Yazarlar

Bu Müjde Bize Kâfi ve Vâfidir… | RECEP ATICI

Ömrümüz boyunca karakol yüzü görmemiştik, kendi çocuklarımıza bile bir tokat atmak için el kaldırmamış, eşimize bıçağı verirken de sapından tutacak şekilde vermiştik. Hayata hazırlanırken çok nahif yetiştirilmiş ve dolayısıyla meşru dairede en doğal hakkımız olan miting yapmayı bile bilmiyorduk. Mahkemelerde bir câni gibi muamele gördük, memleket zindanlarında aylarca tecrit edildik, bir serseri gibi ülkelere sürgüne yollandık. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldık. Zaman oldu canlarımıza kastedildi ve hayattan bin defa ziyade ölümü tercih edecek hale geldik. “Eğer dinimiz intihardan bizi menetmeseydi, belki bugün bazılarımız topraklar altında çürümüş olacaktı.” Hüzünler kulübesinde gözyaşı döktük ve bu kadarını kaldıramayız endişesiyle Hz. Musa gibi “Ya Rabbî! Bize lütfedeceğin her türlü nimete muhtacız!” diyerek hicret yollarına döküldük.

Kimimizin yüreği dayanamadı ve ciğerlerimiz yandı, içlerimiz kan ağladı. Vefasızlığın gurbetinde, sevdiklerimizin gözleri önünde eriyip gittik. Yollarda öldü kimimiz. Bazılarımız bebekti, çocuktu ve anne kucağında neden mahrum bırakıldıklarını hiç anlamadan ebedî vuslat yurduna göçtüler. Hastaydı bazılarımız ve bakıma muhtaç bırakıldı, iradi olarak ölüme terk edildik.

İsimlerimiz, adreslerimiz terör örgütlerine verildi. Kendi vatandaşına tuzaklar kuran bir devletin entrikalarıyla yüzleştik. Boğazına kadar günaha batmış “kapkaranlık” bir siyasetin alicengiz oyunlarıyla heder edildik. Dövülerek öldürülenlerimiz oldu da onlar için vücutlarındaki işkence izlerinden başka tanıklık eden olmadı. Pencerelerden atılanlarımız için intihar ettikleri söylendi. Yaşadığımız bunca şeyin ağırlığı karşısında, “Allah’ım yardımın ne zaman, diyecek kadar sarsıldık.”

Aslında bizim hikâyemiz Hz. İsa’nın iki havarisinin bir şehre (muhtemelen Antakya) gelerek halkı iyiliğe ve doğruluğa davet etmesine benzemektedir. O kutlu elçiler, zulmedenleri adalete, tecavüz edenleri hadde, cehaletin karanlığında boğulanları aydınlığa çağırır. Tahmin edeceğiniz gibi bu çağrının mukabelesi kabalık ve zorbalık olur ve derler ki: “Biz, sizde bir uğursuzluk görüyoruz; sizin yüzünüzden başımıza gelecekler var. Eğer bu işe bir son vermezseniz, bilin ki sizi taşa tutarız ve bizim elimizden size acı mı acı bir azap dokunur” derler. (Yâsîn, 36/18)

Bu ayetten anlaşıldığına göre o şehir halkının böylesine hırçınlaşması, sadece düzenlerinin değil aynı zamanda çıkarlarının da tehdit altında olduğunu görmelerindendir. Zira muktedirler, hedefleri şaşma, planları bozulma riski altındaysa o zaman vahşi hayvanlar gibi diş gösterir. Böylece kötülükte sınır tanımazlık, bir topluluğun vasfı haline gelir de dünyevi imkânları ellerinde bulunduranlar bütün imkanları ile menfaatlerini korumaya odaklanırlar. Bunun neticesi olarak her muhalif ses susturulur, her adalet davetçisi “düzen bozucu” bugünkü ifadesiyle “terörist” olarak damgalanır. Halkı doğruluğa çağıran hakikat elçileri de “uğursuz,” diğer bir ifadeyle “Haşhaşi” olmakla suçlanır ve “azap” ile (itibarsızlaştırma, işten atma, hapis, gasp, iftira, işkence, ölüm) tehdit edilirler. Ayette geçen “taşa tutma,” toplumsal bir galeyan hali olduğu için kitle psikolojisine işaret eder ki konumu, makamı ve çevresi elverişli olan her Tiran bozması, yığınları sürü halinde arkasından sürükler. Kendi yalanlarını halk korolarına tasdik ettirir. Onları kışkırtarak mazlumun üzerine salar, zulmüne ortak eder.

Şehrin öbür ucundan bir adam (Habib-i Neccar) koşarak geldi ve şöyle dedi:Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeyen bu elçiler uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir.”(Ya’sin, 36/20-21) Ayetten anlaşıldığına göre Habib-i Neccar, tam bu gerilimin ortasında çıkar sahneye. “Şehrin en uzak ucundan,” ödeyeceği bedelin kendisi olduğunu bile bile, yiğit bir ses olarak haykırır. O, Kur’an’da anlatılan prototiplerden biridir. Kadın ya da erkek, ihtiyaç duyulduğu anda, tam zamanında gelen bir “adanmış” olup elçileri desteklemek, hakka şahitlik etmek, “doğru söylüyorlar” diyebilmek için ölümü göze alan bir hakperesttir.

Konumunun “şehrin en uzak ucu” olarak belirtilmesi, karye halkından olmasına rağmen, düşünce itibariyle “onlardan” değildir. İçinde yetiştiği toplumun düşündüğü gibi düşünmeyen, kendini ahlaki çözülmelerin dışında tutabilmiş, menfaat çarkının içerisine girmemiştir. Gelişi “koşarak” olduğuna göre sırtına yüklenmiş bir mihnet yükü ve karşı tarafa borçlu olmayan biridir. Cesurca bir çıkış yapabildiğine göre de ayağına takılacak bir yanlışı, bir hatası yoktur.

O, yolun sonuna gelindiğinin farkındadır ve uçurumun kıyısında dolaşanları, kendilerini boşluğa bırakmasınlar diye, ikna etmeye çabalar gibi “Ey kavmim” diye sahiplenerek seslenir. Akla, kalbe, hisse ve vicdana hitap edercesine yalvarır. “Hidayette oluşlarına” yaptığı vurgu ile elçilerin hakikate adanmışlıklarını, “ücret istemeyişlerine” dikkat çeker. En nihayet kıssanın sonu beklendiği gibidir ve Habib-i Neccar kavmi tarafından katledilir. Ancak o, kendisine “Buyur cennete gir!” denildiğinde bile halkını hatırlayarak: “Ah bir bilselerdi, Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara gark ettiğini!..” (Yâsîn, 27) der.

Evet, Kur’an 14 asır evvel inmiş olsa da ihtiva ettiği hükümler her asra, her devre bakar. Şayet onun getirdiği hükümler sadece o asra baksaydı o kitap tarihsel bir eser olurdu. Oysa onun hükmü kıyamete dek icra edilecektir. Bu yönüyle o, Allah’ın kelamı olduğunun da bir göstergesidir. Bugün itibariyle Allah’ın hükümlerine garipler olarak muhatap olmuş isek biz de Efendimiz (sav)’in dediği gibi deriz. “Gariplere müjdeler olsun. Onlar herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren kimselerdir.” Bu müjde bize kâfi ve vâfidir…

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu