<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Wise Instute arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/wise-instute/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/wise-instute/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Oct 2023 20:19:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Wise Instute arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/wise-instute/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hadislerde Hayvan Hakları-1 &#124; Prof. Dr. İbrahim Canan</title>
		<link>https://hizmetten.com/hadislerde-hayvan-haklari-1-prof-dr-ibrahim-canan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Aug 2020 16:00:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hayvan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Wise Instute]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayvan insan münasebetini tanzimde Hazreti Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) iki ana prensip vaz etmiştir: 1- Hayvanların insanlar üzerinde, riayet edilmesi gereken haklan vardır. 2- Onlara iyi muamele yapılmalıdır. Aslında, haklarının edası&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hadislerde-hayvan-haklari-1-prof-dr-ibrahim-canan/">Hadislerde Hayvan Hakları-1 | Prof. Dr. İbrahim Canan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="JUSTIFY">Hayvan insan münasebetini tanzimde Hazreti Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) iki ana prensip vaz etmiştir:</p>
<p align="JUSTIFY">1- Hayvanların insanlar üzerinde, riayet edilmesi gereken haklan vardır.</p>
<p align="JUSTIFY">2- Onlara iyi muamele yapılmalıdır. Aslında, haklarının edası iyi muamele ile gerçekleşeceğinden bunları birbirinden tamamen ayrı mütalâa etmek mümkün değildir.</p>
<p align="JUSTIFY">İyi davranış ve merhamet sahibi olmak esasen her Müslüman’da bulunması gereken bir vasıftır. Bunun hayvanlara da gösterilmesi istenmiştir. Hadis şöyle: “Merhametli olanlara Rahman (merhamet sahibi Allah) merhamet eder. Yerde olanlara merhametli olun ki, gökte olanlar da size rahmet etsinler…”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote1anc"></a><sup>1</sup> Hadiste gelen “yerde olanlara” tabirindeki ıtlâkı nazara alan âlimler “buraya Müslüman, gayr-i müslim, hayvan… gibi her çeşit canlının dâhil olduğu” hükmünü çıkarmışlardır.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote2anc"></a><sup>2</sup> Yine mutlak bir ifâde ile: “Merhametten nasibi olmayanın hayırdan da nasibi yoktur.”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote3anc"></a><sup>3</sup> buyrulmuştur.</p>
<p align="JUSTIFY">Hayvanların insanlar üzerindeki haklarına riayet edilmediği takdirde onların kıyamet günü şikâyetçi olacakları belirtilmiştir. Üsame İbn Zeyd’e Hazreti Peygamber: “Ey Üsame, acıkan ciğer sahibi her hayvan hususunda dikkatli ol, kıyamet günü Allah’a şikâyet edilirsin.”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote4anc"></a><sup>4</sup> demiştir. <b>Hayvan Hakları</b> fikrini tekit için bir başka rivayette: “Eğer hayvanlara yaptığınız haksızlıklardan dolayı Allah sizi affedecek olursa, pek çok affa mazhar kılmış demektir.” <a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote5anc"></a><sup>5</sup> buyrulur.</p>
<p align="JUSTIFY">Sünnet’e göre hayvanların riayet edilmesi gereken haklan çeşitlidir ve onlara karşı iyi muamele muhtelif şekillerde izhar edilmelidir:</p>
<h2 class="western">Hayat Haklarına Riayet</h2>
<p align="JUSTIFY">Bu, sayıları sınırlı bazı hayvanlar dışında kalan bütün hayvanların fuzuli yere öldürülmemesi gerektiğini, aksi takdirde mesuliyeti mucip olduğunu ifâde eder. Hazreti Peygamber, karga, çaylak, akrep, fare, kelb-i akûr<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote6anc"></a><sup>6</sup> <a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote7anc"></a><sup>7</sup>ve yılan<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote8anc"></a><sup>8</sup> gibi gerek insanlara ve gerekse diğer hayvanlara zararlı olanlar hariç, “Ruh sahibi mahlûkların”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote9anc"></a><sup>9</sup> faydasız ve keyfî bir şekilde öldürülmesini yasaklamıştır, Dârimî ve Nesâî’nin, “Herhangi bir hayvanı fuzûlî yere öldürmenin hükmü” başlığı altında sundukları bir hadiste Hazreti Peygamber şöyle der: “Haksız olarak bir serçeyi öldürenden Cenâb-ı Hak, kıyamet günü hesap soracaktır.” Cemaat: “Kuşun hakkı da nedir?” diye sorunca: “Onu kesmesi ve sonra da yemesidir.” cevabını verir,<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote10anc"></a><sup>10</sup> Münâvî, Resûlullâh’ın (aleyhissalâtü vesselâm) burada serçeyi zikretmekle, büyük hayvanların hukukunun daha ehemmiyetli olduğuna dikkat çektiğini belirtir.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote11anc"></a><sup>11</sup></p>
<p align="JUSTIFY">Bu meyanda kurbağa, karınca, arı, hüdhüd gibi ‘bir kısım hayvanların öldürülmesini de kesin bir lisanla yasakladığını kaydedelim.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote12anc"></a><sup>12</sup> Bilhassa karıncalar hususunda ısrarla duran Resûlullâh, ısırdığı için, karınca yuvasını yaktıran bir peygamberin, “Seni ısıran bir tek karınca idi, sen ise <b>tesbih eden</b> bir ümmeti helâk ettin!” diye vahiy gelerek, Allah tarafından, azarlandığını anlatır.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote13anc"></a><sup>13</sup> O peygamber devrinde ateşle cezanın yasaklanmamış olabileceğini söyleyen hadis yorumcuları, bunun İslâm’da Resûlullâh’ın: “Ateşle azap vermek, ateşin sahibine aittir.”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote14anc"></a><sup>14</sup> hükmüne binaen kesinlikle yasaklandığını ifâde ederler.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote15anc"></a><sup>15</sup> Karıncalara karşı şefkati son derece ileri götürerek onların yuvalarının yakınlarında ateş yakılmasını da yasaklayan<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote16anc"></a><sup>16</sup> Hazreti Peygamber, onlar hakkında bir de şu hikâyeyi anlatır: “Bir peygamber, ümmetiyle yağmur duasına çıkmıştı. Bu esnada bazı ayaklarını havaya kaldırmış vaziyette bir karınca görmüş ve ümmetine şöyle demiş: ‘Dönün artık karıncanın durumu sebebiyle duanız kabul edilmiştir.’”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote17anc"></a><sup>17</sup></p>
<h2 class="western">Gıdalarına İhtimam</h2>
<p align="JUSTIFY">Hayvanlara karşı mesuliyeti mucip mühim hususlardan biri, onların gıdalarıyla ilgilidir. Susamış bir köpeği sulayan yolcunun -bir başka rivayette kötü yola düşmüş bir kadının-<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote18anc"></a><sup>18</sup> Allah’ın rızasına mazhar olarak bütün günahlarının affedilmesiyle ilgili meşhur hadisten anlaşıldığına göre, hangi hayvana olursa olsun yapılan herhangi bir iyilik makbul ve sevap bir ameldir. Mezkûr rivayette sahabeden bir kısmının: “Yâ Resûlallah hayvanlara yaptığımız iyilikten dolayı bize ücret de mi var?” diye sorması üzerine Hazreti Peygamber şu meşhur ve enteresan cevabı verir: <b>“Evet, her bir yaş ciğer sahibi</b>ne yapılan iyilik <b>için sevap vardır.”</b><a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote19anc"></a><sup>19</sup> Bazı âlimler bu hadisle kıyas yaparak “yapılan her iyiliğin mükâfatı varsa, her kötülüğün de cezası olacağına hükmetmişlerdir.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote20anc"></a><sup>20</sup> Nitekim yine meşhur bir hadiste “kedisini hapsederek açlıktan ölmesine sebep olan kadının, Cehennem’de bir kedi tarafından tırmalanmak suretiyle azaba mâruz bırakıldığı” bildirilir.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote21anc"></a><sup>21</sup></p>
<p align="JUSTIFY">Hayvanların gıdalarına gösterilmesi gereken ihtimamın ehemmiyetini ifade eden bu rivayetlerden ayrı tutarak Hazreti Peygamber’in başka tavsiyeleri de mevcuttur. Yolculuk sırasında münbit bir yere uğrandığı vakit, hayvanın sırtından inerek “otlardan hakkının” verilmesi, otsuz yerlerden de süratle geçilmesi emredilmektedir.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote22anc"></a><sup>22</sup>Hazreti Enes: “Bir yerde mola verince, hayvanlarımızın istirahatini sağlayıncaya kadar ibadet etmezdik.” der.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote23anc"></a><sup>23</sup>Âlimler bu rivayetleri esas alarak, yolcu, bir yerde mola verince hayvanının otunu vermeden kendisinin yemeğini yememesinin müstehap olduğunu söylemişlerdir.”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote24anc"></a><sup>24</sup></p>
<h2 class="western">Temizlik ve Bakımı</h2>
<p align="JUSTIFY">Hayvanlarla ilgili vazifeler gıdalarına dikkat etmekle kalmıyor. Hazreti Peygamber onların temizlik vs. hususlarıyla da ilgilenilmesi için bir takım talimatlar vermiştir. Nitekim Ebû Hüreyre’den gelen bir rivayette şöyle denmektedir: “Koyunların burunlarını silin, ağıllarını temizleyin, ağıllarına yakın yerde namaz kılın, zira onlar Cennet hayvanıdır.”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote25anc"></a><sup>25</sup> Keza keçilerin temizlenmesi için de emir verildiği mukayyettir.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote26anc"></a><sup>26</sup></p>
<p align="JUSTIFY">Sevâde İbn Rebî’in bir rivayetinden sağmal hayvanın sağılma sırasında incitilmemesi için dahi Peygamberimiz’in talimat verdiğini görüyoruz. Rivayet aynen şöyledir: “Annemle Resûlullâh’a (aleyhissalâtu vesselâm) gidip (maddî yardım) talep ettik. Bize birkaç keçi verilmesini emretti ve anneme şunu tembihledi: ‘Oğullarına emret, tırnaklarını kessinler, böylece sağdıkları zaman hayvanları incitmemiş, memelerini kanatmamış olurlar. Yine oğullarına emret ki yavrularının gıdalarını iyi yapsınlar.’”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote27anc"></a><sup>27</sup></p>
<p align="JUSTIFY"><b>Yavruya İhtimam ve Hayvan Neslinin Korunması</b></p>
<p align="JUSTIFY">Sevâde İbn Rebî’in yukarıdaki rivayetinde görüldüğü üzere, Hazreti Peygamber, hayvan yavrusunun gıdasına dikkat edilmesi için emir vermiştir. Abdullah İbn Amr’dan gelen bir rivayet de bunu teyit etmektedir. O der ki: “Resûlullâh (aleyhissalâtu vesselâm) bir keçiyi sağmakta olan bir adama uğramıştı. Ona şöyle demişti: “Ey filân, hayvanı sağınca yavrusu için de süt ayır…”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote28anc"></a><sup>28</sup></p>
<p align="JUSTIFY">Bundan başka, yavrularla ilgili olarak Hazreti Peygamber’in kuş yuvalarının bozulmaması,<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote29anc"></a><sup>29</sup>yumurtalarının<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote30anc"></a><sup>30</sup> ve yavrularının<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote31anc"></a><sup>31</sup> alınmaması için emir verdiğine, alınmış olan yavru ve yumurtaları yerlerine iade ettirdiğine dair rivayetleri de nazara alacak olursak, hayvan neslinin korunması hususunda da tedbirlerin nazara alındığını görürüz. Bu cümleden olarak Hazreti Peygamber tarafından Medine’nin etrafında belli bir bölgenin “Harem Bölgesi” ilân edilerek, bitkilerinin koparılmasının, hayvanlarının da öldürülmesinin yasaklandığını, ayrıca avcılığın meslek ittihaz edilmemesinin tavsiye edildiğini kaydedelim. Hazreti Peygamber, “Avcılığın peşine düşen gaflete düşer.”<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote32anc"></a><sup>32</sup> buyurur ki bu hadis, avcılıkta ısrar edildiği takdirde taat, ibadet, cemaat ve cumaya katılma gibi dinî işlerden gafletten başka, hep canlıları öldürme yönüyle vahşi hayvanlara benzeyerek merhamet ve rikkat-i kalbiyeden de uzaklaşılacağı şeklinde anlaşılmıştır.<a class="sdfootnoteanc" name="sdfootnote33anc"></a><sup>33</sup></p>
<div id="sdfootnote1">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote1sym"></a>1<sup></sup> Tirmizî, Birr, 16 (6, 172, 1925. H.); Mecmeu’z-Zevâid, 8, 187.</p>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote2sym"></a>2<sup></sup> Bk.: Tuhfetu’l-Ahvezî, 6, 49; Abdullah İbn Ebî Cemre, a.g.e. 1, 155: el-Kettânî, Terâtîb, 2, 152.</p>
</div>
<div id="sdfootnote3">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote3sym"></a>3<sup></sup> İbn Mâce, Edeb, 9 (2. 1216, 3687. H.).</p>
</div>
<div id="sdfootnote4">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote4sym"></a>4<sup></sup> Nesâî, Dehâyâ 42 (7, 249).</p>
</div>
<div id="sdfootnote5">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote5sym"></a>5<sup></sup> Metâlibu’l-Âliye, 3. 170, 3161. H.</p>
</div>
<div id="sdfootnote6">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote6sym"></a>6<sup></sup> Kelb-i âkûr, bazılarınca, mâruf köpektir, cumhura göre yırtıcı hayvanların hepsidir (Tecrîd 6, 211).</p>
</div>
<div id="sdfootnote7">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote7sym"></a>7<sup></sup> Buhârî, Cezâu’s-Sayd 5 (3, 17).</p>
</div>
<div id="sdfootnote8">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote8sym"></a>8<sup></sup> Buhârî dışında bâzı rivayetlerde yılan da zikredilmişse de (bk.: İbn Hacer F. B. 4, 407) evlerde bulunan ve cenan denen ince uzun yılanlar hariç tutulmuştur. (Buhârî, Meğâzî 12 (5. 109)</p>
</div>
<div id="sdfootnote9">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote9sym"></a>9<sup></sup> Mecmeu’z-Zevâid, 4, 42 (Zy.).</p>
</div>
<div id="sdfootnote10">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote10sym"></a>10<sup></sup> Dârimî, 2, 11; Nesâî, Dahâyâ 42 (7, 239).</p>
</div>
<div id="sdfootnote11">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote11sym"></a>11<sup></sup> Feyzu’l-Kadîr 6, 192.</p>
</div>
<div id="sdfootnote12">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote12sym"></a>12<sup></sup> Ebû Dâvûd, Edeb 167, 168 (4, 367, 5267-68. H.); Mecmeu’z-Zevâid, 4. 41; İbn Mâce, Sayd 10 (2, 1074. 3223. H.); Dârimî, 2, 16.</p>
</div>
<div id="sdfootnote13">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote13sym"></a>13<sup></sup> Ebû Dâvûd 5266. H.; Buhârî, Bed’ü’l-Halk 16 (4, 158).</p>
</div>
<div id="sdfootnote14">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote14sym"></a>14<sup></sup> Ebû Dâvûd, 5268. H.</p>
</div>
<div id="sdfootnote15">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote15sym"></a>15<sup></sup> Fethu’l-Bârî, 7, 168.</p>
</div>
<div id="sdfootnote16">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote16sym"></a>16<sup></sup> Mecmeu’z-Zevâid, 4, 41</p>
</div>
<div id="sdfootnote17">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote17sym"></a>17<sup></sup> Müstedrek, 1, 325-26 (Sh.),</p>
</div>
<div id="sdfootnote18">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote18sym"></a>18<sup></sup> Buhârî, Bed’ü’l-Halk 17 (A, 158).</p>
</div>
<div id="sdfootnote19">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote19sym"></a>19<sup></sup> Buhâri, Şürb 9 (3. 146-47).</p>
</div>
<div id="sdfootnote20">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote20sym"></a>20<sup></sup> Bkz.: Terâtib, 2, 153.</p>
</div>
<div id="sdfootnote21">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote21sym"></a>21<sup></sup> Buhârî, Ezan 9a (1. 191); İbn Mâce, Zühd 30 (2, 1421, 4256. H.). Tayâlisî’de Alkame’den yapılan bir tahriçte Hazreti Âişe, Ebû Hureyre’ye itirazla bu kadının kâfire olduğunu söyler (s, 199).</p>
</div>
<div id="sdfootnote22">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote22sym"></a>22<sup></sup> Metâlibu’l-Âliye 2, 157, 1925. H.: Tirmizî, Edeb 75 (8. 70, 2862. H.): Müslim, İmârât 178.</p>
</div>
<div id="sdfootnote23">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote23sym"></a>23<sup></sup> Ebû Dâvûd, Cihad 48 (3, 24, 2551. H.).</p>
</div>
<div id="sdfootnote24">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote24sym"></a>24<sup></sup> Bkz.: Avnu’l-Ma’bûd 7, 223.</p>
</div>
<div id="sdfootnote25">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote25sym"></a>25<sup></sup> Mecmeu’z-Zevâid, 4, 65-66 (Sh).</p>
</div>
<div id="sdfootnote26">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote26sym"></a>26<sup></sup> Mecmeu’z-Zevâid, 4. 66 (Zy).</p>
</div>
<div id="sdfootnote27">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote27sym"></a>27<sup></sup> Mecmeu’z-Zevâid, 5, 196 (ceyyid). Rivayetin Müsned’deki aslı (3, 484) ile İbn Sa’d’daki (7, 48} vechi arasında bazı farklar mevcuttur; Mecmau’z-Zevâid’e de mürettip hatası ârız olmuş olmalı.</p>
</div>
<div id="sdfootnote28">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote28sym"></a>28<sup></sup> Mecmeu’z-Zevâid, 8, 196 (Sh).</p>
</div>
<div id="sdfootnote29">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote29sym"></a>29<sup></sup> Ebû Dâvûd, Cenâiz 1 (3, 182, 3089, H.).</p>
</div>
<div id="sdfootnote30">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote30sym"></a>30<sup></sup> Tayâlisî, s. 44; Edebu’l-Mûfred s. 139, 382. H.</p>
</div>
<div id="sdfootnote31">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote31sym"></a>31<sup></sup> Ebû Dâvûd. Edeb 167 (4, 367, 5268. H.), Cihâd 121, 2675. H.; Metâlibu’l-Âliye 3, 29.</p>
</div>
<div id="sdfootnote32">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote32sym"></a>32<sup></sup> Tirmizî, Fiten 69 (7, 36, 2257. H.); Ebû Dâvûd, Sayd 4 (3, 111, 2859. H.).</p>
</div>
<div id="sdfootnote33">
<p align="JUSTIFY"><a class="sdfootnotesym" name="sdfootnote33sym"></a>33<sup></sup> Bkz.: Mubârekfûrî, a.g.e. 6. 532.</p>
<p align="JUSTIFY"><strong>Kaynak:Wise Instut</strong></p>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/hadislerde-hayvan-haklari-1-prof-dr-ibrahim-canan/">Hadislerde Hayvan Hakları-1 | Prof. Dr. İbrahim Canan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Dünyada Hazreti Muhammed (S.A.V) &#124; Kasım Kutluboğa</title>
		<link>https://hizmetten.com/modern-dunyada-hazreti-muhammed-s-a-v-kasim-kutluboga/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Jul 2020 16:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Instute]]></category>
		<category><![CDATA[Wise Instute]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12094</guid>

					<description><![CDATA[<p>On sekizinci yüz yılda Avrupa kültürünün dünyevileştirici öğelerinden türeyen modern şarkiyatçılık ile birlikte, Batı’da İslâm’a ve Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakış değişmeye başlamıştır. Ortaçağda Hazreti Peygamber hakkındaki bilgiler&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/modern-dunyada-hazreti-muhammed-s-a-v-kasim-kutluboga/">Modern Dünyada Hazreti Muhammed (S.A.V) | Kasım Kutluboğa</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On sekizinci yüz yılda Avrupa kültürünün dünyevileştirici öğelerinden türeyen modern şarkiyatçılık ile birlikte, Batı’da İslâm’a ve Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakış değişmeye başlamıştır. Ortaçağda Hazreti Peygamber hakkındaki bilgiler birtakım hurafelere ve bâtıl inançlara dayanmaktaydı. On sekizinci yüz yıldan itibaren ise ilmî esaslara dayalı, tarafsız olmak iddiasındaki çalışmalar ortaya çıkmaya başlamıştır. On dokuzuncu yüz yılda Reinhart Dozy (1820-1883) ve William Muir (1819-1905) gibi yazarlar tarafından kaleme alınan İslâm Tarihi ile ilgili çalışmalar, kabul edilmesi gerekir ki ciddî bir emek ürünüdür. Ancak bu yazarların yazılarında Doğu’ya ve İslâm’a karşı çarpıcı bir nefret gözlenir. Bu tür çalışmalarla şarkiyatçıların yapmak istedikleri şey, Hazreti Muhammed hakkında söylenmedik bir şey bırakmayarak, O’nu soğuk bir ışık altında hem engin dinî kudretinden hem de</p>
<p>Avrupalı’yı ürküten açıklanmamış güçlerinden soyulmuş hâliyle göstermektir. Bu dönem şarkiyatçıları Hazreti Muhammed’i dünyevileştirmek, O’nun gerçekte bir peygamber değil dünyevî bir lider olduğunu ortaya koyabilmek için büyük çaba sarf etmişlerdir. Nitekim ünlü müsteşriklerden Caussin, “İslâm’ın temelde siyasal bir sözleşme olduğunu, kesinlikle tinsel bir sözleşme olmadığını” iddia eder. Yine aynı dönemde İslâm konusunda objektif olmaya çalışan bazı şarkiyatçılar, Hazreti Muhammed’i “Avrupa’yı etkilemiş, görüşleri berrak, kendinden emin bir kahraman” gibi seküler niteliklerini ön plâna çıkararak tanımlamışlardır.</p>
<p>Hazreti Peygamber hakkında Batı’da kaleme alınan, geçmiş dönemlerdeki benzerlerine göre de nispeten tarafsız gibi görünen söz konusu biyografiler, Müslüman aydınlar üzerinde de etkili olmuştur. Yine aynı dönemde şarkiyatçıların etkilendiği fikrî akımlar, yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan ilmî disiplinler de Müslüman düşünürleri etkisi altına almıştır. Bunun sonucunda Batı’da yapılmış İslâm Tarihi’yle ilgili çalışmalar İslâm ülkelerinin bazı aydınları tarafından beğeniyle karşılanmış; bir kısmının hemen tercümeleri yapılırken, bir kısım Müslüman aydınlar tarafından da benzer metotlarla Hazreti Peygamber’in hayatına dair eserler kaleme alınmıştır. Hatta Arap yazarlardan bazıları, Batı’lı yazarlardan etkilenerek, açıkça O’nun peygamberliğini inkâr ettikleri hâlde, dehası, siyasî ve askerî başarılarıyla büyük bir insan olduğunu söylemiştir. Şibli Şümeyyil (ö.1917) adlı ünlü bir Arap doktor, Reşid Rıza’ya yazdığı mektupta, “Allah’a ve vahye inanmayan, O’nu peygamber olarak tanımayan biri olarak bana göre, Muhammed, senin O’nu Allah Resûlü olarak gördüğünden daha büyüktür.” demiştir. Mısır’da Ferid Vecdi, Doktor Zeki Mübarek, Abbas Mahmud el-Akkad ve Heykel Paşa gibi aydınlar, Hazreti Peygamber hakkında kaleme aldıkları yazılarında kevnî mucizelere yer vermemiş, kahramanlığını ve dehasını (Abkariyye) anlattıkları ölçüde nübüvvetin mânevî boyutu üzerinde durmamışlardır. Bu nedenle Mustafa Sabri Efendi (ö.1954) adı geçen zevatı “nübüvvetin yerine dehayı ikame etmeye çalışmakla” suçlamıştır. Hatta o, kevnî mucizelerin inkârının ve nübüvvetin gaybî boyutunun ihmal edilmesinin bazı müsteşriklerin dile getirdiği “Hazreti Muhammed, peygamber şeklinde ortaya çıkmış bir kahramandan ibarettir.” iddiasının kabulünü netice vereceğini söylemiştir. Mustafa Sabri Efendi, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dehasından bahsedilmesine karşı değildir. Ona göre peygamberlik makamının ayrılmaz özelliği mucizedir. Söz konusu yazarlar ise kevnî mucizelerin yerine dehayı ikame ederek dehayı peygamberliğin ayrılmaz mucizesi şeklinde göstermek istemektedirler. Peygamberlik makamına bağlı olarak O’nun dehasının anlatılmasının ise bir mahzuru yoktur.</p>
<p>Batı düşüncesine ve ilim mahfillerine maddeci dünya görüşünün hâkim olmasının yanında, Hıristiyanlığın mistik karakteri de Hıristiyan müelliflerin Hazreti Muhammed konusundaki görüşlerinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Hazreti Peygamber’in hayatını yazan bazı Müslüman yazarlar, O’nu dünyevî ve Hristiyanlık karşıtı bir bakış açısıyla ele alırken, Hıristiyanlar ise, en iyi durumlarda bile bir tür psikolojik yukardan bakma ile O’nu “mazur görmek” istemişlerdir. Zira onlar için peygamber prototipi dünya işlerine karışmamış som mistik Hazreti İsa’dır. Hıristiyan yazarlar, sürekli Hazreti Peygamber’in Hazreti İsa’dan farklı olan dünyevî yönüne işaret ederek, “Muhammed, İsa ve öteki din kurucularından, aynı zamanda hem bir inancın yaratıcısı, hem de bir devletin temellerini atan kimse oluşuyla farklılık gösterir.” tezini işlemişlerdir. Zira onlara göre Hazreti Muhammed, öncelikle hem bir ideoloji hem de bir devlet kurucusudur. Bu yüzden Hazreti Muhammed’in mânevî boyutunun bulunmadığını, Hazreti İsa ile kıyaslanamayacağını, belki Benî-İsrail peygamberleri ile mukayese edilebileceğini öne sürerler. Nitekim Hitti, “İslâm, İncil’in ortaya koyduğu Hıristiyanlıktan ziyade Tevrat’ın vaz’ ettiği Yahudiliğe yakındır.” der. Hazreti İsa konusunda sahip oldukları kanaatten dolayı Hıristiyan yazarların Hazreti Peygamber’in mânevî önemini, ruhî ve dinî hayatın prototipi olarak rolünü kavraması oldukça güçtür. Modern Fransız şarkiyatçıların belki de en ünlüsü, en etkilisi olan Louis Massignon’a göre, “İslâm, Tanrı’nın İsa’da vücut bulmasına yönelik sistemli bir reddiyedir.” Bu nedenle ona göre İslâm’ın en büyük kahramanı Hazreti Muhammed değil, Tanrı’yı kişileştirme cüretini göstermiş Müslüman ermiş Hallac-ı Mansur’dur. Böylece Massignon., Hazreti İsa’nın figürü olduğu düşüncesiyle Hallac’ı ön plâna çıkarmıştır. Burada oryantalistlerin Şark’ı zorlama ile de olsa Batı’nın terimleriyle düzenleme isteğinin bir örneğini görmek mümkündür.</p>
<p>Hazreti Peygamber’in ısrarla dünyevî nitelikleri üzerinde durularak, mânevî yönünün ihmal edilmesinin nedenlerinden birisi de içinde yaşanılan sosyal ve kültürel çevredir. Modern dünyada din, hayatın diğer alanlarından ayrıldığı için Hazreti Peygamber’in siyasî dehası hitabet gücü ve devlet adamlığının yanında, insanlara dinî ve mânevî alanda kılavuz olması, zühd ve takvayı arzu edenlere hayatının model teşkil etmesi anlaşılamamıştır. Bugünün bir çok insanı, mânevî bir şahsiyetin sosyal ve politik alandaki başarılarını anlamakta güçlük çekmektedir. Zira Hıristiyan Batı’da, özellikle de modern zamanlarda siyasî ve toplumsal başarılar kazanmış liderlerin aynı zamanda mânevî kişiliğinin bulunması oldukça az rastlanan bir durumdur. Bu nedenle Batılı yazarlar, Hazreti Peygamber’in kişiliğini kavramakta zorluk çekerler. Batı’da yazılmış Hazreti Peygamber ile ilgili eserlerde O’nun mânevî yönünün sürekli ihmal edilmesinin sebeplerinden birisi de bu husustur. Hatta Batılılarca İslâm’ın temel ilkeleri hakkında en az bilinen, Hazreti Peygamber’in gerçek mahiyetidir.</p>
<p>Hazreti Peygamber’in mânevî yönünün görmezden gelinmesinin psikolojik nedenleri de vardır. Bunların en önemlilerinden birisi empati eksikliğidir. Hazreti Peygamber’in gerçek önemini anlamak için hayatıyla ilgili metinleri dıştan incelemek yeterli değildir. O’nu İslâmî bakış açısından değerlendirmek ve Müslümanların dinî şuurunda işgal ettiği mevkii kavramağa çalışmak da gerekir. Bu eksiklikten dolayı Hazreti Peygamber’le ilgili birçok Batılı eser, okuyucu için sağladıkları tarihsel ayrıntıların zenginliği yanında O’nun gerçek kişiliğinin anlaşılması açısından faydasızdırlar.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Peygamber Efendimiz’in, toplumsal ve siyasî başarıları yanında evlilikleri ve savaşları da O’nun hayatının yalnızca dünyevî açıdan yorumlanmasına sebep olan hususlardır. Peygamberimiz evlilikleri ile dünyevî-toplumsal alanın içine girmiştir. O’nun evlilikleri, “vücud”a karşı zaafını göstermez. Aksine kolektif beşerî alanın mânevî alanla fiilen bütünleşmesinin sembolüdürler. Hazreti Peygamber’in savaşlardaki kahramanlığı üzerinde yalnızca oryantalistler durmamış, bu konu Müslüman yazarların da dikkatini çekmiştir. Onlar, modern insana Hazreti Peygamber’i daha kolay anlatabilmek için, O’nun kahramanlığından bahsetme gereği duymuşlardır. Nitekim inanmayanlara da hitap etmek zaruretinden dolayı eserine Hazreti Peygamber’in kahramanlığını anlatarak başlayan Abdurrahman Azzam, “O büyük Peygamber’e kahraman demek ve O’nu kahramanlar içinde anlatmak bana ağır geldi.” der. Ali Şeriati’ye göre Hazreti Muhammed, sadece askerî başarıları dikkate alınarak değerlendirilmiş olsaydı bile tarihin gördüğü büyük kahramanlardan sayılırdı. Ancak O’nun askerî fetihleri, diğer niteliklerinin yanında İslâm’ın en önemsiz saydığı hususlardan birisidir. Bu konuda o, “Hazreti Muhammed, halkın sadece düşünceleriyle ilgilenen birisi değildi. O, siyaset, savaş, güç (otorite) adamı olduğu hâlde mâneviyat, takva, sevgi kendinde daha çok belirgindi.” der. Seyyid Hüseyin Nasr da, Hazreti Muhammed’in yaratılıştan yalnızlığa ve tefekküre düşkün bir insan olduğuna dikkat çekerek, Hazreti Peygamber’i savaşı seven bir insan olarak tasvir eden modern tetkiklerin O’nun gerçek kişiliğini tersine çevirdiğini söylemiştir.</p>
<p>Hazreti Peygamber’in mânevî yönünü tanımlama güçlüğü yalnızca Batılı yazarlar için geçerli olan bir durum değildir. Müslüman yazarlar için de aynı zorluk söz konusudur. Nitekim ünlü sosyolog ve düşünür Ali Şeriati, bu zorluğu, “İnsanı sadece hayatındaki olayları bilmekle tanımak mümkün değildir.” sözleriyle dile getirir. Sıradan ölçütlerle Hazreti Peygamber’in anlaşılmasının çok güç olduğunu belirten Şeriati, “Muhammed’i Tanıyalım” adlı eserindeki gayesini, “Bu yüce Ruh’a yaklaşabilme çabası” şeklinde ifade eder. Zaman zaman psikolojik çözümlemelere yer vermekle birlikte Hazreti Peygamber’in hayatını genelde sosyolojik açıdan tahlil eden Şeriati, Resûl-i Ekrem’i, “O, insanlığın karşısına yeni bir yol ve çığır açmış; okulları kapatıp yeni bir okul açmış; bütün kalıpları kırıp yeni bir kalıp oluşturmuş; beyinlerden eski düşünceleri silip yeni düşüncelerin temelini atmıştır.” sözleriyle anlatır. Öte yandan O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), en belirgin vasfının derin bir vicdan olduğunu vurgular ve şöyle devam eder “O’nun ruhunun derinliklerinde esrarlı bir pınar vardır ki ‘dürüstlük’ onun tecellilerindendir.” Şeriati’ye göre Cahiliye Dönemi Arapları, Hazreti Peygamber’i fikirden ziyade vicdan yönüyle tanımaktaydılar, O’na “el-Emin” lakabını da bu nedenle vermişlerdi.</p>
<p>Sosyal bilimciler içinde, on dokuzuncu yüz yıl maddeci dünya görüşünün en vefalı izleyicileri oryantalistler olmakla birlikte, Batı’da maddeci felsefenin etkisinin azalması neticesinde son yarım yüz yılda Hazreti Peygamber hakkında daha dengeli yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Marksist oryantalist Maxime Rodinson, “Hazreti Peygamber’in dinî şevkini ön plâna çıkarmayı tercih eden şarkiyatçılar da vardır.” diyerek bu durumdan rahatsızlığını dile getirir. Modern şarkiyatçılardan Montgomery Watt, Peygamber Efendimiz’in İslâm Tarihi boyunca bir çok mistik şahsiyete örneklik ve öncülük yaptığını öne sürerek, O’nun mânevî kişiliği hakkında olumlu düşünülmesi gerektiğini söyler. Watt, “Hazreti Muhammed’in gerçekten bir peygamber olduğuna inanıyor ve biz Hıristiyanlar’ın, ‘Onları meyvelerinden tanırsın.’ (Matta, 7.20) anlamındaki Hıristiyan prensibi gereğince bunu kabul etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü asırlar boyunca İslâm, birçok üstün ve zühd sahibi insan yetiştirmiştir.” der. Hatta o, Resûlüllah (sallallâhu aleyhi ve sellem) terimini tercüme ederken “Resûl” kelimesinin İngilizce’deki karşılığı olan “messenger/elçi”ın seküler bir anlam taşıdığını onun yerine “prophet/peygamber” teriminin kullanılması gerektiğini söyler.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Şarkiyatçıların son zamanlarda Hazreti Peygamber’in ahlâkî ve mânevî yönlerini keşfetmelerinin siyasî sebepleri de olabilir. Hazreti Muhammed’in çağrısının yalnızca dinî ve ahlâkî içerikli olduğunun vurgulanması, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yoğunlaşan İslâm ülkelerindeki kurtuluş savaşları ve cihad hareketlerini fikrî yönden dayanaksız bırakmak düşüncesiyle ortaya atılmış bir iddia da olabilir. Oryantalistlerden bazıları O’nun gerçek hedefinin ahlâkî bir sistem kurmak olduğunu, çevresindeki insanların ruhî ve ahlâkî düzeyini yükseltmek için samimî bir şekilde çaba sarf ettiğini söylemişlerdir. Nitekim muasır şarkiyatçılardan Claude Cahen, Hazreti Peygamber’in gayesini anlatırken, “Bütün din kurucuları gibi, Muhammed’in (de) sosyal bir doktrini yoktur; yaptığı yalnızca ahlâkî bir sistemi ilân etmesidir… Muhammed’in asıl istediği, karşılıklı bir sorumluluk ve güçlü bir dayanışma duygusuyla bir araya gelmiş insanlardan bir toplum yaratmaktı.” der. Cahen, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), dürüstlüğü ve samimiyeti konusunda ise şöyle der: “Hazreti Muhammed, çevresindeki insanlığın ruhî ve ahlâkî düzeyini yükseltmek yollarını aramakta tartışılmaz bir dürüstlük ve coşku dolu bir yetenek göstermiştir. Yaptığı çağrının bu insanların töresine ve karakterine uyum sağlamasında büyük bir beceri, siyasî bir deha göstermesini bilmiş, böylece de onlara canlılık kazandırmış bir kişiliktir. Bu dinî esininin yüceliği kadar, insanlardan gelen zorluklara ve kendisinin uğradığı sıkıntılara karşı savaşımını, bu esiniyle birlikte yürütüşündeki yüceliği içimizde hissettiğimiz anda, derinliğine heyecanlanmamak ve O’na saygı duymamak olanaksızdır.”</p>
<p>Hazreti Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı hakkındaki bilgilerin fazla olması O’nun farklı açılardan yorumlanabilmesine imkân tanımıştır. Kişiliği hakkında çok sayıda tarihî bilgi ve rivâyetler bulunduğu için her yazar, Hazreti Muhammed’i farklı özellikleriyle anlatmıştır. Bilindiği gibi Hazreti Peygamber’in hayatı ve şahsiyeti hakkında oldukça detaylı bilgiler bulunmaktadır. Hatta bazı Batılı yazarlar, “Bütün din kurucuları içinde kişiliği açısından tarihsel karakteri en belirgin Hazreti Muhammed’dir.” demişlerdir. Kimine göre O, bir kahraman, kimine göre dünya tarihindeki ilk sosyalist, kimine göre de bir dahidir. O’nun kurduğu dinî cemaatin kısa zamanda siyasî özerkliğini kazanarak yepyeni bir toplum ve kültürün ortaya çıktığı bir çok oryantalist tarafından kabul edilmiştir. Hatta “Toplum hâlinde bir arada yaşama yasasına ilişkin ilkeleri, Hazreti Muhammed’in çağdaş tarihçiler tarafından erken bir sosyalist sanılmasına bile yol açmıştır.” “Gerçekten de Hazreti Muhammed, önder, yasa koyucu ve sosyal hayatta insanların öncüsüdür. Ancak unutulmamalıdır ki O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu, hayatı maddî ve ruhî yönüyle bir bütün olarak kucaklamıştır.” “Bu gibi niteliklerinden dolayı beşerî tabiatı mânevî tabiatını bürümüş, mânevî fonksiyonlarını gözlerden gizlemiştir. Hâlbuki Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm), sosyal ve siyasal hayata bu iki beşerî alanı mânevî bir merkezle bütünleştirmek için katılmıştır. O, yalnızca metafizik alanı temsil eden bir peygamber de değildir. O’nun davranışlarını şekillendiren ve belirleyen beşerî mücadelesinin yanında ilâhî murakabedir. Her peygamber, gerçeğin sadece bir yönünü vurgulamıştır. Hazreti Muhammed ise peygamberliğin mükemmel örneği ve modeli olduğu için gerçeğin bütününü tam bir ahenk ve denge ile temsil etmiştir.”, “Tüm hakikatin, daima bir dengede gizli olduğu” göz önünde bulundurularak, Peygamber Efendimiz anlatılırken beşerî niteliklerinin yanında, sıdkı, emniyeti, zühdü, takvası, kulluğu, Allah’a bağlılığı, kısacası rabbânîliği unutulmamalıdır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Yukarıda temas ettiğimiz nedenlerden dolayı Hazreti Peygamber’le ilgili birçok modern araştırma, okuyucu için sağladıkları tarihsel ayrıntıların zenginliği yanında O’nun gerçek kişiliğinin anlaşılması açısından faydasız ve son derece yararsızdırlar. Zira bu eserler ya modern Batı düşüncesinin tesiriyle yazılmış ya da ona reaksiyon olarak kaleme alınmışlardır. Modernist Müslüman yazarlar, Hazreti Peygamber’in, kimi zaman farkına dahi varmadan, apriori edindikleri hümanist ve rasyonalist bakış açısına uygun düşmeyen bütün yönlerini ihmal etmişler; O’nu alelâde bir insan gibi göstermeye çalışmışlardır. Sezai Karakoç, bu durumu şöyle dile getirir: “Batılı bilginler, peygamberleri, halklarının, kritik çağlarında derleyip toplayıcılık, kurtarıcılık rolünü üstlenen önderleri olarak görürler. Şüphesiz, peygamberler, halklarını kurtaran önderlerdir. Ancak onları sadece bu yanlarıyla görmek, tüm insanlık tarihini yanlış, eksik ve gerçek derinliğinden yoksun olarak yorumlamak anlamına gelir… Bugün de, aşağı yukarı, dünyanın her tarafında ortalama ‘aydın’, geçmiş yorumunda ‘peygamber’i, bu, tevratlardan kalma görüşün perspektifinden görmektedir. Onlar halklarını güç zamanlarında kurtaran önderlerdir anlayışı giderek daha bir yaygınlık kazanmaktadır. Bu anlayışsa, çağımız için en büyük tehlike, en büyük eksiklik, en büyük yoksunluktur. Peygamberlerin metafizik alanındaki misyonlarını görmezlikten gelme, yani asıl görevlerini ortadan kaldırma, giderek dini de, sadece ahlâk ve eski çağların sosyal kuralları gibi anlama, çağımızın saplandığı materyalist görüş kısırlığının bir sonucu ve bir göstergesidir.”</p>
<p>Hazreti Peygamber’in ahlâkî niteliklerine ve dehasına inanan inanmayan bir çok araştırmacı, temas etmiştir. Ancak vahiyle irtibatı ve metafizik yönü sürekli ihmal edilmiştir. Hâlbuki klasik İslamî kaynaklarda, “Peygamberler, üstün bir akıl gücüne ve mükemmel bir ahlâka sahiptirler. Hatadan korunmuşlardır, fiilleri vahiy kaynaklıdır.” şeklinde anlatılır. Üstün bir akıl gücü, güzel ahlâk, doğruluk ve insanlarda güven uyandıran kişiliği Hazreti Peygamber’in Cahiliye Dönemin’de de bilinen ve insanların takdir ettikleri nitelikleridir. O’nun nübüvveti, anılan özelliklerinin yanında gayb âlemiyle olan irtibatı ile mümkün olmuştur. O’nun peygamberliği, ilâhî vahiyle irtibatı ve korunmuşluğu (ismet) olmaksızın, tamamlanmış olmaz. Dolayısıyla O’nun gerçek mahiyetinin mânevî ve kudsî nitelikleri bir tarafa bırakılarak yalnızca dünyevî özellikleri üzerinde durularak anlaşılması mümkün değildir. Zira Schuon’un da ifade ettiği gibi “Hazreti Muhammed, asla kuşku duyulamayacak beşerî dehasından dolayı değil, özü itibarıyla ilâhî bir seçim sonucu peygamberlik vazifesi ile görevlendirilmiştir.” Samimî ve tarafsız bir şekilde Siyer ve Tarih kitaplarındaki bilgilerin bir araya getirilmesi bile Resûl-i Ekrem’in “şahs-ı mânevisi”ni ve “kudsî mahiyeti”ni anlamak için yeterli değildir. Zira bu gibi eserlerde O’nun yalnızca beşerî yönü üzerinde durulmuştur. Bundan dolayıdır ki Müslümanlar, Peygamber’e olan sevgilerini dile getirmek için farklı ve daha özgür ifade biçimleri aramışlardır. İlk dönemlerde delâil (Peygamberlik delilleri) ve şemâil (Peygamber’in özellikleri) ile ilgili çalışmalar; O’na karşı hissedilen sevgiyi anlatmak için yazılan kasideler, hep bu ihtiyaçtan ortaya çıkmış ilmî ve edebî ürünlerdir. Hazreti Peygamber’e karşı duyulan sevgiyi anlatan ilâhiler, kasideler ve mevlid merasimlerinin, günümüzde de Müslümanları heyecanlandıran, bir araya getiren en önemli dinî motiflerden biri olması hiç şüphesiz, Hazreti Peygamber’i (sallallâhü aleyhi ve sellem) kalb ve gönül gözüyle tasvir etmeleridir.</p>
<p><strong>Kaynak:Wise Instute</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/modern-dunyada-hazreti-muhammed-s-a-v-kasim-kutluboga/">Modern Dünyada Hazreti Muhammed (S.A.V) | Kasım Kutluboğa</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Onu, bir damla sudan yarattı…”&#124; Rasim Haner</title>
		<link>https://hizmetten.com/onu-bir-damla-sudan-yaratti-rasim-haner/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 16:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Wise Instute]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12092</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tuvalet temizliği, hem erkekler hem de kadınlar için sünnet-i müekkededir (kuvvetli sünnet). Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu sürekli yapmıştır. Ancak vacip değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz, ara sıra&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/onu-bir-damla-sudan-yaratti-rasim-haner/">“Onu, bir damla sudan yarattı…”| Rasim Haner</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tuvalet temizliği, hem erkekler hem de kadınlar için sünnet-i müekkededir (kuvvetli sünnet). Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu sürekli yapmıştır. Ancak vacip değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz, ara sıra da olsa bunu terk etmiştir. Ayrıca Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Tuvalet temizliğinde taş kullanacak kişi tek sayıda kullansın. Kim bunu yaparsa güzel olur. Kim de yapamazsa bir sıkıntı olmaz.” Tuvalette ön ve arkadan çıkan pisliğin temizlenmesi, çıkış kısmının sınırlarını aşmadıkça sünnet-i müekkededir. Eğer sınırı aşarsa ve bir dirhem kadar olursa, izale edilmesi vacip hale gelir. çünkü bu, pisliğin giderilmesi için gereklidir. Taşla silinmesi yeterli olmaz. Dirhem miktarından da fazla olursa temizliğin yapılması farz hale gelir. Ön ve arkadaki pisliğin çıktığı kısmın gusül abdesti alırken mutlak suyla yıkanması farzdır. Eğer pislik çıkış yerini kaplamıyorsa (az ise), gusül ve abdestte yıkanması düşer (gerekmez). Tuvalet temizliğini, temiz, temizleyici, vücuda zarar vermeyen, değerli kabul edilmeyen bir maddeyle yapmak sünnettir. Tuvalette pisliği mutlak suyla yıkamak daha güzeldir. Çünkü üzerinde ittifak edilen temizlik ancak bu şekilde sağlanır. Hem bu şekilde sünnet de tam olarak yerine getirilmiş olur. Ayrıca taş pisliği azaltır ama tam olarak gideremez. Suyun dışında sıvının temizleyici olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. En faziletli olanı, her zaman her yerde en faziletli olanı, su ile taşı beraber kullanmaktır. Bu duruma önce taşla siler sonra da suyla yıkar. Çünkü Allah Teala Kuba ehlini tuvalet temizliğinde hem taş hem de su kullandıkları için övmüştür. Bu mutlak manada sünnettir. Doğru olan da budur ve fetva da buna göre verilmiştir. Kişinin sadece suyla ya da taşla yetinmesi de caizdir. Fazilet olarak fark etse de bu şekilde de sünneti yerine getirmiş olur. Sünnet olan, pisliğin çıktığı yerin yıkanmasıdır. Tuvalet temizliğinde kullanılacak taşların sayısını tek yapmak menduptur, sünnet-i müekkede değildir. Çünkü az önce zikrettiğimiz hadis-i şerif, kişiyi bu konuda muhayyer bırakmıştır. Daha azıyla temizlik mümkün olsa da üç taş kullanmak menduptur. Kişi, kötü koku kesilecek şekilde tuvalet temizliğinde hassasiyet göstermesi gerekir. Burada sayı zikredilmemiştir. Çünkü bu, kişinin kanaatine göre değişir. Kişi kalbi kesin bir şekilde tatmin oluncaya ya da ağırlıklı kanaat oluşuncaya (zann-ı galip) kadar bunu yapar. Aynı şekilde kişi makatını rahatlatma konusunda da hassasiyet gösterir, ta ki içindeki pislik izale olsun. Tabi ki bunlar oruç olmayan kişiler içindir. Oruç olanlar, içeriye su kaçmasıyla orucun bozulma riskinden dolayı hassasiyet göstermeseler de olur. Tuvalette temizliğini yapan kişi, elini yıkar ve makatını kurular. Bu oruçlu için gerekli bir şeydir. Oruçlu olmayan için ise müstehaptır. Çünkü kullanılmış bir suyun elbiseye bulaşma ihtimali vardır.</p>
<p dir="rtl"><b>الاستنجاء</b></p>
<p dir="rtl"><b>(</b><b>شرح</b><b>)</b></p>
<p dir="rtl"><b>(</b><b>والاستنجاء سُنَّة</b><b>)</b> مؤكدة للرجال والنساء لمواظبة النبي صلى الله عليه وسلم ولم يكن واجبا لتركه عليه السلام له في بعض الأوقات. وقال عليه السلام: “من استجمر فلْيُوتِر ومن فعل هذا فقد أحسن ومن لا فلا حرج”. <b>(</b><b>مِن نجَس يخرج من السبيلين</b><b>)</b> جرى على الغالب. <b>(</b><b>ما لم يتجاوز المخرج</b><b>)</b> قيد بذلك لتسميته استنجاء ولكونه مسنونا. <b>(</b><b>وإن تجاوز</b><b>)</b> المخرج <b>(</b><b>وكان</b><b>)</b> المتجاوِز <b>(</b><b>قدر الدرهم</b><b>)</b> لا يسمى استنجاء. و<b>(</b><b>وجب إزالته بالماء</b><b>)</b> أو المائع لأنه من باب إزالة النجاسة فلا يكفي الحجر بمسحه. <b>(</b><b>وإن زاد</b><b>)</b> المتجاوِز <b>(</b><b>على</b><b>)</b> قدر <b>(</b><b>الدرهم</b><b>)</b> في المتجسدة أو على قدره مِساحةً في المائعة. <b>(</b><b>افتُرِض غسلُه</b><b>)</b> بالماء أو المائع. <b>(</b><b>ويفترض غسل ما في المخرج عند الاغتسال من الجنابة والحيض والنفاس</b><b>)</b> بالماء المطلق <b>(</b><b>وإن كان ما في المخرج قليلا</b><b>)</b> لَيسقط فرضية غسله للحدَث. <b>(</b><b>و</b><b>)</b> يسن <b>(</b><b>يستنجي بحجر مُنْقٍ ونحوه</b><b>)</b> من كل طاهر مزيل بلا ضرر وليس متقوِّما ولا محترَما.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p dir="rtl"><b>(</b><b>والغسل بالماء</b><b>)</b> المطلق <b>(</b><b>أحب</b><b>)</b> لحصول الطهارة المتفق عليها وإقامة السنة على الوجه الأكمل، ولأن الحجر مقلِّل ليس متمِّما. والمائع غير الماء مختلَف في تطهيره. <b>(</b><b>والأفضل</b><b>)</b> في كل زمان <b>(</b><b>الجميع بين</b><b>)</b> استعمال <b>(</b><b>الماء والحجر</b><b>)</b> مرتَّبا <b>(</b><b>فيمسح</b><b>)</b> الخارج <b>(</b><b>ثم يغسل</b><b>)</b> المخرج، لأن الله تعالى أثنى على أهل قباء بِإِتْباعهم الأحجارَ الماء. فكان الجميع سنة على الإطلاق في كل زمان وهو الصحيح وعليه الفتوى. <b>(</b><b>ويجوز</b><b>)</b> أي يصح <b>(</b><b>أن يقتصر على الماء</b><b>)</b> فقط، <b>(</b><b>أو الحجرِ</b><b>)</b> وهو دونهما في الفضل ويحصل به السنة وإن تفاوت الفضل، <b>(</b><b>والسنة إنقاء المحل</b><b>)</b> لأنه المقصود. <b>(</b><b>والعدد في</b><b>)</b> جعل <b>(</b><b>الأحجار</b><b>)</b> ثلاثة <b>(</b><b>مندوب</b><b>)</b> لقوله عليه السلام: “من استجمر فليُوتِر”. <b>(</b><b>لا سنةٌ مؤكدة</b><b>)</b> لما ورد من التخيير لقوله صلى الله عليه وسلم: “من استجمر فليوتر مَن فعَل فقد أحسن ومن لا فلا حرج” فإنه محكَم في التخيير. <b>(</b><b>فيستنجي</b><b>)</b> مريد الفضل <b>(</b><b>بثلاثة أحجار</b><b>)</b> يعني بإكمال عددها ثلاثة <b>(</b><b>ندبا إن حصل التنظيف</b><b>)</b> أي الإنقاء <b>(</b><b>بدونها</b><b>)</b><b>.</b></p>
<p dir="rtl"><b>(</b><b>ويبالغ</b><b>)</b> المستنجي <b>(</b><b>في التنظيف حتى يقطع الرائحةَ الكريهة</b><b>)</b> ولم يُقدَّر بعدد، لأن الصحيح تفويضه إلى الرأي حتى يطمئن القلب بالطهارة بيقين أو غلبة الظن. وقيل يُقدَّر في حق الْمُوَسوَس بسبع أو ثلاث. <b>(</b><b>و</b><b>)</b> يبالغ <b>(</b><b>في إرخاء المقعدة</b><b>)</b> فيزيل ما في الشَرْج بقدر الإمكان، <b>(</b><b>إن لم يكن صائما</b><b>)</b> والصائم لا يبالغ حفظا للصوم عن الفساد. <b>(</b><b>فإذا فرغ</b><b>)</b> من الاستنجاء بالماء <b>(</b><b>غسل يده ثانيا ونشف مقعده قبل القيام</b><b>)</b> لئلا تجذِب المقعدةُ شيئا من الماء. <b>(</b><b>إذا كان صائما</b><b>)</b> ويُستحب لغير الصائم حفظا للثوب عن الماء المستعمل</p>
<p dir="rtl" style="text-align: left;">.<strong>Kaynak:Wise Instute</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/onu-bir-damla-sudan-yaratti-rasim-haner/">“Onu, bir damla sudan yarattı…”| Rasim Haner</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuk Eğitiminde Anne-Babanın Sorumluluğu</title>
		<link>https://hizmetten.com/cocuk-egitiminde-anne-babanin-sorumlulugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2020 16:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Wise Instute]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12089</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocuklar, mükellef olmadıkları için, Kur’ân-ı Kerim hiçbir meselede onlara hitapta bulunmaz. Onlarla ilgili meselelerde muhataplar “mükellef” olanlardır. Yani anneler, babalar veya cemiyetten sorumlu olanlardır. Şu âyet bunlardan biri: “Ey iman edenler (…) sizden olup da henüz bülûğ çağına girmemiş (küçük)ler, şu üç vakitte… (odanıza girecek olurlarsa) izin istesinler…” (Nûr sûresi,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cocuk-egitiminde-anne-babanin-sorumlulugu/">Çocuk Eğitiminde Anne-Babanın Sorumluluğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çocuklar, mükellef olmadıkları için, Kur’ân-ı Kerim hiçbir meselede onlara hitapta bulunmaz. Onlarla ilgili meselelerde muhataplar “mükellef” olanlardır. Yani anneler, babalar veya cemiyetten sorumlu olanlardır. Şu âyet bunlardan biri: <i>“Ey</i><i> </i><i>iman</i><i> </i><i>edenler</i><i> </i><i>(…)</i><i> </i><i>sizden</i><i> </i><i>olup</i><i> </i><i>da</i><i> </i><i>henüz</i><i> </i><i>bülûğ</i><i> </i><i>çağına</i><i> </i><i>girmemiş (küçük)ler,</i><i> </i><i>şu</i><i> </i><i>üç</i><i> </i><i>vakitte…</i><i> </i><i>(odanıza</i><i> </i><i>girecek</i><i> </i><i>olurlarsa)</i><i> </i><i>izin</i><i> </i><i>istesinler…”</i> (Nûr sûresi, 24/58-59) Keza Hazreti Lokman’dan haber verme üslûbuyla, çocuklara öğretilmesi gereken hususlara dikkat çekilmiştir: “Lokman oğluna öğüt vererek: <i>“Ey</i><i> </i><i>oğulcuğum!</i><i> </i><i>Allah’a</i><i> </i><i>şirk</i><i> </i><i>koşma,</i><i> </i><i>şirk</i><i> </i><i>koşmak</i><i> </i><i>büyük</i><i> </i><i>zulümdür</i><i> </i><i>demişti…”</i> (Lokman sûresi, 31/13)</p>
<p>Çocukların terbiyeleri meselesinde muhatap, mükellef olan müminlerdir: <i>“Ey</i><i> </i><i>iman</i><i> </i><i>edenler!</i><i> </i><i>Nefislerinizi</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>ailenizi, yakıtı</i><i> </i><i>insanlar</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>taşlar</i><i> </i><i>olan</i><i> </i><i>Cehennem</i><i> </i><i>ateşinden</i><i> </i><i>koruyun!”</i> (Tahrîm sûresi, 66/6) Bu âyette velâyet itibariyle muhatap, normal şartlarda babalardır. Babanın olmaması durumunda, olup da güçsüzlük ve liyakatsizlik gibi hâllerin söz konusu olduğu durumlarda ise dede, hâkim gibi kimselerdir. İslâm diyarında sahipsiz, velisiz bulunan, yani korunmasından ve eğitiminin verilmesinden sorumlu olan kimse bulunmayan çocuk yoktur. Sokağa veya cami ve kilise köşesine bırakılmış, kırda dağda bulunmuş, harp, zelzele, sel gibi felâketlerde bütün yakınlarını kaybetmiş çocukların dahi bir velisi olacaktır, çünkü Hazreti Peygamber: <i>“Devlet başkanı,</i><i> </i><i>velisi</i><i> </i><i>olmayanların</i><i> </i><i>velisidir.”</i><i> </i>düsturunu koymuştur. Kız çocukları için ise, velâyet yetkisi, bülûğa kadar anneye aittir; çünkü o, kadınlık terbiyesini, babadan değil, anneden alacaktır.</p>
<p>Şunu öncelikle belirtelim ki çocuğun icra planında ve terbiyesinde yetkiler, doğumdan <i>istiğna</i><i> </i><i>yaşı</i>na (yani yeme, içme, giyme ve hatta taharetlenme gibi işleri kendi kendine yapabilme yaşına) kadar <i>anneye,</i><i> </i>annenin olmadığı durumlarda, öncelik anne tarafından olmak üzere (anneanne, babaanne, teyze, hala gibi), bir kadına aittir. Çünkü Allah, kadınları çocuğun en ziyade muhtaç olduğu şeyle yani <i>“şefkat”</i>le mücehhez yaratmıştır. Şefkatte erkekler kadınlara yetişemezler.</p>
<p><b><i>1-</i></b><b><i>Çocuk</i></b><b><i> </i></b><b><i>E</i></b><b><i>ğitiminde</i></b><b><i> </i></b><b><i>Muhatap</i></b><b><i> </i></b><b><i>ve</i></b><b><i> </i></b><b><i>Sorumlu</i></b><b><i> </i></b><b><i>Anne-Babadır</i></b></p>
<p>Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde çocuk eğitimiyle ilgili meselelere yer vermiştir. Bu mevzuyu, Kur’ân’da Çocuk adlı çalışmamızda oldukça teferruatlı olarak tahlil ettik. Burada teferruata girmeden şunu belirtmek isteriz ki, Cenâb-ı Hakk’ın: <i>“Ey</i><i> </i><i>iman</i><i> </i><i>edenler!…</i><i> </i><i>Mallarınız</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>evlâtlarınız</i><i> </i><i>sizin</i><i> </i><i>için</i><i> </i><i>bir</i><i> </i><i>fitnedir…”</i> (Teğâbün sûresi, 64/14-15) uyarısında ifade edilen hakikati, âlimler, aile efradına karşı olan sorumluluğumuz olarak anlamıştır. Resûlullah da: “Kişinin fitnesi hanımında, malında, evlâtlarında ve komşusundadır…” buyurmuştur. Âyet ve hadislerde geçen “fitne” kelimesinden maksat, “imtihan”dır. Aile reisleri, aile fertlerine karşı terbiyevî yükümlülüklerini hakkıyla yerine getirip getirmemekle imtihan olunuyorlar. Yerine getirmedikleri takdirde, sorumlu oldukları fertler, ahirette bir düşman gibi yakasına yapışıp, onu Allah’a şikâyet edeceklerdir.</p>
<p>Tekrar belirtmede fayda var: Az yukarıda kaydettiğimiz âyetin evvelindeki âyet ise, <i>“Ey</i><i> </i><i>iman</i><i> </i><i>edenler!</i><i> </i><i>Zevceleriniz</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>evlâtlarınızdan</i><i> </i><i>bir</i><i> </i><i>kısmı</i><i> </i><i>size</i><i> </i><i>düşmandır,</i><i> </i><i>o</i><i> </i><i>hâlde</i><i> </i><i>onlardan</i><i> </i><i>sakının!”</i> (Tegâbün sûresi, 64/14) buyurarak aile efradının daha farklı bir durumuna dikkat çekmektedir. Müfessirlerimiz, âyetin iniş sebebini de göz önüne alarak, “Allah’ın bir kısım emirlerini yerine getirmenize engeller çıkararak, onlar yolunda sizin bir kısım haramları işlemenize sebep olarak size düşmanlık yaparlar… Allah’a karşı günaha iten taleplerine uymayın.” diye anlamışlardır.</p>
<p>Meseleye yukarıdaki gibi bir diğer açıdan yaklaşarak, “onların üzerimizdeki haklarını yerine getirmeyerek, uhrevî helâklerine sebep olursak, ahirette, düşman tavrıyla bizi Allah’a şikâyet edeceklerdir.” diye de anlayabiliriz. Bu iki yorum zâhirde zıt görünse de özde birdirler. Çünkü her ikisinin de dinde yeri var.</p>
<p><b><i>2-</i></b><b><i> </i></b><b><i>İlk</i></b><b><i> </i></b><b><i>Müslümanların</i></b><b><i> </i></b><b><i>Çocuk</i></b><b><i> </i></b><b><i>E</i></b><b><i>ğitimindeki</i></b><b><i> </i></b><b><i>Uygulaması</i></b></p>
<p>Çocukların eğitim ve terbiyelerinden ailelerin sorumlu olduğunu söylerken, ilk Müslümanların uygulamalarından vereceğimiz örnek, bu sadette daha bir ikna edici olacaktır, diye düşünüyoruz. Vefatı Hicrî 403, Milâdî 1012 olan Mâlikî âlimlerinden Kâbisî, dilimize “İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Meselelerine Dair Geniş Risale” adıyla çevrilen meşhur risalesinde, ilk Halifelerin, camilere, beytülmalden yani devlet hazinesinden maaş alan imamlar tayin ettiği hâlde, çocukların okutulduğu küttaplara (mahalle mekteplerine, ilk okullara) bunu yapmadıklarını kaydettikten sonra, bu davranışın, bu büyüklerin çocukların yetiştirilmelerine önem vermemiş olmalarından ileri gelmediğine dikkat çekmiş ve sonra da şu yorumu sunmuştur: “Allah daha iyi bilir ya, her hâlde onlar, öğretmen meselesini, insanın şahsî işi görmüşlerdir. Zira, kişinin çocuğuna öğrettiği şey, kendisinin şahsî menfaatinedir. Binaenaleyh öğretmen meselesini babalara bırakmışlardır. Öyle ki, babalar bunu yapmağa güçlü iseler, onların yerine, başkalarının bu vazifeyi yapmaları doğru değildir.”</p>
<p>Buhârî şârihlerinden Abdullah İbn Ebî Cemre (v. 699/1299), kişinin vesayeti altında bulunanlara (zevce, çocuk, yardımcı vs.) karşı hukukî mükellefiyetlerinin en mühimmi olarak, onların diyanetlerinin hıfzını (temel eğitimi) zikreder ve hülasaten şöyle der: “Bu husus, İslâm Hukuku nazarında, cahil ve âlim herkesçe bilinen giyecek, yiyecek ve mesken mükellefiyetlerinden daha ehemmiyetlidir ve tekitli olarak ifade edilmiştir. Şöyle ki: Giyecek ve yiyecek gibi mükellefiyetler darlık ve imkânsızlık hâlinde sâkıt olduğu hâlde dinî irşat ve onun talimi hiçbir surette sorumluluktan düşmez.” İbn Ebî Cemre sözlerine devamla, herkesin daha az ehemmiyet taşıyan yiyecek ve giyecek gibi mükellefiyetleri bildiği hâlde, bunlardan çok daha mühim olan mükellefiyetini aynı derecede bilmediğini esefle kaydeder ve bu üzücü durumun sebeplerini açıklamaya çalışır.</p>
<p><b><i>3</i></b><b><i>–</i></b><b><i> </i></b><b><i>T</i></b><b><i>erbiyede</i></b><b><i> </i></b><b><i>Annenin</i></b><b><i> </i></b><b><i>Sorumlul</i></b><b><i>uğu</i></b><b><i> </i></b><b><i>Dah</i></b><b><i>a</i></b><b><i> </i></b><b><i>mı</i></b><b><i> </i></b><b><i>Büyük?</i></b></p>
<p>Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hadislerinde, evlât üzerinde anne hakkının, mânevî açıdan, baba hakkına nazaran üç misli fazla olduğunu ifade eder. Bu mânayı pekiştirmek üzere: “Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyurur. Çocuk üzerinde, annenin bu ziyade hakkı, çocuğun terbiye döneminde annenin onun terbiyesinde daha çok emeğinin, daha fazla etki ve katkısının bulunmasından ileri gelmiş olmalıdır.</p>
<p>Çocuğun, hamilelikten, doğuma kadarki zamanda ve yine doğumdan başlamak üzere büyüyünceye kadarki dönemde anneye terettüp eden hizmet ve zahmetleri, babanınkiyle kıyaslansa çok fazla olduğu anlaşılır. Âyet-i kerime buna: <i>“Annesi</i><i> </i><i>onu,</i><i> </i><i>karnında,</i><i> </i><i>zorluğa</i><i> </i><i>uğrayarak</i><i> </i><i>taşımış,</i><i> </i><i>onu</i><i> </i><i>güçlükle</i><i> </i><i>doğurmuştur…”</i> (Ahkâf sûresi, 46/15) diyerek dikkat çeker. Keza terbiye açısından da çocuğun temel karakterleri kazanıp, şahsiyetini büyük ölçüde bulduğu, doğumdan 7-8 yaşlarına kadarki, -hidâne de denmiş olan- en kıymetli terbiye döneminin annenin yetki ve sorumluluğunda olma gerçeği de, çocuk üzerinde annenin etki ve katkısının büyüklüğünü gösterir. Bu terbiye döneminin önemini teyide yönelik olarak kaydetmek isteriz ki; günümüz terbiyecileri de, çocukta şahsiyet gelişmesinin altı-yedi yaşlarına kadar büyük ölçüde tamamlanacağını söylemekte müttefiktirler.</p>
<p>Çocuklar üzerinde annelerin etkisini, eğitim ve terbiyelerindeki katkısını vurgulamak üzere, yine kaydetmek isteriz ki, asrımızın İslâm âlimlerinden Üstad Bediüzzaman, çocukların meslekî yönlendirmelerindeki yanlışlık ve maddeciliğe dikkat çekerken, babayı değil anneyi zikreder. Hanımlarla ilgili bir risalesinde, bir kadının çocuğunu kurtarmak için, herhangi bir ücret beklemeden evlâdına kendini feda edecek derecelere varan fedakârlıklarını zikrederek, kadınları “şefkat kahramanları” olarak vasıflandırdıktan sonra, bu yüce şefkatini, bir annenin, zamanımızda, çocuğun sadece dünyasını kurtarmaya sarf ederek suistimal ettiğini, kötüye kullandığını belirtir. Aynen şöyle der: “O şefkatli vâlide, çocuğunun dünya hayatında tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. ‘Oğlum paşa olsun:’ diye bütün malını verir; hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun ebedî hayatının tehlikeye girdiğini düşünmüyor, onu dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor: Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o masum çocuğunu âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken, davacı ediyor. O çocuk: ‘Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?’ diye şekva edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiye’yi tam almadığı için vâlidesinin hârika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez.”</p>
<p><b><i>4</i></b><b><i>–</i></b><b><i> </i></b><b><i>Anne,</i></b><b><i> </i></b><b><i>T</i></b><b><i>erbiyede</i></b><b><i> </i></b><b><i>Merkez</i></b><b><i>î</i></b><b><i> </i></b><b><i>Bir</i></b><b><i> </i></b><b><i>Y</i></b><b><i>er</i></b><b><i> </i></b><b><i>T</i></b><b><i>utar</i></b></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim, müminlerin anneleri olan Hazreti Peygamber’in (aleyhissalâtu vesselâm) Zevcelerine hitaben, Müslüman kadınlara mühim birkaç düstur vaz’ eder (meâlen): <i>“(Ey</i><i> </i><i>peygamber</i><i> </i><i>hanımları!)…</i><i> </i><i>vakarla</i><i> </i><i>evlerinizde</i><i> </i><i>oturun.</i><i> </i><i>Daha</i><i> </i><i>önceki</i><i> </i><i>câhiliye</i><i> </i><i>döneminde</i><i> </i><i>olduğu</i><i> </i><i>gibi</i><i> </i><i>süslenip</i><i> </i><i>dışarı</i><i> </i><i>çıkmayın.</i><i> </i><i>Namazı</i><i> </i><i>hakkıyla</i><i> </i><i>ifa</i><i> </i><i>edin,</i><i> </i><i>zekâtınızı</i><i> </i><i>verin.</i><i> </i><i>Hulasa</i><i> </i><i>Allah</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>Resûlüne</i><i> </i><i>itaat</i><i> </i><i>edin.</i><i> </i><i>Allah</i><i> </i><i>sizden</i><i> </i><i>her</i><i> </i><i>türlü</i><i> </i><i>kiri</i><i> </i><i>gidermek,</i><i> </i><i>sizi</i><i> </i><i>tertemiz yapmak</i><i> </i><i>istiyor.</i><i> </i><i>Oturun</i><i> </i><i>da</i><i> </i><i>evlerinizde</i><i> </i><i>okunan</i><i> </i><i>Allah’ın</i><i> </i><i>âyetlerini ve</i><i> </i><i>Resûlullah’ın</i><i> </i><i>hikmetlerini</i><i> </i><i>zikredin</i><i> </i><i>(anın).”</i> (Ahzab sûresi, 33/33-34)</p>
<p>Burada Resûlullah’ın zevcelerine hitaben bazı temel düsturlar emredilir. Âyetlerde emredilen düsturların tahliline geçmeden önce şunu belirtmek isteriz ki, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan âyetlerin, hususî bir sebebe dayansalar bile, kıyamete kadar gelecek olan bütün müminlere hitabeden bir yönü vardır ve taşıdıkları hükümler umumîdir. Nitekim bu âyetlerde yer alan düsturların bütün mümine kadınlarla ilgili olduğunu belirtmek üzere, merhum ve mağfur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır, “Bütün İslâm kadınlarının da Peygamberin zevcelerinin sîret ve ahlâkını nümûne ittihaz etmeleri elbette bir hakları ve şerefleridir.” der.</p>
<p>Öyleyse burada yer verilen düsturlar, Peygamber Hanımları için bir vecîbe ise de, diğer Müslüman hanımları için farz olmaksızın ideal kılınan, uymaya çalışmaları hususunda özendirilen, teşvik edilen fevkalâde faydalı güzelliklerdir:</p>
<p>1-Câhiliye devrinde olduğu gibi disiplin dışı tavırlarla sokağa çıkmayıp evde oturmak.</p>
<p>2-Namaz kılıp, zekât vermek gibi temel ibadetler öncelikli olmak üzere, Allah ve Resûlü’nün her çeşit emirlerini evde yerine getirmek. Evi, İslâm’ın, her yönüyle yaşanıp icra edildiği bir mahal, bir yer kılmak.</p>
<p>3-Dışarıda yerine getirilecek zaruri meşguliyetler dışında evde kalıp, Allah’ın âyetlerini, Resûlullah’ın sünnetlerini zikretmek: anmak, okumak, tezekkür, tefekkür etmek, inceliklerini araştırmak, çocuklara ve başkalarına öğretmek vs..</p>
<p>Cenâb-ı Hak, bu emirleri niçin verdiğini de açıklıyor: <i>“Allah sizden</i><i> </i><i>her</i><i> </i><i>türlü</i><i> </i><i>kiri</i><i> </i><i>gidermek,</i><i> </i><i>sizi</i><i> </i><i>tertemiz</i><i> </i><i>yapmak</i><i> </i><i>istiyor.”</i> Şu hâlde, yukarıda kaydedilen düsturların yerine getirilmesi ev halkının temizlenmesinin, pırıl pırıl olmasının öncelikli sebebidir.</p>
<p>4-Âyet-i Kerime’de gözüken bir inceliğe dikkat çekmek istiyoruz. Hanımların imkân nispetinde evde oturup Allah ve Resûlü’nün emirlerine uygun hareket etmeleri, sadece kendilerini değil, aile fertlerini de tertemiz kılacaktır. Zira, şahsını İslâmî irfan çerçevesinde yetiştiren bir kadın, çocuklarını kendine uygun şekilde yetiştirecek ve -bir kısım eksiklikler taşıyacak olan- kocasına da tesir ederek onu da düzeltecektir. Atalarımız bu mânâya uygun olarak, “Yuvayı dişi kuş yapar.” demiştir.</p>
<p>Yine kaydetmenin yeridir ki, Kureyş hanımlarını överken, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), onların örnek alınması gereken iki vasıflarını öne çıkarır: 1-Çocuklarına iyi bakmak, 2-Kocalarına saygılı olmak. “Kureyş kadınları, deveye binen kadınların en hayırlılarıdır. Çünkü onlar çocuklarına daha iyi bakarlar, kocalarına karşı daha saygılıdırlar.”</p>
<p>Kocası ölen veya boşanan bir kadının yeni bir evlilik yapması, hiçbir kimsenin kınayamayacağı tabiî bir hakkı olduğu hâlde, Hazreti Peygamber, yetimlerini büyütmek üzere evlenmemeyi tercih eden kadını öylesine tebcil eder ki, iki parmağını yan yana tutarak, “Kıyamet günü şöyle beraber olacağız.” buyururlar. Keza gençlere bekar kızlarla evlenmeyi tavsiye ettiği hâlde, babasının vefatıyla geride bıraktığı kız kardeşlerine annelik yapabilecek dul bir hanımla evlenmiş olan Hazreti Câbir’i (radıyallahu anh), bu düşüncesi sebebiyle takdir eder ve evliliğinin mübarek olması için dua eder.</p>
<p>Âyette zikredilmesi emredilen “Allah’ın âyetleri” ve “Resûlullah’ın hikmetleri”nden neler kastedilmiş olabilir? “Allah’ın âyeti” tabiri çok mânâlara gelir. Kur’ân-ı Kerîm’in geniş kullanımı içinde, Allah’ı hatırlatan her şey, yani O’nun her bir mahlûku bir âyettir. Bu mânâda zerreden güneşe, gökteki yıldızlara ve galaksilere kadar her şey Allah’ın âyetidir. Eşya ve kâinatın ahenk üzere tanzimini sağlayan kanunlar Allah’ın âyetleridir. Öyleyse bunlar üzerine yürütülecek her çeşit tefekküre Allah’ın zikri denilebilir.</p>
<p>Ancak âyette, Resûlullah’ın hanımlarına: “evlerinizde okunan” kaydı hatırlatılıyor. Öyle ise buradaki âyetten maksat öncelikle Kur’ân âyetleridir. Yine âyette geçen “Resûlullah’ın hikmetleri” tabiri de göz önüne alınınca zikredilmesi emredilen şeylerin öncelikle İslâm diniyle ilgili bilgiler, meseleler olduğu anlaşılır. Başta Katâde ve İmam Şafiî olmak üzere İslâm âlimleri Kur’ân’da gelen ve Resûlullah’a nispet edilen “hikmet”ten maksadın hadis ve sünnet olduğunu belirtirler.</p>
<p>Şu hâlde ideal mânâdaki İslâm toplumunda, Müslüman hanımlar, evde boş oturmayacaklar. Onlar, âyet, hadis ve açıklamalarıyla meşgul olacak, ilim yapacak, kendilerini yetiştireceklerdir. Ailede yetişmekte olan yeni nesli, terbiye tekniğine uygun olarak, bilerek ve şuurla eğiteceklerdir.</p>
<p>Bilhassa, annenin evdeki terbiyeye yönelik bütün çalışmaları, terbiyesi ve hayata hazırlanması şefkatli alâkasına emânet edilen yeni neslin güçlü, sağlıklı bir terbiyeye kavuşması ve bu itibarla milletin geleceği ve bekası açısından hayatî önem taşıdığı için Resûlullah kadınlara: “Sizlere evlerinizi tavsiye ederim, zira bu sizin cihadınızdır.” buyurmuştur.</p>
<p>Resûlullah, cephede fiilî düşmana karşı can pahasına yapılan mücahedeye “küçük”, evde terbiye ve saireye yönelik yapılan gayretlere “büyük<span class="Apple-converted-space">  </span>cihad” dediğine göre,<span class="Apple-converted-space">  </span>Müslüman kadınlar, bu niyette olmak, sünnete uygun kalmak şartıyla her gün “büyük cihad” yapma sevabını kazanabilirler. Hem yeni nesillerin, hem de bütün olarak milletin istikbali bu cihada bağlı olduğu için, bu hadisin çok hikmetli, çok hakikatli, “ancak bir peygamberin söyleyebileceği” şümullü bir söz, bir mahz-ı hakikat olduğuna hükmediyoruz.</p>
<p>Keza, Resûlullah, geceleyin camiye gitmek isteyen kadınlara izin verilmesini tavsiye ettiği hâlde, başka rivayetlerde, kadının evinde kıldığı namazın mescitte kıldığından daha üstün, daha sevaplı olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Hazreti Âişe ve Hazreti Abdullah İbn Ömer gibi büyüklerin de ihtilâf ettiği “Kadın mescide gitmeli mi, gitmemeli mi?” münakaşasına şöyle bir çözüm sunulabilir: Sırf ibadet için gitmesi ihtiyatlı karşılansa da dini, ailesi, üzerine düşen vazifeleri ile ilgili faydalı şeyler öğrenmek için gitmelidir.</p>
<p>Ailenin rızkını temin etmek üzere, erkek dışarıda çalışırken hanımların evde kalıp, ibadetlerle meşgul olması, Allah ve Resûlü’nün emirlerini tezekkür etmesi, bilhassa yeni yetişen neslin, çocukların İslâmî havayı teneffüs etmeleri, öğrenmeleri, İslâmî yaşayışı fiilen gözleriyle görmeleri, dini tabiî olarak yaşamaları için fevkalâde önemlidir.</p>
<p>Bunlar yapılmayınca, ev, elbette bir okul mânâsını taşımayacak, sabah erkenden gitmek üzere akşamları yatılan bir otel, acıkınca karın doyurulan bir lokanta mahiyetini kazanacaktır.</p>
<p>Evlerde zikir meselesinin arz ettiği ehemmiyete dikkat çeken başka nasslar da vardır. Onlara ayrıca yer vereceğiz. Ancak özellikle belirtmek isteriz ki, buradaki, “evlerde Allah’ın âyetlerini zikr”in öncelikle -ister istemez- evde daha çok kalma durumunda olan kadınlar tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğine, aile halkı için bunun daha önemli olduğuna dikkat çekilmektedir.</p>
<p><b>Müslüman</b><b> </b><b>Kadın</b><b> </b><b>Hep</b><b> </b><b>Evde</b><b> </b><b>mi</b><b> </b><b>Kalacak?</b></p>
<p>Yeri gelmişken akla, “Müslüman kadın hep evde mi kalacak…?” şeklinde bir soru gelebilir. Oysa böyle bir durum söz konusu değildir. Âyet-i kerimenin ilk muhatapları olan Ümmühâtu’l-müminîn’den bazıları, Resûlullah’ın vefatından sonra bu âyete atfen nâfile hac ve umreye bile gitmekten sarf-ı nazar ederken, Hazreti Âişe gibi hem fakih hem de âyet-i kerimeyi herkesten iyi anlama durumunda olan bir kimse Cemel Vakası‘na iştirak etmiştir.</p>
<p>Âyet, ideali gösteriyor. Bu zaten, tabiatı gereği insanlığın ortak örfüdür. Şartlar gerektirince, elbette ki kadın dışarı da çıkar, meşru dairede çalışmalar da yapar. Âyet, hanımların evlerdeki boş vakitlerini dinî ilimlerle, Allah’a yaklaşmayı gaye edinen meşguliyetlerle geçirmelerine, yeni neslin yetişmesinde, böylesi bir hayat tarzının önemine dikkat çekiyor.</p>
<p>Burada sormanın yeridir: İslâm kadınlarına bu şuur verilerek, annelerimiz çocuk bakımı, çocuk eğitimi gibi konularda bilgilendirilse ve yetiştirilse idi daha sağlıklı, daha verimli, karakterce daha güçlü, daha idealist ve daha mazbut nesillerimiz olmaz mıydı? Bugün cemiyeti ciddi şekilde huzursuz eden, sefalete atan tinerciler, kapkaççılar, hırsızlar, hortumcular, mafyalar bu kesafete, bu derecelere ulaşır mıydı? Ayrıca kötü fiiller işleyen bu insanlar gökten inmedi, onlar da bu vatanın insanları. Çoğu cahil de değil. Ve hatta en yüksek mekteplerde okumuş olanlardan bile, zâlimlikleri, hortumculukları, ihanetleri sebebiyle memnun değilsek, cemiyetin hastalığını cehaletten deyip geçiştiremeyiz de. Evet ortada bir cehalet var, ama bu anne-babalarımızın terbiyedeki cehaletlerinden, evlâtlarına vermeleri gereken öncelikli bilgileri, ruhî-mânevî terbiyeyi vermemelerinden kaynaklanan bir cehalet…</p>
<p>Bütün bunlar, ev içi ortamının iyileştirilmesinin ve ev içi eğitimin ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir.</p>
<p><b><i>5-Ailevî</i></b><b><i> </i></b><b><i>Sorumluluk</i></b><b><i> </i></b><b><i>Ahirete</i></b><b><i> </i></b><b><i>Kadar</i></b><b><i> </i></b><b><i>Uzanır</i></b></p>
<p>Anne veya baba üzerindeki terbiye sorumluluğu ile ilgili olarak az yukarıda Tahrîm Sûresi‘nden kaydettiğimiz âyet açık olmakla beraber, bu sorumluluğa daha açık bir üslûpla vurgu yapan başka âyetler de vardır. Şu âyet onlardan biri: <i>“(Ey</i><i> </i><i>Peygamber,</i><i> </i><i>müminlere)</i><i> </i><i>de</i><i> </i><i>ki:</i><i> </i><i>‚Gerçek</i><i> </i><i>hüsran</i><i> </i><i>sahipleri,</i><i> </i><i>kıyamet</i><i> </i><i>günü</i><i> </i><i>kendilerini</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>ailelerini</i><i> </i><i>hüsrana</i><i> </i><i>atanlardır.</i><i> </i><i>Haberiniz</i><i> </i><i>olsun gerçek</i><i> </i><i>hüsran</i><i> </i><i>budur.’”</i> (Zümer sûresi, 39/15)</p>
<p>Daha sonra gelen âyet ise, bu hüsranın ciddiyetine ve büyüklüğüne, bu ihmal için maruz kalınacak ebedî cezayı açıklamak suretiyle vurgu yapar: <i>“Onlara:</i><i> </i><i>üstlerinden</i><i> </i><i>kat</i><i> </i><i>kat</i><i> </i><i>ateş</i><i> </i><i>vardır,</i><i> </i><i>altlarında</i><i> </i><i>da</i><i> </i><i>kat kattır.</i><i> </i><i>Allah</i><i> </i><i>kullarını</i><i> </i><i>bununla</i><i> </i><i>korkutur.</i><i> </i><i>Ey</i><i> </i><i>kullarım</i><i> </i><i>benden</i><i> </i><i>sakının!”</i> (Zümer sûresi, 39/16)</p>
<p>Şu âyet-i kerime de, aileyi ihmal etmenin kişiyi ebedî hüsrana götüren bir zulüm olduğunu ifade etmektedir: <i>“İman</i><i> </i><i>etmiş</i><i> </i><i>olanlar</i><i> </i><i>kıyamet</i><i> </i><i>günü</i><i> </i><i>şöyle</i><i> </i><i>derler:</i><i> </i><i>hüsranda</i><i> </i><i>olanlar,</i><i> </i><i>kıyamet günü</i><i> </i><i>kendilerini</i><i> </i><i>de</i><i> </i><i>ailelerini</i><i> </i><i>de</i><i> </i><i>hüsrana</i><i> </i><i>atanlardır.</i><i> </i><i>İyi</i><i> </i><i>bilin</i><i> </i><i>ki, zâlimler</i><i> </i><i>sürekli</i><i> </i><i>bir</i><i> </i><i>ateş</i><i> </i><i>içindedirler.”</i> (Şuarâ sûresi, 42/45)</p>
<p>Boş bir levha olarak kucağımıza konulup, güzel şeylerle doldurulma işi bize emredilen bu ilâhî emanete ihanet edip, yetişmesini tesadüflere bırakmanın veya sadece dünyevî terbiye vermenin cezasının büyüklüğünü, ebedîliğini, mümin vicdanlar hakkıyla anlasalar, rahat uyuyabilirler mi? Çocuklarının terbiyesi ile ilgilenmek varken gezmeye, eğlenmeye, sinemalarda, kulüp ve kahve köşelerinde zaman öldürmeye mecalleri kalır mı?</p>
<p><b><i>6-Hicret Sorumluluğu</i></b></p>
<p>Aile içi eğitimde ve çocukların terbiyesinde, gerektiği yerde, hicret sorumluluğunun da var olduğunu bilmek gerekir. Hazreti Âişe’nin: “Mümin, dini için, Allah’a veya Resûlüne hicret etmek zorunda idi. Zira dinini tatbik etmekten alıkonmak korkusu vardı.” sözünden de anlaşılacağı üzere, hicret, özü itibariyle, İslâm’ı yaşamanın imkânsız olduğu durumlarda baş vurulacak bir kurtuluş çaresidir. İslâm’ın tatbik edilememesi deyince anlaşılması gereken hususlardan biri de, çocuklara İslâmî terbiyenin verilememesidir. Bu şartlarda hicret etmeyenlere Kur’ân’ın ciddî tehdidi var: <i>“Kendilerine</i><i> </i><i>yaz</i><i>ı</i><i>k</i><i> </i><i>edenlerin</i><i> </i><i>canlar</i><i>ı</i><i>n</i><i>ı</i><i> </i><i>melekler</i><i> </i><i>ald</i><i>ı</i><i>klar</i><i>ı</i><i> </i><i>zaman</i><i> </i><i>onlara:</i><i> </i><i>“Ne</i><i> </i><i>yapt</i><i>ı</i><i>n</i><i>ı</i><i>z</i><i> </i><i>bakal</i><i>ı</i><i>m”</i><i> </i><i>deyince,</i><i> </i><i>“Biz</i><i> </i><i>yeryüzünde</i><i> </i><i>zavall</i><i>ı</i><i> </i><i>âcizlerdik.”</i><i> </i><i>diyecekler.</i><i> </i><i>Melekler</i><i> </i><i>de:</i><i> </i><i>“Allah’</i><i>ı</i><i>n</i><i> </i><i>arz</i><i>ı</i><i> geniş</i><i> </i><i>de</i><i>ğ</i><i>il miydi?</i><i> </i><i>Hicret etseydiniz ya!” cevab</i><i>ı</i><i>n</i><i>ı</i><i> </i><i>verecekler.</i><i> </i><i>Onlar</i><i>ı</i><i>n</i><i> </i><i>varacaklar</i><i>ı</i><i> </i><i>yer</i><i> </i><i>Cehennem‘dir.</i><i> </i><i>Oras</i><i>ı</i><i> </i><i>ne</i><i> </i><i>kötü</i><i> </i><i>dönülecek</i><i> </i><i>yerdir.</i><i> </i><i>Çaresiz</i><i> </i><i>kalan,</i><i> </i><i>yol</i><i> </i><i>bulamayan</i><i> </i><i>zavall</i><i>ı</i><i> </i><i>erkek,</i><i> </i><i>kad</i><i>ı</i><i>n</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>çocuklar</i><i> </i><i>müstesnad</i><i>ı</i><i>rlar.”</i><i> </i>(Nisâ sûresi, 4/97-98)</p>
<p><b><i>7-Çocukların Kurtarılması İçin Savaş</i></b></p>
<p>Şu âyet, İslâm’ı yaşayamayacak durumdaki kimselerin ve hususen çocukların imdadına yetişip, onların kurtarılması için savaşmayı bile göze almayı emretmekte, bunu yapabilecek durum ve şartlarda olanlara sorumluluk getirmektedir: <i>“Size ne</i><i> </i><i>oluyor</i><i> </i><i>da:</i><i> </i><i>“Rabbimiz!</i><i> </i><i>Bizi,</i><i> </i><i>halkı</i><i> </i><i>zâlim</i><i> </i><i>olan</i><i> </i><i>bu</i><i> </i><i>şehirden</i><i> </i><i>çıkar,</i><i> </i><i>katından</i><i> </i><i>bize</i><i> </i><i>bir</i><i> </i><i>sahip</i><i> </i><i>gönder,</i><i> </i><i>katından</i><i> </i><i>bize</i><i> </i><i>bir</i><i> </i><i>yardımcı </i>lutfet<i>.” diyen</i><i> </i><i>zavallı erkekler,</i><i> </i><i>kadınlar ve</i><i> </i><i>çocuklar</i><i> </i><i>uğrunda ve Allah</i><i> </i><i>yolunda</i><i> </i><i>savaşmıyorsunuz?”</i> (Nisâ sûresi, 4/75)</p>
<p><b><i>8-Cihad mı Tercih Edilmeli, Aile mi?</i></b></p>
<p>Aile efradının tâlim ve terbiyesinin, İslâmî sistemde ne kadar önemli olduğunu gösteren<span class="Apple-converted-space">  </span>bir hadisi hatırlatacağız:</p>
<p>Müslim İbn Yesâr anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir seriyyeyi (askerî birlik) sefere gönderiyordu. Bir genç de ortaya atılarak, katılmak istedi. Resûlullah: ‘Ailene (nezaret edecek)<span class="Apple-converted-space"> </span> bir büyük bıraktın mı?’ diye sordu. Genç: ‘Hayır!’ deyince: ‘Ailene dön. Zira cihadın iyisi onlar içindedir.’ buyurdu.” Burada vurgulanması gereken incelik, Resûlullah’ın sulh zamanında değil, askerî bir sefer sırasında bunu söylemiş olmasıdır.</p>
<p>Evet bir kere daha hatırlatmanın yeridir. İslâm aile içerisinde, aile efradının terbiyesine yönelik gayretleri, “en büyük cihad” olarak vasıflandırmıştır. Üstad Bediüzzaman, bu noktada şöyle der: “Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihâd-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye ile tahalluk ve sünnet-i nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.”</p>
<p><b><i>K</i></b><b><i>u</i></b><b><i>r</i></b><b><i>’ân</i></b><b><i>-ı</i></b><b><i> </i></b><b><i>Kerim</i></b><b><i> </i></b><b><i>de</i></b><b><i> </i></b><b><i>T</i></b><b><i>ali</i></b><b><i>m</i></b><b><i> </i></b><b><i>v</i></b><b><i>e</i></b><b><i> </i></b><b><i>T</i></b><b><i>erbiyeye</i></b><b><i> </i></b><b><i>Öncelik</i></b><b><i> </i></b><b><i>V</i></b><b><i>eriyor</i></b></p>
<p>Söz buraya gelmişken, savaşa gidildiği zaman, halkı aydınlatacak kimselerin geride kalıp ilim tahsiline devam etmelerini emreden âyet-i kerimeyi de hatırlatmamız gerekmektedir (meâlen): <i>“Müminler</i><i> </i><i>toptan</i><i> </i><i>savaşa</i><i> </i><i>çıkmamalıdırlar,</i><i> </i><i>her</i><i> </i><i>topluluktan bir</i><i> </i><i>taifenin,</i><i> </i><i>dini</i><i> </i><i>iyi</i><i> </i><i>öğrenmek</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>milletlerini,</i><i> </i><i>geri</i><i> </i><i>döndüklerinde</i><i> </i><i>uyarmak</i><i> </i><i>üzere</i><i> </i><i>geri</i><i> </i><i>kalmaları</i><i> </i><i>gerekli</i><i> </i><i>olmaz</i><i> </i><i>mı!</i><i> </i><i>Ki</i><i> </i><i>böylece</i><i> </i><i>belki</i><i> </i><i>yanlış</i><i> </i><i>hareketlerden</i><i> </i><i>çekinirler.”</i> (Tevbe sûresi, 9/122)</p>
<p><b><i>Üzerimizdeki</i></b><b><i> </i></b><b><i>En</i></b><b><i> </i></b><b><i>Önemli</i></b><b><i> </i></b><b><i>Kul</i></b><b><i> </i></b><b><i>Haklarından</i></b><b><i> </i></b><b><i>Biri</i></b><b><i> </i></b><b><i>Çocukla</i></b><b><i>r</i></b><b><i>ımızın</i></b><b><i> </i></b><b><i>T</i></b><b><i>erbiyesidir</i></b></p>
<p>Dinimiz, insanı sorumlu tutarken, üzerindeki hakları esas alır. Allah’a karşı namaz, oruç gibi vazifelerimizi yapmazsak, Allah’a karşı suç işlediğimiz gibi, insanlara karşı vazifelerimizi yapmazsak, insanlara karşı suç işlemiş oluruz ve üzerimizde kul hakkı kalır. Resûlullah, kul hakkının ciddiyetini belirtmek üzere, Allah yolunda şehitlik gibi, en yüce bir mertebeyi elde eden bir kimsenin bile bütün günahları affedilirken, “üzerinde kul hakkı varsa bunun affedilmeyeceğini” belirtir.</p>
<p>İnsan üzerinde, kardeşinin gıybeti, kalbinin kırılması, haksız yere malına, canına, haysiyet ve şerefine ilişme gibi şeylerden hasıl olan kul hakları vardır. Öyle anlaşılıyor ki, bu hakların en ağırı, en ciddî olanı, aile fertlerine ve hususen çocuklarına karşı olan haklardır. Bu hakların önemindendir ki, bir kısmını yukarıda kaydettiğimiz gibi pek çok âyette, mümin kişi bu noktada uyarılıyor ve ebedî hayatını kaybetme veya kazanma şansı bu hakkın eda edilip edilmemesiyle irtibatlandırılıyor: Mümin, aile fertlerine karşı üzerindeki vazifeleri yerine getirmeyerek onların uhrevî helâkine sebep olduysa, kendisi de ebedî hüsrana düşeceği şöyle ifade ediliyor: <i>“Siz O’ndan başka dilediğinize kulluk edin! Asıl ziyan edenler, asıl hüsrana uğrayanlar, büyük duruşma günü olan kıyamette hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratanlardır. Unutmayın ki besbelli hüsran budur! Onların hem üstlerinde, hem altlarında ateşten kat kat örtüler vardır. İşte Allah böyle bir azabın varlığını bildirerek, kullarını korkutur. Ey kullarım! Bana karşı çıkmanızdan ötürü azabıma uğramaktan sakının!”</i> (Bkz.: Zümer sûresi, 39/15-16)</p>
<p>Öyleyse, Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm): “Akıllı kişi, ölümünden sonrası için çalışandır.” sözünün gereğince akıllı kişi, ahiretini en ciddî şekilde tehdit eden ailesine ait sorumluluk noktasında son derece hassas davranıp, o meselede kendini garantiye almaya çalışan kişidir.</p>
<p>Bu konunun teferruatına girmeksizin, çocukların anne ve babaları üzerindeki haklarının ciddiyetini ihsasta, bizim gibi mütehayyirlere ışık tutacak, mevzuyla ilgili <i>“hukuki</i><i> </i><i>bir</i><i> </i><i>içtihâdı”</i><i> </i>Muhammed Ebû Zehra’nın el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye adlı kitabına dercettiği bir dipnottan aynen sunacağız:</p>
<p>“Bir kısım kadınların çocuklarını terbiyeye salih oldukları (yani, hidâne şartlarını taşıdıkları) hâlde, onları çocuk yuvalarına yada ıslahhanelere gönderdiklerini nazar-ı dikkate alarak, Mısır teşriatı, onları çocuklarına bizzat bakmaya mecbur etti. Bu mevzudaki hüküm şudur: “Lâyiha veya şer’î muhakeme usûlünde bir nassın bulunmadığı durumlarda, mahkemeyi, o mevzudaki ercah görüşe uygun şekilde hüküm vermekle kayıtlayan Hanefî fıkhı, ana okullarını tanımaz. Bunlar hiçbir şekilde annenin yerini de alamaz. Çocuk için aslah (en uygun) olanı -ki hükmün medarı da budur- muktedir olduğu müddetçe çocuğu annenin terbiye etmesidir. Ana okulları, çocuğun maddî ihtiyaçlarını hakkıyla karşılayacak bile olsa, anne şefkatinin yerini alamaz. Bu şefkat, anneden başka hiçbir kimsede bulunmaz da. Anne ne kadar katı ve şiddetli de olsa, çocuğuna karşı bir başkasından daha merhametlidir. Bu şefkate çocuğun tabiî ve kanunî hakkı vardır. Onu bu haktan mahrum etme salâhiyetine kimse sahip değildir. Öyleyse çocuğun anne üzerindeki hakkı iskat edilemez… kadının asıl vazifesi zevciyyettir (aile hanımı olmaktır) ve bununla ilgili işlerdir. Faydası ve kadının ondaki salâhiyeti hususunda ne söylenirse söylensin bir işle meşguliyet bahanesi, onu bu aslî ve tabiî vazifesinden tecrit edemez. Zira annelik vazifesinin terki doğru olamaz. Hatta başka meşguliyet ve işler, kadın için tabiî ve aslî olan annelik vazifesine denk bile değildir. Hükümet işinde veya hükümet dışı işte çalıştığı için söz konusu analık vazifesine “kâdir olamadığı” iddiası kabul edilecek olsa, ortaya çıkan netice şudur: Başka bir vazifeyi kabullenmekle elde edilen hakka, annelik vazifesinin ihlâliyle ulaşılmıştır. Şu hâlde bu hak, bâtıl bir yolla elde edilmiş olmaktadır. Bu ise, makbul olmayan bir neticedir”.</p>
<p>Kahire mahkemesinin bu hükme varışını kavramada bize yardımcı olacak, Hanefî Mezhebinin bir hükmünü belirtmede fayda var: “Hidâne hakkı kime aittir?” meselesinde, Hanefîler bunun hem “anneye”, hem de “çocuğa” ait olduğu esasını benimsemişlerdir. Çocuk, hukuken ehliyetli olmadığı için bu hakkından vazgeçemeyeceği gibi, velisi de -çocuk adına- çocuğun aleyhine olacak bir tasarrufta bulunma yetkisine sahip değildir.”</p>
<p><b><i>Kul</i></b><b><i> </i></b><b><i>Hakk</i></b><b><i>ı </i></b><b><i>Endiş</i></b><b><i>esiyle</i></b><b><i> </i></b><b><i>A</i></b><b><i>ğlayanlar</i></b></p>
<p>Ahirette, kul hakkından gelecek sorumluluğun ciddiyetini düşünerek “Keşke insan olmasaydık da böyle ağır bir imtihana maruz kalmasaydık” mânâsında beyanlarda bulunan ilk büyüklerimizden birkaç misal kaydediyoruz:</p>
<p>Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) şöyle der: “Allah’a yemin olsun, yol kenarında biten bir bitki olup, üzerimden bir deve geçip beni yemesini, sonra geviş getirip, iyice çiğnemesini, sonra midesine geri göndermesini, sonra mayıs olarak dışarı atmasını fakat insan olmamamı ne kadar isterdim.”</p>
<p>Hazreti Ebû Zerr el-Gıfârî’nin, Resûlullah’tan. “Allah’a kasem olsun, şayet siz benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız..” mealindeki uhrevî sorumluluğun ciddiyetini dile getiren bir hadis rivayet ettikten sonra ilâve eder: “Allah’a yemin olsun sökülüp atılan bir ot olmayı ne kadar isterdim!”</p>
<p>Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) da benzer temennilerde bulunmuştur: “Keşke yerde biten otlardan bir ot olsaydım da, yâdı olan, zikri geçen biri olmasaydım.”,“Keşke unutulup gitseydim.” “Vallahi bir toprak parçası olmayı ne kadar isterdim. Vallahi Allah’ın beni hiçbir şey olarak yaratmamış olmasını ne kadar isterdim.”<span class="Apple-converted-space"> </span> Ölüm geldiği zaman söylediği tasrih edilen şu sözü de, onun ve benzer temennilerde bulunan diğerlerinin, bu nevi temennilerdeki maksatlarını açıklar: “Keşke yaratılmasaydım, keşke bir ot olsaydım da üzerime terettüp eden (mükellef olduğum) borcumu hakkıyla ödemiş olsaydım.”</p>
<p>Uhrevî sorumluluğun ciddiyetini yüreğinde hissetmeyenlere bu sözler fazla bir şey ifade etmeyebilir. Vurdum duymaz insanlar Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) yukarıda geçen “Allah’a kasem olsun, şayet siz benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız..” hadisini hatırlatarak bu bahsi geçiyoruz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>Günümüzde</i></b><b><i> </i></b><b><i>Ne</i></b><b><i> </i></b><b><i>Söyleniyor?</i></b></p>
<p>Çocukların terbiyesi hususunda ailevî sorumluluk bahsini bitirirken, kısa bir istitradla, bu meselede günümüz Batısı ne diyor, ona da bir göz atmada fayda görüyorum. Her fırsatta dile getirdiğimiz üzere, aklın yolu birdir. Biz Müslümanların, vahiy suretiyle zahmet çekmeden hazır bulduğumuz bir kısım düstürları Batı, akıl yoluyla, tecrübe ile yanıla düzelte sonunda bulmuş; her seferinde tıpa tıp aynısı olmasa bile, gittikçe aynıya yaklaşan bir tempo ile, İslâm’ın dediğini tekrara başlamıştır. Bu meselede de öyle. Sözgelimi, Amerika Birleşik Devletleri’nde, “Çocukluğun Yok Oluşu” adıyla yaptığı bir çalışma ile, çocuk meselelerinin pek çoğunda Batı’daki tarihî gelişim çerçevesinde kıymetli bilgi ve tahliller sunan Neil Postman, kitabının son kısmında altı soru sorar ve bunlara cevap arar. Burada vurgu yaptığı bir mesele medyanın ve hususen televizyonun, çocukların aleyhine olan gelişmelerdeki rolüdür. Postman, son olarak, ailenin bu paraleldeki menfi gelişmelere karşı yapacak bir şeyinin olup olmadığı meselesini ele alır ve “Fert, bu gelişmelere karşı koymada güçsüz mü?” sorusunu sorar. Arkadan: “Hayır!” şeklindeki cevabını kaydeder. Ve bunun yolunun, moda olarak yaşanan Amerikan kültürüne gösterilecek dirençten geçtiğini belirtir. Kendi ifadesi oldukça serttir: “Özellikle direnç, ebeveynliğin Amerikan kültürüne karşı bir isyan hareketi olarak kavranmasını gerektirir.” Ortaya konacak dirence evliliği devam ettirmek, ailede çocuklara cinsi davranışlarda, dilde, üslûpta, görgü kaidelerinde, ruhî ahlâkî bir kısım disiplinleri kazandırma nevinden örnekler verdikten sonra, sözünü ettiği “âsilik”in en önemlisinin “medyanın çocuklara ulaşmasının önlenmesi” olduğunu söyler ve bunun iki yolu olduğunu belirtir.</p>
<p><b>Özetle: </b>1-Çocukların medyaya ayıracakları vakti sınırlamak,</p>
<p>2-(Kendi ifadesiyle) “Çocuklara neyin gösterildiğini dikkatlice (takip edip) gözlemek ve onlar için medyada sunulan programların tema ve değerlerinin sürekli bir akılcı eleştiri (ve tenkidini) yapmaktır. Her ikisinin yapılması oldukça güçtür ve çoğu ailenin çocuk yetiştirmeye hazır olmadıkları dikkat çekicidir.”</p>
<p>Görüldüğü üzere, bir batılı düşünür de, anne ve babaların, çocukları en iyi şekilde yetiştirmeye muktedir olduklarını teyitten sonra, Amerikalı ebeveynlerinin bile, günümüz şartlarında, çocuklarına karşı olan vazife ve sorumluluklarını yerine getirecek seviyede olmadıklarından yakınıyor.</p>
<p>Bu tespit bile, bizim, bu çalışmada bir tez olarak tekrarla ifade edip gerçekleştirilmesini teklif ettiğimiz aile içi eğitim seferberliğinin ne kadar yerinde ve mümkün olduğunu gösterir. Ayrıca şunu da belirtmenin yeridir ki, çocukların bizzat ailelerde yetiştirilmesi yeni bir ihtiyaç olmayıp, insanlığın doğusuyla Batısıyla geçmişte hayata geçirdiği bir uygulamadır. Nitekim Prof. Dr. Bekir Onur, Türkiye’de Çocukluğun Tarihi nam değerli çalışmasının Ailede Öğretim bahsinde, nice tanınmış şahsiyetlerin temel eğitimlerini aile içerisinde kendi anne-baba-dede gibi büyüklerinden aldıklarını ifade eden “Eskiden eğitim evde başlardı; bu yüzden biz yalının çocukları temel eğitimi evde aldık.” nevinden beyanlarını topluca kaydeder. Onur, durumun, Batı’da da böyle olduğunu belirtmek üzere, şöyle devam eder: “Batı’da orta ve üst sınıfa mensup babaların çocuklarının eğitimini kendi görevleri olarak gördüklerini, on sekizinci yüzyılda soyluların babanın oğlu için en iyi öğretmen olduğunu düşündüklerini Heywood’tan öğreniyoruz. Osmanlı toplumunda da babaların, çocuklarının ilk öğretmeni olması, çok eski tarihlere kadar<span class="Apple-converted-space"> </span> gitmektedir.”</p>
<p>Fransız Millî Nüfus Araştırmaları Enstitüsü (L’İnstitut National d’Etudes Démographiques) tarafından, 1975’te, nüfus gerilemesinin sebepleriyle ilgili hazırlanmış bir raporun bir bölümünde ifade edilen bazı fikirler de, burada kayda değer. Zira, rapor her ne kadar nüfus azalması ile ilgili ise de, orada ailenin terbiyevî rolünü azaltıcı bir hususun, kadınların aşırıya kaçan çalışma arzularından kaynaklandığı görülmektedir:</p>
<p>Rapora göre, Fransa’da doğumun azalmasına sebep olan âmillerin başında, mütenakız (birbirine zıt) iki arzunun mevcut oluşu gelmektedir. İlgili tahlili aslından takip edelim:</p>
<p>“… Birinci arzuya göre: “kadınlar, git gide daha yaygın bir şekilde, meslekî bir faaliyet icra etme arzularını ortaya koymaktadır ve her bir fırsatı fiilen değerlendirmek suretiyle bunu fiiliyata dökmektedirler…” Söz konusu Enstitü’nün araştırmalarıyla ortaya çıkan, “… buna zıt ikinci arzu ise, kadınların, yavrularını, en az iki yaşına kadar, bizzat kendileri büyütme istekleridir. Bu basit bir temenni olmayıp, şiddetli ve samimi bir arzudur. Öte yandan bir çok doktor, bu arzularını gerçekleştiremeyen aile annelerinin ruhen hastalandıklarını, “suçluluk duygusuna kapıldıklarını” tespit etmişlerdir. Keza, umumiyetle çocuk mütehassısları da, bebeklerin normal gelişmesi için en lüzumlu ve en muvafık şart olarak, küçük yaşlarda annenin çocuğun yanında olmasına hükmetmişlerdir.</p>
<p>Bu iki arzunun birleştirilip telif edilmesi, en az iki hususun beraberce gerçekleştirilmesine bağlıdır:</p>
<p>Birincisi, kadınlara, gelirlerine bağlı olarak değişecek bir annelik ücreti tahsis etmek, bu ücreti de öyle bir miktar ve seviyede tutmak ki, en mütevazi ve fakat en gelirli ailelerin bile, iki yıl boyunca kadının mesleki gelirinden mahrum kalmamasına imkân verebilsin.</p>
<p>Gerçekleşmesi gereken ve fakat tatbik mevkiine konulması daha zor olan ikinci şart da, kadına tanınan bu iki yıllık iznin kadının işiyle olan alâkasını kesmemesidir. Ta ki çocuğunu büyütmek üzere işini terkeden kadın, bu iki yıl sonunda, eski işine, aynı vasıf ve kıdem haklarıyla tekrar girebilsin.”</p>
<p>Kadını aile dışına iten aşırı hürriyetçi fikir ve hareketlerin, çocuk meselesinde ne derece mahzurlu neticelere götürdüğünü ifade eden tespitler çoktur. Buna yukarıda zikri geçen Postman’ın bir uyarısını da eklemek isteriz. Postman, Aile’nin gücünü medyanın zayıflattığını belirttikten sonra, sözü çok daha dikenli bir sahaya taşıyarak, “Ailenin gücünü daha çok tahrip eden şeyin, kadın hürriyeti hareketi” olduğunu söyler ve bunu telaffuzdan dolayı maruz kalabileceği bir kısım tenkitlerin önüne geçmek endişesiyle, ihtiyatî bir mülâhazadan sonra, sözlerine cesaretle şöyle devam eder:</p>
<p>“Kadınların iş alanında,<span class="Apple-converted-space"> </span> sanat<span class="Apple-converted-space"> </span> dünyasında,<span class="Apple-converted-space"> </span> endüstride, ve meslekî alanda yer edinirlerken, geleneksel çocuk bakımı kalıplarının gücü ve anlamında ciddî bir çöküş olduğu inkâr edilemez. Her ne kadar yapılan tenkitler, kadınların tek rolünün bakıcılık olduğundan meydana gelse de, çocukluğun idarecisi olan, onu biçimlendiren ve koruyan kadınlar, ve sadece kadınlardır. Erkeklerin, kadınların oynadığı role benzer herhangi bir şeyi üzerine alacak olmaları mümkün değildir ve hâlâ çocukları yetiştirme konusunda erkeklerin öyle yapmaları için ne kadar duyarlı olduklarının önemi yoktur. Nitekim her iki cinsiyetin aileleri dünyada ilerlerken, çocuklar yük gibi bir şey olmaktalar ve giderek çocukluklarının mümkün olduğunca erken bitmesinin en iyi olduğu farzedilmektedir.” Postman, tahlilini kendi memleketiyle ilgili olarak şöyle noktalar: “Tüm bunlar şu gerçeğe yol açmaktadır: Sosyal gidişatta 180 derecelik bir dönüş olmadıkça, Amerikan ailesi çelişkiye ve çocukluğun erimesine güçlü muhalefet<span class="Apple-converted-space"> </span> geliştiremeyecektir.”<span class="Apple-converted-space"> </span> Badinter de, Annelik Sevgisi adlı kitabında “Çalışan anne” başlığı ile kaydettiği kısımda bu meseleye temas ederek, buna benzer kanaatte olan nicelerinin “kadının çalışmasının, insan ırkını kemiren toplumsal facia ve yozlaşmalara sebep olduğu”na, babanın çocuk yetiştirmede annenin yerini dolduramayacağı”na dair kanaatlerini kaydeder. Bu görüşlerden biri aynen şöyle: “Eş, önce işçi, tüccar, köylü veya sosyete kadını olmamalıdır; o, her şeyden önce, anne olmalıdır.” Yeri gelmişken, Üstad Bediüzzaman’nın, “Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış; yuvasına dönmeli!” dediğini hatırlatmak isteriz.</p>
<p>Evet, çocuk yetiştirmek elbette son derece önemli ve hayatî bir meseledir. İnsan hammaddesini yoğurma, işleme, ondan âlim, sanatkar, kâşif, fâtih inşa etme işidir. Bu iş, önemli olduğu nispette çetindir, zordur ve ciddiye alınması gerekir. Ve bu iş ilim ister, dirayet ister, feraset ister, sabır ister, maddi ve mânevî fedakarlıklar ister. Bu sebeple, gerek fert ve gerekse milletin kaderinde ebedî hayatı kaybettirecek veya kazandıracak kadar ehemmiyet arzeder. Sağlıklı terbiye, her yerde, her zaman başta anne olmak üzere ailenin yakın ilgisiyle mümkündür! En büyük ilgi ve fedakarlık da, bu işte annelere düşmektedir. Bu yüzden olacak dinimiz, kadına, anne olma itibariyle, erkeğe nispetle üç kat fazla önem atfetmiş; “Cennet annelerin ayağı altındadır.” demiştir. Aslında neslin devamında, bütün canlılarda, tabii olarak büyük görev ve sorumluluk annelere yüklenmiştir. Bu, Yüce ve Hakîm olan Yaratıcı’nın bir programı ve takdiridir. Her canlı, fıtratına uyarak, bunu itirazsız yerine getirirken insanoğlu, kendi planında beşerî mülahazalarla bu umumî ahengi bozmakta, terbiyecilik vazifesinden yan çizmeye kalkmaktadır. Ama bu ihmalin acı meyvelerini de, ahlaksızlığın artması, dünya ve ahiret saadetlerimiz için şart olan insanî değerlerin kaybolması şeklinde görmekteyiz. Gittikçe artan maddî zenginlik, teknik imkân ve kolaylıklara rağmen, yeryüzünde beşerî huzur ve saadet kaybolmakta, akan masum kanları, dökülen gözyaşları, arşa yükselen mazlum inlemeleri vicdan sahiplerini derinden sarsmaktadır.</p>
<p><b><i>Ebeveyni</i></b><b><i>n</i></b><b><i> </i></b><b><i>Y</i></b><b><i>erini</i></b><b><i> </i></b><b><i>Dad</i></b><b><i>ı</i></b><b><i> </i></b><b><i>A</i></b><b><i>l</i></b><b><i>ırsa</i></b></p>
<p>Çocukların temel eğitiminde, ebeveyn ilgisinin önemine temas ettikten ve “Özellikle varlıklı İstanbul ailelerinde, bütün aile büyüklerinin iyi eğitim almış kimseler olmaları sebebiyle, çocuklarının temel eğitimini kendilerinin verdiklerini” belirttikten sonra, Osmanlılarda bir dönem, mezkur geleneğin bozularak, bu hayatî işin başka ellere verildiğine de dikkat çekmemiz gerekmektedir. Yine Onur’un derlediklerinden öğreniyoruz ki,</p>
<p>19. asrın ortalarından itibaren, başta İstanbul olmak üzere, büyük şehirlerin varlıklı ailelerinin çocukları, “Çerkez dayı”, “Arap dadı”, “yaşlı lala” gibi unvanlarla anılan mürebbiler tarafından büyütülmektedir. Osmanlı’nın yıkılışının derin sebepleriyle ilgili daha gerçekçi bir ip ucunu teşhis düşüncesiyle özellikle üzerinde durulması gereken bir durum, Tanzimat döneminde “bütün üst tabaka ailelerinde” yabancı mürebbiye tutmanın moda olması hadisesidir. Geleneksel anne-çocuk ilişkisini değiştiren, annenin çocuk üzerindeki hâkimiyetini azaltan mürebbiliğin vahim halini, Merhume Samiha Ayverdi’nin sunduğu nefis tasvirden dinleyelim:</p>
<p>“… Kırk sene evvel İstanbul’da mürebbiyelik, topsuz tüfenksiz bir imparatorluk demekti. Müreffeh her Türk ailesinin içine adım atmak demek, orada asla muaheze ve itiraza çarpılmadan saltanat sürmekle birdi. Mürebbiyenin hususi odası, hizmetine verilen câriye, kaprislerine körü körüne itaat edilen bütün bir ev halkı vardı. Mürebbiye evin içinde kimsenin anlamadığı bir dille okutup yazdırdığı çocukla, ne yapar, ne söyleşir kimse bilmezdi. Bilinmesi lâzım olan bir şey varsa onun her yaptığının, her işlediğinin ayn-ı hikmet oluşu idi. İşte bu yüzden de çocuk altı yaşına geldiği hâlde,”Ezan okunuyor.” diyeceği yerde “İmam bağırıyor.” derdi. Henüz büyükbabası, konağında cemaatle namaz kıldığı, kendi babası Cuma namazlarını kaçırmadığı hâlde, mürebbiyenin şaheseri olan bu körpe insana, mukaddesatı, bir yüz karası imiş gibi, silinmek, bertaraf edilmek zevki aşılandı.</p>
<p>Fakat çocuk, bu darbeyi sade imanına yemedi. Din, merkezden muhite açılan iç içe halkaların hepsini birden kucakladığı için ilk kastedilen o oldu ise de, milliyeti, an’anesi, bağları, hâtıraları hülasa tekmil kıymetleri teker teker kurşun sıkılan hedefler arasında kolay kolay devrilip gitti.</p>
<p>Artık çocuk himaye çağından çıkıp, mürebbiye de dört başı mâmur zaferinin hazzı ile eve vedâ edeceği zaman, sanki bu zaferin mükafatı olarak o, bilgisi, dirayeti ve nezaketi medhedilerek bir başka aileye tavsiye ve devredilmek suretiyle önüne yeni ve elverişli bir zemin daha hazırlandı. Böylece mürebbiye denen canlı tehlike, hâmili olduğu mikroba karşı muafiyete sahip bir portör çalımı ile, taşıdığı mikroplardan bol bol ve rast gele etrafına dağıttı durdu…”</p>
<p>Yukarıda anlatılanları tamamlamak ve asıl mevzumuz olan “çocuğun aile içinde anne ve babası tarafından şuurla yetiştirilmesinin ne kadar önemli olduğunu da belirtmek üzere, Azerbaycan’ın Mehmed Akif’i, Bahtiyar Vahabzâde’nin “Bugün Azerbaycan’ın en mühim bir “problem”i değerlendirmesiyle kendisinden işittiğim bir vakayı hatırlatan bir durumu Türkiye’nin, hâricî bir dayatma olarak değil, Tanzimat’tan mevrus hâlet-i ruhiyenin bereketine(!) binaen, kendi rızasıyla yaşadığını burada kaydetmek istiyorum. Vahabzade, Komünist dönemde, üniversitede okumuş olan neslin, Ermeni ve Rus kadınlarıyla evlenmeye zorlandığını ve bu çeşit evlilik yapmayanlara devlet dairelerinde iş verilmemek suretiyle ciddî baskılar uygulandığını, pek çok insanın bu baskılara dayanamayıp yabancılarla evlendiğini, ve sayılarının elli bin civarında olduğunu 1997’de söylemişti. Bizdeki vaka, İkinci Cihan Savaşı’yla yaşanır: “Çocuklar, Avrupa’daki savaş zamanında dünyaya gelmişlerdi. Almanya’dan kaçmış ve Türkiye için hiç de erişilmez olmayan ücretlerle çalışan Alman dadılar vardı. Ankara’da, o sıralarda. Hepsi de bakımlı, şık, iyi eğitim görmüş kadınlardı… Bu dadıların çoğu da, sonradan evlenip Türkiye’de kalmışlardı. Ankara’da 1935 ile 1945 yılları arasında doğan pek çok bürokrat ve mühendis çocuğunun annelerinin Alman olması İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’ye yansıyan garip bir cilvesiydi belki de…”</p>
<p><b><i>Aile Zayıflıyor</i></b></p>
<p>Çağdaş müellifler, çocuğun eğitiminde en etkin, en müessir grubun aile olduğunu vurgulayıp, “Yakın ilgi ve murakabeyle ailenin, çocuğun bilgi edinme ve yönlendirilmesinde ona tesir edecek çevreleri kontrol altına alabileceğini” ısrarla dile getirirken, bir yandan da ailenin önemi arttıkça çocuk üzerindeki tesirinin azaldığına dikkat çekiyorlar. Çocuk üzerinde tesir icra edip, onu yönlendirecek teknik imkânlar çoğalıp güçlendikçe, çocukla yakınlık ve beraberliği sebebiyle, onu tekniğin menfi tesirlerinden kurtarmada ailenin önemi artmaktadır. Bir şartla ki aile, çocuğa gerekli ilgiyi yeterli derece ve kıvamda göstermiş olsun. Ne var ki, aile, ilgi ve bilgi azlığı sebebiyle üzerine düşeni hakkıyla yerine getiremediği için, teyp, radyo, televizyon, internet, volkmen gibi yeni teknik imkânlar ailenin otoritesini sarsmıştır. Bir de aile, sözgelimi bilgisayar konusunda şuurlu değilse, yani bilgisayarın nasıl çalıştığını; hususî dünya görüşlerini insana nasıl empoze ettiğini; hayatı, hâdisatı değerlendirme, hüküm verme kapasitemizi nasıl sinsice değiştirdiğini bilmezse, çocuğun onun oyun-eğlence gibi faydadan çok zarar verecek yönlerine kapılmasını önleyemez. Bu durumu sebebiyle, yeni teknikler ve hususen televizyon, çocuk için ikinci bir aile yerine geçer; dahası bunlara çocuğun ayırdığı zamanın, ilgisizlik sebebiyle artması nispetinde bilhassa babaların otorite ve etkinlikleri iyice zayıflayarak, ikinci, üçüncü… beşinci, belki de altıncı… ve hatta onuncu derecelere düşmektedir. Bütün bu hususlarda, ailenin bilgilendirilip güçlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Prof. Dr. İbrahim Canan</p>
<p><strong>Kaynak:Wise Instute</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cocuk-egitiminde-anne-babanin-sorumlulugu/">Çocuk Eğitiminde Anne-Babanın Sorumluluğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam’ın Işığında Çocuk Terbiyesi</title>
		<link>https://hizmetten.com/islamin-isiginda-cocuk-terbiyesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2020 16:00:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[genç]]></category>
		<category><![CDATA[Wise Instute]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12084</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocuk hakları, İslâm’da, tarih olarak Kur’ân ve hadisle başlar. Hatta insanlığın gündemine çocuk hakları mefhumunu müstakil bir konu olarak İslâm getirmiştir, diyebiliriz. Çünkü, bizzat Resûlullah’ın hadislerinde (Hakku’l-veled) “çocuğun hakkı” diye&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamin-isiginda-cocuk-terbiyesi/">İslam’ın Işığında Çocuk Terbiyesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çocuk hakları, İslâm’da, tarih olarak Kur’ân ve hadisle başlar. Hatta insanlığın gündemine çocuk hakları mefhumunu müstakil bir konu olarak İslâm getirmiştir, diyebiliriz. Çünkü, bizzat Resûlullah’ın hadislerinde (Hakku’l-veled) “çocuğun hakkı” diye başlayan ve bir kısım meseleleri beyan eden açık naslar vardır. Keza, Kur’ân-ı Kerim’de de “hak” olarak yorumlanabilecek çocuklarla ilgili birçok âyet mevcuttur. Öyleyse çocuk haklarıyla ilgili İslâmî mûtaları (verileri) iki kısma ayırabiliriz: Kur’ân menşeli olanlar, hadis menşeli olanlar. Gerçi Kur’ân’da temas edilen meselelere hadislerde de temas edilir, hatta daha da açıklık kazandırılır. Ancak hadislerde yer verilen bütün meseleler âyet-i kerimelerde rastlanmaz. Kur’ân-ı Kerim, dinimizin anayasası olması haysiyetiyle, orda yer alan meseleler hangi sahaya girerse girsin daha ehemmiyetlidir, daha hayatidir, daha çok üzerinde durulmaya lâyıktır. Bu sebeple, aşağıda kaydedeceğimiz hakların âyet ve hadisten menşelerini belirtmeye çalışacağız.</p>
<p>Şunu da belirtmek isteriz: Dinimizde ahkâmın kaynağı sadece Kur’ân ve hadis değildir. Kıyas-ı fukaha denilen, âlimlerin değerlendirmesi de bir kaynaktır. Biz burada, kendimizi yetkisiz gördüğümüz için, âyet ve hadislerde herkesin anlayacağı açıklıkta ifade edilmiş meselelerin dışına çıkarak şahsi yorum suretiyle “hak”lar ileri sürmeyeceğiz. Ancak bu yolun, meseleyi profesyonelce ele alacak mütehassıslara açık olduğuna, çocuk hakları, çocuk mahkemeleri gibi mevzuların, günümüzde yeniden işlenip genişletilmek, İslâmî buutlarını ortaya koymak üzere, el atacak hamiyetler beklendiğine dikkat çekmek istiyoruz. Söz gelimi Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği beyannamede yer alan bazı maddelerin (5. ve 8. maddeler gibi) İslâm açısından değerlendirmeye, bizim kaydettiklerimiz dışında başka hakların da bulunup bulunmadığı araştırılmaya muhtaçtır.</p>
<p><b>Çocuk</b><b> Bir </b><b>İhsan-ı</b><b> İlahidir</b></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim, bazı âyetlerde, cahiliye müşriklerinin, kız çocuğu doğduğu zaman yüzlerinin simsiyah kesilecek şekilde üzüldüklerini belirtir. Bu âyetler, kız çocuğu doğunca üzüntü izhârını müşriklerin sıfatı göstermekle müminleri bundan zecretmiş olmaktadır. Kur’ân’a göre kızı da erkeği de veren Allah’tır, erkek kadın için, kadın da erkek için bir libas durumundadır, üstelik kız veya erkek çocuğundan hangisinin aileye daha faydalı olacağı bilinemez. Öyleyse kız ve erkek evlât arasında ne diye ayırım yapılmaktadır? Bu Kur’ânî dersin gereği olarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kız erkek ayrımı yapmadan, doğan her çocuğu, “teksir-i sevâd-ı İslâm’a sebep olduğu için” Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu bilerek sürur izhar etmeyi sünnet kılmış, doğumun haftasında akika kurbanı kesmeyi, ayrıca ziyafet vermeyi teşrî buyurmuştur. İslâm uleması, doğumda kız haberi gelince “cahiliyye düşüncesine muhalefet için daha fazla sevinç izhar edilmeli” demiştir.</p>
<p>Akikayı emreden hadislerin bazısında Resûlullah, bunun çocuk için bir hak olduğunu tasrih eder: “Erkek çocuk için iki koyun ve kız çocuk için de bir koyun olmak üzere akîka kurban etmek doğan çocuğun hakkıdır.”</p>
<p><b>Hayat</b><b> </b><b>Hakkı</b></p>
<p>Birçok âyette çocukların öldürülmesi yasaklanmakta ve bunun sorumluluğu dile getirilmektedir. Kur’ân-ı Kerim bu âyetlerin bir kısmında ar düşüncesiyle, bir kısmında fakirlik düşüncesiyle, bir kısmında siyasi düşünceyle, bir kısmında da mutlak olarak (yani hangi düşünceyle olursa olsun) çocuk öldürmeyi yasaklamıştır.</p>
<p>Meselâ şu âyet, açık şekilde geçim endişesiyle çocuk öldürmeyi yasaklamak suretiyle iktisadî bahaneler ileri süren Batı menşeli nüfus planlayıcıları temelden reddeder. (Mealen): <i>“Fakirlik</i><i> </i><i>korkusuyla</i><i> </i><i>çocuklarınızı</i><i> </i><i>öldürmeyin,</i><i> </i><i>sizi</i><i> </i><i>de</i><i> </i><i>onları</i><i> </i><i>da rızıklandıran</i><i> </i><i>biziz.”</i> Firavunların, Yahudilere uyguladığı ve erkek çocuğu öldürüp, kızları sağ bırakma şeklinde cereyan eden çocuk katliamı örneğinden mükerreren bahsederek siyasi maksatlı çocuk öldürme hâdisesini reddeder. Buna temas eden âyet çoktur.</p>
<p>Haksız öldürmeyi yasaklayan şu âyet, çocuğu tasrih etmez ise de, hadislerdeki sarahata dayanarak, “savaşta dahi çocuk öldürmenin” de burada mazmûn olduğunu söyleyebiliriz: “…Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.”</p>
<p>Resûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) hadislerinde çocuk öldürme yasağı umumîdir: Kâfir çocuğu da olsa, savaş sırasında bile olsa öldürülmesi yasaklanmıştır. Hatta askerî sefere çıkan komutanlara verdiği talimatlardan biri kadınların ve çocukların öldürülmemesidir.</p>
<p><b>Helâl</b><b> </b><b>Rızık</b></p>
<p>Çocuk lehine olarak “hak” kelimesiyle ifade edilen hususlardan biri de onun rızkıdır. “Çocuğun baba üzerindeki haklarından biri de onu yalnızca temiz şeyle rızıklandırmasıdır.”</p>
<p>Rızkın içerisine her çeşit maddî ihtiyaçları girer: Yiyecek, içecek, giyecek, mesken, ilâç vb. Bunlara kısaca nafaka da denmektedir. Nafaka baba üzerine bir vecîbedir. Hadis, nafakanın maddeten ve mânen temiz olması gereğini nazara vermektedir.</p>
<p><b>Süt</b><b> </b><b>Emme</b></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim, çocukların gelişmesinde mühim bir safha olan süt devresine iki ayrı âyette yer verir ve annelerin yavrularını tam iki yıl emzirmelerini irşad eder (mealen): <i>“Anneler, çocuklarını</i><i> </i><i>emzirmeyi</i><i> </i><i>tamamlamak</i><i> </i><i>isteyen</i><i> </i><i>babalar</i><i> </i><i>için</i><i> </i><i>tam iki</i><i> </i><i>yıl</i><i> </i><i>emzirirler.”</i> Anne emzirmek istediği takdirde baba çocuğu bir başka kadına veremez, emzirmek istemediği takdirde bir süt anne bulması, âyetin devamında ifade edilir.</p>
<p>Resûlullah’ın, iki yılı dolmadan ölen oğlu İbrahim için: “Onun Cennet’te bir süt annesi var, geri kalan sütünü emzirecek (iki yıla) tamamlayacak.” buyurmuş olması, çocuğun süt emme hâdisesinin bir hak derecesinde ehemmiyet taşıdığını gösterir.</p>
<p><b>Terbiye</b></p>
<p>İslâm’ın çocukla ilgili olarak getirdiği diğer bir hak, terbiyesinin annesi tarafından yapılma hakkıdır. Bunda temel sebep, annenin babaya ve diğer yakınlara nazaran daha şefkatli olmasıdır. Çocuk da ilk yaşlarında her şeyden önce sınırsız bir şefkate muhtaçtır ve bu fıtrîdir ve onun gelişmesinde ekmek ve sudan daha mühim olan bu ihtiyacı ancak annesinin fıtrî olan şefkati karşılayabilir. Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), anne şefkatinin, çocuk için, her çeşit maddî konfordan daha üstün olduğuna dair İslâm’ın görüşünü, bir ihtilâfı çözme sadedinde Hazreti Ömer’e sarfettiği şu cümlede ifade eder: “Ey Ömer annesinin tükrüğü ona, senin yanındaki şekerden ve baldan daha hayırlıdır.”</p>
<p>Çocuğun “istiğna yaşı” denen yeme, içme, giyinme –ve bir rivayete göre istinca– gibi işlerini kendi kendine yapabilme çağına kadar annesinin terbiyesinde olması bir prensiptir. Boşanma hâli gibi bir kısım ihtilâflarda, bu yaşa gelmemiş olan çocuk hep anneye verilir. Çocuğun terbiyesindeki bu ilk devreye hidâne denir ve hidâne hakkı İslâm Hukuku’nda anneye aittir. Annenin yokluğu hâlinde, anne tarafı esas olmak üzere kadınlara aittir. Hatta Hazreti Peygamber (aleyhisselâm) harpte esir alınmış olan kadınların, şayet beraberlerinde çocukları varsa satış vs. suretleriyle çocukların annelerinden ayrılmasını kesinlikle yasaklamıştır. İmam Şâfiî, İmam Ebu Hanife ve İmam Malik nezdinde satış hibe vs. her ne suretle olursa olsun bu yaştaki çocuğu annesinden ayırmak haramdır.</p>
<p>Diğer taraftan, çocuğun süt emme hakkının kâmil mânâda tahakkuku da anne tarafından terbiyesine bağlıdır. Çocuk, süt emmelidir, ancak bu süt öncelikle annesinin sütü olmalıdır.</p>
<p>Resûlullah: “Bebek için annesinin sütünden daha hayırlı süt yoktur.” buyurur. Âlimler, süt emzirme vazifesinin annelere kazâen olmasa da diyaneten vecibe olduğuna hükmetmişlerdir: “Kadın, çocuğunu emzirmeye normalde icbar edilmezse de başka sütannesi bulunmadığı veya çocuk başkasını emmediği durumlarda icbar edilir.” derler.</p>
<p>Bu çeşit şer’i mûtalara dayanan Mısır Şer’iyye Mahkemesi 1956 yılında bakım çağında çocuğu olan anneyi, çocuğunu anaokuluna vererek çalışmaya gitmekten menetmiş ve şöyle demiştir: “Anaokulları, çocuğun maddî ihtiyaçlarını hakkıyla karşılayacak olsa bile, anne şefkatinin yerini alamaz. Bu şefkat, anneden başka hiçbir kimsede bulunmaz da. Anne her ne kadar katı ve şiddetli de olsa çocuğuna karşı bir başkasından daha merhametlidir. Bu şefkate çocuğun tabiî ve kanunî hakkı vardır. Onu bu haktan mahrum etme salâhiyetine kimse sahip değildir. Öyle ise, çocuğun anne üzerindeki hakkı iskat edilemez. Kadının aslî vazifesi zevciyyettir ve bununla ilgili işlerdir. Faydası ve kadının ondaki salâhiyeti hususunda ne söylenirse söylensin, bir işle meşguliyet bahanesi, onu bu aslî ve tabiî vazifesinden tecrit edemez…”</p>
<p><b>Aile</b><b> </b><b>İçinde</b><b> </b><b>Bakılma</b></p>
<p>Annesi tarafından terbiye edilme hakkı, tabii olarak çocuğun aile içerisinde terbiye edilmesini de ifade eder. Ancak bu durum normal hâllerde böyledir. Hâlbuki, annesi olmayan veya bakma hakkına sahip annesi veya kadın yakını bulunmayan yetimler veya hiçbir nesebî yakını olmayan buluntu çocuklar vardır. Kur’ân-ı Kerîm, bu durumdaki çocukların da imkân nispetinde aile ortamında himaye edilmesini irşat buyurur (mealen<i>):</i><i> </i><i>“Sana</i><i> </i><i>yetimleri</i><i> </i><i>sorarlar,</i><i> </i><i>da</i><i> </i><i>ki:</i><i> </i><i>“Onların</i><i> </i><i>işlerini düzeltmek</i><i> </i><i>hayırlıdır.</i><i> </i><i>Eğer</i><i> </i><i>onlarla</i><i> </i><i>bir</i><i> </i><i>arada</i><i> </i><i>yaşarsanız,</i><i> </i><i>artık onlar</i><i> </i><i>sizin</i><i> </i><i>kardeşlerinizdir..”</i></p>
<p>Aile içinde yetiştirilmelerinin irşadını âyet-i kerimede geçen وَإِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ (<i>Eğer</i><i> </i><i>onlarla</i><i> </i><i>bir</i><i> </i><i>arada</i><i> </i><i>yaşarsanız,</i><i> </i><i>artık onlar</i><i> </i><i>sizin</i><i> </i><i>kardeşlerinizdir.</i>) ibaresindeki muhâlatadan anlamaktayız. Bu, onların, yetimevleri, yuva, kreş gibi çocuklara mahsus himaye müesseselerinde değil, öncelikle aile ortamı içerisinde barındırılmaları gerektiğini ifade eder. Âyette yer verilen <i>“hayırlıdır”</i> tabirinin mutlak gelmesini, âlimler “onların işlerinin düzeltilmesi hem “onlar” için hem de “sizler” ve “cemiyet” için hayırlıdır” diye değerlendirip, yetimlerin ihmalinin uzun vâdede cemiyete problem çıkaracağına âyetten delil bulurlar.</p>
<p>Resûlullah (aleyhisselâm) da birçok hadislerinde yetim bulunan aile sahiplerini övmek, mükâfatlarının yüceliğini tebşir etmek suretiyle, yetimlerin aile ortamında, iyi bir muamele ile yetiştirilmelerini irşat buyurur. İslâm’ın hakkıyla hayata intikal ettiği devrelerde yetimhanelerin, dârulacezelerin bulunmayışı, oralara düşecek, sahipsizlerin yokluğundandır: Dindar İslâm cemiyeti, yetimlerini ailelerde yetiştirmekte yaşlılarını aile sinesinde barındırmaktadır.</p>
<p><b>Yerinin</b><b> </b><b>Güzel</b><b> </b><b>Olması</b></p>
<p>Resûlullah (aleyhisselâm) çocuğun babası üzerindeki haklarını sayarken حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ … وَيُحْسِنَ مَوْضِعَهُ…<span class="Apple-converted-space">  </span>diyerek, “yerinin güzel kılınması”nı zikreder. Yerinin güzel olmasından murat alimlere göre ikidir:</p>
<p>1-Annenin temiz asıllı ve dindar olması,</p>
<p>2-Çocuğun yetiştiği yerin Kur’ân ve ilim öğrenme imkânı sağlayacak şartları hâiz olması.</p>
<p>Evlenme sırasında, kadın seçerken, Kur’ân-ı Kerîm de, Resûlulllah da Müslümanların dikkatini çeker. Âyet-i Kerîme’de evlenilecek eşin mutlaka mümin olmasına dikkat çekilir: mümin, köle bile olsa, hoşumuza gidecek hür kâfirden daha hayırlı olacağı belirtilir.</p>
<p>Resûlullah, kadın seçiminde insanların “güzellik, zenginlik, asalet” gibi şartları aradıklarını, ancak asıl aranması gereken şartın “dindarlık” olduğunu belirtir. Bir defasında Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Çöplükte yetişen kırmızı gülden sakının!” der, ashab-ı kiram, “Bu da nedir?” deyince: “Kötü muhitte yetişen güzel kadın.” cevabını verir. Hazreti Ömer’den yapılan bir rivayet, bu yasaklamanın sebebini açıklar: “Çünkü o, kendi aslına benzeyeni doğurur.” Hazreti Nuh da: “Kâfirlerin ancak kafirler doğuracağını” söyler.</p>
<p><b>Güzel</b><b> </b><b>İsim</b></p>
<p>Resûlullah’ın (aleyhisselâm) hadislerinde “hak” kelimesiyle açıkça ifade edilen haklardan biri, çocuğun isminin güzel olmasıdır: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُحْسِنَ اِسْمَهُ… Resûlullah umumî bir prensip olarak isimlerin güzel olmasını talep etmiştir. Uygun bulmadığı pek çok ismi değiştirmiş, bu meyanda çocukların isminin güzel olması hususunda da hassasiyetle durmuştur.</p>
<p><b>Hitan</b><b> </b><b>(Sünnet</b><b> </b><b>Olma)</b></p>
<p>İslâm dini, Hazreti İbrahim’le başladığı belirtilen sünnet olma hâdisesini teşrî ve tâmim etmiş ve bunu bazı müelliflerimiz çocuğun mendup hakları meyanında zikretmiştir. Çocuk, doğumunun ilk haftası içerisinde başlamak üzere bâliğ olmazdan önce sünnet edilmelidir. Bu, dinî bir farz değilse de bütün Müslümanların uyduğu bir şiar, bir alâmet vasfını alacak derecede müesseseleştirilmiş, kesinlik kazanmıştır.</p>
<p><b>Çocuğun</b><b> Gelişim Dönemlerine ihtimam</b></p>
<p>İslâm, çocuk terbiyesinde dayağı reddetmez, ancak temyiz yaşından sonra, te’dibin gayesi, suçun çeşidi ve çocuğun yaşına tâbi olarak, vurma sayısı, vurulacak yer, vurma vasıtası, vuracak kimse gibi bir kısım sıkı kayıtlarla dövmeye izin verir. Âlemlere rahmet olan Resûl-i Ekrem (aleyhisselâm) Efendimiz, küçüklükte çocuğun ağlamalarının anne ve babası için Allah katında (ebeveynlerine) zikir ve istiğfar yerine geçtiğini belirtip mezkûr ağlamaları sebebiyle onlara öfkelenmemesi gerektiğini teşrî buyurarak çocuklar hakkında mühim bir rahmete vesile olmuştur. Nitekim, İslâm âlimleri, “Altı yaşından önce çocuklar söz vs. ile te’dip edilir, dayakla te’dipleri uygun olmaz.” şeklindeki hükümlerinde “Çocuğun ağlaması ilk ayda Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadettir, dördüncü ayın sonuna kadar Allah’a tevekkül, sekizinci ayın sonuna kadar Hazreti Peygamber’e (aleyhisselâm) salât, ikinci sene sonuna kadar anne ve babası için istiğfardır.” “Henüz tıfıl olan (yani temyize ulaşmayan) çocuklarınızı dövmeyin. Zira onların ağlamaları şeytan sebebiyledir….” gibi hadislere dayanmışlardır.</p>
<p>Bir kısım âlimler, bu çeşit rivayetleri değerlendirerek, çocukları altı yaşından (yani temyizden) önce dövmenin caiz olmadığına hükmetmişlerdir.</p>
<p><b>Çocuğun</b><b> </b><b>Velâyet</b><b>i</b></p>
<p>İslâm’da her çocuğun, “terbiye, nefis ve mal”ından sorumlu bir veliye sahip olma hakkı vardır. Bunlara fıkıh kitaplarında “Velâyetü’t-terbiye”, “Velâyetu’n-nefs” ve “Velâyetü’l-mal” denir. Normal hâllerde bunları garantileyecek veli babadır. Babanın yokluğu durumunda dededir, dede de yoksa vasîdir, annesidir; bunlar da yoksa veraset hakkına göre bir yakınıdır. Cami avlusu veya kırda bulunan çocuk misalinde olduğu üzere, hiçbir yakını bulunmayan çocuğun velisi devlettir. Resûlullah, bu meseleyi اَلسُّلْطَانُ وَلِيٌّ مَنْ لَا وَلِيَّ لَهُ “Sultan (devlet sorumlusu) velisi olmayanın velisidir.” hadisiyle beyan etmiştir. Veli, çocuğa temel eğitimi sağlamak, hayatını ve –varsa– malını korumaktan sorumludur. Kur’ân-ı Kerim, anne veya babası yahut her ikisi olmayan ve yetim denen çocuklara gereken sağlıklı alâkanın gösterilmesi için birçok âyette irşatta bulunmuştur.</p>
<p><b>Çocuğun</b><b> </b><b>Nesebi</b></p>
<p>Çocuk, veraset gibi bir kısım mühim haklarını neseple elde edebilir. Bu sebeple onun nesep hakkı vardır ve yeterli delillerle nesebi sübut bulduktan sonra nefyedilemez.484 Buluntu çocuklara da bulundukları yere göre intisap (=milliyet) hakkı tanınır, dolayısıyla kilisede bulunmuşsa Hıristiyan, camide bulunmuşlarsa Müslüman addedilirler.</p>
<p><b>Güzel</b><b> </b><b>Terbiye</b><b> </b><b>Edilme</b></p>
<p>Terbiye, çok geniş bir mefhumdur. İçerisine, çocukla ilgili birçok hukuk girer. Hepsine şamil olacak şekilde, Kur’ân-ı Kerîm’in, “Küçükken terbiye etme” meselesine رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا âyetinde temas ettiğini belirtmek isteriz. Başka âyetler bu meseleyi açar. Meselâ şu âyet aile reisini çocukların da yer aldığı aile efradını “dinin derpiş ettiği terbiyeyi vererek onlar ve kendisini ateşten kurtarmaya” çağırır, ihmalin pek ciddî neticesinden haberdar eder (meâlen): <i>“Ey</i><i> </i><i>iman</i><i> </i><i>edenler!</i><i> </i><i>Nefislerinizi</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>ailelerinizi</i><i> </i><i>yakıtı</i><i> </i><i>taşlar</i><i> </i><i>ve</i><i> </i><i>insanlar</i><i> </i><i>olan</i><i> </i><i>ateşten</i><i> </i><i>koruyun!”</i> Başka bazı âyetlerde, kıyamet günü gerçek hüsrana uğrayanların, o gün ailelerinin ve kendilerinin ateşe girmelerine sebebiyet veren kimseler olduğunu belirtir.</p>
<p>Hadis, çocuğun terbiye hakkını daha sarih olarak ifade eder ve güzel olması kaydını getirir: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُحْسِنَ اِسْمَهُ وَأَنْ يُحْسِنَ أَدَبَهُ<span class="Apple-converted-space"> </span> “Çocuğun babası üzerindeki haklarından biri de ismini ve edebini güzel kılmasıdır.”</p>
<p><b>Edebin</b><b> </b><b>Güzel</b><b> </b><b>Olması</b><b> </b><b>Ne</b><b> </b><b>Demek?</b></p>
<p>Edebin içerisine “İslâm’ın tahsin ettiği her çeşit adab-ı şer’iyye ve örfiyye ve ilim” girdiği için bunların öğretilmesi âlimlerimizce te’dip kelimesiyle ifade edilmiştir. Öyleyse edebin güzel olması deyince şer’î ve örfî âdabın eksiksiz kazandırılması ve ilim öğretilmesi kastedilir. İlim de geniş bir mefhum olması haysiyyetiyle farz-ı ayn ilimler olarak kayıtlamamız gerekir. Bunun üzerinde ayrıca duracağımız için burada teferruata girmeyeceğiz.</p>
<p>Bazı âlimlerimiz, edep güzelliğinin tahakkuk etmesini şu şartlara bağlı görürler:</p>
<p>Ahlâk-ı hamîde üzere büyütülmesi,</p>
<p>Kur’ân öğretilmesi,</p>
<p>Arapça öğretilmesi,</p>
<p>Gerekli olan dinî ahkâmın öğretilmesi,</p>
<p>Anlama (akletme) yaşına gelince yaratıcı, eksiksiz ilâhî bir mârifet verecek delillerle öğretilmeli, bu yapılırken o yaştaki çocuklara mülhidlerin (inançsızların) sözlerinden bahsedilmemelidir. Onların küfürleri, zaman içinde peyder pey hatırlatılıp, onlardan sakındırılmalı, imkân nispetinde onların sözlerinden nefret ettirilmelidir. Allah’ın varlığıyla ilgili delillerin en açık, en yakın olanlarından başlanmalıdır. Keza Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in peygamberliği ile ilgili olarak da bu şekilde hareket etmelidir.</p>
<p><b>Eşit</b><b> </b><b>Muamele</b></p>
<p>Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), anne ve babaları çocuklara bir öpücüğe varıncaya kadar “zâhire akseden” her hususta eşit davranmalarını emreder.</p>
<p>Her çeşit ikram ve bağışta buna yer verilmesini, bilhassa Numan İbn Beşir vesilesiyle açıkça beyan ederek, kardeşler arasında ayrım yapmayı cevr (=zulüm) olarak tavsif eder. Umumî prensip şudur: إِنَّ لِبَنِيكَ عَلَيْكَ مِنَ الْحَقِّ أَنْ تَعْدِلَ بَيْنَهُمْ <span class="Apple-converted-space"> </span> Yani: “Evlâtlarının senin üzerindeki haklarından biri onlara âdil davranmandır.”</p>
<p><b>Farz-ı</b><b> </b><b>Ayn</b><b> </b><b>İlimleri Öğretmek</b></p>
<p>Çocukların bu hakkı, hadislerde “hak” kelimesiyle ifâde edilmemiş ise de âlimler kıyas yoluyla buna ulaşmışlardır. Zira, bazı hadislerde ilim öğrenmenin kadın ve erkek her Müslüman’a farz olduğu belirtilmiştir: طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ وَمُسْلِمَةٍ</p>
<p>Farz olan bu ilimlerden ne kastedildiği ihtilâf konusu olmuş ise de, esas itibariyle günümüzde “temel eğitim” tabiriyle ifade edilen ve bilinmesi gereken her çeşit zaruri bilgiler anlaşılmıştır. Müslüman âlimler bunlara farz-ı ayn ilimler demiştir. Fakihler bunu “Kişinin dinini ikamede, amelini Allah’a ihlâsla yapmada, Allah’ın kullarıyla muaşerede muhtaç olduğu şeyler” olarak tarif ederler.496 İbn Âbidîn’in bu meyanda yaptığı açıklamaları: Akaid İlmi, ibadât ilmi, ahlâkiyat ilmi, dil ve âdap ilmi, meslek ilmi, diye özetlemek mümkündür.</p>
<p>Çocuğun temel eğitim hakkına sahip olduğu, bu eğitimin mecburi ve meccânî olması lâzım geldiği, devletin bu işte sorumlu bulunduğu hususları vefatı Hicrî 544, Milâdî 1149 olan Kâdı İyaz tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Red ve tekbîhi gereken hususlardan biri tâlim ve taallümü vacip olan farz-ı ayn ilimlerin tâlim ve tallümünün terkidir. Bu ilimleri öğrenmeleri için kadınların da evlerinden çıkmaları gerekmektedir. İmama da bunları öğretme ve öğrenme hususunda hoca ile talebe arasında mukâvele yaptırmak ve beytü’l-mâl’den her ikisinin rızkını temin etmek terettüp etmektedir. Çünkü dinin ayakta kalması buna bağlıdır. Bu iş cihaddan da üstündür. Zira çocuğun, bilâhare kalbinden sökülüp atılması zor olan bozuk bir mezhep üzere yetişmesi ihtimâli vardır.</p>
<p><b>Yazı</b><b> </b><b>Öğrenme</b></p>
<p>Hadislerde sarih olarak zikri geçen haklardan biri kitâbettir, yani “okuma ve yazma”dır: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى الْوَالِدِ أَنْ يُعَلِّمَهُ الْكِتَابَةَ, “Çocuğun baba üzerindeki haklarından biri yazı yazmayı öğretmesidir.” Baba üzerindeki bu vecibe aslî vecibelerden biri olmalıdır. Çünkü, “Oku!” emriyle başlayan, bilenlerle bilmeyenler arasında tefrik yapıp bilenleri üstün tutan, “İlim öğrenmeyi her Müslüman’a kaçınılmaz bir farz” kılan İslâm indinde, ilmin anahtarı durumunda olan “yazı”nın öğretilmesi öncelikli bir ehemmiyet taşımalıdır. Resûlullah’ın hicreti müteakip “Suffa Mektebi”ni açıp, buraya yazı muallimi tayin etmesi, Müslümanlar arasında okur-yazar sayısının artması, çocuklara okuma-yazma öğretilmesi için aldığı pek ciddî tedbirler, O’nun bu meseleye verdiği ehemmiyeti gösterir.</p>
<p><b>Kur’ân</b><b> </b><b>Öğrenme</b></p>
<p>Çocuğun haklarını sayan hadisin Ebû Râfi’den (radıyallahu anh) gelen vechinde diğerleri meyanında “el-Kitab”ı öğretmesi de zikredilir. Bu kelime hat (yazı) mânâsına da gelir. Ancak el-Kitap’tan Kur’ân da anlaşılır. Ayrıca bu rivayeti nakleden Ebû Nuaym el-İsfehânî, Osman İbn Abdirrahman’ın, “Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabı” açıklamasını kaydeder.</p>
<p><b>Namaz</b><b> </b><b>Öğrenme</b></p>
<p>Yukarıdaki hadisin Deylemî’de Ebû Hureyre’den gelen vechinde kitap yerine “salât” kelimesi yer alır. حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُعَلِّمَهُ الصَّلَاةَ إذَا عَقَلَ Yani: “Çocuğun baba üzerindeki haklarından biri aklı erince ona namaz öğretmesidir.” Resûlullah başka hadislerinde çocuk temyiz yaşına (5-6 yaşına) erince namazın emredilmesini, 10 (veya 13) yaşında da mecbur edilmesini (kılmadığı taktirde hafifçe dövülmesini) emreder. Kur’ân-ı Kerim de, aileye namazın emredilmesini ve bu meselede fütûra düşmeden ısrar edilmesini emir buyurur: <i>“Ehline</i><i> </i><i>namazı</i><i> </i><i>emret.</i><i> </i><i>Kendin de</i><i> </i><i>ona</i><i> </i><i>sabır</i><i> </i><i>ile</i><i> </i><i>devam</i><i> </i><i>et…”</i></p>
<p>Dinin direği olarak tavsif edilen namaz gibi ana umdeye çocuğun küçükken alıştırılması onun en tabii, en önde gelen bir hakkı olmalıdır. Çünkü ebedî hayatı bu alışkanlığa bağlıdır. Aileden sorumlu olan babanın, âyette haber verilen hüsranı, büyük ölçüde namaz meselesindeki ihmal ve gevşekliğinden ileri gelecektir, Kur’ân’dan bu anlaşılmaktadır.</p>
<p><b>Sanat</b><b> </b><b>(</b><b> </b><b>=</b><b> </b><b>Zanaat:</b><b> </b><b>Meslek) Öğrenme</b></p>
<p>İslâm’ın çocukla ilgili olarak açık ifadelerle yer verdiği bir hak da onun bülûğdan önce bir meslek öğrenme hakkıdır. Bu hak, gerçi namaz ve yazı haklarında olduğu üzere, temel eğitim hakkı içinde dahildir. Ancak günümüz temel eğitim telakkisinde –en azından yurdumuzda– bu husus yeterince açık olmadığı ve tatbikatta da yer almadığı için biz bu hususu da müstakil bir başlık ile ayrı bir hak olarak tebârüz ettirmeyi gerekli görüyoruz.</p>
<p>Meslek öğretmenin vacip bir vazife olması hususu, sadece ulemanın farz-ı ayn ilimler meselesine getirdiği yorumla ulaşılan bir netice değil, bizzat Kur’ân-ı Kerîm’in nassına dayanan bir sarahattir. Zira, Kur’ân-ı Kerîm, çocukların, buluğdan önce meslekî formasyonlarının ciddiyetle takip edilmelerini yetimlerle ilgili bir âyette irşat buyurmuştur: <i>“Yetimleri</i><i> </i><i>evlenme</i><i> </i><i>çağına</i><i> </i><i>gelene</i><i> </i><i>kadar</i><i> </i><i>deneyin,</i><i> </i><i>onlarda</i><i> </i><i>rüşd</i><i> </i><i>(olgunlaşma) görürseniz, mallarını kendilerine verin”</i> Âyette geçen “ibtilâ” ve “deneme”den maksat, âlimlere göre, “çocukların, kendi işlerini kendilerinin yürütüp yürütemeyeceğini kontrol ve murakabedir.” Bu, bir bakıma, kendi işini kendi görmesi için verilen terbiye (ve meslekî) formasyonun hedefine ne derecede ulaştığının kontrolüdür.</p>
<p>İlâveten kaydetmek isteriz: Terbiye ve hak bahislerinde “yetim”le yetim olmayan çocuk arasında fark yoktur. Kur’ân-ı Kerîm, çocuklarla ilgili bir kısım meseleleri “yetimler”le ilgili olarak mevzubahis etmiştir.</p>
<p><b>Yüzme</b><b> </b><b>Öğrenme</b></p>
<p>Çocuğa öğretilmesi gereken “hak”lardan biri, bazı hadislerde “yüzme”dir. Bir kısım Müslümanlar, yüzme bilmenin kişiyi, boğulmaktan kurtaracak hayatî bilgiler arasında telâkkî etmiş, hatta “yazı bilmek”ten üstün görmüştür.</p>
<p>“… Çünkü, derler, insan kendi nâmına yazacak birini her zaman bulabilir, fakat tehlike ânında kendileri yerine yüzecek birini bulamaz.” Esasen Resûlullah’ın hadislerinde bu da “hak” olarak zikredilmiştir: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُعَلِّمَهُ الْكِتَابَةَ وَالسِّبَاحَةَ وَالرِّمَايَةَ وَأَنْ لَا يَرْزُقَهُ إِلَّا طِيبًا<span class="Apple-converted-space">  </span>“Çocuğun babası üzerindeki hakkı, ona yazı, yüzme, atma öğretmesi sadece temiz olanlarla rızıklandırmasıdır.”</p>
<p><b>Atıcılık</b><b> </b><b>Öğrenme</b></p>
<p>Çocuğun hakları meyanında, görüldüğü üzere bazı rivayetlerde “atıcılık”ın da zikri geçmektedir: حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ يُعَلِّمَهُ … وَالرِّمَايَةَ “Çocuğun babası üzerindaki haklarından biri de atıcılık öğretmektir.” Atıcılık, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) döneminde ok atmadan ibaret ise de günümüzde askerî formasyonda öğretilen atmanın bütün nevlerini anlayıp, günün şartlarında en azından müdafa-i nefiste baş vurulacak her çeşit atmaların kastedildiği kıyas ile söylenebilir.</p>
<p>Şu hâlde Müslüman çocuğun kâmil mânâdaki bir formasyonu düşünülecek olursa, tâlim müfredatında, günün mütedâvil sivil silâhlarının tanıtılması ve kullanımının öğretilmesi de yer alacaktır.</p>
<p><b>Oyun</b><b> </b><b>Hakkı</b></p>
<p>Çocuğun oyun meselesi Kur’ân-ı Kerim’de zımnen geçen bir husustur, sarîh değildir: Hazreti Yakup’tan evlâtları, kardeşleri Hazreti Yusuf’u (aleyhisselam) oynamak üzere isterler, o da izin verir. Ancak Hazreti Peygamber’in مَنْ كَانَ لَهُ صَبِيٌّ فَلْيَتَصَابَى لَهُ<span class="Apple-converted-space">  </span>yani “Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın.” hadisinde ifâde edilen, çocuğun seviyesine inme emrinde görüleceği üzere, İslâm dini çocuğun fıtrî olan oyun ve oyuncak ihtiyacını gözardı etmemiştir. Bu meseleye müteallik pek çok nebevî beyanat ve fiilî tatbikat hadis kitaplarında gelmiştir. Söz gelimi, heykel bütün çeşitleriyle haram edildiği hâlde, çocukların bebeklerle oynamaları, Resûlullah’tan beri caiz ve meşru addedilmiş, bunlarla oynamakta terbiyevî açıdan bir takım faydalar kabul edilmiş, “Kız çocularının ev işlerine ve bebeklerle ilgili işlere küçüklüklerinden itibaren alıştırılmaları için” gerekli de görülmüştür.</p>
<p><b>Evlendirilme</b></p>
<p>Resûlullah, bülûğa eren gencin vakit geçirilmeden evlendirilmesini de “prensip olarak”, baba üzerine bir vazife, çocuk için de bir hak kılmıştır. Ebû Hureye’den (radıyallahu anh) gelen bir rivayette, diğer bir kısım haklar meyanında bunun zikredildiğini de görürüz. حَقُّ الْوَلَدِ عَلَى وَالِدِهِ أَنْ … وَيُزَوِّجَهُ إِذَا أَدْرَكَ …<span class="Apple-converted-space"> </span> yani “Çocuğun baba baba üzerindeki bir hakkı bülûğa erince onu evlendirmesidir.” Bir başka hadiste, vaktinde evlendirilmez de, gencin günah işlemesine meydan verilirse, bundan baba sorumlu tutulmaktadır: “Kimin bir çocuğu olursa ismini ve edebini güzel yapsın. Bülûğa erince de evlendirsin. Çocuk bülûğa erdiği hâlde evlendirmez, o da bir günah işlerse, bunun günahı baba üzerinedir.”</p>
<p><b>Diğer</b><b> </b><b>Bazı</b><b> </b><b>Haklar</b></p>
<p>Hukuku’l-Veled müellifi Ahmed Münib, yeni doğan çocuğa yapılması hususunda sünnette gelen bâzı âdâbı da çocuğun mendup hakları başlığı altında zikreder. Bunlardan biri, doğduğu zaman, ağızda yumuşatılan hurma veya tatlı bir şeyle damağının ovulması (tahnîk), bir diğeri de sağ kulağına ezan, sol kulağına da kâmet okunmasıdır. Keza anne ve babanın çocuğunu sevmesi, öpmesi, ikramda bulunması; ona yapamayacağı, itaat etmeyeceği, itiraz edeceği emirlerde bulunmaması; beddua etmemesi, hayır duada bulunması da var. Bu hususlarda Resûlullah’tan gelen hadislerden bazı örnekler de kaydeder:</p>
<p>“Çocuklara muhabbet, ateşten korunmaya sebeptir. Onlara ikram sırattan geçmeye vesiledir. Onlarla birlikte yemek cehennemden kurtuluş beratıdır.”</p>
<p>“Çocuklarınızı çokça öpün. Çünkü size her öpücük için Cennet’te bir derece verilecektir.”</p>
<p>“Anne ve babanın, evlâdı hakkındaki duasının süratli şekilde kabul edilmesi, Peygamber’in ümmeti hakkındaki hızlı kabul olan duası gibidir.”</p>
<p>“Çocuğunun, kendisine evlâtlık vazifesini yerine getirmede yardımcı olan babaya Allah rahmetini bol kılsın.”</p>
<p>Hulâsa, dinimiz, ta bidayetten, Hazreti Peygamber’den beri çocuk meselesini büyükten ayrı olarak ele almıştır. İslâm’ın, çocuğu büyükten farklı telâkki etmesi ve bir kısım meselelerini müstakilen ele alması, onun bu meseledeki birinci orijinalitesini teşkil eder. Bu husustaki teşriatın temel taşı Fahr-ı Kâinât’ın (aleyhissalâtu uesselâm) رُفِعَ الْقَلَمُ عَنِ الصَّبِيِّ حَتَّى يَحْتَلِمَ “İhtilâm oluncaya kadar çocuktan kalem (mesuliyet) kaldırılmıştır…” hadisidir. Bu anlayışa Batı, 19. asrın sonlarında kısmen gelebilmiştir. Katettiği büyük mesafeye rağmen, Batı’nın, hâlen, İslâm’a nazaran, çocuk meselesinde bazı ifrat ve tefritlerinin olduğu söylenebilir.</p>
<p>İslâm’ın çocuğa tanıdığı bir kısım haklar vacip, bir kısmı da menduptur. Hayatının ve malının korunması, nesep, nafaka ve temel eğitim gibi zaruri olanlar vacip, onun dışındakiler menduptur. Dinin kâmil mânâda tatbik edilme endişe ve ve arzusu içinde olanlar için, tatbikatta, mendup olanlarla vacip olanlar arasında tefrik düşünülemeyeceği kanaatindeyiz. Mendup olanlara aykırı tatbikat bidattir, bidat ise dinen merduttur, ateşe götürür.</p>
<p>İslâm’ın yeniden, bütün müesseseleriyle ihyasının gündeme geldiği zamanımızda, işe temelden başlamanın gereğine inanıyoruz. Bu da, öncelikle terbiyeye yönelik olan çocuk haklarının ortaya çıkarılıp, tatbikatının gerçekleştirilmesinden başlamakla olur. Bunun ihmal edilmesi, çocuk hukukunun ihlâli yani hakkını aramaktan âciz, affetmede yetkisiz olan çocuklar taifesine zulümdür. Kur’ân-ı Kerim, zâlimlerin felâh bulmayacağını ifade ettiğine göre çocuklarımızın terbiyesinde, İslâm’a dönerek zulmü terk edip, gerçek kurtuluşu Allah’ın rızasında, İslâm’ın müşfik sinesinde aramamız gerekmektedir. Başkaca faaliyetler, kurumaya yüz tutan ağacı, yaprağını yeşile boyayarak tedaviye çalışmaya benzer.</p>
<p>İslâm’a göre, bülûğa inzimam eden rüşd hâliyle çocukluk sona ermekte, ona tanınan haklar bitmekte, onu hayatın mükellefiyetleri beklemektedir. Bu yaş ortalama 15’tir. Bütün tâlim ve terbiye müesseselerinin, çocuk 15 yaşına basıncaya kadar program ve müfredatını bu gayeye uygun olarak tanzim etmesi, tek başına onun hayata atılabileceği formasyonu vermesi gerekmektedir.</p>
<p>Hulâsa, İslâm, her çocuğa, iki maddede özetleyebileceğimiz haklar getirmiştir:</p>
<p>Ortalama 15 yaşında tek başına hayata atılabilecek formasyonu almak,</p>
<p>Evlendirilmek.</p>
<p>Bunların gerçekleşmediği cemiyetlerde gadr var demektir: Böyle cemiyetlerde çocuklar mağdur, ebeveynler gaddâr, sistem zalimdir. Allah zalimleri iflâh etmez.</p>
<p><strong>Prof. Dr. İbrahim Canan</strong></p>
<p><strong>Kaynak:Wise Instute</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamin-isiginda-cocuk-terbiyesi/">İslam’ın Işığında Çocuk Terbiyesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gençleri Anlamak!</title>
		<link>https://hizmetten.com/gencleri-anlamak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2020 16:00:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Wise Instute]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12083</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocuk Eğitiminde Ergenli̇k Dönemi̇ : 14-21 Yaş  Literatüre göre, ergenlik dönemi, insan bünyesindeki birtakım hormonların “salgılanmaya başlaması ile birlikte, çocuğun “ruhunda” ve “fizyolojisinde” hızlı değişiklikler yaşaması halidir. Ergenlik dönemi, birdenbire başlamaz,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gencleri-anlamak/">Gençleri Anlamak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Çocuk Eğitiminde Ergenl</b><b>i̇</b><b>k Dönem</b><b>i̇</b><b> : 14-21 Ya</b><b>ş</b><b><span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p>Literatüre göre, ergenlik dönemi, insan bünyesindeki birtakım hormonların “salgılanmaya başlaması ile birlikte, çocuğun “ruhunda” ve “fizyolojisinde” hızlı değişiklikler yaşaması halidir.<br />
Ergenlik dönemi, birdenbire başlamaz, çocuk önce bir “ön ergenlik” dönemine girer. Bu dönem, aşağı yukarı 9-10 yaşlarına denk gelir. Çocuklar bu dönemde “çocuksu yetişkin” görünümüne bürünürler, ama hâlâ çocuksu davranışlar sergilerler. Yani çocuklar görünüşte yetişkin, ruhlarında çocuk gibidirler.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ön ergenliğin hemen ardından çocuk, sarsılmaya başlar. Duygusal çalkantılar yaşar, neyi nasıl yapacağını şaşırır… Bünyesine ilk kez damlayan hormonların her bir damlası, ergen çocuğu şaşkına çevirir. Ergenliğin bu en sarsıcı dönemi, kız çocuklarında aşağı yukarı 11-13, erkek çocuklarda 12-14 yaşlarına denk gelir ve yaklaşık 21-22 yaş civarında dengeye girer.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b>Ergenlik Nedir? Ne de</b><b>ğ</b><b>ildir?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p>Ergenlik dönemi, çocuğun duygusal bir desteğe ihtiyaç duyduğu bir dönemdir. Çocukluğunu coşku ile, kısıtlanmadan özgürce, hatta şımartılarak geçirmesine müsade edilen çocuklar, ergenliklerine sükûnet içinde ve problemsiz olarak girerler.<br />
Ergenlik dönemi, bizatihi kendi başına bir problem dönemi değildir. Tıpkı şeker hastalığı gibi… Şeker hastalığı, aslında tek başına, somut bir hastalık olmayıp, hastalık oluşması için müsait bir zemindir. Nasıl ki şeker hastalığında, birtakım şeylere dikkat edilmediğinde, vücudun değişik yerlerinde problemler oluştuğu gibi, ergenlik de –zira ergenlik dönemi tek başına bir problem dönemi değildir- dikkat edilmez ise, çocuğun kimliği ve kişiliği üzerinde birtakım derin izler bırakabildiği bir dönemdir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ergenlik dönemi, bir arınma bir ruhsal temizlenme dönemidir. Çocukluk döneminde, aşağılanmış, suçlanmış, değersizlik yaşatılmış, eleştirilmiş olanlar, ergenlik dönemine geldiklerinde, bu dönemin hassasiyetleri ile çatışmacı bir yapıya bürünerek, iç birikintilerini temizlerler. Böylesi bir durum; denizin, içindeki çöpleri güçlü dalgalarla kıyıya atması ve kendisini temizlemesi gibidir. Eğer birey, ergenlik döneminde böylesi bir temizlenmeye girmezse yetişkinlik döneminde, çeşitli ruhsal hastalıklara yol açabilir. O nedenle, ebeveynler bu durumu bilmeli, ergenin olumsuz davranışlarını sükûnetle karşılamalı ve tepkilerden arındırma çabası içinde olmalıdır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b>Ergenlik döneminde, “ortamın” ve “rol-model”in önemi</b></p>
<p>Ergen çocuk, yeni ameliyattan çıkmış hastaya benzetilir. Her an mikrop kapabilir. O yüzden nasıl ki, ameliyattan çıkmış bir hastayı hijyenik bir ortamda tutmak gerekirse, ergen çocuk için de tıpkı böyle bir hijyenik ortama ihtiyacı vardır. Çünkü bu dönemde öocuk, her an mikrop kapabilir.<br />
Siz ebeveyn olarak yıllarca emek sarf edersiniz, çocuğunuza kol kanat gerersiniz, yetiştirmeye çalışırsınız, iyi ve terbiyeli yetişsin diye para harcayıp özel okullara gönderirsiniz… Bir de bakarsınız ki – Allah göstermesin –ergenlik döneminde çocuk birilerinden bir hastalık bulaştırmıştır bünyesine… Örneğin tahmin edilmedik birisinin bir duruşuna, bir bakışına vurulur… Tıpkı onun gibi durmak, onun gibi karizmatik yürümek için kendi kılığını-kıyafetini bir anda değiştiriverir. Bunun yanı sıra ergen, çevresindeki arkadaşları ile sürekli etkileşim içinde olduğu için, arkadaşında gördüğü bir giysinin kendisinde de olmasını isteyebilir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ergen çocuğu olan anne-babaları bekleyen en önemli tehlike, çocuklarının karşısına çıkacak olan “kötü örnek insan” ve “kötü ortamlar”dır. Ergenin kimliği henüz oturmamış olduğu için her an, her türlü yanlışı yapmaya müsaittir. Anne-babalar, çocuklarını, çocuksu masumiyet yıllarına göre değerlendirip: “Benim oğlum, mâşaallâh koç gibidir!.. Ona çok güvenirim, hiçbir yanlışı olmaz!. . ” diye düşünmemelidir. Çünkü ergen çocuk, bir gün öyle, bir gün böyledir. Anne-babalar, kimlerle komşuluk yaptığına, hangi film ve dizileri izlediğine, hangi tip insanların çocukları ile muhatap olduklarına hayatî derecede dikkat etmelidirler. Çünkü, ifade edildiği gibi, bu dönem, her an mikrop kapılmaya müsait çok hassas ve özel bir dönemdir. Mevlana’nın ifadesi ile, “Bülbül ile arkadaşlık yapan güle, ördek ile arkadaşlık yapan göle gider.”<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Çocuklar, aynı hassasiyetleri benimseyen iyi aile çocukları ile bir araya gelerek birbirlerinden güzel ahlâk kopyalarlar. Siz bu bir araya gelmelerin adına, ister “yaz okulu”, “Kur’ân kursu”, “kültürel aktiviteler” deyin, ister “sportif ve eğlence partileri” deyin, fark etmez. Ergen çocuğu olan anne-babalara, çocuklarını böylesi iyilik üzere çalışan kurum, kuruluş ve mekânlara göndermeleri ehemmiyetle tavsiye edilir. Bu olmadığı takdirde çocuklar ve ergenler için hazırlanmış tuzak mekânlara gitmeleri ve oralarda aidiyet ve kimlik bunalımına girmeleri kaçınılmazdır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><i>Şu da bilinmelidir ki, ergenlik döneminde edinilen davranı</i>ş<i>lar, geçicidir. Ancak anne-babanın yanlı</i>ş<i> tutumları sebebi ile, çocuk, yanlı</i>ş<i> olan davranı</i>ş<i>ı savunmaya kalkarsa, onu benimserse ve yanlı</i>ş<i> davranı</i>ş<i>lar etrafında birikmi</i>ş<i> bir grup arkada</i>ş<i>ları ile de desteklenir ise, </i>İş<i>te o zaman problem ba</i>ş<i>lar!.. </i>Bu sebeple anne-babalar, çocuklarının bu döneminde dışarıdan kapacakları mikrobik rahatsızlıklara karşı oldukça dikkat etmeli, çocuğun benimsediği birtakım davranış bozukluklarının aslında gelip geçici olduğunu düşünmelidirler. Böylesi kötü davranışlar edinmiş bir çocuğun, o davranışlardan vazgeçmesinin yolu, asla baskı ve yıldırma değildir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b>Bu Dönemin Sa</b><b>ğ</b><b>lıklı Geçirilmesinde Aileler, Nelere Dikkat Etmelidirler?</b></p>
<p><b>1.Bu dönemin sa</b><b>ğ</b><b>lıklı geçirilebilmesi için ilk ve temel </b><b>ş</b><b>artı, ailenin bilinçli olmasıdır</b></p>
<p>Ergenlik döneminin özellikleri hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Çocuğun bu dönemde sosyal ve duygusal gelişim açısından sevilme, beğenilme, takdir edilme, başarılı olma, ait olma ihtiyaçlarının farkında olunmalıdır. İdeal modellerle tanıştırılması ve ahlâken mazbut arkadaşları ile birlikte olabilecekleri fiziki mekanları hazırlamanın önemini bilmelidir. Bunlarla birlikte anne-baba tarafından anlaşıldığı duygusu, ergene verilmelidir. Ergenliği yaşamış bir anne-baba olarak çocuklarının bu dönemde neler yaşadığını ve hissettiğini az-çok bilmesi ve çocuğunun yaşayacağı bu garip sürece de kendisini önceden hazırlaması gerekir. O nedenle, sağlıklı çocuk yetiştirme konusunda yeterli bilgiye sahip ailelerde yetişen ergenler çok şanslıdır denebilir.Bu ailelerde rol paylaşımı vardır. Aile üyelerinin uyacağı kurallar ve sınırları bellidir. Ailede disiplin vardır ama otoriterlik yoktur. Anne-baba ve çocuklar arasında bağlılık vardır ama bağımlılık yoktur. Aile üyeleri birbirine saygı duyar ve bireysel gelişmeleri destekler.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b>2.Bütün anne-babaların, ergen çocuk ile mücadeleye girmemesi gerekti</b><b>ğ</b><b>ini çok iyi bilmesi gerekir</b></p>
<p>Anne-babalar, çocuğun bir kimlik arayışı içinde oyduğunu, fırtınalı bir dönemden geçtiğini, seçim ve tercihlerinin sık değiştiğini; doğru yönlendirildiğinde, sabır ve anlayışla karşılandığı takdirde genelde 21 yaşından sonra bu fırtınalı donemin geçeceğini bilmelidir. En az zararla geçmesi için diyolok yolu seçilmesi gerektiğini, suçlama, eleştiri, nasihat, tehdit, baskı, korkutma ,sindirme gibi yöntemeler geri teptiğini ve isyana götürebildiğini bilmelidir. Herhangi bir tepkisel durumunda da kendisini savunmasına ve duygularını dile getirmesine izin verilmelidir. Anne-babalar, ergenin içinde bulunduğu çalkantılı dönemin doğası gereği her an için bir hata yapabileceğini kabul etmeli ve buna hazırlıklı olmalıdır. Ancak o zaman ergenle mücadeleye gerek kalmadan konuşma mümkün olabilir. Çünkü ergen çocuk ile mücadeleye girmiş olup da galibiyetle çıkan anne-baba yoktur… Zira çocuk, anne- babasına yenilse de bunun acısını başka bir zaman, başka bir konuda çıkartmaya hazır hâle gelecektir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b>3.Anne-babalar –aşağıda geleceği üzere- ergenlik döneminin özelliklerini dikkate almalı ve bunların ı</b><b>ş</b><b>ı</b><b>ğ</b><b>ında pedagojik yakla</b><b>ş</b><b>ımlar sergilemelidirler</b></p>
<p>“Ergen, bir iş yaparken akıl almaktan değil akıl vermekten hoşlanır”. İşte ergenin bu özelliği bilinmeli ve anne-baba için önemli bir ipucu olmalı şöyle ki: Ergenin “severek yapabilecegi, kendisi için anlamlı ama başkaları için de faydalı olan bir işi, bir projesi” olmalı. Bu projesi önemsenmeli, yapılmasında ona özgürlük verilmeli, güvenilmeli, anlatacağı her şey özenle dinlenilmeli ve desteklenmelidir.</p>
<p><b>4.Ergenin mutlak bir aktiviteye ihtiyacı vardır</b></p>
<p>Fiziksel bir eylemin içinde olmayan ergenler, olumsuz duygularını yönetmekte zorlanırlar. Tatil zamanlarında hem yeteneklerinin gelişmesi için, hem yönetemediği belli duygulara yoğunlaşmaması için okçuluk, binicilik, eskrim gibi hem estetik kazandırıcı hem dikkati geliştirici sportif aktivitelere, ruha esenlik veren müzikal öğrenimlere, kültürel faaliyetlere yönlendirilmelidirler.</p>
<p><b>5. Dı</b><b>ş</b><b>a dönük eylem planları hazırlanmalıdır</b></p>
<p>Çocuğun içe dönük eylemlere yoğunlaşması, örneğin internet, cep telefonu gibi teknolojiye yoğunlaşması duygularını yönetmesini zorlaştırır. O nedenle dışa dönük eylem planları hazırlanmalıdır. Haftalık aile toplantıları ihmal edilmemeli, aile çocukla yeterli ve kaliteli vakitler geçirmeli, ihtiyacı olan sevgi ve ilgiyi göstermelidir. Kaliteli zamandan kasıt, anne-babaların birbirleri ve çocukları ile birlikte geçirdikleri, herkesin bundan zevk aldıkları ve kendilerini mutlu hissettikleri zamandır. Birlikte bir pikniğe bir yemeğe gitmek, beraber bir geziye çıkmak, sosyal bir etkinliğe katılmak ve benzeri etkinlikler, süresi kısa ama kalitesi yüksek zamandır.</p>
<p><b>6. Ergenin bir yere aidiyet duyması, kendisini değerli hissetmesi</b></p>
<p>Duyguları yönetmede kullanılan “iradeyi” destekleyen en önemli duygu, “değerlilik hissi” idi. Ergenin bir yere aidiyet duyması ve kendini değerli hissetmesi, duygularını yönetmede çok etkili bir durumdur. Kendini değerli hisseden kişi, hoşa gitmeyen davranışlardan kendini alıkoyar. O nedenle ergen, aileden ve aidiyet hissettiği kurum ve şahıslardan değer görmesi yine bu dönemin arızasız atlatılmasına önemli bir vesiledir. “Ziyaretçiyi aziz tutan bekçisidir.” Şeklindeki bir Anadolu tabiri bunu güzel ifade eder.</p>
<p><b>7.Ergene karşı duygusal ve fiziksel şiddetten uzak durulmalıdır</b></p>
<p>Baskı, zorlama ve şiddet arttıkça olumsuz duygular güçlenir ve yönetilemez hâle gelir. Duygusal acı veren her türlü bilinçli eylemin şiddet olduğu bilinmeli ve hem duygusal hem de fiziksel şiddetten uzak durulmalıdır. Esnek, sabırlı ve sevgi dolu anne-babalar, bu dönemde en büyük rehberlerdir. Sevgi dolu bir bakış, güler yüz, tatlı bir kaç söz ve adam yerine konmak ergenin yegâne beklediğidir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Yazar ve Araştırmacı</p>
<p>Dr. Adem Akıncı</p>
<p><strong>Kaynak:Wise Instute</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gencleri-anlamak/">Gençleri Anlamak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
