<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yolculuk arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/yolculuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/yolculuk/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Thu, 23 Dec 2021 00:26:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Yolculuk arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/yolculuk/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şeb-i yelda ve bir yolculuk hikayesi..</title>
		<link>https://hizmetten.com/seb-i-yelda-ve-bir-yolculuk-hikayesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2021 08:09:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hasret]]></category>
		<category><![CDATA[Şemsinur Özdemir]]></category>
		<category><![CDATA[Yolculuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23647</guid>

					<description><![CDATA[<p>ŞEMSİNUR ÖZDEMİR Yılın en uzun gecesi şeb-i yelda. 21 Aralık’ı 22’ye bağlayan gece.. Hakikatte benim de ömrümün en uzun gecelerinden biriydi 2 yıl önce. Herhalde hiç uyumamışımdır, çünkü sabah gün&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/seb-i-yelda-ve-bir-yolculuk-hikayesi/">Şeb-i yelda ve bir yolculuk hikayesi..</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ŞEMSİNUR ÖZDEMİR<br />
</strong></p>
<p>Yılın en uzun gecesi şeb-i yelda. 21 Aralık’ı 22’ye bağlayan gece.. Hakikatte benim de ömrümün en uzun gecelerinden biriydi 2 yıl önce. Herhalde hiç uyumamışımdır, çünkü sabah gün doğmadan akıbeti belirsiz bir yola çıkacaktım 3 çocuğumla birlikte.. Hem eşyaların son kontrolleri, hem yolculuğun üzüntüsü ve heyecanı uyutmamıştı..</p>
<p>Yola niyet etmiştim ama, sonunda nereye varacağımdan emin değildim. Günün sonunda ya bambaşka bir ülkede özgür bir muhacir, ya da karanlık bir zindanda mazlum olmak vardı. Yıllardır yaşadığımız sıkıntılar üzerine “Öz vatanında garip, öz yurdunda parya” muamelesi gördüğümüz kendi ülkemizden ayrılmak için ailece bir karar vermiş, kaderin bize açtığı her türlü ihtimale razı olarak yola çıkıyorduk.</p>
<p>Hz. Resulullah’ın hicret yolculuğuna çıkarken Mekke’ye son bir kez bakıp “Beni buna mecbur etmeselerdi senden ayrılmazdım” dediği gibi son kez bakıyordum vatanımın yollarına, dağlarına, semalarına..</p>
<p>O günün 22 Aralık gibi manidar bir tarih olduğunu çok sonraları fark ettim. Doğrusu o günlerde bunun duygusallığını yaşayacak ruh halinde değildim.</p>
<p>Öğlen vakti, İstanbul’da havaalanındayız. Günün ilk ışıklarıyla İzmir’den gelmiş, aktarma yapacağımız uçağı bekliyoruz. Ailemden bizi uğurlamaya gelen 3 kişinin haricinde kimsenin haberi yok bu yolculuktan. Eğer olumsuz bir şey olur da gidemezsek sessiz sedasız eve dönelim, çocuklar da yıpranmasın, diyorum. Hatta çocuklar bile tam olarak nereye, neden ve niye şimdi gittiğimizi bilmiyor. Bu yaşta her şeyi bilmeleri gerekmiyor, diyorum. Gidince anlatırım. Şimdi boş yere o küçük masum kalpleri korkuyla, endişeyle dolmasın..</p>
<p>Bir taraftan 3 yıl önce aynı yerde aynı günlerde yaşadığım hayal kırıklığını hatırlıyorum. Çocuklarımın babası aylardır Silivri’de tutukluydu. Beni de alırlarsa hem babasız hem annesiz kalacaklardı. Bu korku ve endişelerle en kısa zamanda vizesiz bir ülkeye gitmeyi planlamış, biletlerimizi alıp yola çıkmak için buraya gelmiştik. Eşi tutuklu olan kadınların da pasaportlarının iptal edildiğini duymuştum ama kesin bir şey yoktu. Bundan emin olmanın tek imkanı bir şekilde yola çıkmaktı. İki sene devam eden Olağanüstü Hal öyle hukuksuz, karanlık bir dönemdi ki, gidip pasaportumun durumunu sormam bile tutuklanma sebebi olabilirdi. Eğer bu yolla çıkmayı denemezsem ve başıma bir şey gelirse hayatım boyunca ‘keşke deneseydim, belki gidebilirdim’ diyecektim.</p>
<p>2016 Aralık ayının ilk haftasıydı. Eşimle açık görüş yapmış, belki son kez olduğunu düşünerek sarılmış, çocuklar farkında olmasa da vedalaşmıştık aslında. Ve o gün çocuklara eve uçakla döneceğimizi söylemiştim. Eğer uçakta bir sorun olursa, ki bu her zaman mümkündü, o durumda yine otobüsle dönecektik bir gün sonra. İkizlerimiz henüz 6 yaşındaydı ve eğer gidemezsek üzülmelerini, dahası başkalarına anlatmalarını istemiyordum. 12 yaşındaki büyük oğlumuz ise olan bitenlerin farkında, yaşından önce olgunlaşmış, yolda izde annesine yardımcı, kardeşlerine göz kulak olan bir delikanlıydı artık.</p>
<p>O gün işte yine bu havaalanında pasaport kontrolünden geçmeyi beklerken, pasaportumun ‘iptal’ edildiği söylenerek özgürlüğe gidişimiz engellendi. Çocuklar bavullarla bir kenarda beklerken gözaltına alındım. Karakola götürüldüm, bana saatlerce sürmüş gibi gelen bir vakit bekletildim. O nezarette ettiğim duaları, hissettiğim o çaresizliği, Yunus peygamberin balığın karnında yaşadığı o iç içe geçmiş karanlıkları duyuşumu asla unutamam. Ardından sorgu faslı başladı. Sorular.. sorular.. Nihayetinde Rabbimin inayetiyle pasaportuma el konularak serbest bırakılışım, hüzün ve sevinç arasında karmaşık duygularla eve dönüşüm ve sonrasındaki her an kapıya geleceklerinin endişesiyle geçen yıllar.. (o dönem ayrıca anlatılmalı belki..)</p>
<p>İşte aynı yerde yine benzer bir yolculuk için bekliyoruz. Ne tuhaf, orada en sevdiklerimle belki son kez birlikte oturmuşken bazen havadan sudan ordan burdan konuşuyoruz, az sonra ayrılacağımızı bilmiyormuş gibi. Birbirimize hatırlatmak istemiyoruz olabilecek zorlukları. Gözlerimiz dolu dolu ama akmasınlar diye tutuyoruz kendimizi. Çocukları doyuruyoruz bir taraftan.. pahalı da olsa ne isterlerse alıyoruz, belki bu son görüşmedir, Allah bilir..</p>
<p>Nihayet veda vakti.. son kez el öpmeler, sarılmalar, Allah’a emanet etme’ler.. Pasaport kontrolü için sıradayız. Dilimde Yasin-i Şerif’in 9. Ayeti “ve cealna min beyni eydihim sedden..” Ya Rabbi Resulünü Mekke’deki o katil sürüsünün tuzağından kurtardığın gibi bizi de selamete çıkar.. Pasaportları kabindeki memura veriyorum. Açıp bakarken kalbim yerinden fırlayacak. Bir memurun tek kelimesi ile her şey değişebilir. Ya Müfettihel ebvab..! Hayırlısıyla aç kapılarımızı Allah’ım..!</p>
<p>“Hanımefendi geç kalmışsınız” diyor memur. Ne için, diyorum, sesimi normal tutmaya çalışarak. Hayatta cevabını duymaktan en çok korktuğum soru bu belki de.. “Uçağa binmek için” diyor, “Kalkmasına az kalmış da..” Hay Allah, öyle mi, hemen gidiyoruz, hadi çocuklar acele edin.. Mühürleyip uzattığı pasaportları alıp iç kısma geçiyoruz.</p>
<p>Allah’ım şükürler olsun.. Gidiyoruz..  Çocukları öpüyorum tek tek.. Allahım şükürler olsun.. “Anne neden bu kadar seviniyorsun?” ikizlerden biri soruyor.. Ah oğlum, bir bilsen bu ânın kıymetini.. gidince her şeyi anlatacağım size..</p>
<p>Ve kapıların gerisinde dualarla, göz yaşlarıyla el sallayan sevdiklerime bakıyorum, hem hasretle hem sevinçle.. Tekrar vedalaşıyoruz uzaktan uzağa..</p>
<p>Şeb-i yelda’nın ardından, gecenin kısalmaya günlerin uzamaya başladığı o gün, biz de arkamızda yıllarca süren bir geceyi bırakıp aydınlık olmasını umut ettiğimiz bir geleceğe ilk adımı atıyorduk. Kendi ülkemizdeki karanlık, boğucu, her dem korku dolu iklimden sonra, özgürce yaşayacağımız bir geleceğin umut kırıntısına ulaşmak bile çok değerliydi.</p>
<p>22 Aralık yeni bir hayata attığımız ilk adımın tarihiydi. O yüzden, ne kadar kaygılı, korkulu olsa da sonrasında gelen ferahlık ile ailemiz için önemli bir dönüm noktası..</p>
<p>22 Aralık muhacirliğimin ilk günü.. Yeni bir hayata doğum günüm.. Ömrüm oldukça, ayrılığın acısıyla özgürlüğün sevincini birlikte yaşayan kalbimin heyecandan duracak gibi çarptığı o anları, o günü, o mekanı unutmayacağım..</p>
<p>Elbette sonrasında da imtihanlar yaşadık, çünkü dünya böyle bir yer. Şeb-i yelda’dan sonra günler uzamaya başlasa da yine bir müddet gecelerden daha kısadır, değil mi? Fakat Rabbimden haya ederim, kendi ülkemdeki baskı ve korku ikliminden kurtulduktan sonra yaşadıklarımıza sıkıntı demeye. Çünkü bu dünyada her şeyden önce asıl olan “hürriyet”tir. Üstad Bediüzzaman’ın “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” sözünün hakikatini iliklerimize kadar duyduktan sonra, ayağımıza değen çakıl taşlarının ne hükmü olur?</p>
<p>Geride bıraktığım yeri ve orada hâlâ devam eden karanlığı, bir çıkış yolu bulmak için bekleyen mazlum, masum insanlarımızı, anneleri, çocukları, zindanlardaki Yusuf yüzlüleri asla unutmadım, bu mümkün değil. Rabbimden her an dileğim, duam o ki, özgürlüğümün, muhacirliğimin ve ‘dışarıda’ olmanın hakkını vermeyi nasip etsin. Ve elbette, sıkıntıda, darda, zor şartlar altında bir ferahlık bekleyen herkese bir an önce hayırlı kapılar açsın. Rabbim topyekûn insanlığın karanlık günlerini nihayete erdirip aydınlık günlerini başlatsın.</p>
<p>(Not: Bunları yaşadıklarımızı unutmamak ve paylaşarak kayda geçirmenin gereğine inandığım için yazdım. Şahıs olarak önemli biri olmasam da, bu devirde yapılan zulümlerin, yaşatılan travmaların anlatılması, yazılması, tarihe not düşülmesi de bir vazifedir. Lütfen sizler de yaşadığınız her türlü hak ihlalini, yolculuklarınızı, duygularınızı vb yazın, anlatın, paylaşın. Eğer biz kendi tarihimizi bütün hakikatleriyle yazmazsak, başkaları onu kendi istedikleri gibi yazacaktır.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/seb-i-yelda-ve-bir-yolculuk-hikayesi/">Şeb-i yelda ve bir yolculuk hikayesi..</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yolculukları</title>
		<link>https://hizmetten.com/yolculuklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 06:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Yolculuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14185</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Şam Yolculuğu ve Rahip Bahîra Siyer kitapları Allah Resûlü&#8217;nün ilk yolculuğunu amcası Ebû Talib&#8217;le ve henüz on iki yaşında iken yaptığını naklederler. Bu yolculuk Şam&#8217;a yapılmaktadır. Kervan bir yerde&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yolculuklari/">Yolculukları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. Şam Yolculuğu ve Rahip Bahîra</strong></p>
<p>Siyer kitapları Allah Resûlü&#8217;nün ilk yolculuğunu amcası Ebû Talib&#8217;le ve henüz on iki yaşında iken yaptığını naklederler. Bu yolculuk Şam&#8217;a yapılmaktadır. Kervan bir yerde konaklar; Allah Resûlü de kervana gözcü olarak bırakılır. Diğerleri istirahata çekilmek üzere bir hana yerleşirler. Bazılarının, yanlışlıkla &#8220;Buhayra&#8221; dedikleri rahip Bahîra, gelmekte olan bu kervanı seyrederken dikkatini çeken bir hâdise olmuştur. Kervanın üzerinde bir bulut vardır ve bulut, sürekli kervanı takip etmektedir. Kervan durunca durmakta, yürüyünce de harekete geçmektedir.</p>
<p>Bunun üzerine Bahîra kervanda bulunan herkesi yemeğe davet eder. Daha önceleri kervanlarla hiç ilgilenmeyen Bahîra&#8217;nın bu davranışı herkesi şaşırtmıştır. Efendimiz hariç herkes bu davete icabet eder. Fakat rahip gelenler içinde aradığını bulamamıştır. Bunun üzerine kervanın başında kimsenin kalıp kalmadığını sorar. Aldığı cevab üzere O&#8217;nu da çağırtır. Daha O&#8217;nu görür görmez, hükmünü verir. Ve Ebû Talib&#8217;e O&#8217;nun kim olduğunu sorar. &#8220;Oğlum&#8221; deyince de, Bahîra buna pek inanmak istemez, zira onun tespitlerine göre bu O&#8217;dur. O&#8217;nun babası, henüz O doğmadan vefat etmiş olmalıdır. Ve daha sonra Ebû Talib&#8217;i bir kenara çekip, bu yolculuktan vazgeçmesini tavsiye eder. Çünkü ona göre Yahudiler haset insanlardır. Bu çocuğun simasından O&#8217;nun son peygamber olduğunu anlayabilirler ve kendilerinden olmadığı için de O&#8217;na bir kötülük düşünebilirler mülâhazasıyla, Ebû Talib&#8217;e: &#8220;Sen bu yolculuktan vazgeç.&#8221; der. Ebû Talib denileni yapar.. bir mazeret bulup kervandan ayrılır ve Mekke&#8217;ye geri döner.<sup>[1]</sup></p>
<p>Bahîra, hakikati söylüyordu. Fakat bilemediği bir husus vardı. O, Allah&#8217;ın (celle celâluhu) himayesindeydi ve O&#8217;nu hayatının sonuna kadar Allah (celle celâluhu) koruyacaktı ki,<strong> وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ</strong>yani <em>&#8220;Ey Habibim! Allah seni (iç ve dış mihrakların şerrinden) koruyup muhafaza edecektir.&#8221;</em><sup>[2]</sup> âyeti de bunu ifade etmektedir. Evet, Rabbi, O&#8217;na böyle diyordu.. ve dediğini de yerine getirecekti&#8230;</p>
<p><strong>2. Şam&#8217;a İkinci Seyahat</strong></p>
<p>İki Cihan Serveri, ikinci seyahatini de yirmi beş yaşlarında yapar. Bu defa da Hz. Hatice&#8217;nin gönderdiği kervanın başındadır ve onunla iş ortaklığı yapmaktadır. Bu seyahatinde de Bahîra ile karşılaşır. Rahip iyice ihtiyarlamıştır. Allah Resûlü&#8217;nü görünce de bir hayli sevinir. Zira o, hep böyle bir günü beklemişti. Allah Resûlü&#8217;ne: &#8220;Sen peygamber olacaksın. Ah keşke Senin nübüvvetini ilân ettiğin güne yetişebilsem, yetişebilsem de ayakkabılarını taşısam ve sana hizmet edebilsem.&#8221; demişti.<sup>[3]</sup> O, o günlere yetişemedi; fakat bu kabullenmenin, ona ahirette çok şey kazandırdığı kesindi; muhakkaktı.</p>
<p><strong>3. Herkes O&#8217;nu Bekliyordu</strong></p>
<p>O&#8217;nu bekleyen ve O&#8217;nu müjdeleyenlerin sayısı sadece bir iki kişiye münhasır değildi, bunlar çoktu ve Zeyd b. Amr da bunlardan biridir. Aşere‑i Mübeşşere&#8217;den meşhur sahabi Said b. Zeyd&#8217;in babası ve Hz. Ömer&#8217;in amcası olan Zeyd, hanîflerdendi. Bu zat, putlardan yüz çevirmiş ve onların hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacaklarını haykırmış, tulûa beş dakika kala gurûb edenlerden biriydi. Bunun da bişaretleri olmuştu ve en mühimi de şu sözleriydi: &#8220;Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim?&#8221;</p>
<p>Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah&#8217;a (celle celâluhu) inanıyor ve O&#8217;na teslimiyetini arz ediyordu. Ancak ne inandığı Allah&#8217;a, &#8220;Allahım&#8221; diyebiliyor, ne de O&#8217;na nasıl ibadet edeceğini bilebiliyordu.</p>
<p>Sahabe-i kiramdan Âmir b. Rebia, bize şunu naklediyor: &#8220;Zeyd b. Amr&#8217;dan işittim, bir gün şöyle diyordu: &#8216;Ben Hz. İsmail&#8217;in, sonra Abdülmuttalib&#8217;in soyundan gelecek bir nebi bekliyorum. O&#8217;na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama iman ediyor, tasdik ediyor ve kabul ediyorum ki, O, hak nebidir. Eğer senin ömrün olur da O&#8217;na yetişirsen, benden O&#8217;na selâm söyle! Sonra da, sana O&#8217;nun şemâilinden haber vereyim de sakın şaşırma!&#8217; dedi. Ben de &#8216;Buyur anlat.&#8217; dedim. Devam etti: &#8216;Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır. Saçları tam düz de değildir, kıvırcık da değildir. İsmi Ahmed&#8217;dir. Doğum yeri Mekke&#8217;dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha sonra kavmi, O&#8217;nun getirdikleri, onların hoşlarına gitmediğinden, O&#8217;nu Mekke&#8217;den çıkaracaklardır. O, Yesrib&#8217;e (Medine) hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz. İbrahim&#8217;in dinini aradım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hıristiyan âlimleri bana, (senin aradığın daha sonra gelecek) dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözlerinin sonunu da şöyle bağladılar: O, son peygamberdir ve O&#8217;ndan sonra da bir daha peygamber gelmeyecektir.&#8217; &#8221;</p>
<p>Âmir b. Rebia devam ediyor: &#8220;Gün geldi ben de Müslüman oldum. Allah Resûlü&#8217;ne, Zeyd&#8217;in dediklerini bir bir anlattım. Selâmını söyleyince toparlandı ve Zeyd&#8217;in selâmını aldı. Ardından da şöyle buyurdu: <em>Ben Zeyd&#8217;i Cennet&#8217;te eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm.</em>&#8220;<sup>[4]</sup></p>
<p>Varaka b. Nevfel bir Hıristiyan âlimiydi ve Hz. Hatice&#8217;nin de akrabasıydı. Allah Resûlü&#8217;ne ilk vahiy gelmeye başladığında, Hatice Validemiz (radıyallâhu anhâ) durumun ne olduğunu öğrenmek için ona gelmiş ve Varaka&#8217;dan şu cevabı almıştı: &#8220;Yâ Hatice! O doğru sözlü bir insandır. Gördüğü, nübüvvetin ilk başlangıcında görülmesi gerekenlerdir. O&#8217;na gelen Namus-u Ekber&#8217;dir. Hz. Musa&#8217;ya ve Hz. İsa&#8217;ya (aleyhimesselâm) da o gelmiştir. Yakın zamanda O, peygamber olacaktır. Eğer o günlere yetişebilirsem, ben de O&#8217;na iman eder ve mutlaka muzahir olurum.&#8221;<sup>[5]</sup></p>
<p>Abdullah b. Selâm ise bir Yahudi âlimiydi. İslâm&#8217;a girişini bizzat kendisinden dinleyelim: <em>&#8220;Allah Resûlü Medine&#8217;ye hicret edince herkes gibi ben de görmeye gittim. Etrafında birçok insan vardı. Ben içeriye girdiğimde mübarek dudaklarından şu sözler dökülüyordu: </em><strong>أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأطْعِمُوا الطَّعَامَ&#8230;</strong><em>&#8220;Önünüze gelene selâm verin ve yemek yedirin&#8230;&#8221;</em> O&#8217;nun sözlerindeki büyüye ve çehresindeki derinliğe vurulmuştum. Hemen orada şehadet getirip Müslüman oldum. Çünkü O&#8217;nda gördüğüm sima ancak bir peygamberde olabilirdi.&#8221;<sup>[6]</sup></p>
<p>Abdullah b. Selâm (radıyallâhu anh) mühim bir şahsiyetti. İbn Hacer&#8217;in &#8220;İsâbe&#8221;de kaydettiğine göre, Hz. Yusuf&#8217;un neslinden geliyordu.<sup>[7]</sup> İtibarlı bir insandı. Onun şahitliği bizzat Kur&#8217;ân&#8217;da tebcil ediliyor ve delil getirme sadedinde anlatılıyordu:<strong> قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ&#8221;</strong><em>&#8220;De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz de O&#8217;nu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı hâlde, siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız?) Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.&#8221;</em><sup>[8]</sup></p>
<p>Âyette zikredilen Benî İsrailli şahit, Abdullah b. Selâm&#8217;dır. Her ne kadar bazı müfessirler, bu sûrenin Mekkî oluşunu nazara alarak zikredilen şahsın Hz. Musa (aleyhisselâm) olacağını söylemişlerse de,<sup>[9]</sup> bu âyetin Medenî olduğu görüşü daha kuvvetlidir. Yani Ahkâf sûresi Mekkî olmakla beraber sadece bu âyet Medenîdir ve Abdullah b. Selâm&#8217;dan bahsetmektedir.<sup>[10]</sup></p>
<p><strong>4. Neden İnanmadılar?</strong></p>
<p>Aslında Yahudi ve Hıristiyanlardan bazıları, Allah Resûlü&#8217;nü çok iyi bilip tanıyorlardı. Ama kin ve hasetleri inanmalarına mâni oluyordu. Hem bu tanıma, o kadar kesin ve netti ki inanmak için sadece Allah Resûlü&#8217;ne bir kere bakmaları yeterliydi. Zira onlar, Allah Resûlü&#8217;nü bütün şekil ve şemâiliyle tanıyorlardı. Kur&#8217;ân-ı Kerim bu hakikate şöyle işaret etmektedir:</p>
<p><strong>اَلَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ </strong><em>&#8220;Kendilerine kitap verdiklerimiz, O&#8217;nu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. (Buna rağmen) onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler.&#8221;</em><sup>[11]</sup></p>
<p>Âyette, bizzat Allah Resûlü&#8217;nün ismi zikredilmeyip de &#8220;O&#8217;nu&#8221; denmesi işaret ediyor ki, Ehl-i Kitap bütünüyle, son gelecek peygamber kastedilerek &#8220;O&#8221; dendiğinde hep Tevrat ve İncil&#8217;de adı geçen Zât&#8217;ı anlıyorlardı. O da, hiç şüphesiz ki, Hz. Muhammed Aleyhisselâm&#8217;dı ve O&#8217;nu öz evlâtlarından daha iyi tanıyorlardı.</p>
<p>Hz. Ömer (radıyallâhu anh), Abdullah b. Selâm&#8217;a sorar:</p>
<p>&#8211; Allah Resûlü&#8217;nü öz evlâdın gibi tanıyor muydun?</p>
<p>Cevap verir:</p>
<p>&#8211; Öz evlâdımdan daha iyi tanıyordum.</p>
<p>Hz. Ömer, ikinci defa &#8220;Nasıl?&#8221; diye sorunca da şu cevabı verir: &#8220;Evlâdım hakkında şüphe edebilirim. Belki beni hanımım kandırmıştır. Fakat Allah Resûlü&#8217;nün son peygamber olduğundan zerre kadar şüphem yoktur.&#8221; Bu cevap Hz. Ömer&#8217;i öyle sevindirir ki, kalkar ve Abdullah b. Selâm&#8217;ın başından öper.<sup>[12]</sup></p>
<p><strong>a. Kıskançlık ve Haset</strong></p>
<p>Evet, onlar Allah Resûlü&#8217;nü çok iyi tanıyorlardı. Fakat iman başka, tanımak daha başkadır. Tanıyor, ama iman edemiyorlardı. Kıskançlıkları ve hasetleri imanlarına mâni oluyordu.</p>
<p><strong>وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِرِينَ</strong><em>&#8220;Ne zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan (Tevrat)&#8217;ı doğrulayıcı bir kitap (Kur&#8217;ân) geldi ki, daha önce küfredenlere karşı nusret talebinde bulunup dururlarken, o bildikleri (Kur&#8217;ân) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler, artık Allah&#8217;ın lâneti, inkârcıların üzerine olsun.&#8221;</em><sup>[13]</sup></p>
<p>Bu âyetle de Cenâb-ı Hak, onların, Allah Resûlü&#8217;nü kabul etmemelerindeki gerçek sebebi anlatıyordu. Bütün mesele son gelen nebinin Yahudi olmamasıydı. Eğer Allah Resûlü, Yahudilerin içlerinden çıkmış olsaydı, hiç şüphesiz davranışları daha farklı olabilirdi.</p>
<p>Nitekim Abdullah b. Selâm (radıyallâhu anh), Allah Resûlü&#8217;ne gelerek: &#8220;Yâ Resûlallah, beni bir yere saklayın ve Medine&#8217;de ne kadar Yahudi âlimi varsa hepsini çağırın! Sonra da onlara beni ve babamı nasıl tanıdıklarını sorun! Muhakkak cevapları müspet olacaktır. Sonra da ben, saklandığım yerden çıkıp Müslümanlığımı ilân edeyim.&#8221; teklifinde bulunmuştu. Allah Resûlü de bu teklifi kabul buyurmuşlardı. Derken Abdullah b. Selâm, evin bir yerine gizlendi. Gelen Yahudi âlimleri yerlerini aldılar. Efendimiz sordu: <em>&#8220;Siz Abdullah b. Selâm&#8217;ı ve babasını nasıl bilirsiniz?&#8221;</em> Cevap verdiler: &#8220;O ve babası bizim aramızda en âlim ve en şereflilerdendir.&#8221; Allah Resûlü: <em>&#8220;O beni tasdik ederse, siz ne dersiniz?&#8221;</em> dediğinde ise: &#8220;İmkânı yok, asla böyle bir şey olamaz!&#8221; dediler. Tam o esnada da Abdullah b. Selâm (radıyallâhu anh) saklandığı yerden çıktı. Şehadet getirip Efendimiz&#8217;in peygamberliğini tasdik etti. Şaşırıp kaldılar ve biraz önce söyledikleri övücü ifadeleri geri alarak: &#8220;O bizim en şerlimiz ve en şerlimizin oğludur.&#8221; dediler. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ikiyüzlülerin, huzurunda daha fazla kalmasına izin vermedi.<sup>[14]</sup></p>
<p>Bu hâdise de açıkça ispat ediyor ki, Yahudiler Allah Resûlü&#8217;nü bilip tanıyorlardı. Ancak peşin hükümlü ve sabit fikirli olmaları, onları imandan alıkoyuyordu.</p>
<p>Selmân-ı Fârisî (radıyallâhu anh) de bu mevzuda tek başına bir delildir. Önceleri Mecûsi idi; ama hak dini bulabilme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Sonra Hıristiyanlığı gördü; kiliseye kapandı. İntisap ettiği rahipten, vefat edeceği sırada kendisine bir rahip tavsiye etmesini istedi; o da ona, bilip itimat ettiği bir başka rahibi tavsiye etti. Böylece pek çok kimsenin yanında kaldı. Nihayet son dakikalarını yaşayan bahtiyar bir rahipten de aynı talepte bulununca, bu Hıristiyan âlimi ona şu tavsiyede bulundu:</p>
<p>&#8220;Evlâdım, şu anda sana tavsiye edebileceğim hiç kimse kalmadı. Ancak, son gelecek nebinin zamanı iyice yaklaştı. O, İbrahim&#8217;in Hanif dini üzere gelecek, İbrahim&#8217;in hicret ettiği yerden zuhur edecek; ancak başka bir yere hicret edip orada yerleşecek. O&#8217;nun nebi olduğuna dair açık deliller vardır. Gidebilirsen oraya git. O, sadaka yemez. Hediye kabul eder ve iki omuzu arasında nübüvvetine delil bir hâtem vardır.&#8221;</p>
<p>Gerisini kendisinden dinleyelim:</p>
<p>&#8220;Rahibin haber verdiği yere gitmek için bir kervan araştırdım. Nihayet böyle bir kervan buldum ve onlara, ücret karşılığı beni de götürmelerini söyledim. Kabul ettiler. Ancak, Vâdi&#8217;l-Kurâ&#8217;ya gelince zulmedip beni köle diye bir yahudiye sattılar. Bulunduğum yerde hurma bahçelerini görünce, herhâlde burası bana rahibin haber verdiği yer, dedim ve orada kaldım. Sonra da birgün Benî Kurayza yahudilerinden biri gelip beni bu adamdan satın aldı ve Medine&#8217;ye götürdü. Orada hurma bahçelerinde çalışıyordum. Allah Resûlü&#8217;nden hiçbir haber alamamıştım. Yine günlerden bir gün ağaca çıkmış hurma topluyordum.. ve sahibim olan yahudi de ağacın altında oturuyordu. Biraz sonra onun amca çocuklarından bir yahudi çıkageldi. Öfkeli bir hâlde: &#8216;Allah kahretsin, bütün millet Kuba&#8217;ya gidiyor. Mekke&#8217;den gelen bir adam peygamberliğini ilân etmiş ve onlar da O&#8217;nun peygamber olduğunu zannediyorlar!.&#8217; dedi. Heyecandan titremeye başladım. Nerede ise ağaçtan sahibimin üzerine düşecektim. Hızla ağaçtan indim ve adama: &#8216;Ne diyorsun? Ne diyorsun? Bu nasıl bir haber?&#8217; demeye başladım. Sahibim benim bu heyecanımı görünce elinin tersiyle bana şiddetli bir tokat atarak: &#8216;Sana ne bu işten? Sen işine bak!&#8217; dedi. Ben de: &#8216;Hiç.. sadece ne olduğunu öğrenmek istemiştim.&#8217; dedim. Tekrar ağaca çıktım. Akşam olunca neyim varsa topladım ve Kuba&#8217;ya gittim. Allah Resûlü ashabıyla beraber oturuyordu. &#8216;Siz fakir insanlarsınız, ben de sadaka verecek yer arıyordum. Şunları size sadaka olarak getirdim, buyurun yiyin.&#8217; dedim. Allah Resûlü yanındakilere; &#8216;Siz yiyin.&#8217; dedi. Kendisi hiç dokunmadı. İçimden: &#8216;İşte rahibin dediği birinci işaret.&#8217; dedim. Ertesi gün yine gittim ve, &#8216;Bu sadaka değil, hediyedir, buyurun yiyin.&#8217; dedim. Allah Resûlü ashabını buyur edip kendisi de yedi. &#8216;İkinci işaret de tamam.&#8217; dedim.</p>
<p>Ashabdan biri vefat etmişti. Allah Resûlü de cenazede bulunmuş ve Bakîü&#8217;l-Garkad&#8217;a (Medine Mezarlığı) gelmişti. Yanına varıp selâm verdim. Sonra da arkasına geçtim ve sırtındaki nübüvvet mührünü görmeye çalıştım. Niyetimi sezmişti.. zaten omuzları da açıktı.. ve nübüvvet mührünü de görmüştüm. Üçüncü işaret de aynen rahibin senelerce önce anlattığı gibiydi. Kendimi tutamadım, hemen sarılıp mührü öpmeye başladım. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); &#8216;Dur bakalım!&#8217; dedi. Çekildim. Karşısına oturup, başımdan geçenleri bir bir anlattım. Çok sevinmişti. O&#8217;na anlattıklarımın ashabı tarafından da duyulmasını istemişti&#8230;&#8221;<sup>[15]</sup></p>
<p>Evet, inat ve hasedi bırakıp O&#8217;na bakanlar O&#8217;nu buldu ve O&#8217;na vuruldu. Dünle-bugün arasında keyfiyet bakımından zerre kadar fark yoktur. Bugün de binler-yüz binler, O&#8217;nun hakkaniyetini görüp tasdik etmekte ve O&#8217;nun son resûl olduğunu bütün dünyaya haykırmaktadırlar. Ancak, yine dünle bugün arasında fark olmayan bir husus da, inat ve temerrüdü terk edemeyenlerin, O&#8217;nun risaletini bildikleri hâlde kabullenemeyişleridir&#8230;</p>
<p><strong>b. Rekabet Hissi</strong></p>
<p>Muğîre b. Şu&#8217;be anlatıyor: &#8220;Ebû Cehil&#8217;le beraber oturuyorduk. Allah Resûlü geldi ve bazı şeyler anlatarak tebliğde bulundu. Ebû Cehil, küstahça: &#8216;Yâ Muhammed! Eğer bunları öbür tarafta tebliğ ettiğine dair şahit aramak için yapıyorsan, hiç yorulma, ben sana şehadet ederim, şimdi beni rahatsız etme!&#8217; dedi. Allah Resûlü bizden ayrıldı. Ben Ebû Cehil&#8217;e sordum: &#8220;Hakikaten O&#8217;na inanmıyor musun?&#8221; Cevap verdi: &#8220;Aslında biliyorum ki, O peygamberdir. Fakat Hâşimîlerle eskiden beri aramızda bir rekabet var. Onlar, rifâde, sikâye bizde diye övünüp duruyorlar. Bir de peygamber de bizden, derlerse işte ben buna dayanamam.&#8221;<sup>[16]</sup></p>
<p>Kureyş toplanıp kafa kafaya verdi ve Allah Resûlü&#8217;ne göndermek üzere Utbe b. Rebia&#8217;da karar kıldılar. Utbe gidip O&#8217;nu ikna edecek ve davasından vazgeçirecekti. Bu zat, o günün entel sınıfından ve Arap edebiyatına vâkıf, varlıklı bir insandı. İki Cihan Serveri&#8217;nin yanına vardı ve kendince mantık oyunları yapmaya çalışarak O&#8217;na sordu: &#8220;Yâ Muhammed! Sen mi hayırlısın, yoksa baban Abdullah mı?&#8221; Efendimiz bu soruya cevap vermedi. Hayır, belki de ahmağa en güzel cevap olan sükût ile karşılık verdi. Utbe devamla: Eğer onun senden daha hayırlı olduğunu kabul ediyorsan, muhakkak o, senin şu anda tahkir ettiğin ilâhlara taptı. Yok, eğer kendini ondan daha hayırlı görüyorsan, o zaman konuş da anlattıklarını ben de dinleyeyim.</p>
<p>Allah Resûlü sordu: <em>&#8220;Diyeceklerin bitti mi?&#8221;</em> Evet, dedi Utbe ve sustu. İki Cihan Serveri diz çöktü ve Fussılet sûresini başından itibaren okumaya başladı. 13. âyet olan:</p>
<p><strong>فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ</strong><sup>17</sup> âyetine gelince, Utbe dayanamadı. Sıtmalı gibi titriyordu. Ellerini Allah Resûlü&#8217;nün mübarek dudaklarına götürdü. Takati kalmamıştı. &#8216;Sus yâ Muhammed! İnandığın Allah aşkına sus!&#8217; dedi ve kalkıp gitti.</p>
<p>Mekke büyükleri neticeyi bekliyorlardı. Ebû Cehil, Utbe&#8217;nin gelişini hiç beğenmemişti. Yanındakilere, &#8216;Gittiği gibi dönmüyor.&#8217; dedi. Utbe doğruca evine gitti. Dinlediği âyetler onu yıldırım çarpar gibi çarpmıştı.. ve biraz sonra da şeytana akıl öğreten adam Ebû Cehil gelip kapıya dayanmıştı. Utbe&#8217;nin iman etmesinden korkuyor ve hemen hâdisenin üzerine gitme lüzumuna inanıyordu.. ve Utbe&#8217;nin zayıf tarafını çok iyi biliyordu. Onu gururundan vuracaktı. Harekete geçti ve şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Yâ Utbe, duydum ki Muhammed sana fazla iltifat etmiş. Orada sana ziyafet vermiş, yedirmiş, içirmiş. Sen de bu iltifata dayanamayıp O&#8217;na iman etmişsin. Halk arasında söylenenler bunlar&#8230; Utbe öfkelendi. Damarı kabardı. &#8216;Benim O&#8217;nun yemeğine ihtiyacım olmadığını hepiniz biliyorsunuz. Aranızda en zengin benim. Fakat Muhammed&#8217;in söyledikleri beni sarstı. Çünkü okuduğu şiir değildi. Kâhin sözüne ise hiç benzemiyordu. Ne diyeceğimi bilemiyorum. O, sözü doğru bir insandır. O&#8217;nun okuduklarını dinlerken Âd ve Semûd&#8217;un başına gelenlerin bizim de başımıza geleceğinden korktum&#8230;<sup>[18]</sup></p>
<p><strong>c. Başka Sebepler</strong></p>
<p>Aslında bu itiraflar sadece bir iki kişiye münhasır değildi. Umumî vicdanda kanaat hep aynıydı. Fakat korku, tama&#8217;, hırs ve inat gibi menfî tesirler inanmalarına mâni oluyordu.. evet, hem de bildikleri hâlde inanamıyorlardı.</p>
<p>İşte, Kur&#8217;ân-ı Kerim, hem onların bu hâlini anlatma hem de Efendimiz&#8217;i tesliye makamında şöyle buyuruyor:</p>
<p><strong>قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ </strong><em>&#8220;Onların söylediklerinin, seni üzeceğini elbette çok iyi biliyoruz. Doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, fakat zalimler, bile bile Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ediyorlar.&#8221;</em><sup>[19]</sup></p>
<p>Onlar sana çeşitli isnatlarda bulunuyorlar. Onların bu isnatları da seni üzüyor. Sakın, o bedeninin altında kalıp ezilmişlerin ve alışkanlıklarını terk edemeyen nefsinin zebunu tali&#8217;sizlerin dedikleri ve söyledikleri seni üzmesin. Hem aslında onlar seni bizzat yalanlamıyorlar. Evet, onların hiçbiri kalkıp da sana yalan isnat edemiyor. Çünkü onlar da biliyorlar ki, sen yalan söylemekten müberrasın. &#8220;Emîn&#8221; ismini sana veren onlardır. Bunların akılsızlıklarına bak ki, sana isnat ettikleri şeylere inanmadıkları hâlde, kendi akıl ve muhâkemelerine rağmen, böyle bir şeye cüret ediyorlar. Öyleyse üzülmene ne gerek var!</p>
<p>Evet, üzülmesi gereken birisi varsa, o da dünya ve ukbânın dizginlerini elinde tutan bir Zât&#8217;a karşı hem de ışığın etrafında durdukları hâlde, istifade menfezlerini açıp istifade edemeyenlerdir.</p>
<p><span class="notice">[1] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 1/319-322.<br />
[2] Mâide sûresi, 5/67.<br />
[3] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/353; 6/506.<br />
[4] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 2/298 vd.; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/615.<br />
[5] Buhârî, bed&#8217;ü&#8217;l-vahy 3.<br />
[6] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/451.<br />
[7] İbn Hacer, el-İsâbe, 4/118.<br />
[8] Ahkâf sûresi, 46/10.<br />
[9] Taberî, Câmiu&#8217;l-beyan, 26/9.<br />
[10] Taberî, Câmiu&#8217;l-beyan, 26/12.<br />
[11] Bakara sûresi, 2/146.<br />
[12] İbn Kesîr, Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azim, 1/195; Suyûtî, ed-Dürrü&#8217;l-mensûr, 1/357; Ebu&#8217;s-suûd Efendi, İrşadü akli&#8217;s-selim, 1/176.<br />
[13] Bakara sûresi, 2/89.<br />
[14] Buhârî, enbiyâ 1; menâkıbu&#8217;l-ensar 45.<br />
[15] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 2/41-47.<br />
[16] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/255-256.<br />
[17] &#8220;Eğer yüz çevirirlerse sen şöyle de: &#8216;Ben, sizi Âd ve Semûd halklarını çarpan kasırga gibi bir kasırganın geleceğini bildirerek uyarıyorum.&#8217; &#8221;<br />
[18] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 3/61-64; İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 2/130-132.<br />
[19] En&#8217;âm sûresi, 6/33.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yolculuklari/">Yolculukları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlim İçin Yolculuk</title>
		<link>https://hizmetten.com/ilim-icin-yolculuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2020 06:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Yolculuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=8887</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Selef-i salihînden birçok âlimin henüz küçük yaşta iken ilim tahsili için yuvalarından ayrılıp seyahate çıktıklarını görüyoruz. İyi bir eğitim için çocuk yaşta evden ayrılıp başka bir yere gitmek gerekli&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ilim-icin-yolculuk/">İlim İçin Yolculuk</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span class="highlight-bold"><span class="dropcap">S</span>oru: Selef-i salihînden birçok âlimin henüz küçük yaşta iken ilim tahsili için yuvalarından ayrılıp seyahate çıktıklarını görüyoruz. İyi bir eğitim için çocuk yaşta evden ayrılıp başka bir yere gitmek gerekli midir? Meseleyi günümüz şartları açısından değerlendirir misiniz?</span></strong></em></p>
<p>İlim tahsili için seyahate çıkıp başka diyarlara göç etmenin mutlak mânâda şart olduğu söylenemese de, ister metafizik, isterse müspet ilimler sahasında ehl-i ilim ve hakikat âşıkları için onun çok önemli bir husus olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bu ehemmiyetinden olsa gerek pek çok hadis-i şerifte ilim için yapılan yolculukların nazara verilerek takdir ve teşvik edildiğini görüyoruz.</p>
<p><span class="highlight-bold">Sonu Gidip Cennet&#8217;e Dayanan Yol</span></p>
<p>Mesela bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْماً سَهَّلَ اللّهُ لَهُ طَرِيقاً إلى الجَنَّةِ</span></p>
<p>– <em>Bir kimse ilim öğrenmek için bir yola koyulursa, Allah o ilim yolcusuna Cennet&#8217;e giden yolu kolaylaştırır.&#8221;</em> (Müslim, Zikr 38; Ebu Davud, Edeb 68). Evet her kim Cenâb-ı Hakk&#8217;ın muradını hedefleyerek ilim için hicret ederse o şahıs ucu gidip Cennet&#8217;e dayanan bir yola sülûk etmiş demektir. Allah (celle celâluhu) o şahsı Cennet&#8217;e götürecek tavır ve davranışları ortaya koymakla serfiraz kılar ve artık o kimse âdeta Cennet koridorunda yürüyor gibi yaşar.</p>
<p>Bu mevzuda zayıf da olsa, başka bir rivayet de şu şekildedir: &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">اطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ</span></p>
<p>– <em>İlim Çin&#8217;de de olsa tahsil ediniz.&#8221;</em> (Aclûnî, Keşfu&#8217;l-hafâ, 1/154) (Gerçi, bazı muhaddisler, bu sözün, Efendimiz&#8217;e isnad edilen &#8220;uydurma&#8221; bir beyan olduğunu ve sened zincirindeki kırılmalardan dolayı hadis kabul edilemeyeceğini vurgulamışlardır; fakat, &#8220;Bu zayıf bir hadistir&#8221; diyenler de olmuştur. Şayet, bu ifadeyi hadis kabul edersek, şöyle düşünebiliriz) Çin&#8217;in o dönem itibarıyla Arap Yarımadası&#8217;na bilinen en uzak ülke olması dolayısıyla bu beyanda özellikle Çin&#8217;in zikredildiği söylenebilir. Böylece en uzak bir belde de olsa ilmin peşine düşülmesi ve onun alınıp getirilerek insanların istifadesine sunulmasının ehemmiyetine dikkat çekilmiş olmaktadır. Bir de, kadim bir medeniyet merkezi olması dolayısıyla Çin bilhassa zikredilmiş olabilir. Evet o dönem itibarıyla Çin çok önemli bir ilim ve medeniyet merkeziydi. Hâlbuki mesela o günkü Avrupa ilimden mahrum bir zaman koridoru içinde bulunuyordu. Medeniyet tarihçilerinin ifadeleri içinde Müslümanlar beşinci asırda bir Rönesans yaşadıkları devirde Avrupa coğrafyasında bedevilik hükümfermaydı. Öyle ki şu an herkes tarafından bilinen meşhur bazı Avrupa üniversitelerinin yerinde o dönemler koyu bir cehalet hüküm sürüyor, medenî hayattan uzak o beldelerde insanlarla hayvanlar aynı mekânı paylaşıyorlardı. Demek o kadar ilimden mahrum idiler. Daha sonra Endülüs&#8217;ten gelen ilim akımlarıyla onlar, maddî dünyalarını yeniden inşa ve kendi durumlarını düzeltme imkân ve fırsatını buldular. Bu sebeple denilebilir ki, eğer Asr-ı Saadet döneminde Avrupa&#8217;da ilim adına alınabilecek bir şeyler olsaydı ihtimal Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orayı da işaret buyururlardı.</p>
<p>Bu beyan-ı Nebevî&#8217;de ayrıca üzerinde durulabilecek hususlardan bir diğeri de, onda &#8220;inanç, hayat felsefesi, dünya görüşü&#8221; gibi hususların değil de ilmin nazara verilmesi, ilmin vurgulanmasıdır. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya teşrif buyurduklarında Hinduizm, Budizm, Brahmanizm, Şintoizm gibi farklı dinler o coğrafyada mevcuttu. Ancak İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) bunların hiçbirini hedef göstermeyip Çin&#8217;deki ilmi nazara vermiştir. Bundan dolayı Efendimiz&#8217;in bu sözünden, ilmin bir ilim olarak alınması gerektiği, ama içine bâtıl akide ve sapık düşünceler girmişse onlara karşı da tedbir, temkin ve teyakkuz içinde olunması gerektiği mevzuunda bir tenbihin var olduğunu istinbat edebiliriz. Hâsılı, her ne kadar hadis kriterleri açısından zayıf olsa bile, bu beyanın, en uzak belde de olsa ilmin peşinde olunması ve onun, mü&#8217;minin yitik malı olarak kabul edilip her nerede bulunursa bulunsun alınıp istifadeye sunulması gerektiği gibi birçok önemli hakikati ihtiva etmesi dolayısıyla konumuza ışık tutma adına önemli bir ölçü ve kıstas olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Ancak konunun başında da ifade edildiği gibi ilim tahsili için vatanını terk edip uzak diyarlara seyahatte bulunmak ciddi mânâda ehemmiyet arzetse de, olmazsa olmaz bir şart değildir. Zira insan doğup büyüdüğü yerde de ilim tahsil edip bulunduğu sahada en zirve noktaya ulaşabilir. Önemli olan doğru bilgileri, doğru insanların elinden, doğru bir şekilde alabilmektir. Yoksa, yanlış yollara sevk edebilecek mürşid görünümlü kişilerin elinde bir insan, ister uzakta olsun ister yakında, değişik dalâlet ve sapıklıklara kendini kaptırabilir. Niyazi-i Mısrî&#8217;nin <i>&#8220;Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşid-i kâmil olanın gayet yolu âsân imiş&#8230;&#8221;</i> ifadelerini hatırlayacak olursak; diyebiliriz ki, önemli olan uzak olsun-yakın olsun doğru bir rehber veya mürşidi bulabilmektir.</p>
<p>Mesela hicri 7. ve 8. asırlarda İstanbul&#8217;da ilim çok ileri bir seviyede olduğundan orada neş&#8217;et eden insanlar İstanbul&#8217;da kalmış ve doğup büyüdükleri beldede eğitimlerini sürdürmüşlerdir. Bundan dolayı da, o dönemde İstanbul&#8217;da hayata uyanan bir ilim tâlibinin illâ da yuvasından ayrılıp gurbete gitmesine gerek olmayabilirdi. Ancak aynı dönemde İstanbul&#8217;daki ilmî atmosferin daha canlı, daha mükemmel olduğunu düşünen Anadolu&#8217;daki pek çok ilim tâlibi, daha engin, daha zengin, daha seviyeli bir noktaya ulaşma adına memleketinden ayrılıp İstanbul&#8217;a göç etmiştir.</p>
<p>Belki bu noktada şöyle bir husus akla gelebilir: Toplumumuzda yaygın bir anlayış olarak, çok defa ailesinin yanında olan bir kimse, Anadolu&#8217;da çokça kullanılan bir tabirle aileleri tarafından hemencecik baş göz edilmek istenmektedir. Zira anne-babalar genelde bir an önce torun sahibi olmayı, hatta torunlarının çocuklarına ulaşmayı arzulamaktadırlar. Böyle olunca da ilim tâlibi, uzun soluklu ve ciddi fedakârlıklar isteyen ilmî çalışma ve faaliyetler için fırsat bulamamakta, eğitimini istediği seviyede sürdürme imkânından mahrum kalabilmektedir. İşte böyle bir durumda ilim adına seyahatlerin gerekli olduğu söylenebilir. Ancak böyle bir tercihte bulunurken, insan, âsice bir tavırla anne-babasına karşı çıkmamalı, onları görmezden gelmemeli; aksine hissiyatlarını hesaba katarak gönüllerini almalı ve bir yolunu bulup onları ikna etmesini bilmelidir. Belki bu noktada, ilim uğruna ortaya konacak hasbîlik ve fedakârlıkların hem ailesi, hem milleti, hem de bütün insanlık için getireceği faydalar anlatılıp geri dönüldüğünde onların da memnun olacağı bir keyfiyette bulunacağı hatırlatılabilir. İşte bu yapılabildiği yani anne-babaların gönülleri alınıp hoşnut edilebildiği takdirde, daha yararlı olacağı düşüncesiyle uzak bir yerde ilim tahsil etme, gurbetin hüzün ve meşakkatlerine katlanma aynı zamanda kişiye bir hicret sevabı da kazandırır.</p>
<p>Zaten tarih boyu, sizin de soruda ifade ettiğiniz gibi, selef-i salihînden nice kıymetli insan işte bu niyetle, daha mükemmele ulaşma duygu ve düşüncesiyle yuvasından ayrılıp ilim için başka diyarlara hicret etmiştir.</p>
<p><span class="highlight-bold">Hüccetü&#8217;l-İslâm İmam Gazzâlî</span></p>
<p>Mesela Hazreti Gazzâlî, ilim yolunda, İslam coğrafyasının dört bir tarafını gezip diyar diyar dolaşan büyük âlimlerden biridir. O, Nizamiye Medreseleri&#8217;nin yeni kurulduğu bir dönemde Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Ancak ilim tahsili için Tus şehrinde alacağı eğitimi yeterli görmemiştir. O, Tus&#8217;ta alacağını aldıktan sonra Cürcân&#8217;a gitmiş, akabinde Nişâbur&#8217;a uzanıp ilim yolculuğunu burada devam ettirmiş; orada meşhur kelam âlimi İmamü&#8217;l-Haremeyn el-Cüveynî&#8217;nin talebesi olmuş; ayrıca Şam, Kudüs, Mekke, Medine gibi birçok ilim merkezini gezmiş, değişik beldelerdeki pek çok büyük âlimden ders almış, mânâ âleminin kahramanlarından istifade etmiş, Nizamiye Medreseleri&#8217;ni dolaşmış; daha sonra o medreselerin başına geçerek şimdiki mânâsıyla rektörlük vazifesinde bulunmuş ve bütün bunların neticesinde İslam âleminin gür bir sesi olarak hak ve hakikate tercüman olmuştur. Onun ilmî yolculuklarıyla alâkalı anlatılan bir menkıbeyi yeri gelmişken burada zikretmek istiyorum: Nakledilenlere göre İmam Gazzâlî, Cürcân&#8217;da beş yıl süren ilim tahsilinden sonra bir kafile içinde Tus&#8217;a dönerken eşkıya kafilenin yolunu kesip kafileye ait ne var ne yoksa hepsini alırlar. Tabiî bu arada Gazzâlî&#8217;nin ders notlarını da gasp ederler. Hazreti Gazzâlî, eşkıya başına giderek aldıkları paranın bir önemi olmadığını ancak notlarının bulunduğu defteri geri vermelerini talep eder. Notlarını, kendi anlayacağı şekilde yazdığından, bu defterin onların hiçbir işine yaramayacağını da ilave eder. Bunun üzerine eşkıya başı önce; &#8220;Kâğıttaki ilmin sana ne faydası var, git onları kafana koy.&#8221; diyerek Hazret&#8217;le alay eder, fakat neden sonra ders notlarını kendisine verir. Eşkıya reisinin bu sözlerini ilâhî bir ikaz olarak değerlendiren Hazreti Gazzâli de yazıp not ettiği ne varsa hepsini hıfzına alıp Tus&#8217;a öyle döner.</p>
<p><span class="highlight-bold">Tedvin Döneminin Müstesna Kâmetleri</span></p>
<p>İlim adına yapılan yolculukların söz konusu edildiği bir yerde, tedvin dönemindeki selef-i salihinin yaptığı ilim yolculuklarını hatırlamamak da mümkün değildir. Çünkü onlar bazen, bir sahabî veya tâbiînden duydukları tek bir hadisi teyit etmek maksadıyla aylarca seyahat etmiş, uzun yolculuklara çıkmış ilim ve hakikat aşığı müstesna dimağlardır. Mesela Medine-i Münevvere&#8217;de oturan bir zat, duyduğu bir hadisin tek bir ravisi olduğunu ve onun da Şam&#8217;da bulunduğunu öğrenince, kalkmış bildiği bir hadisi sadece teyit maksadıyla Şam&#8217;a gitmiştir. O günün ilim ehli, günümüzde olduğu gibi uluorta &#8220;Peygamberimiz şöyle buyurdu:&#8221; diyerek hadis nakleden bir kimsenin sadece bu sözünü kâfi görerek kanaat eden insanlar değillerdi. &#8220;Bu hadisi kim rivayet etti, nasıl söyledi, hangi kelimelerle telaffuz etti?&#8221; gibi soruları sorar, en hassas kriterlerle bu soruların cevabını araştırıp bulur, ondan sonra bir kanaate varırlardı. Evet onlar, gerektiğinde hiç tereddüt etmeden tek bir hadis için altı aylık bir yolculuğa katlanırlardı. Bu tür seyahatlerin o kadar çok misali vardır ki, asıl mevzumuz olmadığından o misalleri ilgili kitaplara havale edip geçmek istiyorum. Tedvin döneminin bu müstesna kametleri, dinî meselelerdeki olağanüstü gayretleri neticesinde, yaptıkları seyahatlerle, din adına değişik boşlukları doldurabilecek olan malzemeyi bir araya getirmiş, arkadan gelen müelliflere malzeme oluşturmuşlardır. Evet onlar, dine ait bir mesele olduğundan dolayı, bazen bir hadis, bazen bir âyet tefsiri, bazen de bir sahabe kavlinin tahkik ve teyidi için birçok tehlike, sıkıntı ve meşakkati göğüsleyerek aylarca at koşturmuşlardır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, ilim ve hakikat aşığı bu fedakâr insanlar, hicret seyahatinin yanında aynı zamanda ilim sevabını da elde etmişlerdir.</p>
<p>Dinamizmini, dinî salâbet, dine hizmet mülâhazası ve hakikati bulma iştiyakından alan bu kahramanların devrine biz Rönesans dönemi diyoruz. Hicri üçüncü asrın mebdeinden başlayıp beşinci asırda zirveye ulaşan bir Rönesans dönemi&#8230; İşte bu üç asır, hem dinî, hem de pozitif ilimler hesabına bizim altın çağlarımızdır. Evet, o dönemde sadece dinî ilimlerde değil hemen her alanda meseleler didik didik edilmiştir. Bu altın dönemin Gazzâli&#8217;ye veya Nizamiye Medreseleri&#8217;ne kadar devam ettiğini söyleyebiliriz. İşte ilim uğruna yapılan seyahatler bu dönemin en bariz özelliklerinden birisidir. Öyle ki o dönemde bu hususiyet, âdeta riayet edilmesi gerekli olan bir disiplin, bir ahlâk gibidir. Bu durumun, daha sonraki dönemlerde bir süreç içinde kültür hâline geldiğini söyleyebiliriz. Ancak mebdedeki o ilk gayret ve ilk teşebbüsün apayrı bir kıymeti haiz bulunduğu muhakkak. Çünkü bir iş daha önce hiç yapılmamışsa, o işe cesaret etmek epey zordur. Fakat mesele işleyen bir şehrah hâline gelince arkadan gelenlerin aynı başarıları göstermeleri daha kolay olur. Zira işe ilk sahip çıkanların, ilk teşebbüste bulunanların başarıları görülüp gayret ve çabaların geriye dönüşü müşâhede edildikçe sonra gelenler daha bir inşirah içinde, daha bir rahatlıkla o işi ifa ederler. Tedvin dönemindeki ilmî faaliyet ve seyahatleri işte bu perspektiften ele almak gerekir. İşin mebdeinde çile ve ızdırap çekilmiş, daha sonra gelenler ise, derlenip toparlanıp hazır hâle getirilen o malzemeyi kullanmışlardır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, sonradan gelenlerin yaptıkları ilmî çalışmalar, hizmet ve faaliyetler, ilklerin yaptıklarının öşrüne bile tekabül edemez.</p>
<p>Ayrıca bir kez daha ifade etmeliyim ki, şu ana kadar üzerinde durduğumuz ilim tahsil etme, tahsil için yollara düşüp hicret etme sadece dinî ve İslâmî ilimlerle alâkalı bir mesele değildir. Pozitif, kevnî, tabiî bilimler için, fizik-metafizik bütün ilim sahaları için aynı durum söz konusudur. Burada önemli olan ilim hesabına yola koyulmuş bir insanın, inanmış bir gönül olarak hareket edip, o ilimleri insanlık yararına kullanıp değerlendirme niyet ve azminde olmasıdır.</p>
<p><span class="highlight-bold">Günümüz ve İlmî Seyahatler</span></p>
<p>Meselenin günümüz şartları içinde değerlendirmesi mevzuuna gelince; kanaatimce bu mesele günümüzde daha bir ehemmiyet kazanmıştır. Evet, bugün huzur dolu bir dünyanın hülyasını düşleyen fikir işçileri ve geleceğin mimarları için dünyanın değişik yerlerini görme, bilme, tanıyıp analize tabi tutma çok önemlidir. Zira bütün dünyayı tanımadan, bilmeden bütün dünya adına faydalı hizmetler, yararlı faaliyetler yapamazsınız.</p>
<p>Şayet neş&#8217;et ettiğiniz yerde kalıp kendinizi o çeperle sınırlandırmışsanız, Hızır&#8217;dan ders alsanız bile belli bir darlığın mahkûmusunuz demektir. Aksine her taraftan haberdar olabiliyor, her yeri âdeta avucunuzun içi gibi biliyorsanız, işte ancak o zaman dünyanın geleceği adına ümit vaad ettiğinizden, diriliş nefhettiğinizden bahsedilebilir. Yoksa rahatlıkla denilebilir ki, Amerika&#8217;da, Avrupa&#8217;da neş&#8217;et etseniz de belli bir darlığın mahkûmu hâline gelirsiniz; Türkiye&#8217;nin göbeğinde, İstanbul&#8217;da, Fatih&#8217;de neş&#8217;et etseniz de belli bir darlığın mahkûmu olursunuz. Böyle darlık mahkûmu birisinin ise dünya adına, dünyanın geleceği adına söyleyeceği fazla bir söz olamaz. Çünkü kitap kadar, kitaptan elde edilecek malumat kadar aklın, mantığın, insan tecrübesinin, müşâhedenin, şahsî değerlendirmelerin önemi vardır. İşte bence bunların bütününün hakkı verilerek, hepsine değer atfedilerek ilim adına seyahatler gerçekleştirilmeli, yolculuk planları buna göre yapılmalı ve yeryüzü bir baştan bir başa bütünüyle okunmaya çalışılmalıdır.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ilim-icin-yolculuk/">İlim İçin Yolculuk</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
