<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yüksel Çayıroğlu arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/yuksel-cayiroglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/yuksel-cayiroglu/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:13:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Yüksel Çayıroğlu arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/yuksel-cayiroglu/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Çayıroğlu&#8217;nun yeni kitabı:Bir Fikir ve Aksiyon İnsani Olarak Fethullah Gülen</title>
		<link>https://hizmetten.com/cayiroglunun-yeni-kitabibir-fikir-ve-aksiyon-insani-olarak-fethullah-gulen/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2021 21:52:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17823</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlahiyatçı-Yazar Dr. Yüksel Çayıroğlu&#8217;nun yeni kitabı raflardaki yerini aldı. Kitabın adı &#8220;Bir Fikir ve Aksiyon İnsani Olarak Fethullah Gülen.&#8221; Süreyya Yayınlarından çıkan eser kitapdunyasi.eu internet sitesinde satışa sunuldu. Peki kitabın&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cayiroglunun-yeni-kitabibir-fikir-ve-aksiyon-insani-olarak-fethullah-gulen/">Çayıroğlu&#8217;nun yeni kitabı:Bir Fikir ve Aksiyon İnsani Olarak Fethullah Gülen</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlahiyatçı-Yazar Dr. Yüksel Çayıroğlu&#8217;nun yeni kitabı raflardaki yerini aldı. Kitabın adı &#8220;<strong>Bir Fikir ve Aksiyon İnsani Olarak Fethullah Gülen.&#8221;<br />
</strong>Süreyya Yayınlarından çıkan eser <a href="https://kitapdunyasi.eu/" target="_blank" rel="noopener">kitapdunyasi.eu</a> internet sitesinde satışa sunuldu.</p>
<p><strong>Peki kitabın içeriğinde neler var?</strong><br />
<em>&#8220;Gülen, on beş asırlık uzun bir geleneğin çağdaş bir mümessilidir. Araştırmacı-yazar Yüksel Çayıroğlu, “Bir Fikir ve Aksiyon İnsanı Olarak Fethullah Gülen” adlı bu çalışmayla, bir İslam âlimi, bir ârif, bir sûfi, bir mütefekkir, bir mürşit ve eğitimci, bir barış inşacısı, belâgatli bir hatip, velûd bir yazar, hakîm bir sair olarak Fethullah Gülen’in entelektüel portresini ortaya koymaya çalışıyor.&#8221;</em></p>
<div class="page" title="Page 1">
<div class="section">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>Bilgiler</strong></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<ul>
<li><b>Yazar: </b>Dr. Yüksel ÇAYIROĞLU</li>
<li><b>Sayfa:</b>  487 Sayfa</li>
<li><b>Yayınevi:</b> Süreyya Yayınları</li>
<li><b>Dil:</b> Türkçe</li>
<li><b>ISBN-10: 9781682368398</b></li>
<li><b>Ölçü:</b> 16,5 x 24 cm</li>
</ul>
<p><strong><a href="https://kitapdunyasi.eu/products/bir-fikir-ve-aksiyon-i%CC%87nsani-olarak-fethullah-gulen" target="_blank" rel="noopener">KİTAP DÜNYASININ SAYFASINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ&#8230;</a></strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cayiroglunun-yeni-kitabibir-fikir-ve-aksiyon-insani-olarak-fethullah-gulen/">Çayıroğlu&#8217;nun yeni kitabı:Bir Fikir ve Aksiyon İnsani Olarak Fethullah Gülen</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mü’min oy vereceği partiyi/lideri nasıl seçmelidir? &#124; Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/mumin-oy-verecegi-partiyi-lideri-nasil-secmelidir-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Nov 2020 17:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[mümin]]></category>
		<category><![CDATA[oy]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14600</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hiç şüphesiz siyaset ve devlet felsefesine dair yazılan eserlerin öncelikli amacı, fertlerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı adil bir yönetim mekanizmasının kurulmasıdır. İslam hukukçuları bunu gerçekleştirme adına en temelde&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/mumin-oy-verecegi-partiyi-lideri-nasil-secmelidir-yuksel-cayiroglu/">Mü’min oy vereceği partiyi/lideri nasıl seçmelidir? | Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hiç şüphesiz siyaset ve devlet felsefesine dair yazılan eserlerin öncelikli amacı, fertlerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı adil bir yönetim mekanizmasının kurulmasıdır. İslam hukukçuları bunu gerçekleştirme adına en temelde iki hususun üzerinde yoğunlaşmışlardır. İlk olarak, devlet başkanı olacak kimsenin hangi vasıfları taşıması gerektiği üzerinde durmuş, ikinci olarak da meşru yoldan devlet başkanlığına geliş yollarını tespit etmişlerdir.</p>
<p>Buna göre bir kimsenin devlet başkanı olabilmesi için hem bilgili, adil, doğru sözlü, müttaki, emanette emin, zulüm ve günahlardan uzak duran, ahlaklı, şahsiyet ve mürüvvet sahibi, halk tarafından sevilen bir kimse olması; hem de ehlü’l-hal ve’l-akd denilen özel bir heyet tarafından seçilerek halkın bey’atını (rıza ve onayını) alması gerekir.</p>
<p>Demokrasiler seçim üzerinde durdukları ölçüde seçilecek kimsenin vasıfları üzerinde durmaz. Çoğunluğun zaten en uygun ve en doğru kişiyi seçeceğini düşünür. Böyle olmasa bile çoğunluk tarafından seçilmeyi meşruiyet kriteri olarak yeterli bulur. Dolayısıyla devletin istikbali bir yönüyle halkın eline bırakılmış olur.</p>
<p>Modern devlet, güçler ayrılığı prensibiyle yürütmenin gücünü sınırlamaya ve icraatlarını denetlemeye çalışır. Fakat yürütmenin başına yanlış kişiler geldiğinde, sistemi nasıl bloke ettiğinin ve ülkeyi nasıl bir çıkmaza soktuğunun pek çok örneği de mevcuttur. Çünkü yürütme; yasama ve yargıya nispetle çok daha etkin ve imtiyazlı bir konuma sahiptir. Üstelik meclisin çoğunluğu genellikle iktidar partisinin elinde olduğu için, yasamada da onun sözü geçiyor. Yürütmenin denetlenmesinde özellikle yüksek yargının yeri çok önemli olsa da, bazı durumlarda o da bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybedebiliyor.</p>
<p>Bu itibarladır ki yürütmenin başına doğru insanların seçilmesi fevkalade önem arz ediyor. Seçmenler kullandıkları oylarla sadece iktidar sahiplerini veya ülkenin geleceğini değil, aynı zamanda kendi kaderlerini de tayin etmiş oluyorlar. Peki, demokrasinin hâkim olduğu ülkelerde Müslümanlar oy vereceği partinin veya şahsın hangi niteliklerine bakmalıdır?</p>
<p><b>DİNDARLIĞIN ÖLÇÜSÜ NEDİR?</b></p>
<p>Özellikle belirli bir dönem kendi öz vatanlarında kendi yurttaşları tarafından baskı ve zulme maruz kalmış, ezilmiş ve dışlanmış veya din aleyhine bir kısım adımların atıldığına şahit olmuş Müslümanlar ilk olarak seçeceği kimsenin dindarlığına bakıyorlar. Çoğu Müslüman, İslâm’a yakın olan liderlerin arkasından gidiyor. Çünkü onların dine sahip çıkacağını ve mukaddes saydığı değerleri koruyacağını düşünüyor. Dindar insanların iktidara gelmesini, inandığı dinin hükümlerini özgürce yaşayabilmenin tek yolu olarak görüyor. Hatta dindar insanların iktidarda olduğu ülkelerde Müslümanlar da kendilerini devletin sahibi olarak görmeye başlıyor.</p>
<p>Elbette bunlar, her din müntesibinin şöyle veya böyle arzu edeceği ve oy kullanırken göz önünde bulunduracağı kriterlerdir. Ne var ki burada gözden kaçan ve bu sebeple de krizlere sebep olan çok önemli bazı noktalar vardır.</p>
<p>Bunların ilki, dindarlığın nasıl tespit edileceğidir. Maalesef modern siyasetin en önemli handikaplarından biri, riyakârlık ve ikiyüzlülük üzerine kurulmuş olmasıdır. Samimiyet ve şeffaflık olmadığı için siyasilerin miting meydanlarındaki veya televizyon ekranlarındaki sözlerine bakarak karar vermek oldukça yanıltıcı olabiliyor. Çünkü her lider, kendisini halkın görmek istediği gibi gösteriyor, halkın hoşuna giden sözleri konuşuyor. Bu yüzden, liderler hakkında sahici bilgiler elde etmek çok da mümkün olmuyor.</p>
<p>Daha da önemlisi maalesef Müslümanlar, çoğu zaman şekil ve sembollere bakarak karar veriyorlar. Özellikle Türkiye gibi dinin yoğun baskı altında tutulduğu ve hatta dine karşı düşmanca bir tavrın alındığı ülkelerde dinî semboller ayrı bir önem taşıyor. Camide verilen pozlar, miting meydanlarında sallanan mushaflar, “Allah’lı peygamberli” konuşmalar, başörtülü eşler dindarları cezbetmeye yetiyor. Hele bir de onlara yönelik gizli vaatler veriliyor, el altından yardım yapılıyor, kadrolar onlarla dolduruluyorsa, Müslümanlar yeniden hilafet günlerine dönmenin hayallerini kurmaya başlıyorlar.</p>
<p>İşin garip yanı şu ki yukarıdaki sembol ve şekillere yeterince yatırım yapılmışsa, liderin söylediği yalanlar, yaptığı yolsuzluklar, aldığı rüşvetler, muhaliflere reva gördüğü zulüm ve zorbalıklar, içine battığı lüks ve israf, ayak altına aldığı kanunlar, batırdığı ekonomi veya yok yere içine girdiği savaş bile problem olarak görülmüyor. Bilakis çoğu Müslüman, dindarlığından emin olduğu kişilerin her türlü gayrimeşru ve haram uygulamalarına bir kılıf bulmada gecikmiyor. Kafası karışanlar da hamasi nutuklarla, duygu sömürüsüyle, din istismarıyla kısa sürede hizaya getiriliyor.</p>
<p><b>DİNDARLIK MI YOKSA LİYAKAT Mİ?</b></p>
<p>Dindarlığın hangi ölçü ve kriterlere göre tespit edileceğini veya şekil ve sembollerle kandırılan Müslümanların naifliğini bir kenara bırakarak başka bir soru soralım: Hakikaten felsefesiyle, yapısıyla, işleyişiyle, kurumlarıyla, bürokrasisiyle, meclisiyle, anayasa ve kanunlarıyla tamamıyla kendine özgü yeni bir olgu olarak ortaya çıkan modern devlette, Müslümanların, dindar yöneticiler seçmeleri dinlerine hizmet etme adına tek başına yeterli midir? Bunun yanında odaklanmaları gereken daha başka ölçü ve kriterler var mıdır?</p>
<p>Yarım asırdır pek çok İslam ülkesinde yönetimi ele geçiren siyasal İslam’ın geride bıraktığı yıkım ve enkaza bakılacak olursa, Müslümanların bu konuda gözden kaçırdığı, ihmal ettiği veya yeterince bilgi sahip olmadığı çok daha başka faktörler olduğu görülecektir. Türkiye’nin son on yıldır yaşadığı acı tecrübe de bunu gösteriyor. Hâlâ havuz medyasının yalanlarıyla realitelerden koparılmış bazı Müslümanlar kendilerini Asr-ı Saadette hissediyor olsalar da, maalesef ülkenin siyasette, ekonomide, toplum yapısında, uluslararası ilişkilerde, bürokraside, diplomaside geldiği nokta içler acısıdır. Bundan sonra yaşanacak savrulmaları, çalkantıları, felaketleri kestirmek olayları yakından takip eden kimseler açısından zor olmasa gerek.</p>
<p>Demek ki ideolojik siyasetin tavan yaptığı günümüz dünyasında, kimlik arayışında olan Müslümanların göremediği bir kısım “kör noktalar” vardır. Siyasilerin dindar olmaları tek başına iyi bir devlet yönetimi adına yeterli olmuyor. Devleti ele geçirme ve halkı dindarlaştırma ideolojisiyle sandığa giden siyasiler bir şeyleri ihmal ediyor veya yanlış yapıyor.</p>
<p>Doğu dünyasında halkın iliklerine kadar işlemiş aşkın, kutsal ve otoriter devlet anlayışına, pragmatik ve maslahatçı kültüre; siyasilerin güç ve iktidar hırsları, toplum mühendisliği hevesleri de eklenince dışlamaların, ötekileştirmelerin, baskı ve zorbalıkların önüne geçilemiyor. Dindar da olsalar modern devletin devasa güç aygıtlarını ele geçiren İslamcılar, uzun süre iktidarda kalınca tek adam rejimlerini inşa ediyor ve güç zehirlenmesi yaşıyorlar. Kanunları, teamülleri, halkın istek ve taleplerini, toplum dengelerini bir kenara bırakarak, kendi ajandalarını uygulamaya koyuluyorlar. Bu da despotluk ve zorbalığı netice veriyor.</p>
<p>Bugüne kadar dindar kimliğiyle siyaset yapan birçok Müslümanın dinle ilişkisi de oldukça problemli bir görüntü arz ediyor. Onlar zamanla dini, siyasi amaçlarına hizmet eden bir vasıtaya dönüştürüyor, yani ideoloji haline getiriyorlar. Ellerinde tuttukları imkân ve kaynakları dine hizmet etme istikametinde kullanmıyor; bilakis dini kendi siyasi istikballerine hizmetkâr hâline getiriyorlar.</p>
<p>Modernite, demokrasi, küreselleşme ve çoğulculuk olgusunu yeterince anlamadıklarından; temel insan haklarını ve özgürlükleri korumayı öncelikli görevleri arasında saymadıklarından hem kendi ülkelerindeki toplumsal barışı ve ahengi bozuyor, hem de ülkenin dünya kamuoyundaki imajını kirletiyorlar.</p>
<p>İşte bu sebepledir ki Müslümanlar, oy verecekleri kimsenin sadece dindar pozları vermesine aldanmamalı, dindarlığın devlet idaresinde tek başına yeterli olmadığını iyi bilmelidirler. Dindarlığın yanında ve hatta öncesinde oy verecekleri kimsenin devlet yönetimi için ehil ve liyakatli bir insan olup olmadığına bakmalıdırlar.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri’nin şu sözleri, üzerinde düşünmeye değer: “Hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan, İslamî faziletlerle donanmazsa, ondan hakikî hamiyet, sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için, fasık bir adam güzel çobanlık edebilir. Sarhoş bir adam, sarhoş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, diğer bir tabirle fazilet ve hamiyeti, kalb ve fikir nurunu bir araya toplayanlar vazifelere kifayet etmezler. Öyle ise ya maharet ya da salahat tercih edilmelidir. Sanatta maharet ise önceliklidir.”</p>
<p>Ona, gayrimüslimlerin nasıl olup da kaymakam ve vali olacakları sorulduğunda ise şöyle cevap verir: “Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi.” Devamında ise bu sözünü şöyle izah eder: “Zira Meşrutiyet, milletin hakimiyetidir. Hükümet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Gayrimüslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur.”</p>
<p>Bediüzzaman Hazretlerinin bu yaklaşımına göre eğer mümkünse dindarlık ve maharet birlikte bulunmalıdır; bunun mümkün olmadığı durumlarda ise maharet yani ehliyet ve liyakat öne çıkarılmalıdır. Peki, yöneticiliğe aday bir kimsenin liyakat ve ehliyeti nasıl anlaşılır? Günümüzün modern devletinde bir insanın iyi bir yönetici olabilmesi için hangi vasıflarına bakılmalıdır?</p>
<p><b>EHLİYET VE LİYAKATİN KRİTERLERİ NELERDİR?</b></p>
<p>Yaşanan onca acı tecrübeden sonra en başta şunu söylemek gerekir ki yöneticiliğe aday olan kimsenin demokratik değerleri gönülden benimsemiş, temel hak ve özgürlükleri içine sindirmiş biri olması çok önemlidir. Aksi takdirde günümüzde oldukça merkezileşmiş ve güçlenmiş modern devletin başına geçen ve her çeşit insanın yaşadığı çoğulcu bir toplumu yönetmek zorunda olan bir kimsenin baskı, istibdat ve zorbalıktan kurtulması mümkün değildir.</p>
<p>Aynı şekilde yöneticiliğe aday olan kimsenin, uğruna fertlerin hayatını feda edecek ölçüde devleti mitleştirmeyen ve sivil toplumu öne çıkaran bir kişi olması çok önemlidir. Hele hele kendisini devlet yerine koyacak, kendi bekasıyla devletin bekasını özdeşleştirecek, kendi ideolojileri veya hırsları adına devlet mekanizmasını felce uğratacak kibirli, megaloman ve maceracı kişilerden uzak durulmalıdır.</p>
<p>Liyakat adına önemli hususlardan bir diğeri de hedefe ulaşma adına bütün yolları meşru gören, hedefin yüceliğinin vesileleri de meşru hale getireceğini öne süren Makyavelist ahlaktan uzak durmaktır. Seçilecek kişinin siyaseti ve kendisini ahlak üstü görmemesi, bütün icraat ve politikalarında ahlakî ilkelere bağlı kalması son derece önemlidir. Aksi takdirde en büyük yolsuzluklara, hırsızlıklara, rüşvetlere, yalanlara, aldatmalara, zulüm ve haksızlıklara bir şekilde meşruiyet kılıfı bulmakta zorlanmayacaktır. Bu da devlet bünyesinde onulmaz yaralar açacaktır.</p>
<p>Yöneticiliğe aday olan kimsenin, hukuk devletinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zaruretine inanması gerekir. Zira mafya ve haydutluk ile devleti birbirinden ayıran temel ölçü, hukuktur. Bunların her ikisi de güç ve şiddet kullanır. Fakat devlet, bunu kanunlara bağlı kalarak yapar. Şayet devlet, hukuktan ayrılırsa ülkenin en büyük ve en tehlikeli mafyası haline gelir. Kendi vatandaşları için bir tehdit unsuru olur. Bu sebeple şöyle böyle hukuku ihlal eden ve kendisini hukuk üstü gören bir kimsenin bütünüyle ehliyetini yitireceği iyi bilinmelidir.</p>
<p>Bu konuda üzerinde durulması gerekli olan diğer bir nokta da yönetime gelecek kişinin, kamu maslahatlarını; her türlü şahsî, ailevî ve parti çıkarlarının önünde tutmasıdır. Yaptığı bütün hizmetleri oya tahvil etmeye çalışan bir kişi, kendi geleceğine yatırım yapıyor demektir. Eğer bu kişi, zaten yapmak zorunda olduğu bir kısım iş ve hizmetlerin sürekli  reklamını yapıyor, bunları her daim halkın gözüne sokuyor, hatta yapmadığı işleri dahi yapmış gibi gösteriyorsa, oy hesaplı hareket ediyor demektir.</p>
<p>Liderin, şeffaflığa, açıklığa, denetime ve hesap verebilirliğe önem vermesi de mutlaka üzerinde durulması gerekli olan kriterler arasındadır. Sürekli örtülü ödeneğini artıran, perde arkasında mafya veya terör örgütleriyle iş tutan, el altından kamusal kaynakları yandaşlara peşkeş çeken, ihaleleri eşitlik esasına göre dağıtmayan, parti yasalarıyla ülkeyi yöneten bir partinin ehliyet ve liyakatinden söz etmek mümkün değildir.</p>
<p>Emanetleri ehline verme, görevlendirmeleri liyakat esasına göre yapma, toplumun bütün kesimlerine karşı eşit muamele etme, toplumu taraf tutmaya zorlamama, hiçbir şekilde yargı ve medya üzerinde vesayet kurmaya girişmeme, siyaset ve idareyi toplumun istek ve taleplerine göre şekillendirme, verdiği sözleri ve yaptığı vaatleri yerine getirme, popülizm ve hamasetten, kin ve nefret dilinden, kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı siyaset tarzından uzak durma, uluslararası ilişkileri iyi bir diplomasiyle yürütme, sosyal devlet olmanın gereklerini yerine getirme gibi daha pek çok husus üzerinde durulabilir.</p>
<p>Netice itibarıyla şunu diyebiliriz ki Müslümanlar, bir kısım dinî sembol ve simgelere aşırı değer vermek suretiyle yöneticilerin dini istismar etmesine fırsat vermemelidir. Allah’la aralarındaki ilişkiyi onlara bırakarak; asıl ahlaklarına, güvenilirliklerine, ehliyet ve liyakatlarına bakmalıdırlar. Tercihlerini güzel Kur’an okuyan, eşi başörtülü olan, ağzından “inşallahı” “maşallahı” düşürmeyen kimselerden yana değil; kendilerine daha fazla özgürlük, daha fazla hak, daha fazla adalet ve daha fazla refah getirecek insanlardan yana kullanmalıdırlar.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr.Yüksel Çayıroğlu | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/mumin-oy-verecegi-partiyi-lideri-nasil-secmelidir-yuksel-cayiroglu/">Mü’min oy vereceği partiyi/lideri nasıl seçmelidir? | Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zalim yöneticilere karşı alınacak tavır &#124; Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/zalim-yoneticilere-karsi-alinacak-tavir-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2020 14:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetici]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[zalim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13920</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özellikle yöneticilerin adaletten uzaklaştığı, devletin ceberutlaştığı ve sistemin yozlaştığı dönemlerde ulema-ümera ilişkisi iyice bozulmuştur. Çünkü bu tür durumlarda ulema şu üç seçimle karşı karşıya kalmıştır: (1) İktidarın gayrimeşru isteklerine boyun&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/zalim-yoneticilere-karsi-alinacak-tavir-yuksel-cayiroglu/">Zalim yöneticilere karşı alınacak tavır | Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle yöneticilerin adaletten uzaklaştığı, devletin ceberutlaştığı ve sistemin yozlaştığı dönemlerde ulema-ümera ilişkisi iyice bozulmuştur. Çünkü bu tür durumlarda ulema şu üç seçimle karşı karşıya kalmıştır: (1) İktidarın gayrimeşru isteklerine boyun eğmek ve saray fetvacılığına razı olmak, (2) bir köşeye çekilip siyaset ve yönetime karşı bütünüyle umursamaz bir tavır takınmak, (3) zulüm ve haksızlıkların dinden vize alamayacağını söyleyerek hakperest ve yiğitçe bir duruş sergileyebilmek. Her üç tavrın da İslâm tarihinde pek çok misalini bulmak mümkündür.</p>
<p>İlkini kabul eden, yani iktidara yakın duran ve onların politikalarını meşrulaştırma görevini üstlenen ulemanın, elde edeceği makam ve mevkilerle dünyasını mamur hale getireceğinde şüphe yoktur. Fakat aynı ölçüde onların ahiretlerini tehlikeye atacaklarından da şüphe edilmez. Zira bütünüyle siyasete eklemlenen ve yöneticilerin emri altına giren ulema hem kendileri için en büyük vazife olan emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getiremeyecek hem de dine aykırı fetvalar vermeye mecbur kalacaktır.</p>
<p>Bu sebepledir ki Allah Resûlü (s.a.s) pek çok hadislerinde sultanlara yakın olmanın tehlikelerine dikkat çekmiş, iktidar mensuplarıyla içli dışlı olmayı yasaklamıştır. <i>“Sultanların yanına giden, fitneye düşer.” </i>(Ebû Dâvud, <i>Sayd</i> 4), <i>“Kimin sultana yakınlığı artarsa, Allah’tan uzaklığı da artar.”</i> (Ebû Dâvud, <i>Sayd</i> 4) şeklindeki hadisler umumi manada sultana yaklaşmanın tehlikelerinden bahseder.</p>
<p>Şu hadislerde ise özellikle âlimler zikredilmiş ve hangi özelliklere sahip âlimin peşinden gidilmesi gerektiği bildirilmiştir: <i>“Alimler, Allah’ın kulları üzerine peygamberlerin emanetçisidirler. Sultanla içli dışlı olmadıkları ve dünyaya dalmadıkları müddetçe. Böyle yaparlarsa (yönetimle içli dışlı-olup dünyalık peşinde koşarlarsa) kesinlikle peygambere ihanet etmişlerdir. İşte o zaman onlardan sakının ve onlardan korkun!”</i> (Deylemî, <i>Firdevs</i>, 3/75); <i>“Şüphesiz ki Allah âlimlerle içli dışlı olan yöneticileri sever; yöneticilerle içli dışlı olan âlimlere ise buğz eder. Çünkü âlimler yöneticilerle içli dışlı olurlarsa dünyaya rağbet ederler. Yöneticiler, âlimlerle haşir neşir olurlarsa ahirete rağbet ederler,”</i> (Deylemî, <i>Firdevs</i>, 1/155).</p>
<p>İbn Mâce’de yer alan şu hadiste ise sultanlara yakınlıkta dünyevî fayda uman, dinleri hususunda ise kendilerini emniyette gören âlimlerin nasıl bir yanılgı içinde oldukları çarpıcı bir misalle izah edilir: <i>“Şüphesiz ki benim ümmetimden bazı insanlar dinde fakih olduklarını iddia edecekler. Kur’ân okuyacaklar ve diyecekler ki ‘Biz emirlere gidiyoruz ve onların dünyalıklarından nasipleniyoruz. Dinimiz hususunda ise onlardan ayrılıyoruz.’ Böyle olması mümkün değildir. Zira gevenden yalnızca diken toplanır. Bu şekildeki sözleriyle de ancak hata ederler,”</i> (İbn Mâce, <i>Mukaddime</i> 23).</p>
<p>Allah Resûlü’nün Ka’b b. Ucre’ye hitaben söylediği şu sözler ise zalim yöneticiler karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiğini ders verir: <i>“Ey Ka’b b. Ucre, seni, benden sonra gelecek (zalim) yöneticilere karşı Allah’a sığınmanı tavsiye ederim. Kim onların kapılarına gider, onları yalanlarında tasdik eder ve zulümlerinde onlara yardımcı olursa, o benden değildir, ben de ondan değilim; ahirette havz-ı kevserin başında yanıma da gelemez. Kim onların kapısına gitmez, yalanlarında onları tasdik etmez, zulümlerinde yardımcı olmazsa o bendendir, ben de ondanım; işte bu kimse, havzın başında yanıma gelecektir,”</i> (Tirmizî, <i>Salât</i> 433).</p>
<p>İkinci tavır, şahısların niyetleri ve içinde yaşadıkları zamanın şartları da göz önünde bulundurularak bir yere kadar makul görülebilir. Siyasilerin hak ve adalete muhalif tavırları karşısında sessiz ve pasif kalınmasının sebebi, korku veya dünyalık bir kısım çıkarlarsa, din nazarında bunun da birinciden bir farkı kalmaz. Fakat fitne ve kargaşaların daha da büyümemesi adına görülen bir maslahattan veya konuşmanın bütünüyle faydasız olacağı kanaatinin ağır basmasından ötürü böyle bir tercihte bulunulmuşsa, isabetli bulunmasa da “Bu da bir içtihattır.” denilip geçilebilir ve mazur görülebilir.</p>
<p>Fakat her halükârda zulüm ve haksızlıklar karşısında en çok konuşması gereken ulemanın da sükuta dalmasının, zalim ve zorba yöneticileri daha da cesaretlendirip küstahlaştıracağının unutulmaması gerekir. <i>“Sizden birinin herhangi bir kimseden duyduğu korku, hakkı söylemesine veya yapmasına engel olmasın!”</i> (Tirmizi, <i>Fiten</i>, 26; İbn-i Mace, <i>Fiten</i>, 20) şeklindeki hadis de böyle bir tavrın doğru olmadığını gösterir.</p>
<p>Nebiyy-i Ekrem, şu hadislerinde de zalim yöneticilere karşı susmayı, kenara çekilmeyi değil, bilakis hak ve hakikati ifade etmeyi emreder: “<i>Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın yanında adaleti dile getirmektir,</i>” (Ebû Dâvud, <i>Melâhim</i> 17). Hatta şu hadis, zulmü engelleme yolunda ölümün dahi göze alınması gerektiğine işaret eder: <i>“Şehitlerin efendisi, Hamza b. Abdülmuttalib ile zalim bir yöneticiye emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker görevini yaptığı için öldürülen kişidir,”</i> (Hâkim, <i>el-Müstedrek</i>, 3/215).</p>
<p>Kur’ân ve Sünnet açısından meseleye bakılacak olursa, bir mü’mine yakışan asıl tavrın üçüncüsü olduğu görülecektir. Bu da iktidar seçkinlerinin zulüm ve haksızlıklarını imkân dahilinde önlemeye çalışmaktır. Esasında bir âlimin en önemli görevi de iyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün ise ortadan kalkması veya azalması istikametinde elinden gelen performansı ortaya koyasıdır. Bu görevin kendisine karşı eda edileceği insanlar sadece halk değildir; aynı zamanda yöneticilerdir.</p>
<p><b>Ulemanın zulüm karşısındaki tutumu</b></p>
<p>Kur’an ve Sünnet’te zulüm ölçüsünde lanetlenen başka bir amel yoktur. Küfür ve şirkin de en nihayetinde bir çeşit zulüm olduğunu belirtmek gerekir (Lokmân, 31/13). Diyanet Ansiklopedisinde zulme öncelikle, “bir şeyi ona ait olmayan yere koyma, belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan bâtıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma, rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma, zorbalık” anlamları verilir, sonrasında da zulmün “özellikle de güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” olduğu söylenir.</p>
<p>Kur’ân’da türevleriyle birlikte üç yüze yakın âyette zulüm üzerinde durulur. Bazı âyetlerde zalimler lanetlenirken (Hûd, 11/18) bazı âyetlerde ise zalimleri bekleyen kötü akıbet haber verilir (el-Kasas, 28/40; el-En’am, 6/45). Fakat Hûd suresinde yer alan, <i>“Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur,”</i> (Hûd, 11/113) âyeti bu konuda başka söze hacet bırakmaz. Çünkü Yüce Allah burada değil zulmetmenin, zalimlere küçük bir meyil, en küçük bir sempati göstermenin dahi insanı Cehenneme sokabileceğini belirtir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.s) de bir taraftan, <i>“Zulümden uzak durun! Çünkü o, kıyamet günü (zalimler için) zifiri karanlık olacaktır.”</i> (Müslim, <i>Birr</i> 56) sözleriyle mü’minleri ikaz ederken, diğer yandan kendisi de her gün evden çıkarken yaptığı dualarında zulmetmekten ve zulme uğramaktan Allah’a sığınmıştır (Tirmizî, <i>Daavat</i> 34).</p>
<p>Âyet ve hadisler zulmetmeyi, zulme yardımcı ve taraftar olmayı kesin bir dille yasakladığı gibi, zulüm karşısında duyarsız ve sessiz kalınmasını da yasaklamıştır. Mesele bir ayette Cenab-ı Hak zulümden ötürü gelen fitnenin sadece zulmedenlere isabet etmeyip herkese dokunacağını ifade buyurmak suretiyle zulme engel olunması gerektiğine işaret eder (el-Enfâl, 8/25). Esasında zulme engel olmak da emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerin bir parçasıdır. Şu ayette görüldüğü üzere Cenab-ı Hak, bu görevi terk edenleri zemmetmiştir: <i>“Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları!”</i> (el-Mâide, 5/79).</p>
<p>Şu hadislerde de aynı manaya işaret edilir: <i>“İnsanlar zalimi görürler de duyarsız kalır onun zulmüne mâni olmazlarsa, hiç şüphe yok ki Allah’ın azabı herkesi kuşatır,”</i> (Ebû Dâvud, <i>Melâhim</i> 17); <i>“Hayır, hayır, zalimin zulmüne mani olmadıkça size de kurtuluş yoktur,”</i> (Tirmizî, <i>Tefsîr</i> 5). Şu hadiste de aynı şekilde fertlerin maruz kaldığı zulme sessiz kalan toplumun da bundan zarar göreceği belirtilir:<i> “Zayıfın, hiçbir rahatsızlık duymadan/sıkıntıya maruz kalmadan hakkını güçlüden alamadığı bir ümmet yüceltilmez/günahlarından temizlenmez,”</i> (İbn Mâce, <i>Sadakat</i> 17).</p>
<p>Görünen o ki her tür zulüm, haksızlık ve kötülüğe engel olmak ümmet-i Muhammed’in en bariz vasıflarından biridir. Nitekim Cenab-ı Hak, ümmet-i Muhammed’in insanlık için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmet olduğunu belirttikten hemen sonra, onlara bu hayır ve fazileti kazandıracak amelin ne olduğuna da işaret etmiş ve onların en temel özelliği olarak iyiliği emretmelerini ve kötülüğü önlemelerini göstermiştir (Âl-i İmrân, 3/110).</p>
<p>Bu konudaki öncelikli görev de âlimlere aittir; özellikle de yöneticilerden gelen zulüm ve haksızlıklar karşısında. Çünkü ulemanın, halk ile yöneticiler arasında ortada bir yerde durması ve her iki tarafa yönelik olarak da kendisinden beklenilen misyonu yerine getirmesi gerekir. Şu âyet de emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker görevinin öncelikli sorumlusunun ulema olduğuna işaret eder: <i>“Bari onların mürşitleri ve fakihleri onların günah olan şeyler söylemelerini ve haram yemelerini önleselerdi ya! Ama heyhât! Bunların yaptıkları da ayrıca bir çirkin!”</i> (el-Mâide, 63).</p>
<p>Şayet zulme engel olmaları gereken yerde onlar da duyarsız ve umursamaz bir tavır takınırlarsa, başta kendilerine sonra da topluma yazık etmiş olurlar. Çünkü âlimler, toplumda rehber ve önder kimselerdir. İnsanların çoğu, onların hareket tarzını örnek alır. Ulemanın acziyet, korkaklık ve zillet içinde düştüğü bir yerde kim bilir halk nasıl bir hâle maruz kalır? Ayrıca yöneticiler, en fazla toplumda itibar ve statü sahibi olan kimselerden korkarlar. Şayet onlar, iktidar mensuplarının yolsuzluklarına, zulümlerine, zorbalıklarına ve daha başka gayrimeşru icraatlarına sessiz kalırlarsa, ortaya çıkan zarardan bütün toplum mağdur olur.</p>
<p>Kendilerine yazık etmelerinin sebebi ise sahip oldukları ilmin hakkını vermemeleridir. Zira ilim öğrenmenin öncelikli maksadı budur. Nebiyy-i Ekrem (s.a.s), Allah rızası için, yani hak ve hakikate hizmet etmek için değil de daha başka maksatlarla ilim elde edenleri sert bir dille uyarır: <i>“Her kim ilmi şu dört şey için talep ederse Cehenneme girer. Âlimlerle karşılıklı öğünmek, cahillerle çekişmek, insanların ilgi ve alakasını kendisine yöneltmek ve yöneticilerden bir şeyler almak,”</i> (Darimî, <i>Sünen</i>, 1/374; Tirmizi, <i>İlim</i> 19).</p>
<p>İlim, bu tür şeyler için öğrenilmez. İlim öğrenmenin maksadı ne kişinin egosunu güçlendirmesidir ne statü kazanması ne de birilerinin gözüne girmesi. İlmin maksadı, insanlığa hayırlı ve faydalı işler yapabilmek, insanlara gerçek özgürlüğe giden yolu gösterebilmek, onların hayatına anlam katabilmek, yeni bir kimlik inşa edebilmek, zihnî ve ahlakî bir dönüşüm gerçekleştirebilmektir.</p>
<p>Yüce Allah, pek çok âyet-i kerimede indirmiş olduğu vahyin bir kısmını gizleyen veya onu dünya menfaati karşılığında satan Ehl-i Kitab’ı şiddetle zemmeder ve lânetler. Şu âyet-i kerimede Ehl-i Kitaptan nasıl bir teminat aldığını bildirir: <i>“Kitabı mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız, Onu asla gizlemeyeceksiniz!”</i> (Âl-i İmran, 3/187). Peygamber Efendimiz de, <i>“Kim kendisine bir bilgi sorulur da onu gizlerse, kıyamet günü ona ateşten bir gem vurulur,”</i> (Tirmizi <i>ilim</i> 2) şeklindeki sözleriyle kişinin bildiğini gizlemesinin ne kadar tehlikeli olduğuna dikkat çeker.</p>
<p>Allah’ın gereğiyle amel edilmesi için gönderdiği Kitab’ı gizlemenin veya dünya menfaati karşılığında satmanın pek çok şekli vardır. İktidar elitlerine yaranmanın, onların arzuları istikametinde görüş beyan etmenin, onların zulüm ve haksızlıklarına sessiz kalarak dolaylı yönden onaylamanın da bunlardan biri olduğunda şüphe yoktur. Sahip oldukları ilmin gereğiyle amel etmeyen kişilerin, âyette, sırtında kitap taşıyan merkeplere benzetildiğini de hatırlatıp geçelim (el-Cuma, 62/5).</p>
<p>İşte bu itibarladır ki ulema, iktidar sahipleriyle arasını iyi tutma, onların gözüne girme, güvenlerini kazanma veya bir kısım çıkarlar elde etme adına siyaset yapmayı bir kenara bırakarak, cesurca ve dürüstçe bildiği gerçekleri söylemek suretiyle halkı aydınlatmalı, topluma rehberlik yapmalıdır.</p>
<p>İmam Gazzâli’nin şu sözleri ulemanın misyonuna işaret eder: “Eski alimler emr-i maruf nehy-i münkerde o kadar arzulu idiler ki sultanların satvetlerine bile aldırış etmezlerdi. Bu yolda sadece Allah’ın himayesine girmeyi ve kendilerini korumasını düşünür ve O’nun kendileri hakkında vereceği hükme razı olurlardı. Hatta haklarında şehadet hükmü vermesini candan arzu ederlerdi. Fakat şimdi âlimlerin dillerini tamahkârlıkları bağladı, onlar sustular. Konuşurlarsa da sözleri ile özleri birbirine uymaz. Bunun için zafere ulaşamazlar. Şayet doğru konuşup hakkı savunsalardı elbette sözleri etkili olur, kendileri de felaha ulaşırdı. Memurların fesadı, hükümdarların fesadı iledir. Hükümdarların fesadı da ulemanın bozulmasıyladır. Âlimlerin bozulması ise mal ve mevki sevgisi iledir. Dünya sevgisi içini kaplayan bir kimse bayağı insanları bile irşat edemez. Nerede kaldı hükümdar ve büyükleri irşat etme!” (Gazali, <i>İhya</i>, 2/357).</p>
<p>Edward W. Said de, <i>Entelektüel</i> isimli kitabında entelektüelin sorumluluğunu şu ifadelerle dile getirir: “Kimse hayatının her anında her konu hakkında söz alamaz. Ama insanın kendi toplumunun, yurttaşlarına hesap vermek zorunda olan yerleşik ve yetkili güç odaklarına seslenme konusunda özel bir görevi olduğuna inanıyorum ben; özellikle de bu güçler apaçık ahlakdışı ve kendisinden çok daha güçsüz bir tarafa karşı yürütülen bir savaşta ya da kasten ayrımcılığı, baskı yapmayı ve toplu zulmü hedefleyen programlar için kullanıldığında,” (s. 92).</p>
<p><b>Netice</b></p>
<p>İlim, onu elde edeni Allah’a ve peygambere yaklaştırdığı ve diğer insanların önüne geçirdiği gibi, aynı zamanda sahibinin omzuna da ağır bir yük ve sorumluluk yükler. Âlimler, korkacaklarsa zalim yöneticilerden değil, asıl Allah’tan korkmalıdırlar. Çünkü, <i>“Allah’ın gücü yegâne üstün, cezası da daha şiddetlidir,” </i>(en-Nisa, 4/84). Ulemanın, yöneticilerin yanında şeref ve itibar aramaları da büyük bir yanılgıdır. Çünkü <i>“Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır,”</i> (el-Fâtır, 35/10).</p>
<p>Şunu kabul etmek gerekir ki ilmin ve ilim adamlarının karşısındaki en büyük tehditlerden biri, istibdattır, yani baskı ve zorbalıktır. Âlimlerin, otoriter rejimlerin hâkim olduğu ülkelerde kendilerinden beklenen vazifeyi yapmaları hiç de kolay değildir. Zira rahatsız oldukları ve yanlarına çekemedikleri âlimleri, yalan ve iftirayla suçlu gibi göstermek ve itibarsızlaştırmak veya devletin güç ve şiddet aygıtlarıyla acımasızca ezmek ve sindirmek, zorba yöneticilerin öteden beri başvurdukları başlıca taktiklerdir.</p>
<p>İşte tam da bu yüzden ulemanın her tür baskının, zulmün ve zorbalığın karşısında durması ve ne pahasına olursa olsun bunların önüne geçmesi gerekir. Onlar, daha baştan yalnızlığa itilmeyi de, itibar suikastına uğramayı da, zalimlerin tasallutuna maruz kalmayı da göze alabilmelidirler. Zira onlar bunu yapmadığı takdirde, özgürce düşüncelerini dile getiremeyecek, ilim ve fikir hayatına hizmet edemeyeceklerdir. Sessiz kaldıkları zulüm ve haksızlıklar bir gün gelip onları da hedef alacaktır. Ya zillet içinde yaşamayı tercih edecekler ya da despotizmin paletleri altında ezilmeyi.</p>
<p>Zorba yöneticilerin ve onların destekçilerinin de şunu çok iyi bilmesi gerekir ki, ulemanın yandaş hâle getirildiği, itibarsızlaştırıldığı veya etkisizleştirildiği bir ülkenin uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. Zira böyle bir toplumda ilim değil, cehalet gelişir. Eğitim hayatının ve ilim adamlarının tahakküm altına alındığı ve tabir-i caizse oyuncak haline getirildiği bir ülkede kalıcı felaketler ortaya çıkar ve er-geç bütün halk bunun ağır faturasını ödemek zorunda kalır. Bundan dolayıdır ki siyasiler, sırf halk nazarında itibar kazanabilmek ve meşruiyet devşirebilmek için dini kendilerine alet etmemeli ve ilim adamları üzerinde baskı kurmamalıdırlar. Kendisini rahat ve güvende hissetmeyen ilim adamlarının yazabilmesi, üretebilmesi, ilim hayatına hizmet edebilmesi çok zordur.</p>
<p>Son olarak şunu da hatırlatmak gerekir ki, ulemanın asıl gücü bağımsızlığındandır, düşünce ve ifade özgürlüğündedir. Onun özgürlüğünü koruması da güç ve makam sahiplerini değil, sadece Allah’ı memnun etmeyi hedeflemesiyle mümkün olacaktır. Farklı bir ifadeyle onun bağımsızlığını koruması, inandığı gibi yaşamasına ve inandığı değerlere hizmet etmesine bağlıdır. Âlimlerin dünyevî çıkarlar peşinde koşması, savundukları hak ve hakikate gölge düşüreceği gibi, herhangi bir dünyevî otoriteye kayıtsız şartsız boyun eğmeleri veya onların güdümüne girmeleri de sahip oldukları ilme ihanet demektir. Ulema, şunun bunun değil hakikatin sözcüsü olabildiği, zayıf ve mazlumları savunduğu, her tür baskıcı otoriteye meydan okuduğu nispette kendisi olarak kalacaktır.</p>
<p><strong>Kaynak: Yüksel Çayıroğlu | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/zalim-yoneticilere-karsi-alinacak-tavir-yuksel-cayiroglu/">Zalim yöneticilere karşı alınacak tavır | Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm hukukunda bağy (İsyan) &#124; Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/islam-hukukunda-bagy-isyan-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Sep 2020 16:00:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13733</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önceki yazılarımızda bir kısım ilahiyat çevrelerinin Hizmet hareketiyle ilgili iddia ve suçlamalarına yer verdik, sonrasında da ne devlet başkanına itaatsizlik, ne de 15 Temmuz gerekçesiyle Hizmet hareketinin “asi” ve “baği”&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-hukukunda-bagy-isyan-yuksel-cayiroglu/">İslâm hukukunda bağy (İsyan) | Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Önceki yazılarımızda bir kısım ilahiyat çevrelerinin Hizmet hareketiyle ilgili iddia ve suçlamalarına yer verdik, sonrasında da ne devlet başkanına itaatsizlik, ne de 15 Temmuz gerekçesiyle Hizmet hareketinin “asi” ve “baği” ilân edilmesinin hiçbir şekilde mümkün olmayacağını izah etmeye çalıştık. Ne var ki bazı çevreler çoktan hükmünü verdi ve toptan Hizmet gönüllülerini devlete isyanla suçladı. Onlar, takdir edilen bugünkü cezaların da bu suçun bir karşılığı olduğunu düşünüyor. Zira onların anlayışına göre devletine başkaldırmış şahısların mal ve can güvenliği ortadan kalkar. Ebubekir Sifil ve Ahmet Akgündüz’ün bağilerin öldürülmesine yönelik verdikleri fetvaları veya Balkanlıoğlu’nun Hizmet gönüllülerinin mallarını “ganimet” olarak ilan etmesini hatırlayabiliriz.</p>
<div class="aD9qJULX"><ins class="adsbygoogle" data-ad-client="ca-pub-3342468355981008" data-ad-slot="3622868373" data-ad-format="auto" data-adsbygoogle-status="done"><ins id="aswift_2_expand"><ins id="aswift_2_anchor"><iframe id="aswift_2" src="https://googleads.g.doubleclick.net/pagead/ads?client=ca-pub-3342468355981008&amp;output=html&amp;h=280&amp;slotname=3622868373&amp;adk=2382842633&amp;adf=4173390185&amp;w=696&amp;fwrn=4&amp;fwrnh=100&amp;lmt=1599957545&amp;rafmt=1&amp;psa=1&amp;guci=1.2.0.0.2.2.0.0&amp;format=696x280&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fislam-hukukunda-bagy-isyan%2F&amp;flash=0&amp;fwr=0&amp;rpe=1&amp;resp_fmts=3&amp;wgl=1&amp;dt=1599957545350&amp;bpp=12&amp;bdt=289&amp;idt=472&amp;shv=r20200909&amp;cbv=r20190131&amp;ptt=9&amp;saldr=aa&amp;abxe=1&amp;prev_fmts=728x90%2C320x50%2C0x0&amp;nras=1&amp;correlator=5366418147539&amp;frm=20&amp;pv=1&amp;ga_vid=223910287.1599956117&amp;ga_sid=1599957546&amp;ga_hid=1934871394&amp;ga_fc=0&amp;iag=0&amp;icsg=45079887260927&amp;dssz=43&amp;mdo=0&amp;mso=0&amp;u_tz=120&amp;u_his=4&amp;u_java=0&amp;u_h=768&amp;u_w=1366&amp;u_ah=728&amp;u_aw=1366&amp;u_cd=24&amp;u_nplug=3&amp;u_nmime=4&amp;adx=141&amp;ady=1414&amp;biw=1349&amp;bih=657&amp;scr_x=0&amp;scr_y=0&amp;eid=42530672%2C21067034&amp;oid=3&amp;pvsid=2540898596016279&amp;pem=633&amp;ref=https%3A%2F%2Fwww.tr724.com%2Fauthor%2Fyukselcayiroglu%2F&amp;rx=0&amp;eae=0&amp;fc=896&amp;brdim=0%2C0%2C0%2C0%2C1366%2C0%2C1366%2C728%2C1366%2C657&amp;vis=1&amp;rsz=%7C%7ClEbr%7C&amp;abl=CS&amp;pfx=0&amp;cms=2&amp;fu=8320&amp;bc=31&amp;ifi=3&amp;uci=a!3&amp;btvi=2&amp;fsb=1&amp;xpc=1kvTE7cgcD&amp;p=https%3A//www.tr724.com&amp;dtd=486" name="aswift_2" width="696" height="280" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" sandbox="allow-forms allow-popups allow-popups-to-escape-sandbox allow-same-origin allow-scripts allow-top-navigation-by-user-activation" allowfullscreen="allowfullscreen" data-google-container-id="a!3" data-google-query-id="COysy6ny5OsCFTiO3godomoPVQ" data-load-complete="true" data-mce-fragment="1"></iframe></ins></ins></ins></div>
<p>Biz daha önceki yazılarımızda da tafsilatlı olarak üzerinde durduğumuz üzere hiçbir şekilde Hizmet gönüllülerinin devletine isyan ve vatanına ihanet ettiklerini kabul etmiyoruz. Bilakis onları, her zaman düzen ve güvenliğin temsilcisi olmuş birer vatan sevdalısı olarak görüyoruz. Fakat yukarıdaki iddia sahiplerinin vermiş oldukları fetvaların dinin ne kadar uzağına düştüğünü de göstermek istiyoruz. Bu sebeple bağy suçuyla suçlanan şahıslara, İslâm hukukuna göre nasıl muamele yapılacağını ve ne tür cezalar verileceğini ele alacağız. Ve sonuçta göreceğiz ki kin, nefret veya hasetlerinin kurbanı olmuş bir kısım zavallıların “asi” ve “baği” tanımlamaları Hizmet gönüllülerine yapılan büyük birer zulüm ve tecavüz olduğu gibi, bundan yola çıkarak öngördükleri cezaların da İslâm hukukuyla bir ilgisi yoktur.</p>
<p><b>Bağy Suçunun Tarifi</b></p>
<p>Bağy, lügat itibarıyla haddi aşmak, taşkınlık yapmak, zulmetmek, Allah’a karşı gelmek, dinin çizdiği sınırların dışına çıkmak ve haktan uzaklaşmak gibi anlamlara gelir. Pek çok ayet ve hadiste onun lügat anlamıyla kullanıldığı görülür. Mesela Kur’ân, Karun’un taşkınlık ve azgınlığını اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْ <i>“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti.”</i> ifadesiyle anlatır (el-Kasas, 28/76). Aynı şekilde Cenâb-ı Hak bol nimetlere nail olan insanların nasıl azacaklarını ve hadlerini aşacaklarını şu beyanıyla anlatır: وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ <i>“Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde taşkınlık ederlerdi.”</i> (eş-Şûrâ, 42/27)</p>
<p>Bağy lafzının fıkıhta kazandığı terim anlamı ise devlet başkanına isyan etme ve başkaldırma demektir. Fakat her isyan ve başkaldırı bağy olarak isimlendirilmez. Diyanet İslâm Ansiklopedisinde bağy suçunun sabit olması için üç temel şart üzerinde durulur. (Ali Şafak, “Bağy”, <i>DİA</i>, 4/451-452) Bunlar;</p>
<ol>
<li><b>İsyanın yapıldığı devlet başkanının ve devlet düzeninin “meşru” olması gerekir. </b>Dolayısıyla hukukçular fasık ve zalim devlet başkanına karşı çıkmayı bağy suçunun dışında değerlendirir. Hatta bazıları böyle bir devlet başkanına karşı çıkmanın değil suç, dinî bir mükellefiyet olduğu üzerinde durur. Meşruiyetini (adalet sıfatını) kaybeden devlet başkanına karşı nasıl bir tavır alınması gerektiğiyle ilgili ile getirilen fıkhî görüşleri öğrenmek için Nevin Abdülhalik Mustafa’nın <i>İslâm Düşüncesinde Muhalefet</i> ismiyle Türkçeye tercüme edilen geniş çalışmasına bakılabilir.</li>
<li><b></b><b>İsyanda kuvvet kullanılması</b>. İslâm uleması, silaha sarılmaksızın ve kuvvete başvurmaksızın yürütülen muhalefet, eleştiri ve itaatsizliği (biat etmemeyi) hiçbir zaman bağilik olarak isimlendirmemiş ve bunu siyasi bir suç olarak görmemiştir. En küçük bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan bir kısım zorba yöneticiler, her tür muhalefeti iktidarlarına yönelik bir tehdit olarak algılasa ve hemen cezalandırma yoluna gitse de, bu tür tavırların İslâm’la bir alakası yoktur. Yönetimi eleştirmek, icraatlarını tasvip etmemek “bağy” yani bir isyan ve başkaldırı değildir. Mesele Hz. Ebu Bekir halife olarak seçildikten sonra kendisine biat etmeyen az sayıdaki sahabeyi asla cezalandırmayı düşünmemiştir. Aynı şekilde Hz. Ali, isyan başlatacakları âna kadar, Müslüman saflarından ayrılarak Nehrevan’da müstakil bir grup oluşturan Haricilere dokunmamıştır.</li>
<li><b></b>İsyanın, devlet başkanının görevlerini hakkıyla yerine getirmemesi, ehliyetini kaybetmesi,  zulüm ve haksızlık yapması, gayrimeşru yollarla bulunduğu makama gelmesi ve bu yüzden de değiştirilmesi gerektiği gibi <b>haklı sebeplere ve meşru yorumlara dayanması</b> gerekir. Aksi takdirde isyancılar hakkında bağilik değil, hırabe (eşkıyalık/yol kesicilik) suçu sabit olur ve alacakları ceza da buna göre belirlenir.</li>
</ol>
<p><b>Bağy Suçuyla İlgili Hükümler</b></p>
<p>Bağilere karşı açılan savaşta riayet edilecek hükümler ve onlara verilecek cezalarla ilgili fıkıh mezhepleri arasında bir kısım ihtilaflar vardır. Biz cumhurun görüşünü esas alarak konu etrafında dile getirilen hükümleri özetle vermek istiyoruz.</p>
<p>Bağy suçuyla ilgili hükümler en temelde şu ayete dayanır: <i>“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını bulup barıştırın. İçlerinden biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer vazgeçerse artık aralarını adaletle düzeltin.”</i> (el-Hucurat, 49/9) Konuyla ilgili detay hükümler ise daha ziyade Hz. Ali’nin Haricilerle kurduğu ilişkilerden çıkarılmıştır.</p>
<p>Fukaha, bağy suçuyla ilgili hükümleri en temelde bu ayete dayandırır. Aslında ayetin asıl maksadı, birbirine düşman olan ve savaşa girişen iki grup arasında sulhun temin edilmesi ve asayişin sağlanmasıdır. Ayetin sebeb-i nüzulü olarak zikredilen hâdiseler de bununla ilgilidir. Bununla birlikte bir devlet içerisinde silahlanan bir grubun güç yoluyla yönetimi ele geçirmek üzere hareket etmesi de netice itibarıyla iki mü’min grup arasında çatışma ve savaş ortamı doğuracağından ayetin hükmü bu tür isyan hareketlerine de şamil olacaktır.</p>
<p>Burada bir hususun dikkatten kaçmaması gerekir. O da şudur: Ayet-i kerime birbiriyle savaş halinde bulunan her iki grubu da “mü’min” olarak isimlendirir. Hz. Ali de kendisine isyan eden Haricilerin tekfir edilmesine şiddetle karşı çıkmış ve onların “kendilerine karşı haksızca isyan eden kardeşleri” olduğunu belirtmiştir. Bu sebepledir ki Ehl-i Sünnet ulemasından hiç kimse bağileri tekfir etme yoluna gitmemiş, onların dinden çıkacağı yönünde herhangi bir iddia ileri sürmemiştir.</p>
<p>Değil tekfir etmek İmam Şafii gibi bazı âlimler, hatalı içtihatlarının ve iyi niyetlerinin bir neticesi olarak isyan girişiminde bulunan asilerin “günahkâr” dahi olmayacaklarını belirtmiştir. Daha başkaları ise bağilerin hepsinin aynı kategoride mütalaa edilemeyeceğini, mutlaka onların niyet ve maksatlarına da bakılması gerektiğini; buna göre de onların ya masum olarak görüleceklerini, ya da küçük veya büyük günah işlediklerine hükmedileceğini söylemişlerdir.</p>
<p>Bu ayet-i kerimede dikkat çeken ikinci nokta ise şudur: Cenab-ı Hak burada فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا <i>“Aralarını ıslah edin/düzeltin”</i> buyurmuş ve bunu aynı ayetin içerisinde iki defa tekrarlamıştır. Ayetin sonunda ise önce وَاَقْسِطُوا lafzıyla bu iki grup arasında mutlaka adaletle muamele edilmesini, herkese hakkının verilmesini ve hiçbir kimseye zulmedilmemesini emretmiş, arkasında da اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ ibaresiyle Allah’ın adil ve hakkaniyetli olanları seveceğini hatırlatmıştır.</p>
<p>Ulema buradan hareketle şu hükmü çıkarmıştır: Bağilerle savaşın asıl maksadı, isyanın bastırılması, yani isyancıların yanlış tercihlerinden döndürülmesi ve en az hasarla yeniden sulh ortamının temin edilmesidir. Bağiler, Müslüman oldukları ve kendilerince isabetli buldukları bir içtihattan ötürü isyan başlattıkları için öncelikle ikna edilmeye ve girdikleri yanlış yoldan döndürülmeye çalışılır. Buna muvaffak olunamadığı takdirde onlara karşı ancak isyanı bastıracak ölçüde bir şiddet kullanılabilir. Gerekmedikçe silahlı müdahaleye başvurulmaz. Farklı bir tabirle bağileri isyandan vazgeçirmek için savaş yapılır, onları öldürmek maksadıyla değil.</p>
<p>Ulema, mecbur kalınmadıkça ve zarurî hâle gelmedikçe bir mü’minin canına kast edilemeyeceğini ısrarla vurgular. Zira Kur’ân’da şöyle buyrulur: <i>“Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” </i>(en-Nisa, 4/93) Başka bir ayet ise haksız yere bir insanın canına kıymayı, bütün insanları öldürmeye denk bir günah sayar. (el-Mâide, 5/32)</p>
<p>İslâm ulemasının, bağilerle yapılan savaş yani iç isyanı bastırma adına yapılan müdahaleyle ilgili üzerinde durdukları hükümleri şu şekilde özetleyebiliriz: İsyancıların ele geçirilen yaralıları veya esirleri öldürülemez. Fakihler, isyancıların esir aldıkları kimseleri öldürmelerinin dahi, onlardan esir alınan kişilerin öldürülmesi için bir gerekçe oluşturmayacağını belirtmiş; esirlerin, bir başkasının cinayetinden sorumlu tutulmasını doğru bulmamıştır.</p>
<p>Aynı şekilde onların malları telef edilemez ve ganimet olarak alınamaz. Kendileri veya aile fertleri de köle yapılamaz. Bu konuda icma vardır. Çünkü İslâm nazarında onların canları da malları da muhteremdir, yani koruma altındadır. İbn Kudame şöyle demiştir: “Bağilerin mallarını ganimet olarak almanın veya zürriyetlerini esir etmenin haramlığı noktasında ulema arasında herhangi bir ihtilaf bilmiyoruz.” (İbn Kudâme, <i>el-Muğni</i>, 8/534)</p>
<p>Fiilî olarak savaşa katılmadıkları sürece, bağilerin çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına veya âmâlarına dokunulmayacağı konusunda da icma vardır. İslâm, değil Müslümanlıklarında şüphe olmayan, kendi ülkenizin vatandaşı olan bu tür isyancıların çoluk çocuklarına dokunmayı, savaş yaptığınız başka ülkeler veya karşınızdaki kim olursa olsun onların kadınlarına ve çocuklarına dokunmayı da haram kılmıştır. Allah Resûlü (s.a.s) sefere gönderdiği seriyye komutanlarına bu hususu sıkı sıkıya tembih etmiştir.</p>
<p>Bağilerle yapılan savaşta -yeni bir isyan girişiminde bulunma riski söz konusu olmadıkça- kaçan asiler takip edilmez ve öldürülmez. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) bir seferinde Abdullah b. Mes’ud’a, <i>“Bu ümmetin bağileri hakkındaki Allah’ın hükmünü biliyor musun?”</i> diye sormuş, İbn Mesud, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir deyince de şöyle buyurmuştur: فَإِنَّ حُكْمَ اللهِ فِيهِمْ أَنْ لَا يُتْبَعُ مُدْبِرُهُمْ وَلَا يُقْتَلُ أَسِيرُهُمْ وَلَا يُذَفَّفُ عَلَى جَرِيحِهِمْ <i>“Arkasını dönüp gidenlerin takip edilmemesi, esir alınanların öldürülmemesi, yaralıların infaz edilmemesi Allah’ın onlar hakkındaki hükmüdür.”</i> (Hâkim, <i>el-Müstedrek</i>, 2/168; Beyhakî, <i>es-Sünenü’l-kübrâ</i>, 8/316)</p>
<p>Bağiler, isyandan vazgeçtikleri ve teslim oldukları takdirde onlara karşı sürdürülen savaş derhal terk edilir. Zira yukarıdaki âyette Yüce Allah, فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتّٰى تَفِيءَ اِلٰى اَمْرِ اللّٰهِ <i>“Allah’ın emrine geri dönünceye kadar haksızlığa sapanlara karşı savaşın.”</i> kavliyle savaşı sadece fiilî isyan hâline münhasır kılar ve arkasından da onların girdikleri bu yanlış yoldan geri döndükleri takdirde artık ıslah ve adalet yolunun tutulması gerektiğini emreder. Hz. Ali’nin Cemel savaşındaki uygulamaları da bu istikamettedir. Savaş günü onun münadisi askerlere şöyle seslenmiştir: <i>“Kesinlikle kaçanlar öldürülmeyecek ve yaralılar infaz edilmeyecek. Kim evine girip kapısını örterse artık bundan böyle emniyet içindedir. Aynı şekilde her kim silahını elinden atarsa artık o da güven içerisindedir.”</i> (Şevkânî, <i>Neylü’l-evtâr</i>, 7/200)</p>
<p>Ulema, ehl-i bağy ile yapılacak savaşın niteliği açısından da farklı hükümler ortaya koymuşlardır. Mesela ünlü Malikî fakihi Karafi, bağilerle yapılan savaşın gayrimüslimlerle yapılan savaştan on bir noktada ayrıldığını söyler. Buna göre bağilerle yapılan savaşta onların öldürülmeleri değil caydırılmaları hedeflenir, kaçanları takip edilmez, yaralıları infaz edilmez, esirleri öldürülmez, malları ganimet alınmaz, zürriyetleri esir edilmez, onlarla savaşta müşriklerden yardım istenmez, mal karşılığında onlarla barış anlaşması yapılmaz, onlara karşı ağır silahlar kullanılmaz, onların evleri yakılmaz, ağaçları kesilmez/ekinleri telef edilmez. (Karafî, <i>el-Furûk</i>, 4/175)</p>
<p>Bütün bu izahlar da göstermektedir ki fiilî savaş hâlinde dahi isyancıların insan oldukları, mü’min oldukları unutulmaz, onlara karşı şefkat ve merhamet büsbütün terk edilmez. Onların şerleri ve zararları ne kadarlık bir mücadeleyle defedilecekse bununla iktifa edilir, ötesine geçilmez. Mesela isyancıların hapsedilmesi onların zararlarını ortadan kaldıracaksa, savaşmaya gerek kalmaz.</p>
<p>Bütün bunların yanında bazı İslâm hukukçuları, bâğilerin isyan sırasındaki öldürme ve yaralama gibi suçları için kısas veya diyet gibi ayrı bir cezaya hükmedilemeyeceğini, isyan sırasında meydana gelen maddî hasarların tazminiyle sorumlu tutulamayacaklarını belirtirler. Ulema, bilfiil isyana katılan bağilere “tazir” cezası uygulanabileceğini belirtir. Fakat çoğunluk ulema bu tazirin “ölüm cezası” olmasını tecviz etmez. Çünkü hapis gibi cezalarla onların şerlerini def etmek mümkündür. (Bkz. <i>el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye</i>, “buğât” md.)</p>
<p>İslâm fakihlerinin bağy suçuyla ilgili vaz ettikleri hükümler, Kur’an ve Sünnet’in genel maksatlarıyla uyum içindedir. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim onlarca ayet-i kerimede mü’minlere bir taraftan ıslahı, uzlaşmayı, barışı, kardeşliği, birliği emrederken diğer yandan da onları her tür fitneden, fesattan, bozgunculuktan ve zulümden meneder. İşte Hucurat suresindeki bu ayet de, meydana gelen bir isyan veya savaştan sonra yeniden barışın sağlanmasını ve adaletin tesis edilmesini emrediyor. Hiç şüphesiz adalet ve hakkaniyetin sağlanması da ancak haklı ve haksızın, suçlu ve masumun birbirinden ayrılmasıyla gerçekleşir. Fakat çoğu durumda güçlü olmayı haklı olmakla bir tutan ceberut devlet yapısı bunun sağlanmasına müsaade etmez.</p>
<p><b>Netice</b></p>
<p>En başta ifade ettiğimiz üzere fıkıh kitaplarında dile getirilen bağy hükümlerinin bire bir modern döneme taşınması ve darbe teşebbüslerine veya isyan hareketlerine tatbik edilmesi mümkün değildir. Hele seküler hukuk sistemlerinin uygulamada olduğu ülkelerde, ancak siyasi erk tarafından tatbik edilebilecek bu tür ceza hükümlerinden bahsetmek kolay değildir. Fakat birileri Hizmet hareketine uygulanan veya uygulanması düşünülen bir kısım cezalara ve ağır müeyyidelere İslâmî ilkelere aykırılığında şüphe olmayan şaz fetvalarıyla dinî meşruiyet kılıfı giydirmeye çalıştığı için biz de meselenin aslını ortaya koymak istedik.</p>
<p>Buraya kadar özet olarak verdiğimiz hükümlerden de anlaşılacağı üzere, Hizmet gönüllülerinin darbe teşebbüsü gerekçesiyle baği kabul edilmesi ve devlete isyanla suçlanması hiçbir şekilde fıkhî hükümlere muvafık değildir. Zira yapılan açıklamalarda da görüldüğü üzere fıkıhçılar, bağy suçundan bahsedilebilmesi için hem isyancılar hem de isyan edilen devlet başkanıyla ilgili oldukça detaylı şartlar ileri sürmüşlerdir. Kimin yaptığı belli olmayan ve faillerinin ortaya çıkarılması için gerekli hukuk mekanizmalarının işletilmesine müsaade edilmeyen bir ortamda yüzbinlerce cemaat mensubunu bağilikle suçlamanın bir delili ve temeli olamaz.</p>
<p>Darbe teşebbüsüne ne fiilî ne de kavlî hiçbir destek vermemiş olmasına rağmen, devlete isyan, vatana ihanet veya terörist olma gibi gerekçeler uydurularak Hizmet gönüllülerinin mallarına el konulması, zürriyetlerinin esir alınması veya katledilmeleri gibi hükümler ise hiçbir şekilde dinin ruhuyla bağdaşmayacağı gibi fıkıh mantığıyla da izah edilemez. Günümüzdeki gözü dönmüş bir kısım hükümet fetvacılarını bir kenara bırakacak olursak, muhtemelen bugüne kadar İslâm tarihinde hiçbir âlim bu tür hükümlere meyletmemiştir.</p>
<p>Hiç şüphesiz herhangi bir suça bulaşmamış, şiddet olayına karışmamış, güvenlik ve asayişe dokunmamış masum insanların, sırf resmî devlet ideolojisine karşı oldukları için ceberut devletin devasa şiddet aygıtlarıyla kıyıma tâbi tutulmasının tarihte bir çok örneği vardır. Fakat zalim yöneticilerin, muhaliflerine karşı uygulamış olduğu soykırıma benzeyen cadı avını, sırf Müslümanlar nazarında meşru gösterebilme adına dinin bu ölçüde istismar edildiği, dinî ahkâmın bu ölçüde eğilip büküldüğü başka bir dönem bulmak zordur.</p>
<p><strong>Kaynak:Yüksel Çayıroğlu | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-hukukunda-bagy-isyan-yuksel-cayiroglu/">İslâm hukukunda bağy (İsyan) | Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
