Aktüel

Çocuk Eğitiminde Anne-Babanın Sorumluluğu

Çocuklar, mükellef olmadıkları için, Kur’ân-ı Kerim hiçbir meselede onlara hitapta bulunmaz. Onlarla ilgili meselelerde muhataplar “mükellef” olanlardır. Yani anneler, babalar veya cemiyetten sorumlu olanlardır. Şu âyet bunlardan biri: “Ey iman edenler (…) sizden olup da henüz bülûğ çağına girmemiş (küçük)ler, şu üç vakitte… (odanıza girecek olurlarsa) izin istesinler…” (Nûr sûresi, 24/58-59) Keza Hazreti Lokman’dan haber verme üslûbuyla, çocuklara öğretilmesi gereken hususlara dikkat çekilmiştir: “Lokman oğluna öğüt vererek: “Ey oğulcuğum! Allah’a şirk koşma, şirk koşmak büyük zulümdür demişti…” (Lokman sûresi, 31/13)

Çocukların terbiyeleri meselesinde muhatap, mükellef olan müminlerdir: “Ey iman edenler! Nefislerinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşinden koruyun!” (Tahrîm sûresi, 66/6) Bu âyette velâyet itibariyle muhatap, normal şartlarda babalardır. Babanın olmaması durumunda, olup da güçsüzlük ve liyakatsizlik gibi hâllerin söz konusu olduğu durumlarda ise dede, hâkim gibi kimselerdir. İslâm diyarında sahipsiz, velisiz bulunan, yani korunmasından ve eğitiminin verilmesinden sorumlu olan kimse bulunmayan çocuk yoktur. Sokağa veya cami ve kilise köşesine bırakılmış, kırda dağda bulunmuş, harp, zelzele, sel gibi felâketlerde bütün yakınlarını kaybetmiş çocukların dahi bir velisi olacaktır, çünkü Hazreti Peygamber: “Devlet başkanı, velisi olmayanların velisidir.” düsturunu koymuştur. Kız çocukları için ise, velâyet yetkisi, bülûğa kadar anneye aittir; çünkü o, kadınlık terbiyesini, babadan değil, anneden alacaktır.

Şunu öncelikle belirtelim ki çocuğun icra planında ve terbiyesinde yetkiler, doğumdan istiğna yaşına (yani yeme, içme, giyme ve hatta taharetlenme gibi işleri kendi kendine yapabilme yaşına) kadar anneye, annenin olmadığı durumlarda, öncelik anne tarafından olmak üzere (anneanne, babaanne, teyze, hala gibi), bir kadına aittir. Çünkü Allah, kadınları çocuğun en ziyade muhtaç olduğu şeyle yani “şefkat”le mücehhez yaratmıştır. Şefkatte erkekler kadınlara yetişemezler.

1-Çocuk Eğitiminde Muhatap ve Sorumlu Anne-Babadır

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde çocuk eğitimiyle ilgili meselelere yer vermiştir. Bu mevzuyu, Kur’ân’da Çocuk adlı çalışmamızda oldukça teferruatlı olarak tahlil ettik. Burada teferruata girmeden şunu belirtmek isteriz ki, Cenâb-ı Hakk’ın: “Ey iman edenler!… Mallarınız ve evlâtlarınız sizin için bir fitnedir…” (Teğâbün sûresi, 64/14-15) uyarısında ifade edilen hakikati, âlimler, aile efradına karşı olan sorumluluğumuz olarak anlamıştır. Resûlullah da: “Kişinin fitnesi hanımında, malında, evlâtlarında ve komşusundadır…” buyurmuştur. Âyet ve hadislerde geçen “fitne” kelimesinden maksat, “imtihan”dır. Aile reisleri, aile fertlerine karşı terbiyevî yükümlülüklerini hakkıyla yerine getirip getirmemekle imtihan olunuyorlar. Yerine getirmedikleri takdirde, sorumlu oldukları fertler, ahirette bir düşman gibi yakasına yapışıp, onu Allah’a şikâyet edeceklerdir.

Tekrar belirtmede fayda var: Az yukarıda kaydettiğimiz âyetin evvelindeki âyet ise, “Ey iman edenler! Zevceleriniz ve evlâtlarınızdan bir kısmı size düşmandır, o hâlde onlardan sakının!” (Tegâbün sûresi, 64/14) buyurarak aile efradının daha farklı bir durumuna dikkat çekmektedir. Müfessirlerimiz, âyetin iniş sebebini de göz önüne alarak, “Allah’ın bir kısım emirlerini yerine getirmenize engeller çıkararak, onlar yolunda sizin bir kısım haramları işlemenize sebep olarak size düşmanlık yaparlar… Allah’a karşı günaha iten taleplerine uymayın.” diye anlamışlardır.

Çocuk Eğitiminde Anne-Babanın Sorumluluğu 2

Meseleye yukarıdaki gibi bir diğer açıdan yaklaşarak, “onların üzerimizdeki haklarını yerine getirmeyerek, uhrevî helâklerine sebep olursak, ahirette, düşman tavrıyla bizi Allah’a şikâyet edeceklerdir.” diye de anlayabiliriz. Bu iki yorum zâhirde zıt görünse de özde birdirler. Çünkü her ikisinin de dinde yeri var.

2- İlk Müslümanların Çocuk Eğitimindeki Uygulaması

Çocukların eğitim ve terbiyelerinden ailelerin sorumlu olduğunu söylerken, ilk Müslümanların uygulamalarından vereceğimiz örnek, bu sadette daha bir ikna edici olacaktır, diye düşünüyoruz. Vefatı Hicrî 403, Milâdî 1012 olan Mâlikî âlimlerinden Kâbisî, dilimize “İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Meselelerine Dair Geniş Risale” adıyla çevrilen meşhur risalesinde, ilk Halifelerin, camilere, beytülmalden yani devlet hazinesinden maaş alan imamlar tayin ettiği hâlde, çocukların okutulduğu küttaplara (mahalle mekteplerine, ilk okullara) bunu yapmadıklarını kaydettikten sonra, bu davranışın, bu büyüklerin çocukların yetiştirilmelerine önem vermemiş olmalarından ileri gelmediğine dikkat çekmiş ve sonra da şu yorumu sunmuştur: “Allah daha iyi bilir ya, her hâlde onlar, öğretmen meselesini, insanın şahsî işi görmüşlerdir. Zira, kişinin çocuğuna öğrettiği şey, kendisinin şahsî menfaatinedir. Binaenaleyh öğretmen meselesini babalara bırakmışlardır. Öyle ki, babalar bunu yapmağa güçlü iseler, onların yerine, başkalarının bu vazifeyi yapmaları doğru değildir.”

Buhârî şârihlerinden Abdullah İbn Ebî Cemre (v. 699/1299), kişinin vesayeti altında bulunanlara (zevce, çocuk, yardımcı vs.) karşı hukukî mükellefiyetlerinin en mühimmi olarak, onların diyanetlerinin hıfzını (temel eğitimi) zikreder ve hülasaten şöyle der: “Bu husus, İslâm Hukuku nazarında, cahil ve âlim herkesçe bilinen giyecek, yiyecek ve mesken mükellefiyetlerinden daha ehemmiyetlidir ve tekitli olarak ifade edilmiştir. Şöyle ki: Giyecek ve yiyecek gibi mükellefiyetler darlık ve imkânsızlık hâlinde sâkıt olduğu hâlde dinî irşat ve onun talimi hiçbir surette sorumluluktan düşmez.” İbn Ebî Cemre sözlerine devamla, herkesin daha az ehemmiyet taşıyan yiyecek ve giyecek gibi mükellefiyetleri bildiği hâlde, bunlardan çok daha mühim olan mükellefiyetini aynı derecede bilmediğini esefle kaydeder ve bu üzücü durumun sebeplerini açıklamaya çalışır.

3 Terbiyede Annenin Sorumluluğu Daha  Büyük?

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hadislerinde, evlât üzerinde anne hakkının, mânevî açıdan, baba hakkına nazaran üç misli fazla olduğunu ifade eder. Bu mânayı pekiştirmek üzere: “Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyurur. Çocuk üzerinde, annenin bu ziyade hakkı, çocuğun terbiye döneminde annenin onun terbiyesinde daha çok emeğinin, daha fazla etki ve katkısının bulunmasından ileri gelmiş olmalıdır.

Çocuğun, hamilelikten, doğuma kadarki zamanda ve yine doğumdan başlamak üzere büyüyünceye kadarki dönemde anneye terettüp eden hizmet ve zahmetleri, babanınkiyle kıyaslansa çok fazla olduğu anlaşılır. Âyet-i kerime buna: “Annesi onu, karnında, zorluğa uğrayarak taşımış, onu güçlükle doğurmuştur…” (Ahkâf sûresi, 46/15) diyerek dikkat çeker. Keza terbiye açısından da çocuğun temel karakterleri kazanıp, şahsiyetini büyük ölçüde bulduğu, doğumdan 7-8 yaşlarına kadarki, -hidâne de denmiş olan- en kıymetli terbiye döneminin annenin yetki ve sorumluluğunda olma gerçeği de, çocuk üzerinde annenin etki ve katkısının büyüklüğünü gösterir. Bu terbiye döneminin önemini teyide yönelik olarak kaydetmek isteriz ki; günümüz terbiyecileri de, çocukta şahsiyet gelişmesinin altı-yedi yaşlarına kadar büyük ölçüde tamamlanacağını söylemekte müttefiktirler.

Çocuklar üzerinde annelerin etkisini, eğitim ve terbiyelerindeki katkısını vurgulamak üzere, yine kaydetmek isteriz ki, asrımızın İslâm âlimlerinden Üstad Bediüzzaman, çocukların meslekî yönlendirmelerindeki yanlışlık ve maddeciliğe dikkat çekerken, babayı değil anneyi zikreder. Hanımlarla ilgili bir risalesinde, bir kadının çocuğunu kurtarmak için, herhangi bir ücret beklemeden evlâdına kendini feda edecek derecelere varan fedakârlıklarını zikrederek, kadınları “şefkat kahramanları” olarak vasıflandırdıktan sonra, bu yüce şefkatini, bir annenin, zamanımızda, çocuğun sadece dünyasını kurtarmaya sarf ederek suistimal ettiğini, kötüye kullandığını belirtir. Aynen şöyle der: “O şefkatli vâlide, çocuğunun dünya hayatında tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. ‘Oğlum paşa olsun:’ diye bütün malını verir; hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun ebedî hayatının tehlikeye girdiğini düşünmüyor, onu dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor: Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o masum çocuğunu âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken, davacı ediyor. O çocuk: ‘Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?’ diye şekva edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiye’yi tam almadığı için vâlidesinin hârika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez.”

4 Anne, Terbiyede Merkezî Bir Yer Tutar

Kur’ân-ı Kerim, müminlerin anneleri olan Hazreti Peygamber’in (aleyhissalâtu vesselâm) Zevcelerine hitaben, Müslüman kadınlara mühim birkaç düstur vaz’ eder (meâlen): “(Ey peygamber hanımları!)… vakarla evlerinizde oturun. Daha önceki câhiliye döneminde olduğu gibi süslenip dışarı çıkmayın. Namazı hakkıyla ifa edin, zekâtınızı verin. Hulasa Allah ve Resûlüne itaat edin. Allah sizden her türlü kiri gidermek, sizi tertemiz yapmak istiyor. Oturun da evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve Resûlullah’ın hikmetlerini zikredin (anın).” (Ahzab sûresi, 33/33-34)

Burada Resûlullah’ın zevcelerine hitaben bazı temel düsturlar emredilir. Âyetlerde emredilen düsturların tahliline geçmeden önce şunu belirtmek isteriz ki, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan âyetlerin, hususî bir sebebe dayansalar bile, kıyamete kadar gelecek olan bütün müminlere hitabeden bir yönü vardır ve taşıdıkları hükümler umumîdir. Nitekim bu âyetlerde yer alan düsturların bütün mümine kadınlarla ilgili olduğunu belirtmek üzere, merhum ve mağfur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır, “Bütün İslâm kadınlarının da Peygamberin zevcelerinin sîret ve ahlâkını nümûne ittihaz etmeleri elbette bir hakları ve şerefleridir.” der.

Öyleyse burada yer verilen düsturlar, Peygamber Hanımları için bir vecîbe ise de, diğer Müslüman hanımları için farz olmaksızın ideal kılınan, uymaya çalışmaları hususunda özendirilen, teşvik edilen fevkalâde faydalı güzelliklerdir:

1-Câhiliye devrinde olduğu gibi disiplin dışı tavırlarla sokağa çıkmayıp evde oturmak.

2-Namaz kılıp, zekât vermek gibi temel ibadetler öncelikli olmak üzere, Allah ve Resûlü’nün her çeşit emirlerini evde yerine getirmek. Evi, İslâm’ın, her yönüyle yaşanıp icra edildiği bir mahal, bir yer kılmak.

3-Dışarıda yerine getirilecek zaruri meşguliyetler dışında evde kalıp, Allah’ın âyetlerini, Resûlullah’ın sünnetlerini zikretmek: anmak, okumak, tezekkür, tefekkür etmek, inceliklerini araştırmak, çocuklara ve başkalarına öğretmek vs..

Cenâb-ı Hak, bu emirleri niçin verdiğini de açıklıyor: “Allah sizden her türlü kiri gidermek, sizi tertemiz yapmak istiyor.” Şu hâlde, yukarıda kaydedilen düsturların yerine getirilmesi ev halkının temizlenmesinin, pırıl pırıl olmasının öncelikli sebebidir.

4-Âyet-i Kerime’de gözüken bir inceliğe dikkat çekmek istiyoruz. Hanımların imkân nispetinde evde oturup Allah ve Resûlü’nün emirlerine uygun hareket etmeleri, sadece kendilerini değil, aile fertlerini de tertemiz kılacaktır. Zira, şahsını İslâmî irfan çerçevesinde yetiştiren bir kadın, çocuklarını kendine uygun şekilde yetiştirecek ve -bir kısım eksiklikler taşıyacak olan- kocasına da tesir ederek onu da düzeltecektir. Atalarımız bu mânâya uygun olarak, “Yuvayı dişi kuş yapar.” demiştir.

Yine kaydetmenin yeridir ki, Kureyş hanımlarını överken, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), onların örnek alınması gereken iki vasıflarını öne çıkarır: 1-Çocuklarına iyi bakmak, 2-Kocalarına saygılı olmak. “Kureyş kadınları, deveye binen kadınların en hayırlılarıdır. Çünkü onlar çocuklarına daha iyi bakarlar, kocalarına karşı daha saygılıdırlar.”

Kocası ölen veya boşanan bir kadının yeni bir evlilik yapması, hiçbir kimsenin kınayamayacağı tabiî bir hakkı olduğu hâlde, Hazreti Peygamber, yetimlerini büyütmek üzere evlenmemeyi tercih eden kadını öylesine tebcil eder ki, iki parmağını yan yana tutarak, “Kıyamet günü şöyle beraber olacağız.” buyururlar. Keza gençlere bekar kızlarla evlenmeyi tavsiye ettiği hâlde, babasının vefatıyla geride bıraktığı kız kardeşlerine annelik yapabilecek dul bir hanımla evlenmiş olan Hazreti Câbir’i (radıyallahu anh), bu düşüncesi sebebiyle takdir eder ve evliliğinin mübarek olması için dua eder.

Âyette zikredilmesi emredilen “Allah’ın âyetleri” ve “Resûlullah’ın hikmetleri”nden neler kastedilmiş olabilir? “Allah’ın âyeti” tabiri çok mânâlara gelir. Kur’ân-ı Kerîm’in geniş kullanımı içinde, Allah’ı hatırlatan her şey, yani O’nun her bir mahlûku bir âyettir. Bu mânâda zerreden güneşe, gökteki yıldızlara ve galaksilere kadar her şey Allah’ın âyetidir. Eşya ve kâinatın ahenk üzere tanzimini sağlayan kanunlar Allah’ın âyetleridir. Öyleyse bunlar üzerine yürütülecek her çeşit tefekküre Allah’ın zikri denilebilir.

Ancak âyette, Resûlullah’ın hanımlarına: “evlerinizde okunan” kaydı hatırlatılıyor. Öyle ise buradaki âyetten maksat öncelikle Kur’ân âyetleridir. Yine âyette geçen “Resûlullah’ın hikmetleri” tabiri de göz önüne alınınca zikredilmesi emredilen şeylerin öncelikle İslâm diniyle ilgili bilgiler, meseleler olduğu anlaşılır. Başta Katâde ve İmam Şafiî olmak üzere İslâm âlimleri Kur’ân’da gelen ve Resûlullah’a nispet edilen “hikmet”ten maksadın hadis ve sünnet olduğunu belirtirler.

Şu hâlde ideal mânâdaki İslâm toplumunda, Müslüman hanımlar, evde boş oturmayacaklar. Onlar, âyet, hadis ve açıklamalarıyla meşgul olacak, ilim yapacak, kendilerini yetiştireceklerdir. Ailede yetişmekte olan yeni nesli, terbiye tekniğine uygun olarak, bilerek ve şuurla eğiteceklerdir.

Bilhassa, annenin evdeki terbiyeye yönelik bütün çalışmaları, terbiyesi ve hayata hazırlanması şefkatli alâkasına emânet edilen yeni neslin güçlü, sağlıklı bir terbiyeye kavuşması ve bu itibarla milletin geleceği ve bekası açısından hayatî önem taşıdığı için Resûlullah kadınlara: “Sizlere evlerinizi tavsiye ederim, zira bu sizin cihadınızdır.” buyurmuştur.

Resûlullah, cephede fiilî düşmana karşı can pahasına yapılan mücahedeye “küçük”, evde terbiye ve saireye yönelik yapılan gayretlere “büyük  cihad” dediğine göre,  Müslüman kadınlar, bu niyette olmak, sünnete uygun kalmak şartıyla her gün “büyük cihad” yapma sevabını kazanabilirler. Hem yeni nesillerin, hem de bütün olarak milletin istikbali bu cihada bağlı olduğu için, bu hadisin çok hikmetli, çok hakikatli, “ancak bir peygamberin söyleyebileceği” şümullü bir söz, bir mahz-ı hakikat olduğuna hükmediyoruz.

Keza, Resûlullah, geceleyin camiye gitmek isteyen kadınlara izin verilmesini tavsiye ettiği hâlde, başka rivayetlerde, kadının evinde kıldığı namazın mescitte kıldığından daha üstün, daha sevaplı olduğunu söylemiştir.

Hazreti Âişe ve Hazreti Abdullah İbn Ömer gibi büyüklerin de ihtilâf ettiği “Kadın mescide gitmeli mi, gitmemeli mi?” münakaşasına şöyle bir çözüm sunulabilir: Sırf ibadet için gitmesi ihtiyatlı karşılansa da dini, ailesi, üzerine düşen vazifeleri ile ilgili faydalı şeyler öğrenmek için gitmelidir.

Ailenin rızkını temin etmek üzere, erkek dışarıda çalışırken hanımların evde kalıp, ibadetlerle meşgul olması, Allah ve Resûlü’nün emirlerini tezekkür etmesi, bilhassa yeni yetişen neslin, çocukların İslâmî havayı teneffüs etmeleri, öğrenmeleri, İslâmî yaşayışı fiilen gözleriyle görmeleri, dini tabiî olarak yaşamaları için fevkalâde önemlidir.

Bunlar yapılmayınca, ev, elbette bir okul mânâsını taşımayacak, sabah erkenden gitmek üzere akşamları yatılan bir otel, acıkınca karın doyurulan bir lokanta mahiyetini kazanacaktır.

Evlerde zikir meselesinin arz ettiği ehemmiyete dikkat çeken başka nasslar da vardır. Onlara ayrıca yer vereceğiz. Ancak özellikle belirtmek isteriz ki, buradaki, “evlerde Allah’ın âyetlerini zikr”in öncelikle -ister istemez- evde daha çok kalma durumunda olan kadınlar tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğine, aile halkı için bunun daha önemli olduğuna dikkat çekilmektedir.

Müslüman Kadın Hep Evde mi Kalacak?

Yeri gelmişken akla, “Müslüman kadın hep evde mi kalacak…?” şeklinde bir soru gelebilir. Oysa böyle bir durum söz konusu değildir. Âyet-i kerimenin ilk muhatapları olan Ümmühâtu’l-müminîn’den bazıları, Resûlullah’ın vefatından sonra bu âyete atfen nâfile hac ve umreye bile gitmekten sarf-ı nazar ederken, Hazreti Âişe gibi hem fakih hem de âyet-i kerimeyi herkesten iyi anlama durumunda olan bir kimse Cemel Vakası‘na iştirak etmiştir.

Âyet, ideali gösteriyor. Bu zaten, tabiatı gereği insanlığın ortak örfüdür. Şartlar gerektirince, elbette ki kadın dışarı da çıkar, meşru dairede çalışmalar da yapar. Âyet, hanımların evlerdeki boş vakitlerini dinî ilimlerle, Allah’a yaklaşmayı gaye edinen meşguliyetlerle geçirmelerine, yeni neslin yetişmesinde, böylesi bir hayat tarzının önemine dikkat çekiyor.

Burada sormanın yeridir: İslâm kadınlarına bu şuur verilerek, annelerimiz çocuk bakımı, çocuk eğitimi gibi konularda bilgilendirilse ve yetiştirilse idi daha sağlıklı, daha verimli, karakterce daha güçlü, daha idealist ve daha mazbut nesillerimiz olmaz mıydı? Bugün cemiyeti ciddi şekilde huzursuz eden, sefalete atan tinerciler, kapkaççılar, hırsızlar, hortumcular, mafyalar bu kesafete, bu derecelere ulaşır mıydı? Ayrıca kötü fiiller işleyen bu insanlar gökten inmedi, onlar da bu vatanın insanları. Çoğu cahil de değil. Ve hatta en yüksek mekteplerde okumuş olanlardan bile, zâlimlikleri, hortumculukları, ihanetleri sebebiyle memnun değilsek, cemiyetin hastalığını cehaletten deyip geçiştiremeyiz de. Evet ortada bir cehalet var, ama bu anne-babalarımızın terbiyedeki cehaletlerinden, evlâtlarına vermeleri gereken öncelikli bilgileri, ruhî-mânevî terbiyeyi vermemelerinden kaynaklanan bir cehalet…

Bütün bunlar, ev içi ortamının iyileştirilmesinin ve ev içi eğitimin ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir.

5-Ailevî Sorumluluk Ahirete Kadar Uzanır

Anne veya baba üzerindeki terbiye sorumluluğu ile ilgili olarak az yukarıda Tahrîm Sûresi‘nden kaydettiğimiz âyet açık olmakla beraber, bu sorumluluğa daha açık bir üslûpla vurgu yapan başka âyetler de vardır. Şu âyet onlardan biri: “(Ey Peygamber, müminlere) de ki: ‚Gerçek hüsran sahipleri, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini hüsrana atanlardır. Haberiniz olsun gerçek hüsran budur.’” (Zümer sûresi, 39/15)

Daha sonra gelen âyet ise, bu hüsranın ciddiyetine ve büyüklüğüne, bu ihmal için maruz kalınacak ebedî cezayı açıklamak suretiyle vurgu yapar: “Onlara: üstlerinden kat kat ateş vardır, altlarında da kat kattır. Allah kullarını bununla korkutur. Ey kullarım benden sakının!” (Zümer sûresi, 39/16)

Şu âyet-i kerime de, aileyi ihmal etmenin kişiyi ebedî hüsrana götüren bir zulüm olduğunu ifade etmektedir: “İman etmiş olanlar kıyamet günü şöyle derler: hüsranda olanlar, kıyamet günü kendilerini de ailelerini de hüsrana atanlardır. İyi bilin ki, zâlimler sürekli bir ateş içindedirler.” (Şuarâ sûresi, 42/45)

Boş bir levha olarak kucağımıza konulup, güzel şeylerle doldurulma işi bize emredilen bu ilâhî emanete ihanet edip, yetişmesini tesadüflere bırakmanın veya sadece dünyevî terbiye vermenin cezasının büyüklüğünü, ebedîliğini, mümin vicdanlar hakkıyla anlasalar, rahat uyuyabilirler mi? Çocuklarının terbiyesi ile ilgilenmek varken gezmeye, eğlenmeye, sinemalarda, kulüp ve kahve köşelerinde zaman öldürmeye mecalleri kalır mı?

6-Hicret Sorumluluğu

Aile içi eğitimde ve çocukların terbiyesinde, gerektiği yerde, hicret sorumluluğunun da var olduğunu bilmek gerekir. Hazreti Âişe’nin: “Mümin, dini için, Allah’a veya Resûlüne hicret etmek zorunda idi. Zira dinini tatbik etmekten alıkonmak korkusu vardı.” sözünden de anlaşılacağı üzere, hicret, özü itibariyle, İslâm’ı yaşamanın imkânsız olduğu durumlarda baş vurulacak bir kurtuluş çaresidir. İslâm’ın tatbik edilememesi deyince anlaşılması gereken hususlardan biri de, çocuklara İslâmî terbiyenin verilememesidir. Bu şartlarda hicret etmeyenlere Kur’ân’ın ciddî tehdidi var: “Kendilerine yazık edenlerin canlarını melekler aldıkları zaman onlara: “Ne yaptınız bakalım” deyince, “Biz yeryüzünde zavallı âcizlerdik.” diyecekler. Melekler de: “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” cevabını verecekler. Onların varacakları yer Cehennem‘dir. Orası ne kötü dönülecek yerdir. Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar müstesnadırlar.” (Nisâ sûresi, 4/97-98)

7-Çocukların Kurtarılması İçin Savaş

Şu âyet, İslâm’ı yaşayamayacak durumdaki kimselerin ve hususen çocukların imdadına yetişip, onların kurtarılması için savaşmayı bile göze almayı emretmekte, bunu yapabilecek durum ve şartlarda olanlara sorumluluk getirmektedir: “Size ne oluyor da: “Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip gönder, katından bize bir yardımcı lutfet.” diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Nisâ sûresi, 4/75)

8-Cihad mı Tercih Edilmeli, Aile mi?

Aile efradının tâlim ve terbiyesinin, İslâmî sistemde ne kadar önemli olduğunu gösteren  bir hadisi hatırlatacağız:

Müslim İbn Yesâr anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir seriyyeyi (askerî birlik) sefere gönderiyordu. Bir genç de ortaya atılarak, katılmak istedi. Resûlullah: ‘Ailene (nezaret edecek)  bir büyük bıraktın mı?’ diye sordu. Genç: ‘Hayır!’ deyince: ‘Ailene dön. Zira cihadın iyisi onlar içindedir.’ buyurdu.” Burada vurgulanması gereken incelik, Resûlullah’ın sulh zamanında değil, askerî bir sefer sırasında bunu söylemiş olmasıdır.

Evet bir kere daha hatırlatmanın yeridir. İslâm aile içerisinde, aile efradının terbiyesine yönelik gayretleri, “en büyük cihad” olarak vasıflandırmıştır. Üstad Bediüzzaman, bu noktada şöyle der: “Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihâd-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye ile tahalluk ve sünnet-i nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.”

Kur’ân Kerim de Talim ve Terbiyeye Öncelik Veriyor

Söz buraya gelmişken, savaşa gidildiği zaman, halkı aydınlatacak kimselerin geride kalıp ilim tahsiline devam etmelerini emreden âyet-i kerimeyi de hatırlatmamız gerekmektedir (meâlen): “Müminler toptan savaşa çıkmamalıdırlar, her topluluktan bir taifenin, dini iyi öğrenmek ve milletlerini, geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı! Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.” (Tevbe sûresi, 9/122)

Üzerimizdeki En Önemli Kul Haklarından Biri Çocuklarımızın Terbiyesidir

Dinimiz, insanı sorumlu tutarken, üzerindeki hakları esas alır. Allah’a karşı namaz, oruç gibi vazifelerimizi yapmazsak, Allah’a karşı suç işlediğimiz gibi, insanlara karşı vazifelerimizi yapmazsak, insanlara karşı suç işlemiş oluruz ve üzerimizde kul hakkı kalır. Resûlullah, kul hakkının ciddiyetini belirtmek üzere, Allah yolunda şehitlik gibi, en yüce bir mertebeyi elde eden bir kimsenin bile bütün günahları affedilirken, “üzerinde kul hakkı varsa bunun affedilmeyeceğini” belirtir.

İnsan üzerinde, kardeşinin gıybeti, kalbinin kırılması, haksız yere malına, canına, haysiyet ve şerefine ilişme gibi şeylerden hasıl olan kul hakları vardır. Öyle anlaşılıyor ki, bu hakların en ağırı, en ciddî olanı, aile fertlerine ve hususen çocuklarına karşı olan haklardır. Bu hakların önemindendir ki, bir kısmını yukarıda kaydettiğimiz gibi pek çok âyette, mümin kişi bu noktada uyarılıyor ve ebedî hayatını kaybetme veya kazanma şansı bu hakkın eda edilip edilmemesiyle irtibatlandırılıyor: Mümin, aile fertlerine karşı üzerindeki vazifeleri yerine getirmeyerek onların uhrevî helâkine sebep olduysa, kendisi de ebedî hüsrana düşeceği şöyle ifade ediliyor: “Siz O’ndan başka dilediğinize kulluk edin! Asıl ziyan edenler, asıl hüsrana uğrayanlar, büyük duruşma günü olan kıyamette hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratanlardır. Unutmayın ki besbelli hüsran budur! Onların hem üstlerinde, hem altlarında ateşten kat kat örtüler vardır. İşte Allah böyle bir azabın varlığını bildirerek, kullarını korkutur. Ey kullarım! Bana karşı çıkmanızdan ötürü azabıma uğramaktan sakının!” (Bkz.: Zümer sûresi, 39/15-16)

Öyleyse, Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm): “Akıllı kişi, ölümünden sonrası için çalışandır.” sözünün gereğince akıllı kişi, ahiretini en ciddî şekilde tehdit eden ailesine ait sorumluluk noktasında son derece hassas davranıp, o meselede kendini garantiye almaya çalışan kişidir.

Bu konunun teferruatına girmeksizin, çocukların anne ve babaları üzerindeki haklarının ciddiyetini ihsasta, bizim gibi mütehayyirlere ışık tutacak, mevzuyla ilgili “hukuki bir içtihâdı” Muhammed Ebû Zehra’nın el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye adlı kitabına dercettiği bir dipnottan aynen sunacağız:

“Bir kısım kadınların çocuklarını terbiyeye salih oldukları (yani, hidâne şartlarını taşıdıkları) hâlde, onları çocuk yuvalarına yada ıslahhanelere gönderdiklerini nazar-ı dikkate alarak, Mısır teşriatı, onları çocuklarına bizzat bakmaya mecbur etti. Bu mevzudaki hüküm şudur: “Lâyiha veya şer’î muhakeme usûlünde bir nassın bulunmadığı durumlarda, mahkemeyi, o mevzudaki ercah görüşe uygun şekilde hüküm vermekle kayıtlayan Hanefî fıkhı, ana okullarını tanımaz. Bunlar hiçbir şekilde annenin yerini de alamaz. Çocuk için aslah (en uygun) olanı -ki hükmün medarı da budur- muktedir olduğu müddetçe çocuğu annenin terbiye etmesidir. Ana okulları, çocuğun maddî ihtiyaçlarını hakkıyla karşılayacak bile olsa, anne şefkatinin yerini alamaz. Bu şefkat, anneden başka hiçbir kimsede bulunmaz da. Anne ne kadar katı ve şiddetli de olsa, çocuğuna karşı bir başkasından daha merhametlidir. Bu şefkate çocuğun tabiî ve kanunî hakkı vardır. Onu bu haktan mahrum etme salâhiyetine kimse sahip değildir. Öyleyse çocuğun anne üzerindeki hakkı iskat edilemez… kadının asıl vazifesi zevciyyettir (aile hanımı olmaktır) ve bununla ilgili işlerdir. Faydası ve kadının ondaki salâhiyeti hususunda ne söylenirse söylensin bir işle meşguliyet bahanesi, onu bu aslî ve tabiî vazifesinden tecrit edemez. Zira annelik vazifesinin terki doğru olamaz. Hatta başka meşguliyet ve işler, kadın için tabiî ve aslî olan annelik vazifesine denk bile değildir. Hükümet işinde veya hükümet dışı işte çalıştığı için söz konusu analık vazifesine “kâdir olamadığı” iddiası kabul edilecek olsa, ortaya çıkan netice şudur: Başka bir vazifeyi kabullenmekle elde edilen hakka, annelik vazifesinin ihlâliyle ulaşılmıştır. Şu hâlde bu hak, bâtıl bir yolla elde edilmiş olmaktadır. Bu ise, makbul olmayan bir neticedir”.

Kahire mahkemesinin bu hükme varışını kavramada bize yardımcı olacak, Hanefî Mezhebinin bir hükmünü belirtmede fayda var: “Hidâne hakkı kime aittir?” meselesinde, Hanefîler bunun hem “anneye”, hem de “çocuğa” ait olduğu esasını benimsemişlerdir. Çocuk, hukuken ehliyetli olmadığı için bu hakkından vazgeçemeyeceği gibi, velisi de -çocuk adına- çocuğun aleyhine olacak bir tasarrufta bulunma yetkisine sahip değildir.”

Kul Hakkı Endişesiyle Ağlayanlar

Ahirette, kul hakkından gelecek sorumluluğun ciddiyetini düşünerek “Keşke insan olmasaydık da böyle ağır bir imtihana maruz kalmasaydık” mânâsında beyanlarda bulunan ilk büyüklerimizden birkaç misal kaydediyoruz:

Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) şöyle der: “Allah’a yemin olsun, yol kenarında biten bir bitki olup, üzerimden bir deve geçip beni yemesini, sonra geviş getirip, iyice çiğnemesini, sonra midesine geri göndermesini, sonra mayıs olarak dışarı atmasını fakat insan olmamamı ne kadar isterdim.”

Hazreti Ebû Zerr el-Gıfârî’nin, Resûlullah’tan. “Allah’a kasem olsun, şayet siz benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız..” mealindeki uhrevî sorumluluğun ciddiyetini dile getiren bir hadis rivayet ettikten sonra ilâve eder: “Allah’a yemin olsun sökülüp atılan bir ot olmayı ne kadar isterdim!”

Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) da benzer temennilerde bulunmuştur: “Keşke yerde biten otlardan bir ot olsaydım da, yâdı olan, zikri geçen biri olmasaydım.”,“Keşke unutulup gitseydim.” “Vallahi bir toprak parçası olmayı ne kadar isterdim. Vallahi Allah’ın beni hiçbir şey olarak yaratmamış olmasını ne kadar isterdim.”  Ölüm geldiği zaman söylediği tasrih edilen şu sözü de, onun ve benzer temennilerde bulunan diğerlerinin, bu nevi temennilerdeki maksatlarını açıklar: “Keşke yaratılmasaydım, keşke bir ot olsaydım da üzerime terettüp eden (mükellef olduğum) borcumu hakkıyla ödemiş olsaydım.”

Uhrevî sorumluluğun ciddiyetini yüreğinde hissetmeyenlere bu sözler fazla bir şey ifade etmeyebilir. Vurdum duymaz insanlar Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) yukarıda geçen “Allah’a kasem olsun, şayet siz benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız..” hadisini hatırlatarak bu bahsi geçiyoruz. 

Günümüzde Ne Söyleniyor?

Çocukların terbiyesi hususunda ailevî sorumluluk bahsini bitirirken, kısa bir istitradla, bu meselede günümüz Batısı ne diyor, ona da bir göz atmada fayda görüyorum. Her fırsatta dile getirdiğimiz üzere, aklın yolu birdir. Biz Müslümanların, vahiy suretiyle zahmet çekmeden hazır bulduğumuz bir kısım düstürları Batı, akıl yoluyla, tecrübe ile yanıla düzelte sonunda bulmuş; her seferinde tıpa tıp aynısı olmasa bile, gittikçe aynıya yaklaşan bir tempo ile, İslâm’ın dediğini tekrara başlamıştır. Bu meselede de öyle. Sözgelimi, Amerika Birleşik Devletleri’nde, “Çocukluğun Yok Oluşu” adıyla yaptığı bir çalışma ile, çocuk meselelerinin pek çoğunda Batı’daki tarihî gelişim çerçevesinde kıymetli bilgi ve tahliller sunan Neil Postman, kitabının son kısmında altı soru sorar ve bunlara cevap arar. Burada vurgu yaptığı bir mesele medyanın ve hususen televizyonun, çocukların aleyhine olan gelişmelerdeki rolüdür. Postman, son olarak, ailenin bu paraleldeki menfi gelişmelere karşı yapacak bir şeyinin olup olmadığı meselesini ele alır ve “Fert, bu gelişmelere karşı koymada güçsüz mü?” sorusunu sorar. Arkadan: “Hayır!” şeklindeki cevabını kaydeder. Ve bunun yolunun, moda olarak yaşanan Amerikan kültürüne gösterilecek dirençten geçtiğini belirtir. Kendi ifadesi oldukça serttir: “Özellikle direnç, ebeveynliğin Amerikan kültürüne karşı bir isyan hareketi olarak kavranmasını gerektirir.” Ortaya konacak dirence evliliği devam ettirmek, ailede çocuklara cinsi davranışlarda, dilde, üslûpta, görgü kaidelerinde, ruhî ahlâkî bir kısım disiplinleri kazandırma nevinden örnekler verdikten sonra, sözünü ettiği “âsilik”in en önemlisinin “medyanın çocuklara ulaşmasının önlenmesi” olduğunu söyler ve bunun iki yolu olduğunu belirtir.

Özetle: 1-Çocukların medyaya ayıracakları vakti sınırlamak,

2-(Kendi ifadesiyle) “Çocuklara neyin gösterildiğini dikkatlice (takip edip) gözlemek ve onlar için medyada sunulan programların tema ve değerlerinin sürekli bir akılcı eleştiri (ve tenkidini) yapmaktır. Her ikisinin yapılması oldukça güçtür ve çoğu ailenin çocuk yetiştirmeye hazır olmadıkları dikkat çekicidir.”

Görüldüğü üzere, bir batılı düşünür de, anne ve babaların, çocukları en iyi şekilde yetiştirmeye muktedir olduklarını teyitten sonra, Amerikalı ebeveynlerinin bile, günümüz şartlarında, çocuklarına karşı olan vazife ve sorumluluklarını yerine getirecek seviyede olmadıklarından yakınıyor.

Bu tespit bile, bizim, bu çalışmada bir tez olarak tekrarla ifade edip gerçekleştirilmesini teklif ettiğimiz aile içi eğitim seferberliğinin ne kadar yerinde ve mümkün olduğunu gösterir. Ayrıca şunu da belirtmenin yeridir ki, çocukların bizzat ailelerde yetiştirilmesi yeni bir ihtiyaç olmayıp, insanlığın doğusuyla Batısıyla geçmişte hayata geçirdiği bir uygulamadır. Nitekim Prof. Dr. Bekir Onur, Türkiye’de Çocukluğun Tarihi nam değerli çalışmasının Ailede Öğretim bahsinde, nice tanınmış şahsiyetlerin temel eğitimlerini aile içerisinde kendi anne-baba-dede gibi büyüklerinden aldıklarını ifade eden “Eskiden eğitim evde başlardı; bu yüzden biz yalının çocukları temel eğitimi evde aldık.” nevinden beyanlarını topluca kaydeder. Onur, durumun, Batı’da da böyle olduğunu belirtmek üzere, şöyle devam eder: “Batı’da orta ve üst sınıfa mensup babaların çocuklarının eğitimini kendi görevleri olarak gördüklerini, on sekizinci yüzyılda soyluların babanın oğlu için en iyi öğretmen olduğunu düşündüklerini Heywood’tan öğreniyoruz. Osmanlı toplumunda da babaların, çocuklarının ilk öğretmeni olması, çok eski tarihlere kadar  gitmektedir.”

Fransız Millî Nüfus Araştırmaları Enstitüsü (L’İnstitut National d’Etudes Démographiques) tarafından, 1975’te, nüfus gerilemesinin sebepleriyle ilgili hazırlanmış bir raporun bir bölümünde ifade edilen bazı fikirler de, burada kayda değer. Zira, rapor her ne kadar nüfus azalması ile ilgili ise de, orada ailenin terbiyevî rolünü azaltıcı bir hususun, kadınların aşırıya kaçan çalışma arzularından kaynaklandığı görülmektedir:

Rapora göre, Fransa’da doğumun azalmasına sebep olan âmillerin başında, mütenakız (birbirine zıt) iki arzunun mevcut oluşu gelmektedir. İlgili tahlili aslından takip edelim:

“… Birinci arzuya göre: “kadınlar, git gide daha yaygın bir şekilde, meslekî bir faaliyet icra etme arzularını ortaya koymaktadır ve her bir fırsatı fiilen değerlendirmek suretiyle bunu fiiliyata dökmektedirler…” Söz konusu Enstitü’nün araştırmalarıyla ortaya çıkan, “… buna zıt ikinci arzu ise, kadınların, yavrularını, en az iki yaşına kadar, bizzat kendileri büyütme istekleridir. Bu basit bir temenni olmayıp, şiddetli ve samimi bir arzudur. Öte yandan bir çok doktor, bu arzularını gerçekleştiremeyen aile annelerinin ruhen hastalandıklarını, “suçluluk duygusuna kapıldıklarını” tespit etmişlerdir. Keza, umumiyetle çocuk mütehassısları da, bebeklerin normal gelişmesi için en lüzumlu ve en muvafık şart olarak, küçük yaşlarda annenin çocuğun yanında olmasına hükmetmişlerdir.

Bu iki arzunun birleştirilip telif edilmesi, en az iki hususun beraberce gerçekleştirilmesine bağlıdır:

Birincisi, kadınlara, gelirlerine bağlı olarak değişecek bir annelik ücreti tahsis etmek, bu ücreti de öyle bir miktar ve seviyede tutmak ki, en mütevazi ve fakat en gelirli ailelerin bile, iki yıl boyunca kadının mesleki gelirinden mahrum kalmamasına imkân verebilsin.

Gerçekleşmesi gereken ve fakat tatbik mevkiine konulması daha zor olan ikinci şart da, kadına tanınan bu iki yıllık iznin kadının işiyle olan alâkasını kesmemesidir. Ta ki çocuğunu büyütmek üzere işini terkeden kadın, bu iki yıl sonunda, eski işine, aynı vasıf ve kıdem haklarıyla tekrar girebilsin.”

Kadını aile dışına iten aşırı hürriyetçi fikir ve hareketlerin, çocuk meselesinde ne derece mahzurlu neticelere götürdüğünü ifade eden tespitler çoktur. Buna yukarıda zikri geçen Postman’ın bir uyarısını da eklemek isteriz. Postman, Aile’nin gücünü medyanın zayıflattığını belirttikten sonra, sözü çok daha dikenli bir sahaya taşıyarak, “Ailenin gücünü daha çok tahrip eden şeyin, kadın hürriyeti hareketi” olduğunu söyler ve bunu telaffuzdan dolayı maruz kalabileceği bir kısım tenkitlerin önüne geçmek endişesiyle, ihtiyatî bir mülâhazadan sonra, sözlerine cesaretle şöyle devam eder:

“Kadınların iş alanında,  sanat  dünyasında,  endüstride, ve meslekî alanda yer edinirlerken, geleneksel çocuk bakımı kalıplarının gücü ve anlamında ciddî bir çöküş olduğu inkâr edilemez. Her ne kadar yapılan tenkitler, kadınların tek rolünün bakıcılık olduğundan meydana gelse de, çocukluğun idarecisi olan, onu biçimlendiren ve koruyan kadınlar, ve sadece kadınlardır. Erkeklerin, kadınların oynadığı role benzer herhangi bir şeyi üzerine alacak olmaları mümkün değildir ve hâlâ çocukları yetiştirme konusunda erkeklerin öyle yapmaları için ne kadar duyarlı olduklarının önemi yoktur. Nitekim her iki cinsiyetin aileleri dünyada ilerlerken, çocuklar yük gibi bir şey olmaktalar ve giderek çocukluklarının mümkün olduğunca erken bitmesinin en iyi olduğu farzedilmektedir.” Postman, tahlilini kendi memleketiyle ilgili olarak şöyle noktalar: “Tüm bunlar şu gerçeğe yol açmaktadır: Sosyal gidişatta 180 derecelik bir dönüş olmadıkça, Amerikan ailesi çelişkiye ve çocukluğun erimesine güçlü muhalefet  geliştiremeyecektir.”  Badinter de, Annelik Sevgisi adlı kitabında “Çalışan anne” başlığı ile kaydettiği kısımda bu meseleye temas ederek, buna benzer kanaatte olan nicelerinin “kadının çalışmasının, insan ırkını kemiren toplumsal facia ve yozlaşmalara sebep olduğu”na, babanın çocuk yetiştirmede annenin yerini dolduramayacağı”na dair kanaatlerini kaydeder. Bu görüşlerden biri aynen şöyle: “Eş, önce işçi, tüccar, köylü veya sosyete kadını olmamalıdır; o, her şeyden önce, anne olmalıdır.” Yeri gelmişken, Üstad Bediüzzaman’nın, “Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış; yuvasına dönmeli!” dediğini hatırlatmak isteriz.

Evet, çocuk yetiştirmek elbette son derece önemli ve hayatî bir meseledir. İnsan hammaddesini yoğurma, işleme, ondan âlim, sanatkar, kâşif, fâtih inşa etme işidir. Bu iş, önemli olduğu nispette çetindir, zordur ve ciddiye alınması gerekir. Ve bu iş ilim ister, dirayet ister, feraset ister, sabır ister, maddi ve mânevî fedakarlıklar ister. Bu sebeple, gerek fert ve gerekse milletin kaderinde ebedî hayatı kaybettirecek veya kazandıracak kadar ehemmiyet arzeder. Sağlıklı terbiye, her yerde, her zaman başta anne olmak üzere ailenin yakın ilgisiyle mümkündür! En büyük ilgi ve fedakarlık da, bu işte annelere düşmektedir. Bu yüzden olacak dinimiz, kadına, anne olma itibariyle, erkeğe nispetle üç kat fazla önem atfetmiş; “Cennet annelerin ayağı altındadır.” demiştir. Aslında neslin devamında, bütün canlılarda, tabii olarak büyük görev ve sorumluluk annelere yüklenmiştir. Bu, Yüce ve Hakîm olan Yaratıcı’nın bir programı ve takdiridir. Her canlı, fıtratına uyarak, bunu itirazsız yerine getirirken insanoğlu, kendi planında beşerî mülahazalarla bu umumî ahengi bozmakta, terbiyecilik vazifesinden yan çizmeye kalkmaktadır. Ama bu ihmalin acı meyvelerini de, ahlaksızlığın artması, dünya ve ahiret saadetlerimiz için şart olan insanî değerlerin kaybolması şeklinde görmekteyiz. Gittikçe artan maddî zenginlik, teknik imkân ve kolaylıklara rağmen, yeryüzünde beşerî huzur ve saadet kaybolmakta, akan masum kanları, dökülen gözyaşları, arşa yükselen mazlum inlemeleri vicdan sahiplerini derinden sarsmaktadır.

Ebeveynin Yerini Dadı Alırsa

Çocukların temel eğitiminde, ebeveyn ilgisinin önemine temas ettikten ve “Özellikle varlıklı İstanbul ailelerinde, bütün aile büyüklerinin iyi eğitim almış kimseler olmaları sebebiyle, çocuklarının temel eğitimini kendilerinin verdiklerini” belirttikten sonra, Osmanlılarda bir dönem, mezkur geleneğin bozularak, bu hayatî işin başka ellere verildiğine de dikkat çekmemiz gerekmektedir. Yine Onur’un derlediklerinden öğreniyoruz ki,

19. asrın ortalarından itibaren, başta İstanbul olmak üzere, büyük şehirlerin varlıklı ailelerinin çocukları, “Çerkez dayı”, “Arap dadı”, “yaşlı lala” gibi unvanlarla anılan mürebbiler tarafından büyütülmektedir. Osmanlı’nın yıkılışının derin sebepleriyle ilgili daha gerçekçi bir ip ucunu teşhis düşüncesiyle özellikle üzerinde durulması gereken bir durum, Tanzimat döneminde “bütün üst tabaka ailelerinde” yabancı mürebbiye tutmanın moda olması hadisesidir. Geleneksel anne-çocuk ilişkisini değiştiren, annenin çocuk üzerindeki hâkimiyetini azaltan mürebbiliğin vahim halini, Merhume Samiha Ayverdi’nin sunduğu nefis tasvirden dinleyelim:

“… Kırk sene evvel İstanbul’da mürebbiyelik, topsuz tüfenksiz bir imparatorluk demekti. Müreffeh her Türk ailesinin içine adım atmak demek, orada asla muaheze ve itiraza çarpılmadan saltanat sürmekle birdi. Mürebbiyenin hususi odası, hizmetine verilen câriye, kaprislerine körü körüne itaat edilen bütün bir ev halkı vardı. Mürebbiye evin içinde kimsenin anlamadığı bir dille okutup yazdırdığı çocukla, ne yapar, ne söyleşir kimse bilmezdi. Bilinmesi lâzım olan bir şey varsa onun her yaptığının, her işlediğinin ayn-ı hikmet oluşu idi. İşte bu yüzden de çocuk altı yaşına geldiği hâlde,”Ezan okunuyor.” diyeceği yerde “İmam bağırıyor.” derdi. Henüz büyükbabası, konağında cemaatle namaz kıldığı, kendi babası Cuma namazlarını kaçırmadığı hâlde, mürebbiyenin şaheseri olan bu körpe insana, mukaddesatı, bir yüz karası imiş gibi, silinmek, bertaraf edilmek zevki aşılandı.

Fakat çocuk, bu darbeyi sade imanına yemedi. Din, merkezden muhite açılan iç içe halkaların hepsini birden kucakladığı için ilk kastedilen o oldu ise de, milliyeti, an’anesi, bağları, hâtıraları hülasa tekmil kıymetleri teker teker kurşun sıkılan hedefler arasında kolay kolay devrilip gitti.

Artık çocuk himaye çağından çıkıp, mürebbiye de dört başı mâmur zaferinin hazzı ile eve vedâ edeceği zaman, sanki bu zaferin mükafatı olarak o, bilgisi, dirayeti ve nezaketi medhedilerek bir başka aileye tavsiye ve devredilmek suretiyle önüne yeni ve elverişli bir zemin daha hazırlandı. Böylece mürebbiye denen canlı tehlike, hâmili olduğu mikroba karşı muafiyete sahip bir portör çalımı ile, taşıdığı mikroplardan bol bol ve rast gele etrafına dağıttı durdu…”

Yukarıda anlatılanları tamamlamak ve asıl mevzumuz olan “çocuğun aile içinde anne ve babası tarafından şuurla yetiştirilmesinin ne kadar önemli olduğunu da belirtmek üzere, Azerbaycan’ın Mehmed Akif’i, Bahtiyar Vahabzâde’nin “Bugün Azerbaycan’ın en mühim bir “problem”i değerlendirmesiyle kendisinden işittiğim bir vakayı hatırlatan bir durumu Türkiye’nin, hâricî bir dayatma olarak değil, Tanzimat’tan mevrus hâlet-i ruhiyenin bereketine(!) binaen, kendi rızasıyla yaşadığını burada kaydetmek istiyorum. Vahabzade, Komünist dönemde, üniversitede okumuş olan neslin, Ermeni ve Rus kadınlarıyla evlenmeye zorlandığını ve bu çeşit evlilik yapmayanlara devlet dairelerinde iş verilmemek suretiyle ciddî baskılar uygulandığını, pek çok insanın bu baskılara dayanamayıp yabancılarla evlendiğini, ve sayılarının elli bin civarında olduğunu 1997’de söylemişti. Bizdeki vaka, İkinci Cihan Savaşı’yla yaşanır: “Çocuklar, Avrupa’daki savaş zamanında dünyaya gelmişlerdi. Almanya’dan kaçmış ve Türkiye için hiç de erişilmez olmayan ücretlerle çalışan Alman dadılar vardı. Ankara’da, o sıralarda. Hepsi de bakımlı, şık, iyi eğitim görmüş kadınlardı… Bu dadıların çoğu da, sonradan evlenip Türkiye’de kalmışlardı. Ankara’da 1935 ile 1945 yılları arasında doğan pek çok bürokrat ve mühendis çocuğunun annelerinin Alman olması İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’ye yansıyan garip bir cilvesiydi belki de…”

Aile Zayıflıyor

Çağdaş müellifler, çocuğun eğitiminde en etkin, en müessir grubun aile olduğunu vurgulayıp, “Yakın ilgi ve murakabeyle ailenin, çocuğun bilgi edinme ve yönlendirilmesinde ona tesir edecek çevreleri kontrol altına alabileceğini” ısrarla dile getirirken, bir yandan da ailenin önemi arttıkça çocuk üzerindeki tesirinin azaldığına dikkat çekiyorlar. Çocuk üzerinde tesir icra edip, onu yönlendirecek teknik imkânlar çoğalıp güçlendikçe, çocukla yakınlık ve beraberliği sebebiyle, onu tekniğin menfi tesirlerinden kurtarmada ailenin önemi artmaktadır. Bir şartla ki aile, çocuğa gerekli ilgiyi yeterli derece ve kıvamda göstermiş olsun. Ne var ki, aile, ilgi ve bilgi azlığı sebebiyle üzerine düşeni hakkıyla yerine getiremediği için, teyp, radyo, televizyon, internet, volkmen gibi yeni teknik imkânlar ailenin otoritesini sarsmıştır. Bir de aile, sözgelimi bilgisayar konusunda şuurlu değilse, yani bilgisayarın nasıl çalıştığını; hususî dünya görüşlerini insana nasıl empoze ettiğini; hayatı, hâdisatı değerlendirme, hüküm verme kapasitemizi nasıl sinsice değiştirdiğini bilmezse, çocuğun onun oyun-eğlence gibi faydadan çok zarar verecek yönlerine kapılmasını önleyemez. Bu durumu sebebiyle, yeni teknikler ve hususen televizyon, çocuk için ikinci bir aile yerine geçer; dahası bunlara çocuğun ayırdığı zamanın, ilgisizlik sebebiyle artması nispetinde bilhassa babaların otorite ve etkinlikleri iyice zayıflayarak, ikinci, üçüncü… beşinci, belki de altıncı… ve hatta onuncu derecelere düşmektedir. Bütün bu hususlarda, ailenin bilgilendirilip güçlendirilmesi gerekmektedir.

Prof. Dr. İbrahim Canan

Kaynak:Wise Instute

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu