Yazarlar

(11. Yazı) Evrimin bilimselliği ve hakikati | Dr. Yüksel Çayıroğlu

 

Bu başlık altında öncelikle türleşmenin imkânını ele alacak ve tesadüflerin mahiyeti üzerinde duracağız. Sonrasında evrim teorisinin mekanizma ve kanıtlarının genel bir değerlendirmesini yapacak, evrimin bilimsel kriterleri ne ölçüde karşılayıp karşılamadığını ve evrim teorisinin ne ölçüde makul olduğunu masaya yatıracağız. Ardından da bilim adamlarının hiçbir bilimsel meselede olmadığı ölçüde evrim konusunda niye bu kadar ısrar ettikleri sorusuna cevap vermeye ve evrimin nasıl bu kadar taraftar bulduğunu anlamaya çalışacağız. Son olarak ise evrim teorisinin beşer hayatındaki psikolojik, sosyal ve siyasal yansımalarına kısaca temas edeceğiz.

1: MAKRO EVRİMİN (TÜRLEŞMENİN) İMKÂN(SIZLIĞ)I

Evrimin makro ve mikro olmak üzere ikili ayrıma tâbi tutulması uzun zaman önce Neo-Darwinizmin meşhur savunucularından biri olan Theodosius Dobzhansky tarafından literatüre dâhil edilmiştir. Daha önce de belirtildiği üzere evrimi savunanlarla ona karşı çıkanların anlaşamadığı temel tartışma noktası, makro evrim, yani türleşmedir. Türleşme ise bir türün uzun zaman dilimleri içerisinde geçirdiği değişimlerle yeni bir tür oluşturması demektir.

Darwin’in teorisinin asıl hedefi de mevcut türlerin nasıl meydana geldiğine dair bilimsel bir açıklama sunabilmektir. Şöyle de diyebiliriz: Darwin’in en büyük iddiası, hiçbir türün tek tek yaratılmadığı, bilakis tabii seleksiyon yoluyla daha önceleri yaşamış başka bir türden evrimleştiğidir. Darwin, bunun mücerret bir iddiadan ibaret kalmaması için bir taraftan evrimleşmenin mekanizması (doğal seleksiyon) olduğunu ileri sürmüş, diğer yandan da benzerlikler ve fosiller üzerinden bunu kanıtlamaya çalışmıştır.

Gerçi bazıları büyük morfolojik ve genetik değişimler anlamına gelen makro evrimin farklı çeşitlerinden bahseder ve türleşmenin bunlardan sadece biri olduğunu belirtirler. Dahası evrim hakkında böyle bir ayrım yapılmasına karşı çıkanlar da vardır. Onlar, gözlenmesi ve test edilmesi mümkün olmayan makro evrimi savunmanın zorluğunun farkında oldukları için, böyle bir ayrımın sonuçlarından korkarlar. İkisini tek bir torbaya doldurarak mikro evrim üzerinden verdikleri örneklerle her ikisini de kabul ettirmeye çalışırlar.

(11. Yazı) Evrimin bilimselliği ve hakikati | Dr. Yüksel Çayıroğlu 2

Fakat çoğu araştırmacı gibi biz de evrimi ikiye ayırarak ele alacak ve makro evrim ile türleşmeyi aynı anlamda kullanacağız. Çünkü böyle bir ayrım yapmadan sapla samanı birbirinden ayırmanın imkânı yoktur. Mikro evrim, gözlemlenebilen ve bilimsel olarak kanıtlanmış gerçeklere dayanırken, makro evrim spekülasyondan öte geçmeyen iddialardan ibarettir. Robber G. Wesson’un ifadesiyle “büyük evrimsel yeniliklerin” hiçbirisi gözlenemediği gibi, bunların şu anda devam edip etmediğine dair de hiçbir fikre sahip değiliz. Fosil kayıtları da bu konuda bize yardımcı olmaz. (Wesson, Beyond Natural Selection, s. 233)

John M. Smith ile Eörs Szathmary’ın şu ifadeleri de aynı tezi destekler: “Evrim geçiren nesillerin zaman içinde daha kompleks bir hâle gelmesi gerektiğini gösteren teorik bir gerekçe olmadığı gibi, bunun gerçekleştiğini gösteren ampirik bir delil de yoktur.” (“The Major Evolutionary Transitions”, Nature, volume: 374, 1995, s. 227)

Evrimcilerin mekanizma olarak ortaya koydukları mutasyon, doğal seleksiyon, adaptasyon, genetik sürüklenme gibi biyolojik prensipleri inkâr etmek mümkün olmasa da bunların meydana getirebileceği değişimler oldukça sınırlıdır. Doku, organ ve sistemlerindeki devasa yapı farklılıklarından ötürü balıkların sürüngenlere, sürüngenlerin memelilere, dinozorların kuşlara, omurgasızların omurgalılara dönüşmesi bu mekanizmaların üstesinden gelebileceği bir iş değildir.

Nitekim bu mekanizmaların yeni türler ortaya çıkarması şimdiye kadar tabiatta hiç gözlenmediği gibi; meyve sinekleri ve bakteriler üzerinde yapılan onca deneye ve ortaya konulan onca emeğe rağmen laboratuvar ortamında da böyle bir şeyin varlığı ispat edilememiştir. Uzun yıllar devam eden deneylerde bakteriler ve meyve sinekleri üzerinde bir kısım değişimler ortaya çıkmış olsa da asla yeni türler oluşmamıştır.

İki evrimci biyolog olan Lynn Margulis ile Dorion Sagan’ın Acquiring Genomes: A Theory of the Origins of Species isimli eserlerinde dile getirdikleri şu izahlar tam olarak bunu ifade eder: “Ne uzaklardaki Galapagos’ta, ne meyve sineklerinin laboratuvar kafeslerinde, ne de paleontologların (fosillerle) dopdolu çökelmiş kayaçlarında türleşme, şimdiye kadar hiçbir şekilde doğrudan gözlenmemiştir.” (s. 32)

Buna rağmen bazı evrimcilerin hâlâ yeni türlerin ortaya çıktığını iddia etmeleri gerçekten hayret vericidir. Onları böyle bir iddiaya sevk eden en önemli sebep ise türün tarifinde yaşanan ihtilaflardır. Bazıları türün üyelerinin, geçirdikleri değişimler neticesinde bir süre sonra birbiriyle çiftleşememeye başlamasını türleşme olarak görür. Ne var ki daha başkaları yeni bir tür olduğu iddia edilen canlıların yeni bir ırk olarak dahi görülemeyeceğini iddia eder. Meselenin teknik tartışmasını uzmanlarına bırakarak şunu söyleyebiliriz: Neticede bakteri yine bakteridir, meyve sineği de yine sinektir. Bunlar apayrı birer canlı çeşidine dönüşmemişlerdir.

Bu yüzden evrimcilerin türleşmenin olabileceği yönündeki iddiaları, delilsiz bir kıyasa ve varsayıma dayanır; bilimsel kanıtlara değil. Amerikalı genetikçi Richard Goldschmidt, The Material Basis of Evolution isimli eserini (Yale University Press) bütünüyle makro ve mikro evrim konusuna ayırmış ve girişte şunu söylemiştir: “Mikro evrimin gerçeklerinin makro evrimin anlaşılması için yeterli olmadığını göstermek, bu kitabın en önemli iddialarından biri olacaktır.” (s. 8) Goldschmidt, bu kitabında mikro evrimin, tür sınırlarının ötesine geçemeyeceğini, buradan yola çıkarak makro evrimin ispat edilemeyeceğini göstermiştir.

Bu konuda yapılmış diğer bir çalışmada ise şu bilgilere yer verilir: “Dürüst olmak gerekirse, türler içinde rastgele mutasyon ve doğal adaptasyonun meydana geldiğine ve bunların da gaga boyutu, deri pigmentasyonu veya antibiyotik direnci gibi alanlarda küçük değişikliklere yol açtığına yönelik ikna edici kanıtlar var. Bununla birlikte, güncel evrim verileri, bir balıktan amfibiye geçişi ikna edici bir şekilde desteklemiyor. Çünkü bu, yeni enzimlerin ortaya çıkması, protein ve organ sistemlerinin oluşumu, kromozom ve DNA yapılarının farklılaşması gibi geniş çaplı değişimleri gerektirir. Deneyimler, trilyonlarca nesil boyunca dahi, organizmaya fayda verecek üst üste çok sayıda mutasyon gerektiren kompleks biyolojik özelliklerin, doğal seçilim ve rastgele mutasyonlarla ortaya çıkmadığını göstermiştir. Yeni genlerin gelişmesi çok zordur. Bakteriler başka türlere dönüşmez.” (Joseph A. Kuhn, “Dissecting Darwinism, Proc (Bayl Univ Med Cent). 2012 Jan; 25(1): 41–47)

Aslında evrimcilerin bütün problemi, pozitivizmin ve natüralizmin sınırları içinde kalarak yeryüzünde yaşayan milyonlarca canlı türünün kökeni hakkında açıklamalar yapmaya çalışmalarıdır. Şayet evrim teorisini kabul etmezlerse türlerin orijini problemi bilim açısından çözümsüz kalacaktır; daha doğrusu yaratma gerçeğini kabul etmekten başka alternatifleri kalmayacaktır. İşte bu alternatifsizliktir ki onları bilimsel verilerle gerçekliği ortaya konulamayan ve konulması da mümkün olmayan varsayımları kabul etmeye, yani mikro evrimden makro evrim çıkarmaya mecbur etmiştir.

Mesela Richard Dawkins, köpek cinslerinde meydana gelen farklılaşmayı anlattıktan sonra şöyle der: “Eğer bu kadar fazla sayıda evrimsel değişim sadece birkaç yüzyılda hatta on yılda elde edilebiliyorsa, on veya yüz milyon yılda nelerin elde edilebileceğini bir düşünsenize.” (Dawkins, Yeryüzündeki En Büyük Gösteri, s. 41) Ne var ki böyle bir mantıkla mikro evrimden makro evrim çıkarmak, boş bir şapkadan tavşan çıkarmaktan çok daha zordur.

Şimdiye kadar mevcut canlı türlerinden yeni türün ortaya çıktığı gözlemlenemediği ve test edilemediği için, evrimciler, melezleme ve kültürleme çalışmaları neticesinde ortaya çıkan tür içi çeşitlenmeyi abarta abarta anlatmayı çok severler. Ne var ki bunların hiçbirisi türleşmeyi gösteren örnekler değildir. Mesela şimdiye kadar köpekler üzerinde yoğun olarak yapılan ıslah çalışmaları neticesinde farklı fizyolojik özelliklere sahip çok farklı ırklar elde etmiş olsalar da bunların hiçbirisi köpeklikten çıkmamış, başka bir türe dönüşmemiştir.

Darwinistlerin evrimi ispatlama adına her fırsatta öne sürdükleri diğer bir örnek ise bakterilerdir. Onlar, yapılan deneyler neticesinde bakterilerin geçirdikleri değişimleri anlatmayı da çok severler. Fakat daha önce de ifade ettiğimiz üzere bakteriler ne kadar değişim geçirirse geçirsinler, farklı tür bir bakteriye dönüşmemişlerdir.

Bakteriyolog Alan H. Linton da, 150 yıllık bakteriyoloji bilimi boyunca bir bakteri türünün başka bir türe dönüştüğünü gösteren hiçbir kanıta rastlanmadığını belirtmiştir. Ona göre en küçük canlı formları olan tek hücreli bakterilerde bile türleşmeye rastlanmazken, çok daha kompleks yapılara sahip çok hücreli organizmalarda bunun varlığını ileri sürmenin bilimsel bir temeli olamaz. (Linton, “Scant Search fort the Maker”, The Times Higher Education Supplement (April 20, 2001), Book Section, 29)

Bu konuda Fred Hoyle şunları söyler: “Sağduyumuzun da söyleyeceği gibi, Darwin teorisi küçük ölçekte geçerli olabilir ama büyük ölçekte doğru değildir. Tavşanlar biraz farklı olan diğer tavşanlardan geliyorlar, ilkel bir çorba ya da patatesten değil. İlk olarak nerede ortaya çıktıkları ise hâlâ cevaplanmamış bir soru olarak öylece duruyor, evrensel çaptaki diğer pek çok soru gibi.” (Hoyle, The Mathematics of Evolution, s. 9)

Son olarak şunu belirtmek gerekir ki bazı araştırmacılar “evrim” lafzındaki muğlaklıktan ve konu etrafındaki tartışmalardan kurtulmak için mikro evrim yerine daha başka kavramlar teklif ederler ki bu oldukça yerinde bir yaklaşımdır. Yani onlara göre bir türün üyeleri arasında ortaya çıkan farklı varyasyonlar veya üyelerinde gözlemlenen fiziksel ve anatomik değişimleri “evrim” olarak isimlendirmekten uzak durulmalı, bunun yerine yeni kavram ve ıstılahlar üretilmelidir.

2: TESADÜFLER CANLI VARLIKLARI ORTAYA ÇIKARABİLİR Mİ?

Evrimi savunan bilim adamları şans, ihtimal ve tesadüf gibi kavramları teorilerinin içine ustaca gizlemiş olsalar da, bunların gerçekte neye tekabül ettiği üzerinde çok fazla durmazlar. Onlara göre big-bang patlamasından bugüne gelinceye kadar her şey tesadüfen oluşmuştur. Samanyolu galaksisinin ve Güneş sisteminin şekli, konumu ve yapısı, Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı, kendi etrafındaki ve yörüngesindeki dönüş hızı, eğimi, Ay’ın uzaklık ve çekim gücü, atmosferdeki gazların oranları, ozon tabakasının, topraktaki minarellerin, bulutların, suyun, bitkilerin oluşumu vs. hepsi kör bir tesadüften başka bir şey değildir. Onlara göre uzay cisimleri arasındaki oldukça hassas ayarlandıklarında şüphe olmayan dengeler, mesafeler, etkiler, çekim güçleri sadece birer rastlantıdır. Aynı şekilde yerküremizin uzaydaki müstesna konumu, ekosistemi, tabiatı, besin zinciri de tesadüflerin eseri olarak ortaya çıkmıştır.

Yeryüzünde uygun şartlar oluştuktan sonra evrimcilere göre ilk canlı varlığın ortaya çıkışının da bütünüyle tesadüfi bir hâdise olduğunda şüphe yoktur. Aynı şekilde şimdiye kadar yaşamış olan bütün canlı türlerini ortaya çıkardığı iddia edilen mutasyon ve doğal seleksiyon gibi evrim mekanizmalarının temelinde de rastlantılar/tesadüfler vardır. Her ne kadar bu mekanizmalar tabiat yasaları veya biyoloji prensipleri olarak görülse de, bu yasa ve prensiplerin canlı organizmalar üzerindeki etkileri tesadüfidir. Çünkü zekâ ve şuurdan yoksun olan bu mekanizmaların, bir canlıyı neye dönüştürmek istedikleri yönünde bir plan ve hedefleri söz konusu olamaz. Dolayısıyla buradaki tesadüften kastımız, canlılarda ortaya çıkacak değişikliklerin keyfiyet ve yönünün belirsizliğidir.

Bilim adamları, illiyet bağını bilemedikleri her olayı rastgelelik olarak isimlendirir ve bunun farklı çeşitleri üzerinde dururlar. Evrimleşmedeki rastgeleliğin de yaygın olarak bilinenden farklı olduğunu iddia ederler. Onlar, bu savunmalarında bir yere kadar haklı olsalar da en nihayetinde DNA’da meydana gelen mutasyonların yönünü bilemeyiz. Tabiatın yapacağı seçimlerin canlıyı neye dönüştüreceğini kestiremeyiz. Adaptasyon ve izolasyon neticesinde canlı organizmada ne tür değişimlerin ortaya çıkacağını tahmin edemeyiz. Bu sebeple bunların hepsini şans ve rastlantı olarak görmekten başka bir seçeneğimiz yoktur.

Bu mekanizmaların bir işleyiş düzeni ve çalışma mantığı olsa bile, biz, bunun bir türden yeni bir türü nasıl ortaya çıkarabileceği noktasında hiçbir fikre sahip değiliz. Darwinistlerin yaptığı tek şey, bugünkü var olan canlı türleriyle, tespit ettikleri mekanizmalar arasında bağ kurmaya ve tahminler yürütmeye çalışmaktır.

Oysaki diğer canlılardan apayrı organ ve sistemlere, kendine mahsus savunma mekanizmalarına, fiziki ve anatomik yapıya ve bütün bunları ortaya çıkaracak devasa bir genetik bilgi havuzuna sahip olan bir türün, başka bir türe dönüşmesi için üst üste, sıralı olarak, düzenli bir şekilde, dengeyi bozmadan ve birbirini tamamlayıcı bir tarzda milyarlarca mutasyonun gerçekleşmesi gerekir. En küçük detaylardan birinin bile ters gitmesi her şeyi alt üst edebilir. Evrimciler bu tür olayların gerçekleşmesini ihtimal dâhilinde görse ve hemen oluşuverecekmiş gibi basit bir şekilde anlatsalar da, aslında kendileri de bunun zorluğunun farkındadırlar. Çünkü şans ve ihtimalin, sürekli biyolojik yapıların lehine olacak şekilde sürüp gitmesinin ancak hayali kurulabilir.

Bu açıdan evrim teorisindeki asıl problem, canlıların evrimleşmesinin aklen mümkün olup olmamasında değil, muhtemel olup olmamasındadır. Aklî ihtimaller ile gerçekleşmesi mümkün görülen olasılıkları birbirinden ayırmak gerekir. Madeni bir paranın üst üste bir milyar kez tura atılması aklen mümkündür; ama aklı başında hiç kimse bunun gerçekleşebileceğini iddia etmez. Gerek tesadüfen ilk canlının oluşumu, gerekse ondan diğer canlı türlerinin çıkması ise bundan milyar kat daha zor bir ihtimaldir. İşte evrimcilerin gerçekleşmesini umdukları veya iddia ettikleri olay, tam da budur.

Hâlbuki insan, çevresine baktığında tabii olayların tesadüfen meydana getirdikleriyle, bir akıl ve şuurdan sadır olanları kolaylıkla birbirinden ayırır. William A. Dembski’yle meşhur olan bir kavram vardır: belirginleştirilmiş komplekslik (specified complexity). Dembski’ye göre bu kavram sayesinde bizler rahatlıkla tasarım ürünü olan şeyleri belirleyebiliriz. Çünkü doğadaki görüngülerin bir akıl tarafından tasarlanmış olanlarıyla, doğal nedenler ve rastlantılar sonucu ortaya çıkmış olanlarının, olasılık teorisi açısından birbirinden ayırt edilmesi oldukça kolaydır. (Recep Alpyağıl, Evrim ve Tasarım, s. 602)

Robin Collins, bunu şöyle bir misalle açıklar: Diyelim ki dağlarda yürüyüşe çıktık ve kayaların, “Dağlara hoş geldin Robin Collins” yazısını oluşturacak şekilde yan yana sıralandığını gördük. Bunu izah etme iddiasındaki bir hipotez, bir deprem veya kayaların kayması sonucu bu yazının ortaya çıktığını söyleyebilir mi? Her ne kadar bu, aklen mümkün görünse de, bizden önce bu dağlarda dolaşan bir insanın bu kayaları bu şekilde dizdiğini söyleyen bir hipotez yanında hiç de ikna edici olmaz. (Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü, s. 180)

Kayaların yan yana dizilip basit bir cümle kurmasını dahi kabul etmeyen bir akıl, nasıl olur da müthiş bir düzenin, harika bir dengenin ve mükemmel bir dizaynın hâkim olduğu kâinatın, dünyanın ve yeryüzündeki canlı varlıkların tesadüfen ortaya çıktığını kabul edebilir? Gerçekten anlaşılır gibi değil! 29 alfabeden yapılacak rastgele çekilişlerle “evrim hipotezi” kelimesini yazma ihtimali 290 trilyonda birdir. Saniyede bir defa rastgele daktilonun tuşlarına basan bir insanın “evrim hipotezi” yazabilmesi için 317 milyar yıl uğraşması gerekiyor. Bir insanın her saniye bir hareket yapacak şekilde akıl küpünü döndürdüğünü farz ettiğimizde, bütün yüzlerin aynı renkten olması için gereken süre 1.35 trilyon sene, yani dünyanın yaşının 300 misli! (Arif Sarsılmaz, Evrim Tartışması, s. 359-365)

Olasılık hesapları bize bunları söylediği halde aklı başında bir insan nasıl olur da trilyonlarca atomun rastgele bir araya gelmesiyle canlı bir organizma vücuda getirebileceğine inanır! Hadi meydana geldi diyelim. Bu canlı organizmanın yaşayabilmesi, çoğalabilmesi, yeni yeni dokuları, yapıları, organları, sistemleri, türleri, cinsleri, familyaları vs. ortaya çıkarabilmesinin ihtimali nedir? Tek bir hücrede bulunması gereken 2.000 enzimin tesadüfen oluşma ihtimali bile 1040.000 rakamıyla ifade edilmiştir. Olasılık hesapları evrimcilerin önüne aşılmaz engeller koysa da, onlar evrime olan “güçlü imanları” sayesinde bu engelleri aşmayı başarırlar.

(Haftaya evrim teorisinin bilimselliğini konuşmaya devam edeceğiz.)

Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu