannımca irdelenmelidir.

Kısacası, bize hayatı veren ve güzelim dünyayı bir nimetler sofrası olarak bizim için donatan, gökyüzünde ayı ve güneşi, bize soba ve lamba yapan, hata ve günahlarımızda en ufak bir pişmanlıkla bizleri hemencecik affeden; Rahman, Rahim, Gafur ve Settar, Kerim bir Rabbimizi çok iyi tanımalı ve anlamalıyız. İman edip, sevmeliyiz…bütün ruhu canımızla Kur’anımıza sarılmalıyız, inancındayım.

Hizmetten | Bahattin Karataş

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu