Aktüel

Âlemşümûl Bir Medeniyet Projesi

Dr. Mehmet SAYIN

Felâket ve helâket asrının mimar ve mühendisi tarafından gerçekleştirilecek olan “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin temelleri 14 asır önce Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” beyanıyla atılmış ve bununla ümmetine bir gaye-i hayal, bir ufuk gösterilmiştir. Felâket ve helâket asrında kurulacak olan bu “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin mimarı ve mühendisi kimdi, harcı ve yol haritası neydi, usulu-üslubu ve stratejisi nasıldı? Bu makalede bunların üzerinde durmak, ilmel, aynel ve hakk-el-yakin olarak müşahede ettiğim bir hakikatı asrın idrâkine sunarak yani “tazimi lazım geleni tazim” etmek gerektiğine inanıyorum. Bir kelam-ı kibarda bu şöyle ifade edilmektedir: “Tazimi lazım geleni tahkir; tahkiri lazım geleni tazim küfürdür” yani övülmesi gerekeni övmemek, bir hakikatı örtmek ve hakkı sahibine vermemek zulümdür, hatta yerine göre küfürdür.

Okurlarımızdan bazıları apaçık güneş gibi ortada duranı izaha ne gerek var diye düşünebilirler ama son zamanlarda yaşadığım bir çok hadise bana gerçeğin böyle olmadığını gösterdi. İmam-ı Gazali gibi bir din büyüğü tarafından da kullanılan şu ifade her şeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Zuhurunun şiddetinden gaib” yani bir şey çok açıkta olsa eğer yeterli donanıma sahip değilseniz o sizin tarafınızdan görünmüyor. Güneşin son derece parlak olmasından dolayı nasıl ki güneşe bakanlar güneşi göremezler, aynen bunun gibi çok parlak olanlardaki bu açıklık onların görülmemesine sebep olur. Su içindeki balıkların suyun farkında olamamaları gibi. Ne zaman ki su çekilir ve balıklar susuz kalır ancak o zaman suyun değil malesef susuzluğun farkına varırlar ama iş işten geçmiş olur.

Peygamber Efendimiz (sav) tarafından “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” beyanı öylesine söylenmiş bir söz değildi. Hendek Savaşı esnasında hendek kazılırken sahabe efendilerimiz çok sert bir kayaya rastladılar. Ne kadar uğraştılarsa da kaya bir türlü parçalanmıyordu. Nihayet Peygamber Efendimiz (sav)’e haber verildi. “İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor… ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Çünkü her vuruşta bir müjde veriyordu: Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”[1] diye buyuruyordu.

Bu “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin hayata geçirilmesi için Efendimizden sonrada seferler ve hicretler devam etmiştir. Bu uğurda Eyyüb el-Ensâri Hazretleri Medine’den kalkıp İstanbul önlerine kadar gelip Bizans surlarının dibinde şehid olurken bir çok sahabe efendilerimizde bu gaye-i hayalle dünyanın dört bir yanına hicret etmiştir. Bu mesaj Osmanlının zayıflaması ve dağılmasıyla kısmende olsa bir yavaşlama yaşamıştır. Ancak hiç bir zaman durmamıştır.

Osmanlının yıkılışı sonrası, birinci ve ikinci dünya savaşlarıyla insanlık ciddi bir çalkantı geçirmiştir. Batı’da materyalizm ve kapitalizm baş gösterirken Doğu’da komünizm istilası başlamıştır. Bunca hengamenin içerisinde Anadolu’dan gür bir ses yükselmektedir, bu sesin sahibinin felâket ve helâket asrına karşı söyleyecekleri vardır. Her ne kadar bu ses susturulmaya çalışılsa da bu mümkün değildir. Çünkü bu sesin sahibi Bediüzzaman Hazretleridir. “Üstad rüyada Peygamber Efendimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) görüyor ve O’ndan ilm-i Kur’ân talep eder. Peygamberimiz (sav) Ümmetimden sual sormamak şartıyla; Sana Kur’an ilmi verilecek”[2] diye buyuruyor.

Yine Bediüzzaman “Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misâle girdim. Biri geldi, dedi: “Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.” Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a’sârın meb’uslarından her asrın meb’usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki: “Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et!” Ayakta durup dedim:[3] …. “Şu istikbal inkilâbâtı içinde en gür sedâ  İslâm’ın sedâsı olacaktır…”[4] Üstad Hazretleri bunu tüm dünyaya haykırıyordu.

Bunu demekle kalmıyor, Allah rızası istikametinde Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) adını güneşin doğup battığı her yere ulaştırmak için bir taraftan “Âlemşümûl Mimari”nin projesi olan Risale-i Nurları yazarken diğer taraftanda bu projenin kodlarını toprağın bağrına atıyordu. Aynı zamanda bambu yetiştiricisi bir bahçıvan gibi aktif sabır içerisinde insan yetiştirmeye çalışıyordu. Çünkü bu projenin stratejik ve statik olarak temellerini atacak ve inşasını yapıp hayata geçirecek bir mühendise ve hizmetçilere ihtiyaç vardı.

O genç mühendis, Erzurum’un Pasinler ilçesi Korucuk köyünde bir taraftan ebeveynlerinden ders okurken diğer taraftanda ilk mürşidi de diyebileceğimiz Hâce Muhammed Lütfi (Alvarlı Efe) Hazretlerinden istifaza etmektedir. Yaklaşık 28 yılda hemen hemen tüm kitaplarını okuyup vaaz ve sohbetlerini dinledikten sonra Hocaefendi hakkında bende oluşan kanaati de paylaşmak isterim. Katî kanaatim şudur ki: Hocaefendi (M. Fethullah Gülen) bu “Âlemşümûl Mimari”nin ‘stratejik mühendisi‘ ve içinde bulunduğu asrın da ‘gönül sultanı.’ Yani gerçek anlamda “SÖZ SAHİBİ”dir. Burada benimle hemfikir olan dünyanın farklı yerlerinden üç-beş müslüman âlimin tespitlerine de yer vermek istiyorum.

Yeni Ümit ve Hira dergileri tarafından (11 Mayıs 2014) düzenlenen “İçtihad ve Kıyas Sempozyumu”nda konuşan Suudi Arabistan Ümmü’l-Kura Üniversitesi Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Şerif Hatim el-Avni: “Bazen olur ki kişi cüz’i meselelerde yapmış olduğu içtihatlarda muvaffak olabilir ve kendisinde içtihadın tüm mekanizmaları oluşmasa dahi bu konuda “müceddid” kabul edilir. Fethullah Gülen Hocaefendi burada külli kaidelere –ki bunlar İslâm’ın ve bütün bütün bir varlığın temel esaslarıdır. Bu esaslara tam riayet içerisinde tebliğ ve irşatta tecdide muvaffak olmuştur”.

Prof. Dr. Şerif Hatim el-Avni de yapmış olduğu tespitinde Hocaefendi’yi: “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin külli yani kamil manada bir “müceddidi” olarak vurguladığı anlaşılmaktadır”.

Yine aynı sempozyumda konuşan Lübnan İnsan-i Cedid Üniversitesi Rektörü, Prof. Dr. Basim Hüseyin el-İtani de Hocaefendi’ye hitaben: “kendisini müceddidin haiz olması gerekli olan vasıflarla donanımlı biri olduğunu görüyorum ve onu “stratejik müceddit” olarak nitelemekteyim” diyordu.

Görüldüğü gibi Prof. Dr. Basim Hüseyin el-İtani de Hocaefendi’yi “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin “yenilikci stratejisti” olarak nitelendirilmektedir.

Aynı sempozyumda tebliğ sunan Ürdün Uluslararası Vasatiyye Platformu Başkanı, Prof. Dr. Mervan el- Fauri de Hocaefendi’nin şahsında hizmet insanları için “Sizler Türkiye’deki  İslâm’i binanın temel taşlarındansınız, bu büyük binanın yüksek direklerini ikame etmeye çalışanlarsınız. Sizler stratejik mimarlarsınız” diyordu.

Prof. Dr. Mervan el- Fauri’nin konuşmasından ve tespitlerinden de anlaşılacağı gibi Hocaefendi’nin ismini “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin “stratejik mimarları” arasında öne çıkarıyordu.

Bir hakkı teslim etme adına yine bu Sempozyumdaki konuşmacılardan biri olan Cezayir  İslâm Âlimleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Abdurrezzak Gassum, bu terimi ben mütefekkir, müceddid, büyük üstad, mühendis Fethullah Gülen Hocaefendi’den duydum, evet kendileri bu “beyaz cihad” teriminin sahibidir.

İnsanları en güzel şekilde Allah’ın dinine çağırmadaki “güzel söz” ve Allah’ın hikmetine ve ümmetin meselelerine râm olmuş “kalem”dir. Zannımca böylesi güzel bir sözü ve kalemi tasvir edecek en güzel terim kandan, irinden, nefretten uzak olan “beyaz cihad” terimidir, diyordu.

Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi Prof. Dr. Abdurrezzak Gassum da Hocaefendi’yi “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin mühendisi “müceddidi” olarak görüyordu.

Bediüzzaman Hazretleri, asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında;[5] (miladi 19. Asr) durmuş ve kucağımdaki tohumları dünyanın dört bir yanına saçıyor ve “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır”(Tarihçe-i Hayat,s. 75) buyuruyor.

Bir taraftan bunları söylerken diğer taraftanda kıtalar arasında büyük iklim değişikliklerinin olduğunun da farkındaydı. Bu farklılık güney kutbunda yer yer +50 dereceyi bulurken, kuzey kutbunda -70 dereceye düşmektedir. Sıcaklığın -70 dereceye düştüğü Sibirya steplerinde bu tohumların neşvünema bulması için ılık bir iklime ihtiyaç duyulurken sıcaklığın +50 dereceye yükseldiği güney kutbunda yani Afrika’nın kavruk çölünde bu tohumların yetişebilmesi için nemli bir iklime ihtiyaç duyulmaktadır.

Buzullarda ve çöl ortamında yetişen soğuğa ve sıcağa dayanıklı bir çok bitki örtüsü vardı ancak Üstad Hazretlerin bahsettiği tohumlar dünyanın soğuk bölgelerinde sıcaklığın +4 dereceye ulaşmasıyla hayat bulabilirlerdi. Bu tohumların meyveye durması ve çiçek açması için soğuk bölgelerde +16 dereceye, güney kutbunda ise sıcaklığa bağlı olarak oransal neme ihtiyaç duyulmaktadır. Dünyanın soğuk bölgelerinin iklim ortamını +16 dereceye çıkaracak; sıcak bölgelerinde ise sıcaklığa bağlı olarak oransal nemi sağlayacak; bu şartların her ikisini aynı anda gerçekleştire bilecek sihirli bir iksire ihtiyaç vardı.

İşte o iksirin adı:  Gözyaşı 

Hocaefendi her ikisini birlikte gerçekleştirecek olan o sihirli iksiri daha genç yaşlarında, belki de neşet ettiği aile ortamı itibariyle çocukluk, hatta bebeklik yıllarında keşfetmişti. Kendi kaleme aldığı “gözyaşları” adlı şiirinde şu mısralara yer verecekti. “Ağla gözlerim ağla, ırmaklarda gün dönsün!/ Ağla, vâdiler Nil, dağlar ‘Tûr-i Sînâ’ olsun!/ Ağla ki, İbrahim’i saran ateşler sönsün! / Ve yeşeren asâ ile sihirler bozulsun!” Çünkü; Hocaefendi bir vaazında gözyaşının menbaının bu dünyaya ait bir kaynak olmadığını, onun ötelere yani cennet pınarlarına ait olduğunu ifade ediyordu.

Soyadı, Gülen olan bu insan neden sürekli ağlamayı seçti? diye düşünürken önümü bir taraftan milli şairimiz, felâket ve helâket asrının bülbülü Mehmet Akif’in şu mısraları aydınlatırken “Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar dertliyim!” Bir yandan da çile şairimiz merhum Necip Fazıl’ın şu sözleri rehberlik ediyordu; “Ağlayın, su yükselsin! / Belki kurtulur gemi. / Anne, seccaden gelsin; / Bize dua et, emi!” Burada her iki şairimizin de vurguladığı dua ve gözyaşı Hocaefendi de gerçek anlamda kurtuluş için bir yaşam tarzı olarak tecessüm etmişti. Anadolu insanı bu manada Hocaefendi’yi “Gülen” olarak değilde “ağlayan” hoca olarak tanıyordu.

Hocaefendi’nin kendi ifadeleriyle “Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları. Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları… Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır..! Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve kalpten sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın beyânıdır gözyaşları…”[6]

Hocaefendi’nin gözyaşlarını cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpelere benzetmesi de oldukça manidardır. Kadim edebiyat olarak bilinen, Divan Edebiyatında “gözyaşı” nisan yağmuruna benzetilmiş ve hûrilerin kulaklarına küpe olarak takılacak incilerin bu ayda oluştuğu tasvir edilmiştir. Rivayet odur ki nisan ayının 16’sında istiridye ve midyeler su üzerine çıkıp Allah’a dua edercesine kabuklarını el gibi açarlarmış. Açık ağızlarından karınlarına düşen yağmur damlası tuzlu suda yaşayan bu canlıya ıstırap vermeye başlayınca, bu sancıdan kurtulmak için bir sıvı salgılayarak onu koza gibi örermiş. Bu sıvılar zamanla katılaşarak inciyi oluştururmuş. Bu bağlamda Fuzûlî merhum çile çekmeden, gözyaşı dökmeden bu dünyada insanın “sızıntı”dan “çağlayan”a ulaşamayacağını ebr-i nisan’ı (nisan bulutlarını) misal göstererek dile getirir ve muhataplarına şöyle seslenir. Fuzûlî dehrden kâm almak olmaz olmadan giryân / Sadef su almayınca ebr-i nîsandan güher vermez. (Ey Fuzûlî, ağlamadan bu devranda saâdete erişmek mümkün değildir / Zira sedef de nisan bulutundan su almayınca inci vermez.) Bu beyitten de anlaşılacağı gibi Divan Edebiyatı şairlerinin irfan ufkuna göre inciler aşığın gözyaşlarıdır. Bakî  merhum bunu şu mısralarıyla dile getirmiştir; Bu bâzâr içre düşmez dâne-i eşküm gibi gevher / Gel ey cân riştesi şimden girü dürr-i Aden den geç! (Bu pazarda gözyaşlarımın tanesi gibi bir inci bulunmaz / Ey can ipliği gibi olan sevgili, gel bundan böyle Aden incisinden geç!)

Yer altı dünyasınının ünlülerinden -:) olan Nâfi merhumda bu durumu şöyle ifade etmiştir. Biri ağlamayınca biri gülmez âdet-i cârî / Zemînin rûyi gülmez ebr-i nîsân olmasa giryân. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak: Eskiden beri bilindiği üzere biri ağlamayınca, biri gülmez. Nisan bulutları ağlamasa, yeryüzü gülemez. Eğer Hocaefendi’nin gözyaşları olmasaydı, Bediüzzaman’ın ekmiş olduğu tohumlar da insanlık aleminde çiçek açmakta zorlanacaktı.

Hocaefendi yine bir çok konuşmasında, Anadolu erenlerinden olan Yunus’un şu mısralarına yer vermekteydi. “Sular gibi çağlasan / Eyyûb gibi ağlasan / Ciğergâhı dağlasan / ahvalini sormaz mı?”[7] Hocaefendi, bu ağlamaların karşılıksız kalmayacağını, Nebilerin ve Salihlerin hayatlarından çok iyi biliyordu.

Yine bir vaazında, Doktor İkbal’in Lahor meydanındaki hutbesinde Osmanlının  İslâm’a katkısından ve zaferinden bahsederken şu ifadelere yer veriyor: “Herkes hesapta; kendisine bir şey soruluyor. Bana orada Hazreti Rasûl-i Zîşân tarafından, “Doktor İkbal, bana ne getirdin!” denilirse şayet, derim ki Efendim, bir kâse içinde Sana Senin yolunda dökülen kanları takdim ediyorum. Bunu, cihanlara değiştirmem!” Hocaefendi aynı hutbesinde, Doktor İkbal’in şehit kanına karşılık günahlarına ağlamış insanların gözyaşlarını daha değerli buluyor ve eğer bana böyle bir fırsat verilirse “elimdeki o kâse ile gözyaşlarını arz eder ve derdim ki “Yâ Rasûlallah, Sana bir hediye ile gelemedim, mazur gör!.. Ama Senin için dökülen gözyaşlarıyla geldim!” diyordu.

Gözyaşı her zaman değerli olmuştur. Bir damla gözyaşı bazen milyonlarca sayfa kitaptan ve sözden daha etkilidir. Bir damlası cehennemin ateşini söndürebilecek güçtedir ve bir damlası firavunları ve ordularını devirecek kuvvettedir.

Gözyaşı tarihin her döneminde sevinç yada hüzün için çağlamıştır. Amasya Arkeoloji Müzesini gezerken oradaki rehber anlatmıştı ve bunu ilk kez duymuştum: “Değişik dönemlere ait farklı boyutlarda gözyaşı şişeleri vardı. Rivayet odur ki ölenin ardından ağlayanlar gözyaşlarını şişelere doldurur ve ölüyle beraber bir vefa göstergesi olarak toprağa gömerlermiş. Herkesin üzüntüsü gözyaşı şişesinin büyüklüğüne göre değişmekteymiş. O dönemlerde hasretlik çeken sevgililer özleminin boyutuna göre gözyaşlarını biriktirdikleri şişeleri birbirlerine verirlermiş.”

Gözyaşı, bir yandan zamanı bükerken diğer yandan mekanı ve sineyi genişletir, mesafeyi de kısaltırmış. Bundan olsa gerek Hazreti Âdem aleyhisselamın ve Havva annemizin gözyaşları, Adem babamızı ve Havva annemizi dünyada birbirine ve sonrasında da tekrar cennete kavuşturmuştur.

Gözyaşı, Hazreti Yunus (as) için denizde bir tahte’l-bahir (denizaltı) necat olurken çölde Hazreti İsmail (as) ve Hacer annemiz için zemzem olarak fışkırmıştır.

Hazreti Nuh (as)’ın gözyaşları zalimler için tufan, kendi kavmi için necat olurken diğer tarafta Hazreti İbrahim için berden selam olmuş ve göklere yükselen ateşin alevlerini cennet bahçelerine çevirmiştir.

Gözyaşı, bir taraftan Hazreti Yakup aleyhisselamı, iffet abidesi Hazreti Yusuf aleyhisselam ile fiili olarak kavuştururken aynı gözyaşı ikinci Yusuf diyebileceğimiz aynı edebin iffet abidesi Süleyman ibn-i Yesar’ı asırlar sonra Kabe’de ay ve güneşin karşılaşması gibi Hazreti Yusuf aleyhisselam ile buluşturmuştur.

Gözyaşı, Hazret-i Eyyüb (as) için bir zikir, bir şifa, bir sabır taşı olurken bir diğer taraftan İsa Nebi’nin nefesi gibi cansız cesetlere âb-ı hayat olmuştur.

Hazreti Musa (as)’ın gecelerin koynuna akıttığı gözyaşı yerde Kızıl Denizi yararken âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendiler efendisi iki cihan serveri Hazreti Muhammed (sav)’in insanlık için yerin bağrına akıttığı gözyaşı gökte Ay’ı ikiye ayırmıştır.

Hazreti Meryem Annemizin gözyaşları kundaktaki çocuğu (Hz. İsa) dile gelip iffet için zırh olurken paklardan pak olan Hazreti Aişe Validemizin gözyaşları ayet ayet olup semaları titretmişti.

Hazreti Ebu Bekir efendimizin gözyaşı hirada Efendimize çelikten kalkan olurken asırlar sonra merhum Hacı Kemal’in gözyaşları demir perdeyi eriten bir iksir olmuştur.

Üstad Hazretlerinin ve talebelerinin gözyaşları, küfür için kalkan, iman için nüve olurken Hocaefendi ve arkadaşlarının gözyaşları güneşin doğup battığı her yerde, nüveyi hüveye kavuşturmak için ab-ı hayat olmuştur.

Genç mühendis artık eğitimini tamamlamış ve icazetini almıştır. Üstadın hazırlamış olduğu projenin tüm detaylarına vakıftır. Üstad hazretlerinin analar diyarı mümbit Anadolu insanlarının sinesine atmış olduğu tohumlar bir ana şefkatinde ki Anadolu erenlerinin rahmet ikliminde kısa sürede neşvünema bulmuştur. Filizlenen bu tohumların fidan olması ve meyveye durması için artık zaman gelmiştir. “Mimarisi Muhammedî” olan bu projeyi hayata geçirmek için o genç mühendis (Hocaefendi) kolları sıvar. Allahın izniyle kısa bir süre içerisinde Anadolu’nun dört bir yanında rengarenk çiçekler açmaya başlar. Üstad Hazretlerinin dünyanın dört bir yanına atmış olduğu diğer tohumlarında neşvünema bulması yani Anadoluyu saran bu Muhammedî kokunun tüm dünyaya ulaşması için başta insan kaynağı olmak üzere maddi ve manevi bir kısım hazırlıklar yapılması gerekmektedir.

Anadolunun civanmert insanlarından bu kaynak sağlanmıştır. Zemin etüdünü tamamlayan ve statiğini sağlama alan genç mühendis, harcını hazırlamak ve temelleri atmak için kendi stratejisi içerisinde birleştirdiği kumunu ve çimentosunu gözyaşlarıyla karmaktadır.

Maddi olarak hazırlığını yapmış olan stratejik mühendis, bu çiçeklerin hayatını devam ettirmesi için ışık, su ve havanın da son derece önemli olduğunun farkındadır. Bunun için Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında ışık evleri açıyor ve o evlere Anadolunun irfan havasını soluklamış insanlardan oluşan başta Kur’an, Sünnet ve mimarın külliyatı; yani Risale-i Nurlar olmak üzere ehli sünnet çizgisinde olan  İslâm’ın pak pınarlarından ab-ı hayat yudumlayan şakirtler yerleştiriyordu. Çünkü Bediüzzaman’ın ekmiş olduğu tohumlar toprağın altında kuluçka döneminde korunaklıydı ancak toprağın dışında onları bekleyen hayatın çetin şartları vardı ve bunun için bu ışık evler hazırlanmalıydı.

Hocaefendi’nin yıllarca akan gözyaşları artık meyveye durmuş ve yeni bir dünya kuruluyordu. Bu yeni dünyanın bestesi tüm dillerde ve gönüllerde birlikte söyleniyordu: “Gördüm nurlu geleceği rüyamda bir gece / Işıklar yağıyordu her yer sessizce / Âhenkle işleyen saat gibiydi / Bir bir silinip gitmişti karanlık geceler… / Her taraf gökler gibi pırıl pırıl / Yeni bir dünya kuruyorlardı … / Sevgi dili Türkçeyle buluşuyoruz / Hep birlikte yeni bir dünya kuruyoruz.”[8]

Bu şarkı gökkuşağı gibi rengarenk yedi kıtada, yediden yetmişe dokunduğu her kalbe hayat oluyor, bir taraftan Afrika’nın çölünü nemlendirirken diğer bir yandan da Sibirya buzullarını eritiyordu. Hem Sibirya’nın buzullarında neşvünema bulan hem de Afrika’nın çölünde yeşeren o tohumlara bizâtihi şahitlik ettim.

Siz belkide bunların yüzlerce, binlercesine şahit olmuşsunuzdur ancak dilim döndüğünce sizlerle iki örnek paylaşmak istiyorum.

Birincisi: Sibirya taraflarından gelen bir gençle uzun yıllar aynı ortamda bulunma fırsatım olmuştu. Bu gencin hikayesi hatırımda kaldığı kadar şu şekildeydi; Üniversite okumak için Rusya’nın kuzeyindeki soğuk bir ülkeden gelecekti. Geleceği ülkedeki arkadaşlar bulunduğumuz ülkedeki arkadaşları telefonda arar ve bu gencin karşılanması için bindiği uçağın iniş saatini verirler (o zamanlar cep telefonları çok yaygın değildi.) Arkadaşlar bu delikanlıyı karşılamak için sabahın erken saatinde havaalanına giderler. Uçak iner ve havaalanından yolcular çıkmaya başlar. Arkadaşlar, nasıl olsa o bizi (Türk olduğumuz için) tanır diye ismini yazarak beklemek istemezler.

Genç, yolcular arasında çıkar ve bir köşede beklemeye başlar, abiler gelip beni burada bulurlar diye. Arkadaşlarında gözü hala içerden gelecek yolcularda. Son yolcu da çıkar ve bekledikleri gençle buluşamazlar. Ama ilerde bir köşede bekleyen yer yer de arkadaşlara doğru bakan bir delikanlı vardır. Arkadaşlar o delikanlıya doğru ilerlerler ve ismini sorarlar. İsmini söyleyince aradıkları delikanlıyı bulmuş olurlar. Delikanlıya sorarlar: “sen ilk çıkanlardan birisiydin ve geçtin oraya beklemeye başladın. Yer yer de bize doğru bakıyordun, neden yanımıza gelmedin? bunca zaman burda boşa beklememiş olduk” derler. Delikanlı “Ben sizin Türk olduğunuzu anladım, bir ara yanınıza gelmek istedim ama bizim abiler olduğunuzdan emin olamadım. Onun için burada beklemeye karar verdim” der. Arkadaşlar sorar: “bak burda bizden başka Türk yok, senin bunu anlamış olman gerekirdi”. Delikanlının cevabı tarihe not düşer. “Evet, sizin Türk olduğunuzu anlamıştım ama elleriniz cebinizdeydi. Ben düşündüm, bunlar bizim abilerimiz olsaydı elleri ceplerinde olmazdı. Çünkü ben bizim abileri hiç bir zaman elleri cebinde görmedim” der. Arkadaşlar mahçup bir ses tonuyla: “sabahın erken saatleri olduğu için hava soğuk ve ellerimiz üşüdüğünden dolayı cebimize sokmuştuk” derler.

Ama delikanlıyı ikna edemezler. Çünkü bu delikanlı Kuzey Rusya’dan geliyordu ve orası daha soğuktu. Onca soğuğa rağmen abilerinin, hocalarının ellerini cebinde görmemişti.

İkincisi: Sıcak bir yaz gününde yolum Afrika’ya düşmüştü, on günlük gezi boyunca beş farklı ülkeye uğradım. Her gittiğim yerde birbirinden ilginç onlarca olaya şahitlik ettim. Bazen ağladım, bazen güldüm! Orada Türk okullarını ziyaret etme fırsatım da olmuştu, hatta en son uğradığım ülkede bir okulun öğrenci yurdunun misafirhanesinde kalmıştım. Kaldığım o iki gün içinde oranın yerli öğrencileriyle tanışma imkanım olmuştu. O ülkede ezan günde altı kez okunuyordu. İlk defa böyle bir şeye şahitlik ediyordum. Gecenin bir yarısında yatsı ile sabah ezanı arasında okunan altıncı ezanın teheccüd namazı ezanı olduğunu öğrendim. Kaldığımız misafirhane yurdundaki öğrenciler gece teheccüd namazı için kalkıyor ve cemaatle teheccüdlerini kılıyorlardı. Bulunduğum süre içerisinde o gençlerle tanışma imkanım olmuştu. Bir kısmıyla azda olsa samimiyetimiz gelişmişti. Yurtlarının önünde kumdan bir saha vardı ve bu öğrenciler o kum sahada ayakkabısız futbol oynuyorlardı.

Yurdun ön giriş kısmında betonla yapılmış küçük bir alan ve bir kaç da merdiven basamağı vardı. O merdivenlerden aşağı adım attığınızda kumlara basıyor, hatta ayakkabılarınızın içine kum girdiğini hissediyorsunuz. Her taraf kumlarla dolu olduğu için artık ayakkabıları silme ihtiyacı bile duymaz olmuştum. Çünkü ayakkabıların rengi bile artık kum rengi olmuştu. Ancak seyahatın sonuna gelmiştim. Yurtta kalan öğrencilerle vedalaşmak ve resim çektirmek için yurdun önündeki o beton alana geçtik, etrafımda tanıştığım o öğrenciler vardı. Biz tam resim için poz verecektik ki kendi aralarında yerel dilde bir şeyler konuşan sağımdaki ve solumdaki iki öğrenci aynı anda yere eğildiler. Resim karesinde temiz çıkması için biri sağ ayakkabımın tozunu silerken, bir diğeri sol ayakkabımın tozunu siliyordu. Ellerinde bir bez veya peçete yoktu, avuç içleriyle siliyorlardı. Bir anda şok olmuştum, aniden eğildim ve kollarından tutarak onları kaldırmaya çalışırken gözyaşlarımın sıcak kuma düştüğünü ve kumu ıslattığını fark ettim.

O zaman şunu bir kez daha anlamıştım ki muhterem Hocaefendi’nin yıllarca çağlayarak akan gözyaşları Afrika’nın o kavruk toprağını nemlendirmişti ve Üstad hazretlerinin miladi 19. asrın minaresinin başından dünyanın dört bir yanına saçtığı tohumlar neşvünema bulmuş, hatta meyveye durmuştu. Tekrar hatırlayacak olursak Üstad hazretleri o gün muhataplarına hitap ederken nasıl seslenmişti: “Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sûreten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet ediyorum. İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!”[9]

Üstad hazretleri kendine itiraz mahiyetinde sorulan başka bir soruya cevap verirken de yine miladi 19. asrın minaresinin başından dünyanın dört bir yanına ektiği tohumlara hitap ediyor ve gelecekte neşvünema bulacak olan o çiçekleri şu ifadeleriyle müjdeliyordu:

Sual: İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.

Cevap: Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım: “Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, Sadakte deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler.

Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz, bizi çağırınız. Mezarımızdan هَنِيئًا لَكُمْ(Ne Mutlu Size) sadâsını işiteceksiniz”.[10]

Makalenin başlığından da anlaşılacağı gibi (Felâket ve Helâket Asrının Mimarı, Mühendisi ve Gözyaşı) iki farklı konuyu tek bir makalede toparlamaya çalıştım. Çünkü bu mimarinin ilk başta hayata geçirilebilmesi ve sonrasında da devamı için ızdırap ve gözyaşı olmazsa olmazıdır. Tüm bu nedenlerden dolayı bu iki konuyu tek bir çalışmada toparlamayı hedefledim, umarım okurlarımızı çok yormamışızdır.

Elhasıl, nisan yağmuru tanesi istiridyenin karnında, denizin dibinde zamanla nasıl inciye dönüşüyorsa; felâket ve helâket asrının mimarı olan Bediüzzaman Hazretlerinin, ızdırap sâdrının gönül bahçesinden dünyanın dört bir yanına, insanlığın bağrına serpmiş olduğu fikir tohumları; ‘Âlemşümûl Mimari’nin stratejik mühendisi ve içinde bulunduğu asrın gerçek anlamda “SÖZ SAHİBİ” olan Hocaefendi’nin ızdırar ve sabırla gecelerin sinesine akıttığı gözyaşları neticesinde ilk başlarda ’sızıntı’ya, zaman içerisinde de ‘çağlayan’a dönüşmüş ve dünyanın dört bir yanında, her bir kıtasında farklı renkte ve güzellikte birİnci, zemininde bereketiyle adeta harman olmuş.

Kaynakça: 

[1]http://www.herkul.org/tag/hendek -10.29.2019

[2] http://www.fikih.info/bediuzzamanin-soru-sormamasi-ne-anlama-geliyor – 10.28.2019

[3] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/117 -10.28.2019

[4] http://hikmet.net/su-istikbal-inkilabati-icinde-en-gur-seda-islamin-sedasi-olacaktir-sozunu-nasil-anlamaliyiz – 10.28.2019

[5] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/munazarat/ifade-i-meram-ve-uzunca-bir-mazeret/89 – 10.29.2019

[6]https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari – 10.29.2019

[7] https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari – 10.30.2019

[8] https://www.egitimhane.com/11-uluslararasi-turkce-olimpiyatlari-k155674-15.html – 10.29.2019

[9] http://www.erisale.com/?locale=tr&bookId=14&pageNo=111#content.tr.14.111 – 10.30.2019

[10] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/75 – 10.30.2019

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu