<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Vasıl arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/vasil/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/vasil/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 27 Sep 2020 21:57:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Vasıl arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/vasil/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (2)</title>
		<link>https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2020 06:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Salik]]></category>
		<category><![CDATA[Talib]]></category>
		<category><![CDATA[Vasıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13995</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sâlik: Bir yolu tutup giden anlamındaki bu kelime, tasavvuf erbabınca Allah’ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O’na yürüyen; yürüyerek tabiatındaki uzaklaşma temayüllerini nötralize eden veya kendi uzaklığını aşmaya&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-2/">Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (2)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap"><b>Sâlik:</b> Bir yolu tutup giden anlamındaki bu kelime, tasavvuf erbabınca Allah’ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O’na yürüyen; yürüyerek tabiatındaki uzaklaşma temayüllerini nötralize eden veya kendi uzaklığını aşmaya çalışan hak yolcusu demektir ki, kendi içinde iki ana bölüm hâlinde mütalâa edilegelmiştir:</p>
<p><b>1.</b> Seyr u sülûk yolunun gereklerini yerine getirmeden, yani uzlet yaşamadan, halvet görmeden, çile ile tanışmadan, sırf cezb-i rahmânî ile bir hamlede, bir nefhada bütün hâl ve makamları aşıp kendi kemalât arşına ulaşan cezbedilmiş (meczûp) veya (müncezip) sâlik.</p>
<p><b>2.</b> Usûl ve âdâbı dairesinde istidadının gereği “âfâkî” veya “enfüsî” seyr u sülûk-i ruhanîyle Hakk’a vuslat yolunda bulunan sâlik-i mücahid.</p>
<p>Bunlardan başka, evvelâ meczûbken cezbenin kesilmesi, seyr u sülûke geçmeden yeniden bir incizabın zuhuru, sülûku müteakip cezb ü incizabın yeniden meydana gelmesi gibi&#8230; hususlar da erbabınca üzerinde durulan konular arasında. Ne var ki, fakir, onları bu işin pratik kahramanlarına havale edip şimdilik sırf “seyr-i enfüsî” ve “seyr-i âfâkî” ile Hakk’a yürüyen sâlikten bahsetmek istiyorum.</p>
<p><i>Sâlikte ilk adım</i> niyetle başlar. Niyet her işin başı, seyr u sülûkun ise hem başı hem de temel taşıdır; onsuz amel ruhsuz, o olmadan Hakk’a yürümekse imkânsızdır. Hâlis bir niyet, Hak inayetine bağlanarak güçlendirilir, azim ve kararlılıkla da bilenirse –Allah’ın izniyle– bu sayede sâlik her şeyi başarabilir, her engeli aşabilir ve takvimi belli değilse de bir gün –hangi seviyede olursa olsun– istidadının elverdiği arş-ı kemalâta ulaşabilir. Ne var ki, “menzili çok, geçidi yok, derin sular”ın ve derin derelerin bulunduğu, zorluk ve kolaylığın yan yana yaşandığı, şehrahlarla patikaların iç içe uzayıp gittiği bir yolda mutlaka bir kâmil mürşide ve bir üstada ihtiyacın olduğu da açıktır. Bu itibarla da, şayet üstad üstadlık taslayan bir mütesanni’, mürşid de haddini bilmez bir nâkıssa, vay o sâlikin hâline.! Ne hoş söyler Niyazi-i Mısrî:</p>
<blockquote><p>Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,<br />
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş&#8230;</p></blockquote>
<p>Seyr u sülûk, sâlikin tâlibken kısmen duyduğu, mürîd ufkunda televvünleriyle tanıştığı iman ve islâm hakikatlerini, “mahiyet-i nefsü’l-emriye”lerine uygun bir kere de keşfen ve zevken tadıp duymanın, idrak edip anlamanın kalb ufku itibarıyla ayrı bir yoludur. Sözü edilip de, çok defa ne olduğu bilinmeyen huzur dediğimiz iksir de kâse kâse işte bu yolda içilir. Huşû, sâlikin istidadına göre hakikî mânâsıyla o yolda yaşanır.. ve yaşanan şeylerin insan tabiatının birer derinliği hâline gelmesi, tabir-i diğerle imanın nazarî bir ufka bedel amelî bir matla’dan o farklı doğuşu da ancak kalb ve ruh atmosferinde yapılan böyle bir seyahatle gerçekleşebilir. Böyle bir yolda ısrarlı yürüme sayesinde yükselen, ahlâkıyla bir kıvam insanı hâline gelen sâlik, hareket eksenini ruhanîlere ait çizgiye bağlayarak ufuk ötesi temâşâlara ulaşır, çoğu nazariyâttan ibaret olan ilmî müktesebâtını maârif-i ilâhiye kıymetine yükseltir; yükseltir ve zâhir u bâtınıyla pürnûr olur gider, duruşuna lâyık bir makama otağını kurar.</p>
<p>Bazen böyle münevver bir ruh ve dopdolu bir ârife –üzerinde durulacağını ifade edip geçelim– farklı bir kısım ahvâl, etvâr ve ötelere ait elvânın zuhur ettiği de olur; bazen de ona ruhanî zevk ve müşâhede yolları açılır. Bu arada mütemekkin olmayan sâliklerden bunlara takılıp yollarda kalanların sayısı da az değildir; ancak müteyakkız hak yolcularıdır ki, bunları Hak inayetiyle aşar ve takılıp yollarda kalmazlar, kalmamalıdırlar da. Zira bu tür şeyler, ne ubûdiyetin gayesi ne de seyr u sülûkun hedefidirler. Bunları maksud bilen Maksud’u bilemez, bunları gaye gören yol yorgunluğundan başka bir şey elde edemez. Onun içindir ki, gerçek mârifet erleri, bu tür şeylerden rüyalarında bile uzak durmaya çalışmış, kendi kendine gelen mevhibelerin istidraç olabileceği endişesini yaşamış; vicdanlarının “vâridât” dediği teveccühleri de “tahdis-i nimet” mülâhazasıyla soluklamış ve daha fazla bir kıymet atfetmeyi de asla düşünmemişlerdir. Bence bu yolda esas olan da işte budur; evet, eğer bunlar Rahmânî birer ikram ve Cenâb-ı Hak tarafından sâlikin aşk u şevkini şahlandırma adına avans nev’inden birer teveccüh ise –ki o hususta da kat’î bir şey söylememiz mümkün değildir– hak yolcusu yeni bir nimet sağanağıyla karşı karşıya bulunduğunu düşünerek, şevk u şükürle gerilmeli, ibadetini ubûdete çevirmeli, normal hayatını gecelerinin derinliğiyle derinleştirmeli, oturuşunu-kalkışını daha bir kullukla bezemeli; ama kat’iyen fahre, şöhret hissine, fâikiyet mülâhazasına girmemeli; rahmet ilinden dalga dalga esip gelen, gelip ruhunu saran o tecellîleri, bencillik, gurur, riya, süm’a isiyle-pasıyla karartmamalı; bütün o teveccühleri, iltifatları, kendi aczi, fakrı, ihtiyacı ekseninde değerlendirerek, hakkı olmayan bir şeyi temellük yerine, onun kaynağı üzerinde durmalı, bir ibtilâ olabileceği ihtimaline karşı Allah’a sığınmalı ve ubûdiyetine teşvik için bir atiyye nev’inden verilmiş olma mülâhazasıyla da kulluk çıtasını biraz daha yükselterek, daha derince, daha şuurluca ve ihsan televvünlü bir ubûdiyete kilitlenmelidir; hem de nimet-i sâbıkaya “bidâat-i müzcât” ölçüsünde küçük bir şükürle mukabelede bulunuyor olma ezikliğiyle ubûdiyete kilitlenmelidir&#8230;</p>
<p>Aslında, sürekli kendini sorgulayan, sigaya çeken ve nefsini murâkabe ve muhasebe imbiklerinden geçiren bir hak yolcusundan beklenen de işte budur. Durduğu yerin farkında olan böyle biri, bir taraftan</p>
<p align="center"><span class="arabic">مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ<sup>[1]</sup>، مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ<sup>[2]</sup>،<br />
مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ</span>&gt;</p>
<p>deyip O’nu hakkıyla bilemediğini, gerektiği gibi kullukta bulunamadığını, ululuğu ölçüsünde O’nu zikredemediğini ve şükür vazifesini yerine getiremediğini avaz avaz ilan ederken; diğer taraftan da, bilerek veya bilmeyerek işlediği hata, günah, irtikâp ettiği mâsiyet, mesâvî ve Allah’ın hoşnut olmadığı/olamayacağı davranışlardan ötürü her zaman boynu buruk, ruhunda içini kanatan bir burukluk, yüzünde kahreden bir hicap, gönlünde mütemadi bir ürperti, kabirdeki suallere muhatap olma telaşı gibi bir ruh hâleti içinde ve amellerin muvazenesi esnasında terazi kefelerinin kıpırdanışıyla başını döndüren, bakışlarını bulandıran bir heyecan ve endişe ile, her lahza, içinden kopup gelen o derinlerden derin mehâfet ve mehâbet hissiyle döner döner ve gider O’na sığınır; her sığınışında cismanî arzuları ve nefsanî istekleri itibarıyla bir kere daha ölür ve ardından da O’na intisap mülâhazalarıyla sûr sesi almış gibi yeniden dirilir; dirilir, kalb ve ruh ufkunda yepyeni bir dünya kurmaya çalışır; her zaman O’nu düşüneceği, O’nu söyleyeceği, O’na yöneleceği, O’nunla hasbihâl edeceği öteler adına nuranî, şeffaf ve mâverâdan sürekli diriltici nefesler alan bir dünya. Bu dünyada, sâlik ve üstad diz dize, canlar Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın otağında ve otağ, Hakk’a kurbet kuşağında.. varların yok olduğu, yokların bir vücud-u cavidânîyle yeniden varlığa erdiği bir makamdır burası. Burada saatler her zaman gün ortasını gösterir.. doğu-batı iç içe girer, gece-gündüz karışır birbirine.. fizik ve fizikî mülâhazalar delik deşik olur. Mekânın yerini lâmekân alır, zamanın ufkunu da lâzaman kaplar.. artık, her şeyin Allah’tan gelip yine Allah’a döndüğü hissi duyulmaya başlar. Bir kor düşer sinelere ve vuslatın gölgesi sezilir gibi olur başlar üstünde. Zevkî, hâlî ve kısmen de şuhûdî bir neşve ile dudaklar O’ndan gelecekleri mırıldanmaya durur, mırıldanılan şeyler gider ta ümit ufkuna vurur. Gönül her şeyi aşmış gibi<span class="arabic"> اَللّٰهُمَّ لَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَشَوْقًا إِلَى لِقَائِكَ</span><sup>[3]</sup> diyerek bütün güzelliklerin kaynağı <i>O’nun cemal-i bâ kemâlini temâşâ lezzeti ve vuslat şevkiyle inler; </i>sönmeyen bir aşk, dinmeyen bir iştiyakla<span class="arabic"> أَعْلَى الدَّرَجَاتِ وَأَقْصَى الْغَايَاتِ </span>dediği iftar vaktini beklemeye koyulur.. ve kim bilir, iç dünyasında “kelâm-ı nefsî” mahremiyetiyle her gün kaç kez, kendini iftar sofrasının başında tahayyül eder; üst üste teveccühler yudumlar ve</p>
<blockquote><p>Ey sâki, doldur şarabı vakt-i iftardır bu dem,<br />
Mâmur eyle bu harabı lütf-u izhardır bu dem.<br />
<b>(M. Lütfî)</b></p></blockquote>
<p>der, iştiyakını seslendirir. Sonra da “Âh vakti merhun!” diye mırıldanarak birkaç adım geriye çekilir.</p>
<p>Bugün her yanda bir sürü sâlik var; hedefi Allah hak yolcuları ise, ya sır yolunda yürüyorlar ya da bir kaht yaşanıyor o iklimde.. her tavrı, her sözü, her hâli Hak muradı olanlara gelince, –Allah eksikliklerini göstermesin– bunlar, azlardan da az; ihtimal onların da ağızlarında fermuar var. Öyle de olsa, bunlardır Mele-i A’lâ sakinlerinin matmah-ı nazarı; bunlardır göklerdekilerin medâr-ı iftiharı; bunlardır muhtemel felaketlere karşı ehl-i imanın sedd-i rasîni ve<span class="arabic"> وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ </span><i>“Halkı dürüst ve başkalarını da ıslah etmeye çalışan memleketleri Rabbin asla helâk etmez.”</i><sup>[4]</sup> mazmununca helâkı mukadder karyelerin de teminat vesilesi.</p>
<p>İster cezb öncelikli, ister sülûk mebde’li, ister acz ü fakr eksenli olsun, sâlik her zaman sâliktir ve onun gözü hep Hak kapısında; seyri, Peygamber vesâyetinde; duruşu da ârifânedir. Rabbiyle münasebetlerinde hesabı çok sağlam; hareket ve davranışları da ihsan şuuruna bağlıdır. O, her hâliyle âdeta bir vuslat sath-ı mâilinde bulunuyormuş gibi iştiyak ve mehâfeti iç içe duyar ve emelden endişeye sürekli gelgitler yaşar. Yerinde kendini “ayne’l-yakîn” ufkunda hisseder; mârifetinin enginliği ölçüsünde sezilmezleri sezer, erilmezlere erer, “bî kem u keyf” en aşkın şeyleri temâşâ eder; yerinde daha derin müşâhedelerle tam müstağrak hâle gelir; oturur kalkar<span class="arabic"> اَلْمَعْرُوفُ هُوَ اللهُ</span><sup>[5]</sup>,<span class="arabic"> اَلْمَقْصُودُ هُوَ اللهُ</span><sup>[6]</sup>, <span class="arabic">اَلْمَعْبُودُ هُوَ اللهُ</span><sup>[7]</sup> nurefşan kelimeleriyle soluklanır.. ve hep O’nu anar, O’na tahsis-i nazar eder ve tahsis-i ubûdiyette bulunur. Hakanî, böyle bir sâliki iki mısraa sıkıştırarak şöyle ifade eder:</p>
<blockquote><p>Lâyık oldur ki hemen sâlik-i râh</p></blockquote>
<p>Sâlik, seyr-i ruhanîsi süresince, beklemese de farklı sürprizlerle karşılaşabilir; hâlden hâle intikal eder, öteden sesler duyar, ruhanîlerden iltifat görür. Aslında, onun işi âdeta hep seyahattir; O’ndan yine O’na sülûk eder, kendinden O’na seferde bulunur. Bir ism-i ilâhîyi arkasına alır, öbürüne yürür; birinin atmosferinde pervaz ederken başka birinin cilveleriyle farklı güzellikleri müşâhede etmeye durur.</p>
<p>Bazen sâlik, cezb u incizab kanatlarıyla O’ndan başlayıp yine O’na yürüdüğü gibi, bazen de maiyyet ufkundan kendi mahiyetinin derinliklerine seyahat eder. O bu kabîl tedelli veya terakkiler esnasında hep “seyr fillâh maallah” türünden seferler gerçekleştirdiği gibi, âmâl-i sâliha, tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalb ile de zühd eksenli ve terakki edalı seyahatlerde bulunur. Ne var ki, bazı sâlikler her zaman O’nunladırlar; O’ndan başlarlar ve yine kendi arş-ı kemalâtlarına O’nun maiyyetinde ulaşırlar. Bazıları, gönülleri her zaman O’na müteveccihtir; O’nun kendilerine yakınlardan daha yakın olduğunu duyarlar; ama, mahiyetleri itibarıyla kendilerini bir çeşit uzaklığın ağında hisseder ve sürekli bu uzaklığı aşma gayretinde bulunurlar. Bazıları da O’na yakındırlar, yakınlıklarının da farkındadırlar. Bunlar da kurb mazhariyetini korumak için ölesiye bir mücahede sergilerler. Hangi yolla olursa olsun, sülûklerini maiyyete bağlamış bulunan hak yolcularının, Allah, her zaman gören gözleri, işiten kulakları, zâhir-bâtın bütün kuvvelerinin de kuvvet, ihsas ve ihtisas kaynağıdır. Böyle bir sâlik, Allah’a teveccühünü devam ettirdiği, kalben mâsivâdan alâkasını kesmeye muvaffak olduğu ve dahası bu mazhariyeti tabiatının bir yanı, bir derinliği hâline getirebildiği takdirde, mahiyetindeki maddî ve cismanî şeyler –tesirleri itibarıyla– ruhaniyatın istilâ ve hâkimiyeti karşısında birer birer veya bir kuvve-i kudsiye ile hepsi birden erir gider de sâlik-i müntehî, cisim, cevher, araz üstü büyülü bir hâl alır. Öyle ki, artık onun mahiyeti –tabiî iç ihtisasları itibarıyla– âdeta ne su ne toprak ne hava ne de başka bir maddiyatla alâkası yokmuş gibi mücerret bir cevher karakteri arz etmeye başlar. Böyle biri, arzda bulunduğu aynı anda göklerdedir, bugünü yaşarken hep yarınlarda dolaşmaktadır; cismaniyeti ve bedeniyle bir uzaklığın zebûnu görünmesine rağmen, ruhuyla sürekli kurbet soluklamaktadır; vücud-u fânîsiyle mekânın dar bir alanına mıhlanmış gibi durduğu hâlde vücud-u cavidânîyle, bilmem kaç konağın şeref misafiri, kaç muhtacın Hızır’ı, kaç garîkin de İlyas’ıdır.</p>
<p>Sâlik, bu kıvamı koruduğu sürece, ilâhî teveccüh sağanakları da artarak devam eder; derken farklılaşan o ulvî mahiyeti onun tabiatı hâline gelir. İşte böyle bir hak yolcusu, izafî de olsa sahib-i makam sayılır. Gördüğü şeylerin hepsi doğru kabul edilir. Duyup hissettiklerini her zaman aynı renk, aynı desende duyar, hisseder. Beyanlarında vâridât nümâyân olmaya başlar ve sözleri de herkese tesir eden birer lâl ü gühere dönüşür. Zira o, artık “kurb-u sâbit”le şereflendirilmiş bir tali’lidir; Hakk’ın bildirmesiyle bilir, gördürmesiyle görür, duyurmasıyla duyar, konuşturmasıyla konuşur ve her şeyi O’ndan akıp gelen “ledünnî maârif”le değerlendirir.</p>
<p>İster seyr u sülûk, cezb u incizab eksenli O’ndan O’na olsun, ister tedelli yoluyla O’ndan sâlikin özüne olsun, ister O’nun kurbunu duymasına rağmen kendi bu’dunu aşmaya mâtuf bulunsun ve isterse kendinde var olduğuna inandığı kurbunu koruma cehdi şeklinde tecellî etsin, sâlik bu suretlerin hemen hepsinde ilâhî bir cezb insiyakıyla seyahatini mesafeler üstü bir yörüngede sürdürür; hâle ait hususiyetleri ya görür ya da görmez; ama bir hamlede varır otağını makamın en mutena yerine kurar. Cehd ü gayret kahramanlarına gelince, onların sülûkları terakki edalı ve hâl televvünlüdür. Koşup katettikleri mesafeler, katlandıkları meşakkatler, ceste ceste erdikleri mârifetlerle tıpkı bir merdiven tırmanıyor gibi yürürler kendi kemalâtlarının arşına. Neticede bunlar için de hakikî veya izafî bir vuslat gerçekleşebilir; gerçekleşir ama böylelerini, inayet edalı öncekilerin mazhariyetleriyle mukayese etmek mümkün değildir.</p>
<p><i>Hulâsa</i>, sülûkun mebdei, hakikat-i İslâmiyet’in duyulması; nihayeti ise en âlî mertebesiyle makam-ı ihsanın tecellîsidir. İz’an bir iman ufku; islâm Hakk’a teslimiyet remzi; ihsan, O’nu görüyor gibi kullukta bulunma ve O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla Hakk’a teveccühün unvanıdır. Vuslat ise, bütün bunları aşkın, lâzamanî ve lâmekânî bir duyuş ve hissedişin adıdır.</p>
<p align="center"><span class="arabic">اَللّٰهُمَّ ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقيمَ﴾ وَأَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلِكَ الْعَظيمِ وَانْشُرْ عَلَيْنَا مِنْ رَحْمَتِكَ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ.<br />
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ.</span></p>
<p class="notice">[1] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629.<br />
[2] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 4/79, 17/202.<br />
[3] Bkz.: Nesâî, sehv 62; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/264, 5/191.<br />
[4] Hûd sûresi, 11/117.<br />
[5] “Hakikî Mârûf Allah’tır.”<br />
[6] “Hakikî Maksûd Allah’tır.”<br />
[7] “Hakikî Mâbûd Allah’tır.”</p>
<p class="attention"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-2/">Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (2)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (1)</title>
		<link>https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2020 06:00:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Mürid]]></category>
		<category><![CDATA[Talib]]></category>
		<category><![CDATA[Vasıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13992</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah gaye, insan yolcu ve yollar mahlukatın solukları sayısınca. İlâhî isimlere mazhariyet, yolcuların lütfî donanımları, onlara özel teveccühler, hizmet-i lâhikaya önceden iltifatlar, bu yolda çizgi belirleyici önemli esaslar.. hedefin Hak&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-1/">Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (1)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap">Allah gaye, insan yolcu ve yollar mahlukatın solukları sayısınca. İlâhî isimlere mazhariyet, yolcuların lütfî donanımları, onlara özel teveccühler, hizmet-i lâhikaya önceden iltifatlar, bu yolda çizgi belirleyici önemli esaslar.. hedefin Hak rızası olduğunda şüphe yok.. en büyük vesile O’nu bilip tanımak ve irşad unvanıyla başkalarına da duyurup tanıtmak. İstidatların değişik olmasından, kabiliyet ve karakterlerin farklılığından, mizaç ve meşreplerin tenevvüünden meydana gelmiş bir sürü yol-yöntem ve sistem var; muhkemât testli yol-yöntem ve sistem. Bu sistemleri kullanarak bu yollarda seyahat edenlerin hemen hepsi O’na yürüyor. Seferler bazen farklı noktalarda başlıyor; ama, misafirlik aynı şekilde gelişiyor ve yolculuk da gidip aynı atmosferin bir bucağında son buluyor.</p>
<p>Her yolcunun serhaddi, onun arş-ı kemalâtıyla mukayyet. Bütün yolcuların hareket noktaları tıpkı meydan, rıhtım, liman ve rampalar türünden birbirinden farklı olduğu gibi, aşılan menzil, ulaşılan alan, yakalanan ufuk, geçirilen ahvâl ve ikamet edilen makam hep aynı arsada gerçekleşse de, her biri ayrı bir ufukta rengârenk ve Cennet yamaçları gibi de değişik desenlerle bezeli.. bu iç içe, üst üste, yan yana, inişli-çıkışlı, geniş-dar, dümdüz-engebeli yollarda değişik yürüyüş tarzları ve farklı yürüme üslûpları var. İbtidâlar-intihâlar sayılmayacak kadar çok; ama öz itibarıyla da aralarında herhangi bir münâfât yok. Bir yolcuya göre müntehâ sayılan bir nokta bir diğerine göre mücerret talebe bağlı mebde gibi bir şey. Yollarda, yürüdüğünü zanneden, çok koşmuş ama hiç mesafe alamamış yorgun yolzedeler de var. Tabiî bunların yanında, uzay-zaman üstü ufuklarda dolaşan, ötelere azmetmiş seyyahların sayısı da az değil.</p>
<p>Aslında, eller sımsıkı “hablü’l-metin”de (kopmayan ipte), gözler ve gönüller de Kitap ve Sünnet’in muhkemâtında olduktan sonra, yollar hep Hakk’a uzanmakta ve yolcular da birer hak yolcusu. Konuma göre duruş ve yollarda farklı üslûplarla yürüyüş, dinin ruhundaki vüs’at ve yüsürden, içtihada açık alanların genişlik ve müsamahaya mübtenî olmasından, farklı isimlerin değişik tecellîlerinden ve istidatların tenevvüünden kaynaklanmaktadır. Ne olursa olsun, yolcuların hepsi O’na yürümektedir ve “hak yolcusu” tabiri de yollardaki bu seyyahların umumî unvanıdır. Fakir, bazen nüansları gözettiğim oldu/oluyor. Bazen de bunları nazar-ı itibara almayarak O’na yürüyen herkese hak yolcusu demede beis görmedim/görmüyorum.</p>
<p>Her Hakk’a yürüyene, inancının enginliği, islâmî anlayışının rasâneti, ihsan şuurunun derinliği, düşünce ufkunun zenginliği, vicdanının vüs’ati, zâhir-bâtın bütün havâssının kusursuz vazife görmesi, melekât-ı akliye ve ruhiyesini tam değerlendirebilmesi, seyr-i ruhanîsinde yükselebilme kapasitesine sahip olması, yürümeye “âlem-i halk”tan başlaması veya seyahatini “âlem-i emr”e bağlı götürmesi, safveti, samimiyeti, ihlâsı, azmi, kararlılığı ve Hakk’a karşı vefası itibarıyla birer ayrı isim verip her yolculuk türünü o unvanla yad etmek yerine –ki ben şahsen bunun pratik bir faydası olmadığı kanaatindeyim– mübtedî ve müntehînin izâfîliği mahfuz pek çok farklı kulvarlarda seyahat eden bu yolcuları <i>tâlib, mürîd, sâlik, vâsıl</i> başlıkları altında hulâsa etmenin daha uygun olacağını düşünüyorum. Ayrıca, hak yolcusunu bu birbirinden ayrı ama mutlaka birbiriyle irtibatlı unvanlarla arz ederken, tâlib için söz konusu olmasa da mârifet ufukları itibarıyla –derece farklılıkları mahfuz– mürîd, sâlik ve vâsıl unvanları yerine bazen “ârif” kelimesini kullandığımız da oldu/olacaktır.</p>
<p>Şimdi isterseniz, her biri değişik hususiyetleri aksettiren hak yolcusu ile alâkalı bu unvanları birer birer hecelemeye çalışalım:</p>
<p><strong>Tâlib</strong>: İsteyen, arzu eden, bilgi, mârifet veya başka herhangi bir şeyi elde etmeye çalışana denir ki, daha çok ilim, mârifet ve hakikat&#8230; gibi hususların mebâdîlerini öğrenmeye müteveccih ve bu çerçevede gayret içinde bulunan, takip ettiği şeyleri elde edebileceği azmiyle oturup kalkan mübtedî hak yolcusu demektir. İşin başlangıcında bulunması itibarıyla, bu seviyedeki bir mübtedî yolcu bazılarınca küçük görülebilir; aslında mesele hiç de öyle değildir; zira sonraki bütün oluşumlar ve mazhariyetler, tâlibdeki böyle bir talebe bağlı meydana gelmekte ve o çekirdeğe bağlı filizlenip inkişaf etmektedir. Hz. Cüneyd, talebin çok önemli olduğunu ifade sadedinde<span class="arabic"> مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ</span> <i>“Talep eden, talebinde ciddî olan istediğini elde eder.”</i><sup>[1]</sup> buyurur ki, bu söz zamanla halk arasında umumî bir düstur hâlini almıştır.</p>
<p>Sofîler, tâlib kelimesini, tasavvuf mesleğine intisap eden, bir mürşidden el alan ve bir üstadın rehberliğine giren mânâsında kullanmışlardır ki, hak yolcularına mahsus dört özel unvanın ilkidir. Ne var ki, bazen tâlib, iradesinin hakkını verince birdenbire değişip mürîde inkılâp eder; sonra yürür sâlik ufkuna ulaşır ve Hakk’ın inayetiyle yükselir vuslat rüyaları görmeye başlar. Bazen de o, talebin dar ufkunda sıkışır kalır ve sürekli yol yorgunluğu yaşamasına rağmen asla mesafe alamadığı da olur. Zaten her önüne gelen de hemen tâlib olarak kabul edilmez ya; her şeyin bir âdâb ve erkânı olduğu gibi tâlib kabul edilebilmenin de kendine göre yolu-yöntemi vardır. Her namzet, hareketleri, genel tavırları, karakterinin böyle bir yolculuğa müsait olup olmayışı itibarıyla bir kâmil mürşid ve üstad tarafından usûlünce test edilir. Müsait görülürse, “Tut üstadın elinden, yürü Hakk’a!” denir. Böyle bir tevcihten sonra o artık bir tâlib ve aynı zamanda bir mürîd namzedidir. Yürür mürşidin rehberliğinde gönlüne açılan dünyalara.. ve pervaz eder istidadına yol veren şâhikalarda. Ne var ki, her şey hemen bununla da bitmez; tutunduğu ele –vasıtalık mülâhazasıyla– sımsıkı sarılması, girdiği yolda kararlı yürümesi, mesleğine can u gönülden bağlanması ve elindeki Hakk’ın esmâsını temâşâ edeceği o aynayı kırmaması; kırmaması ve bir nîm-nigâh ile hep O’na bakması gerekir. Muhammed Ali Hilmi Dede, tâlibe ait mülâhazalarını yukarıdaki çerçeveye yakın şöyle ifade eder:</p>
<blockquote><p>Tâlib olan tutar mürşid elini,<br />
Hakk’a verir ol dem can u dilini;<br />
Tığ-ı bend ile bağlar mürîd belini;<br />
Mürşidin bendini tutmak sezâdır.</p></blockquote>
<p>Evet, tâlib, tâlib-i feyz-i Hudâ ise her zaman durması gerekli olan yerde durmalı, âşık-ı nur-i Hudâ da sürekli O’na müteveccih bulunmalıdır ki, onun talebi gerçek talep olsun ve Hazreti Murad’dan da teveccühler görsün. Hazreti Maksud u Murad yolunda iradesinin hakkını eda etmeye azmetmiş mürîde düşen de işte böyle bir duruş ve böyle bir teveccühtür.</p>
<p><strong>Mürîd</strong>: Dileyen ve irade eden mânâlarıyla karşılığını vermeye çalıştığımız bir kelime.. sofilerce o, el tutan, birine intisap eden, mânevî hayatı adına bir kâmil insanın rehberliğine giren; dahası, şahsî istek ve dileklerinden vazgeçerek dinin emirleri çerçevesinde bir mürşid-i kâmil ve üstada teslim olup inkıyat eden hak yolcusunun unvanıdır ki –Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde temas edilmişti<sup>[2]</sup>– henüz sülûk yoluna girmemiş/girememiş dervişler hakkında kullanılan bir tabirdir.. ve bu unvan altında ulaşılan mertebelerin ilki de “fenâ fişşeyh” mertebesidir.</p>
<p>Muhyiddin İbn Arabî, mürîdi, kendi hesabına bakma, görme ve dilemeden tecerrüd etmiş, Allah’a müteveccih sâlik şeklinde tarif eder ki, bunlar erbâbı arasında bilinenden çok farklı şeylerdir. Ona göre hakikî mürîd, iradesini Allah’tan bilir; arzu ve temayüllerini de O’nun meşîetinin aksi sayar; başka bütün dilemeleri ve istemeleri ise tamamen izafî görür. Bu görüş ve duyuş şayet bir hâl ve zevk meselesi ise, ona kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur; öyle değilse, burada “Usûlüddin” ulemâsının söyleyeceği bazı şeyler olabilir&#8230; Hz. Muhyiddin gibi düşünen zatlar, ulûm ve maarif konusunda “irade” deyip bir bakıma her şeyi insanî meyelâna bağlasalar da, ilâhî meşîetin söz konusu olduğu yerde hemen her zaman târik-i iradeyi tebcil ederler. Aslında bu kabîl şeylerdeki mütebâyin beyanlar biraz da zevk u şuhûd kaynaklıdır ve şahıstan şahısa, mizaçtan mizaca, hâlden hâle bir kısım farklılıklar arz edebilirler&#8230;</p>
<p>Mürîd, kime intisap ederse etsin asıl muradı, herkesin de maksudu ve matlubu olan Allah’tır. Ancak her mürîdin aynı olmadığı ve seyahatini farklı bir yörüngede sürdürdüğü de bir gerçektir: Mürîd vardır ki –buna “mutlak mürîd” derler– hiçbir hususta üstad ve mürşidine itiraz etmez, muhalefet sayılacak tavırlarda bulunmaz ve onun her dediğini hemen kabul eder, söylediği sözlere başka kapılarda delil aramaz. Mürîd de vardır ki, bu ölçüde hassas davranmasa da zâhir u bâtınıyla üstadının emrine tâbi olur ve artık farklı yol ve yöntem arama lüzumu hissetmez. Böyle birine de “mecâzen mürîd” demişlerdir. –Ona da mürîd denilecekse– bir mürîd de vardır ki, mürşidine zâhiren muvafakat içinde görünse de, onun gıyabında ve iç mülâhazalarında sürekli ona karşı muhalefet soluklar, farklı hareket etmede beis görmez ve hemen her zaman gelgitler yaşar. Sofiye böyleleri için de, dönek mânâsına “mürted” kelimesini yakıştırmışlardır.</p>
<p>Mürîdde aranan en önemli vasıflar sıdk, emanet, istikamet&#8230; gibi mukarrabînde bulunan sıfatlardır. Bir mürîd için doğru olma, doğru düşünme ve arz u semaca her zaman emniyetle yâd edilme, açık-kapalı her hâliyle çevresine güven telkin etme; bunların yanında iradesinin hakkını yerine getirip tam bir azim ve azimet insanı olma&#8230; gibi hususiyetler de onun önemli vasıflarından sayılagelmiştir.</p>
<p>Mürîd, henüz mebdede bir hak yolcusu olsa da, bir sülûk eri hassasiyetiyle her zaman şer’î kıstaslara saygılı, mârufa riayetkâr olmalı ve münkerden de olabildiğine uzak durmalıdır. Ezkaza bir münkeri irtikâp ya da bir mârufu terk ettiğinde de, Allah’ın sevmediği bir fiil ve bir davranışın isini-pasını üzerinde fazla taşımama, günah ve hatalara hakk-ı hayat tanımama mülâhazasıyla hemen bir tevbe, inâbe ve evbe kurnasının altına koşmalı; bir an evvel, kalb ve ruhunda yaralar açan o virüs ve o lekelerden mutlaka arınmalıdır.</p>
<p>Ayrıca, Hak yolunda olan ve her an O’nun rızasını arayan böyle bir yolcu, elinden geldiğince gönlünü o biricik Matlub’a bağlamalı; kesben olmasa da kalben mal-menâl düşüncesini, makam-mansıp sevdasını; hatta rahat etme arzusunu, mâsivâ muhabbet ve alâkasını gönlünden söküp atmalı; dahası, olma ile olmamayı, belli şeylere mazhariyetle onlardan mahrumiyeti, kazanma ile kaybetmeyi, gelenle gelmeyeni, kalanla gideni, kabulle reddi bir bilmeli ve ruh dünyasında bütün bu zıtları müsavî tutmaya çalışmalıdır.</p>
<p>Müntehâsı, harfiyen Rabbin iradesine uyup O’nun muradında erimek olan mürîdlik, mebdede de muallim ve üstada tam tebaiyetten geçer. Mürîdin, şer’-i şerif dairesinde yapılan tekliflere, “Bu niçin böyle?” demeden itaat etmesi, tavsiye edilen şeyleri hemen yerine getirmesi, üzerine aldığı evrâd ü ezkârı asla aksatmaması devamlılığa terettüp eden teveccüh ve iltifatlar açısından fevkalâde önemlidir.. ve aslında bunlar, Kitap ve Sünnet’e ittiba etme mevzuunda birer bileme, hazırlama ve onun hassasiyetini artırma ameliyeleri mesabesindedir. Üstadına veya mürşidine bağlılıkta iradesinin hakkını milimi milimine yerine getiren bir hak yolcusunun, Hakk’ın emir ve yasakları karşısında da ne denli duyarlı olacağı açıktır; elverir ki, aynayı güneşin yerine koymasın, vesile ve vasıtayı da gaye gibi görmesin&#8230;</p>
<p>Mürîdin, Allah karşısındaki tavrı, kendine ve diğer insanlara bakışı ve değerlendirmesi; ilâhî mevhibe, vâridât ve nimetler hakkındaki yorum, tevil ve takdirleri de fevkalâde önemlidir. Her şeyden evvel, o kendini herkesin dûnunda görmeli, böyle bir tespiti dayanaksız bırakmamak için de, nefsi hakkında tevsi-i tahkikat üzere tevsi-i tahkikat yapıyor gibi yanlışlarını derinlemesine gözden geçirmeli; gözüne ilişen kusur, hata ve günahlarını, gönlünde yeni işlenmiş gibi hep dipdiri ve canlı duymaya çalışmalı; her an, her saat, her gün kendisiyle meşgul olmalı ve başkalarının yakasından mutlaka elini çekmelidir. Varsa kendinde, gözüne, kulağına ilişen bir kısım meziyetleri, –müzekkâ olmadığından– onları da istidraç olabileceği mülâhazasıyla titreyerek karşılamalı; en büyük hizmetlerinden en içten ibadetlerine, en tahammülfersâ çilelerinden en zahmetli seyr u sülûk denemelerine kadar hiçbir hareket ve faaliyetinde ne kendinde bir şey görmeli ne de fevkalâdeden beklentilere girmelidir. Başından aşağıya sağanak sağanak boşalan –şayet boşalıyorsa– lütufları, “Değildir bu bana lâyık bu eltâf / Bana bu lütf ile ihsan nedendir.” (M. Lütfî) deyip her türlü mazhariyeti, ibtilâ olabileceği endişesiyle karşılamalı, liyakat düşüncelerini silip süpürüp kafasından atmalı; olmuş veya kendi kendine gelmiş şeyleri, nankörlük sayılmadığı durumlarda bir daha hatırlamayacak şekilde nisyana gömmeli, Hakk’a karşı küfran-ı nimette bulunmuş olma endişesini de bir kelâm-ı nefsîyle “tahdis-i nimet”e emanet edip işin içinden sıyrılıvermelidir. Aksine, böyle davranılmadığı takdirde çok defa kazanma yolu gider bir haybet çukuruna dayanır; mevhibe gibi görünen şeyler de birer hizlân sebebi oluverir.</p>
<p>Aslında, kalbi ve kafası mevhibe ve vâridât beklentisinde, hisleri fevkalâde zuhurlar peşinde olan bir mürîdin Cenâb-ı Hak’la sağlam bir münasebet içinde olması da düşünülemez. Nasıl düşünülür ki, o, bir “beyt-i Hudâ” olan gönlünü Hak’tan gayrı her şeyden temizleyip iç âleminde hep O’nunla meşgul olacağına, vazife ve sorumluluklarının dışında kendini aşan şeylerle vaktini israf etmekte ve sürekli, istek-talep inhirafları yaşamaktadır.</p>
<p>Mürîdin, Kur’ân’ın yeterliliğine, Sünnet’in Peygamber sesi-soluğu olduğuna itimat ve güveni sağlam olmalı; bu kaynakları bizzat kullanabilecek seviyede olmasa bile, onlara derin bir saygı içinde sımsıkı merbut bulunmalı, onlar vasıtasıyla aradığı her şeye ulaşabileceği inancını hep korumalı; hayatını Kur’ân’la içli-dışlı geçirmenin bir mazhariyet olduğunu düşünmeli ve bütün benliğiyle her zaman O’na yakın, maddî-mânevî, kalbî-ruhî yararı olmayan bilgi görünümlü dedikodulardan ve fantastik şeylerden de uzak durmalıdır.</p>
<p>Bir rehber vesâyetinde Hakk’a yönelmiş her irade eri ve aynı zamanda bir disiplin kahramanı sayılan her hak yolcusu, şahsî hayatından Rabbiyle münasebetlerine kadar her hususta dikkatli yaşamalı, kalbiyle davranışları arasında herhangi bir çelişkiye meydan vermemeli, her zaman temkinli davranmalı; az yemeli, az içmeli, az uyumalı, az konuşmalı; yiyip içmesini, uyuyup istirahat etmesini, konuşup başkalarına bir şeyler anlatmasını zaruret ve ihtiyaçlarla sınırlı tutmalı ve daha fazlasını israf sayarak her zaman durması gerekli olan yerde mutlaka durmalıdır. Evet, hakikî mürîd, nefsiyle muamelelerinde her zaman kararlı bir muhalefet sergiler; nefsine muhalefeti Allah’a kurbiyet vesilesi, onun arkasından sürüklenip gitmeyi de bir haybet ve hüsran sebebi sayar. Zaten hevâ ve hevesiyle barışık yaşayan birisi hakkında mürîd tabirini de mecaza hamletmişlerdir. Zira, murad ve maksuduna yönelmiş birinin, dönüp yeniden Hudâ’nın yerine hevâyı ikame etmesi, onun, yürüdüğü bu yoldan geriye dönmesi mânâsına gelir ki, bu da erbabınca riddet demektir. Mürîd teveccüh ettiği kapıda, yürüdüğü yolda hep sabit-kadem olmalı ve derin bir sadâkat ruhu sergilemelidir. Yoksa, daha işin başında iradesi adına yenik düşmüş birinin ne sadâkat ne emanet ne de istikametinden bahsedilemeyeceği gibi, o kapıda iğreti duran bu tür bir riddet namzedinin, ne ef’âl-i ilâhîyi tam ve doğru okuması ne esmâ-i rabbâniyeden bir şey anlaması ne de sıfât-ı sübhaniyeyi duyup kavraması söz konusu değildir. Onun her düşüncesi zann ü tahmin, her tavır ve davranışı da mürîdliği gibi yamuk-yumuktur.</p>
<p><i>Başta mürîd olmak üzere, hemen her seviyedeki hak yolcusu için şu hususlar da fevkalâde önemlidir:</i></p>
<p>Hak yolcusunun, “nefy-i vücud” esasına bağlılık çerçevesinde kendisini sıfırlaması, yürüdüğü yolda Allah’ın ilk mevhibelerini, santimini zayi etmeden veriliş gayeleri istikametinde kullanması, dünya adına hırslara girmeden mevcuda kanaat edip her zaman Allah’a güven içinde bulunması; hizmetlere mükâfat ve beklentilerin söz konusu olduğu yerlerde, nefsini bütün bütün unutup birileri tarafından görülür ve hatırlanırım endişesiyle bulunduğu yerden dahi birkaç adım geriye çekilmesi, çekilip gerilerin gerisinde durması; sa’yine terettüp eden iyiliklere kendi dışında bir kısım sebepler, saikler bulmaya çalışması; bazı olumsuz sonuç ve hezimetlerin ise, şöyle-böyle mutlaka altına girip “Bunlara ben sebebiyet vermiş olabilirim.” diyerek sorumluluğu üzerine alması ve kat’iyen atf-ı cürüm vartasına düşmemesi&#8230; evet bütün bunlar çok önemli esaslardır.</p>
<p>Bunlar kadar ehemmiyetli olan diğer bir kısım hususlar da şunlardır:</p>
<p><b>1.</b> Hak yolcusu için her seviyede takva bir zâd-ı ahirettir. Sülûka niyet eden irade eri, <i>“Uzun ve meşakkatli seferlerde mutlaka azık edinin ve bilin ki azığın en hayırlısı haramlardan korunma, mârufları yerine getirme mânâsına takvadır.”</i> (Bakara sûresi, 2/197) fehvâsınca her zaman ne yapıp yapıp takva serasına sığınmalıdır.</p>
<p><b>2.</b> Yolcu, amellerini hem Hakk’ın hem Cenâb-ı Risaletpenâhîleri’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) hem de ervâh-ı tayyibenin müşâhedesine arz ediyormuşçasına, yapıp ortaya koyduğu şeylerin kalbin sesi-soluğu olmasına fevkalâde dikkat etmelidir.</p>
<p><b>3.</b><span class="arabic"> وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقينَ</span> “Behemehal sadıklarla beraber olun.” (Tevbe sûresi, 9/119) mantukunca dost ve yârânı sadâkat ve emanet erbabından seçmelidir ki, bu herkes için yol emniyeti adına fevkalâde önemli bir esastır. Allah’a yakın duranlara yakın olma; kendini beğenmiş, her hâli kibir, gurur, bencillik ve iddia olan kimselerden –toplum içinde cepheler oluşturmama kaydıyla– uzak durma; uzak durup onların kirli atmosferlerine girmeme de “sedd-i zerâi” açısından ayrı bir önem arz etmektedir.</p>
<p><b>4.</b> Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat ve bütün insanlara gücü yettiğince merhamette bulunmak İslâmiyet’in gereğidir ve bunların hepsi de bu yolun âdâbındandır.</p>
<p><b>5.</b> Hak yolcusu, Allah karşısında her zaman temiz bulunmaya çalışmalı, kendisine temiz olarak bahşedilen fıtratını kirletmeden korumalı, ezkaza bir kısım sürçmelere maruz kalırsa, yerinde bütün gönlüyle Rabbine teveccüh edip içini O’na dökerek, yerinde nefsini sorgulayıp kusurlarının hacaletiyle iki büklüm yaşayarak ve günde en az birkaç kez istiğfarla gürleyerek ruhundaki fenalık temayüllerinin kökünü kesmeli ve sürekli tetikte, teyakkuzda olmalıdır.</p>
<p><b>6.</b> Riya, süm’a ve sun’î davranışlar hak yolcusunun her zaman uzak durması gereken öldürücü virüslerden sayılmıştır. Bir kalb, riyaya, süm’aya ve yapmacık davranışlara karşı mesafeli duramıyor, hatta onlardan hoşlanıyorsa, o kalbin balansı bozuk demektir. Böyle bir kalble tecellî avlanamaz ve o sine kat’iyen tecellî otağı olamaz.</p>
<p><b>7.</b> Kalb, “bir beyt-i Hudâ”dır. Sahibi hatırına her şeyden temiz tutulmalıdır ki, insan, en hayatî yanını karartmasın ve böyle bir ziya kaynağına rağmen kendisine husuf-küsuf yaşatmasın.</p>
<p>İşte bu çerçevede, oldukça farklı, sorumlulukları çok, vâridâtı ebediyetleri peylemeye yetecek mahiyette, apaydın, fakat etrafı şerareli böyle birinin bir üstad, bir mürşid refakatinde seyahat etmesi, hem yol emniyeti bakımından hem de hedeften şaşmama açısından çok önemlidir. Ne var ki, konumu itibarıyla bir ayna, bir rehber vazifesi görecek olan üstad ve mürşid, hiçbir zaman bir merci, bir asıl gibi de görülmemelidir. Onun müteal bir varlık gibi algılanması, Peygamber makamına oturtularak bütün mevhibe ve vâridâtın kaynağı gösterilmesi ciddî bir inhiraf olduğu gibi, her şeyin asıl kaynağından gelen esintilere de set çekmesi kaçınılmazdır. Bununla beraber, üstad ve mürşide de ilâhî teveccühlerin birer perdesi, birer aynası olmaları itibarıyla saygıda kusur edilmemeli ve teveccühleri de hafife alınmamalıdır; zira rahmet ilinden esip gelen meltemler bizimle, onların atmosferinde buluşmakta, ilâhî feyizler ve bereketler o aynalarla bizlerin ruhuna aksettirilmekte ve onlar bizim için izzet ve azamete birer perdedarlık vazifesi görmektedirler. Onlar, çevrelerindeki kimselere, yerinde ziya, yerinde hava, yerinde su ve yerinde de toprak vazifesi görerek teveccüh edenlerin inkişaflarına vesile olmaktadırlar. Bu itibarla onların da doğru görülüp doğru okunması çok önemlidir. İsterseniz konuyu Enverî’nin bir dörtlüğüyle noktalayalım:</p>
<blockquote><p>Rü’yet-i dîdâr-ı Hak’tan “len terânî” remzini,<br />
Çeşm-i zârım aşkıyla “Tûr” olmayınca bilmedim.<br />
Kisve-i Âl-i Abâ Enver hakikat sırrını,<br />
Vuslat-ı mürşidle mesrur olmayınca bilmedim.</p></blockquote>
<p>Bazıları mübtedîye mürîd, müntehîye de murad demişler; demiş ve birincisini bir çile ve meşakkat eri görmüş; ikincisini de, ilâhî cezb ü incizap mazharı bir inayet kahramanı şeklinde mütalâa etmişlerdir. Bana göre, mübtedînin mübtedîliği mürîdliğe bakan yanı itibarıyla, müntehîliği de sâlike uzanan ufku ve vuslatı hecelemesi açısındandır.</p>
<p align="center"><span class="arabic">اَللّٰهُمَّ ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقيمَ﴾ وَأَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلِكَ الْعَظيمِ وَانْشُرْ عَلَيْنَا مِنْ رَحْمَتِكَ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحيمُ.</p>
<p>وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ وَعَلَى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبينَ الطَّاهِرينَ.</span></p>
<p class="notice">[1] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/318. Yakın ifadeler için bkz.: İbnü’l-Cevzî, el-Müdhiş s.490; İbn Hacer, Mukaddimetü Fethu’l-bârî s.14.<br />
[2] Bkz.: M.F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri 1/201.</p>
<p class="attention"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-1/">Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (1)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vâsıl (2)</title>
		<link>https://hizmetten.com/vasil-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Sep 2020 06:00:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Vasıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13939</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mürîdin Hakk&#8217;ı murad etmesi, sâlikin usulünce seyr u sülûkta bulunması, vâsılın da kendi uzaklığını aşması; evet, bunların her birinin arızasız gerçekleşmesi, sonra da bu ilâhî teveccüh ve iltifatların temâdîsi, evvelen&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vasil-2/">Vâsıl (2)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mürîdin Hakk&#8217;ı murad etmesi, sâlikin usulünce seyr u sülûkta bulunması, vâsılın da kendi uzaklığını aşması; evet, bunların her birinin arızasız gerçekleşmesi, sonra da bu ilâhî teveccüh ve iltifatların temâdîsi, evvelen ve bizzat Cenâb-ı Hakk&#8217;ın inâyetiyle -Allah, inâyetinin eksikliğini göstermesin- sâniyen ve bilaraz esbâb olarak mürîd veya sâlikin himmetiyledir. Himmet, vâsılın önemli bir azığı, zâdı-zahîresi; üns de böyle bir şâhika erine bir maiyyet teveccühüdür.</p>
<p>Himmet, kula nisbetle, çalışma, gayret gösterme, azmetme, mübarek bir işe hâlis niyetle yönelme ve sorumluluğun heyecanını bütün benliğinde duyma, hissetme; Allah&#8217;a nisbet edildiğinde de, ortaya konan bu faaliyetlere Hakk&#8217;ın mukabelesi mânâsına gelir.</p>
<p>Hak yolcuları için himmet önemli bir dinamiktir. Çok defa onunla aşılır, aşılmaz gibi görülen zirveler.. ve bir yönüyle onunla belirlenir sülûktaki seviyeler, vuslattaki zevkler, hâller. Ne var ki, hep farklı farklıdır himmet erleri: Her zaman müteyakkız, zâhir ve bâtın hâsseleriyle bir arayış içinde ve gözü gök kapılarında, sürekli vuslat rüyaları gören bir himmet erinin bulunduğu yerdeki duruşu başka; iradesinin hakkını edâ edip bütün hareketlerini yaratılış gayesine bağlayıp sürekli Hak kapısında el pençe divan duran birinin teveccühü başka; bütün himmet gücünü, ömrünün her gün, her saat, her dakika, her saniye ve her sâlisesinde O&#8217;nun rızasını kazanmaya hasrederek, her türlü ahvâl ve makamât mülâhazalarından tecerrüd edip yalnız O&#8217;nu düşünen, O&#8217;nu mırıldanan, O&#8217;nu en yüksek bir yakîn ile bilme yolunda sürekli O&#8217;nun kapısına müteveccih bulunan, içini yalnız O&#8217;na açan, kendi arzu ve isteklerini bütün bütün unutarak yalnız O&#8217;nu isteyen ve O&#8217;nun maiyyet-i münezzehe ve mukaddesesinde geçen bir ân-ı seyyâleyi her türlü mazhariyete tercih edebilen bir vâsılın kemerbeste-i ubûdiyet içinde tavrı daha başkadır&#8230;</p>
<p>Aslında, maddî-mânevî bütün alâkalardan sıyrılarak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle Zât-ı Hakk&#8217;a teveccüh etmek ve O&#8217;nda erimek O&#8217;nun hakkı, bizim de boyun borcumuzdur. Zaten insan ancak tek mahbûba yetebilecek bir kalbe sahiptir. Bu itibarla da o, latîfe-i rabbâniyesini yerli yerinde kullanmalı, O&#8217;na münhasır kılmalı, gönül kapılarını tamamen ağyâr düşüncesine kapamalı ve Hazreti Matlûb u Mahbûb&#8217;a lika iştiyakıyla, kendi dahil, hiçbir şeyi görmeyecek şekilde O&#8217;na tahsîs-i nazar etmelidir. &#8220;Kişinin kıymeti, himmeti ölçüsündedir.&#8221; derler. Eğer bu böyle ise -ki öyle olduğunda şüphe yok- sülûkunu ârızasız vuslat ufkuna ulaştırmış bir vâsıl, aynı zamanda tam bir himmet kahramanı demektir.</p>
<p>Lücce sahibi bu kahramanlığı şöyle seslendirir:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">گَرْ عُرُوجُ نَفْسْ خَواهِي باَلِ هِمَّتْ بَرْ كُشاَ<br />
گَانْچِه دَرْ پَرْوَازْ دَارَدْ اِعْتِباَر اَوَّلْ پَرَسْتْ</span></p>
<p>&#8211; Eğer nefsinin yükselmesini istiyorsan himmet kanadını aç; zira uçmada birinci derecede itibar, kanadadır.&#8221; Evet, şimdiye kadar himmet kanatlarını açık tutanlar -Allah&#8217;ın izniyle- ne yollarda kalmış ne de kurda-kuşa yem olmuşlardır.</p>
<p>Himmeti, cismâniyet itibarıyla dünya ve mâfîhâ sevdasından; ruh açısından mânevî zevk ve hazlardan; kalb zaviyesinden de Cennet ve onun bütün lezâizinden teberrî ederek, umum hâsseleriyle Hazreti &#8220;Mâbûd-u bi&#8217;l-hak&#8221; ve &#8220;Maksûd-u bi&#8217;l-istihkak&#8221;a teveccüh etme şeklinde anlayanlar da olmuştur ki, zannediyorum, böyleleri bu yorumlarıyla biraz da &#8221; <span class="arabic">وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلاً </span>&#8211; Rabbinin ism-i şerifini zikreyle ve (fâniyât u zâilâttan sıyrılarak) bütün benliğinle O&#8217;na yönel.&#8221; (Müzzemmil sûresi, 73/8) âyetinin özel mânâsına dayanarak Hakk&#8217;a mahrem olanlara has bir kurbet tavrının ifadesi ve farklı bir vuslat çağrısı sayılan &#8220;tebettül&#8221;ü hatırlatıyorlardı. Efendimiz, böyle bir kurbet tavrının biricik kahramanı ve böyle bir vuslat çağrısının da en nâmdar namzediydi. O, Hakk&#8217;a karşı uzaklığını aşmış yakınlardan daha yakındı; yine de, fevkalâde bir himmet ve gayretle o istikamette insanüstü bir cehd içindeydi ve hep O&#8217;na müteveccihti. Ama, &#8220;daha, daha&#8221; demeden de geri kalmıyordu; kalamazdı da; zira O bütün sâliklerin rehberi, rehnümâsı ve bütün vâsılların da pîşuvâsıydı. Bu itibarla, O, herkese Hakk&#8217;a kurbet yolunu gösterecek, sonra onlara maiyyet ve üns âdâbını öğretecekti; gösterdi ve öğretti de. O yol himmet istiyordu, o ufuk da ağyâr düşüncesinden tecerrüd. Ne hoş söyler Minhâc sahibi:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">دَرْ حَرَمِ حَرِيمِ دُوسْتْ نَگَرْدِي مَحْرَمْ<br />
تاَ زِاَنْدِيشَهِء اَغْياَرْ مُجَرَّدْ نَشَوِي</span></p>
<p>&#8211; Ağyâr düşüncesinden bütün bütün tecerrüd etmedikçe Dost hareminin harîmine mahrem olamazsın.&#8221; Evet, sultana ait atlas elbiseleri giyebilmek için kendi partal urbalarını kaldırıp bir kenara atmak bir edeptir. İnsan mâhiyetinin en önemli derinliği olan gönül, Hak teveccühlerinin tecelligâhı mânâsına bir &#8220;beyt-i Hudâ&#8221;dır. Onu ağyâra ait rüsûmdan pâk eylemeyince Sultan oraya maiyyet teveccühünde bulunmaz; O böyle bir teveccüh ve iltifatta bulunmayınca da vuslat olmaz. Hakk&#8217;ın, kendi yakınlığını duyurma teveccühüyle şereflendirdiği her müntehî, kabiliyet ve mir&#8217;ât-ı ruhuna göre bir vuslat yaşar. Bazılarının vuslatı ünsle taçlandırılır ve &#8220;vâsıl&#8221;, bulunduğu mârifet ufku itibarıyla artık bir &#8220;enîs&#8221; sayılır. Lügat itibarıyla, görüşülen, yakın durulan ve candan dost mânâlarına gelen bu kelime, sofîlerden bazılarınca; kalben, ruhen, hissen Hak beraberliğini duymak suretiyle her şeyin gözden-gönülden silinip gitmesi, mülâhazalarda sadece ve sadece Zât-ı Hakk&#8217;ın kalması ve iç ihsaslarla yalnız O&#8217;nun hissedilmesi şeklinde yorumlanmıştır ki; bu da &#8220;bî kem u keyf&#8221; ve &#8220;lâzamânî, lâmekânî&#8221;, halî, zevkî ve belki de şuhûdî bir maiyyettir.</p>
<p>Bazı vuslat erleri mazhar oldukları böyle bir &#8220;üns&#8221; iltifatını mütemadiyen O&#8217;nu zikretmekle seslendirirler ki, böyle bir mazhariyete &#8220;üns bizikrillâh&#8221; denir. Tamamen mâsivâdan tevahhuş ve tecerrüd ederek mânevî letâifin ihsas ve ihtisaslarıyla sürekli Hazreti Zât&#8217;a teveccühte bulunup, bir saniye, bir sâlise, bir âşire dahi ağyâr mülâhazasına girmeden sürekli huzur soluklamaya da &#8220;üns billâh&#8221; diyegelmişlerdir ki, kudsî hadis olarak rivayet edilen mübarek, fakat müteşâbih bir sözde &#8220;Ben, Beni zikredenin celîsi, Benimle ünse erenin de enîsiyim.&#8221; buyurulur. Hazreti Davud&#8217;un muhatap alındığı başka bir ifadede ise şu mülâhazaya yer verilir: &#8220;Yâ Davud, Bana müştak ve enîs ol; ağyâra karşı da tevahhuşta bulun.&#8221; Herhalde, üns bâbındaki bu tevahhuş mülâhazalarını, varlık ve içindekilere kendi zatlarından ötürü alâka duymama şeklinde anlamak icap eder. Zira, her şey O&#8217;nun esmâ ve sıfâtına dayanmaktadır; bundan ötürü de, ârifler âsârda esmâyı görmüş, nisbî de olsa onlara alâka duymuş, Müsemmâ-yı Akdes&#8217;e yönelmiş, zamanla bütün nisbetlerden sıyrılarak &#8220;üns bizikrillâh&#8221; veya &#8220;üns billâh&#8221; soluklamaya başlamışlardır.</p>
<p>İmam Gazzâlî, &#8220;üns billâh&#8221;ın herkese müyesser olmayan yüksek bir pâye olduğunu hatırlatır ve şöyle bir söz nakleder:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">اَلْأُُنْسُ بِاللهِ لاَ يَحْوِيهِ بَطاَّلُ<br />
وَلَيْسَ يُدْرِكُهُ بِالحَوْلِ مُحْتَالُ<br />
وَاْلآنِسُونَ رِجَالٌ كُلُّهُمْ نُجُبُ<br />
وَكُلُّهُمْ صَفْوَةٌ ِللهِ عُمَّالُ</span></p>
<p>&#8211; Üns billâhı her babayiğit kavrayamaz, şu çare-bu çare deyip bütün imkânlarını kullananlar dahi onu idrak edemez. Üns erleri hepsi de necâbetli yiğitler, hepsi de Hak nezdinde hâlis amel sahibi seçkinlerdir.&#8221; Evet enîsler, gökler ötesi âlemlerin gözü sürmeli gözdeleri ve Allah&#8217;a yakın bulunanların da en talihlileridir; kendi uzaklıklarını aşmış, O&#8217;nun herkese ve her şeye karşı olan yakınlığını duymuş, vâsıl unvanıyla mahremlere has iltifatlar görmüş, ünsiyete kilitli talihliler.</p>
<p>Ölçülere sığmayan işte bu tür bir üns hâlinde her zaman değişik dalga boyunda tecellîler duyulur: Evet, bazen vâsılın letâifini bir kısım celâlî tecellîler okşar geçer; bu esnada onun bütün benliğini bir mehâfet ve mehâbet hissi kuşatır; bazen onu dört bir yandan cemâlî cilveler sarar; bu defa da o kendini daha derin üns esintileri içinde bulur. Birinci durum itibarıyla vâsıl, hep ağaçlar gibi titrer ve hazan yemiş yapraklar gibi sararır; ikinci tür tecellî sağanakları karşısında ise, &#8220;Buldum ballar balını, varsın her şeyim yağma olsun.&#8221; mülâhazalarıyla soluklanır.. ve o, her an duyup zevk ettiği yeni teveccüh ve iltifatlar atmosferinde kendi varlığı dahil her şeyi ağyâr sayar ve her şeyden uzak durmaya çalışır. Halk içinde de olsa hiçbir hicâba takılmaz; duyması, görmesi, sözü, sohbeti hep O&#8217;nunla alâkalıdır. Öyle ki, fâniyât u zâilâtın tahayyülünden bile kaçar; gözleri O&#8217;nun ziyasından başka her şeye kapalıdır; O&#8217;ndan bahsetmeyen sözleri mâlâyanî ve lâkırdı sayar; hatta O&#8217;nu hatırlatmayan, hissettirmeyen ve O&#8217;na karşı mevcut aşk u alâkayı coşturmayan her hâl, her ifade ve her davranışı tepkiyle karşılar; dahası, O&#8217;nunla alâkalı olmayan söz ve davranışları duyup gördükçe içi kanar gibi olur.</p>
<p>Temkin edâlı irfan erleri, vuslatta da, ünste de her zaman hürmet içinde bulunur; haşyet, mehâfet ve huşu ile oturur kalkarlar.. onların her hâllerinde bir edep ve hayâ nümâyândır. Yer yer cemâlî tecellîlerin iltifatkâr, recâ edâlı ve şefkat buudlu cilveleriyle naza ve şathiyyâta temayül gösterme ihtimali söz konusu olsa da, her zaman teyakkuz içinde ve temkinli davrandıklarından hemen haşyetle titrer; ciddî bir huşû ile &#8220;saygı&#8221; der inler; hürmetle eğilir ve konumlarına uyan tavra girerler.</p>
<p>Bütün bunlar, hâle ait bir kısım hususiyetlerdir; görmeyen anlamaz; tatmayan bilmez; bilenler bildiklerinin ne kadarını söylerler, o da bilinmez. Bal tadılınca bilinir, gül koklanınca anlaşılır; ahvâl-i ruhâniye de içinde bulunulunca. Bir hak dostu, duymayanlara karşı duyduklarını şöyle ifade eder:</p>
<p>Andelîb-i zâr isen gülzâre gel,<br />
Verd-i terden al meşâmâ taze bû.</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">اَللّهُمَّ إنِّي أَسْأَلُكَ إِيمَاناً يُبَاشِرُ قَلْبِي وَيَقِيناً صَادِقاً حَتَّى أَعْلَمَ أَنَّهُ لَنْ يُصِيبَنِي إِلاَّ مَا كَتَبْتَهُ لِي<br />
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ</span></p>
<p><span class="source21"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vasil-2/">Vâsıl (2)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vâsıl (1)</title>
		<link>https://hizmetten.com/vasil-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Sep 2020 06:00:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Vasıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13936</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erişen, ulaşan, kavuşan mânâlarına gelen vâsıl; tasavvuf erbâbınca, beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp, kendine ait uzaklıkları aşarak herkese ve her şeye yakınlardan daha yakın bulunan Cenâb-ı Hakk&#8217;ın&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vasil-1/">Vâsıl (1)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Erişen, ulaşan, kavuşan mânâlarına gelen vâsıl; tasavvuf erbâbınca, beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp, kendine ait uzaklıkları aşarak herkese ve her şeye yakınlardan daha yakın bulunan Cenâb-ı Hakk&#8217;ın maiyyetini zevken ve keşfen duyma mânâsına O&#8217;na ulaşan müntehî demektir.</p>
<p>İç içe insanı kuşatan cismânî hicapları aşma ve gidip o maiyyet ufkuna ulaşma, bazen fevkalâde bir himmetle, bazen Hak&#8217;tan özel bir teveccühle, bazen hususî bir mârifetle, bazen usulünce seyr u sülûk-i rûhânî yolunda ciddî mücahedelerle, bazen acz u fakr, şevk u şükür tarikiyle, bazen de esbâb üstü harikulâdeden bir cezb u incizapla gerçekleşir ki, bunların hemen hepsi de ilâhî inayetin değişik tecellî dalga boyundaki televvünlerinden ibarettir. O&#8217;nun iltifat ve teveccühü olmazsa, mürîd ya da sâlik ne beden ve cismâniyet perdelerinden sıyrılabilir ne de kendi uzaklığını aşarak o ufka ulaşabilir&#8230; Herkese yakınlardan yakın olan O, uğrunda mücahedede bulunan vuslat namzetlerini kendine yaklaştıran da yine O&#8217;dur. O yaklaştırmazsa kimse vuslat denen neşveyi duyamaz ve kimse o maiyyeti kat&#8217;iyen zevk edemez.</p>
<p>&#8220;O tecellî eyleyince her işi âsân eder<br />
Halk eder esbâbını, bir lâhzada ihsan eder.&#8221; (Anonim)</p>
<p>Avâm, böyle bir vuslatın -belki de gölgesini- ancak imanla öbür âleme giderek duyabilir; buna rağmen bazen, fevkalâde bir inayete mazhariyeti sayesinde ötelere ve daha ötelere cezbedilip hususî bir iltifat da görebilir.</p>
<p>Hakk&#8217;ın mükerrem ibâdı haslara gelince, onlar daha dünyadayken kendi uzaklıklarını aşar, kalb ve ruhun temâşâ ufkundan -bu da herkesin Hak katındaki seviyesine göre gerçekleşir- &#8221; <span class="arabic">وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ</span> -Biz ona şah damarından daha yakınız.&#8221; hakikatini, iman, iz&#8217;ân ve mârifetlerinin vüs&#8217;ati ölçüsünde duyuyor ve görüyor gibi olur ve iç ihtisaslarıyla &#8220;maiyyet&#8221; soluklamaya başlarlar.</p>
<p>Bunların bir kadem daha önünde bulunan özel mevhibe ve teveccüh kahramanları ise çok defa &#8220;latîfe-i rabbâniye&#8221; ufkundan ve sırrın sırlı menfezlerinden &#8220;bî kem u keyf&#8221; ve &#8220;bilâzaman&#8221;, &#8220;bilâmekân&#8221; zevken öyle şeyler müşâhede ederler ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de bir başkası tarafından tasavvur edilebilmiştir. Bunlara &#8221; <span class="arabic">لَوْ كُشِفَ الْغِطَاءُ مَا ازْدَدْتُ يَقِيناً</span> -Aradaki perdeler kalksa yakînim ziyadeleşmez.&#8221; kahramanları diyebiliriz.</p>
<p>Bunlar, seyr u sülûkla o mertebe-i kusvâya ulaşmışlarsa, seyirleri &#8220;seyr fillâh&#8221; şâhikasında, peykler gibi döner dururlar envâr u esrâr-ı Hak etrafında.. ve daha bir derinleşirler her hamlede, her sıçrayışta.. evet, vuslat gerçekleşse de sonu gelmez Sonsuz&#8217;a seyahatin. Onlar her zaman &#8220;ilme&#8217;l-yakîn&#8221;ler üstü temâşâ peşindedirler; &#8220;ayne&#8217;l-yakîn&#8221;ler ötesi mükâşefeden mükâşefeye koşarlar ve &#8220;hakka&#8217;l-yakîn&#8221;e aralanan kapılardan ruh dünyalarına akseden tecellîlerle her an ayrı bir sermestî yaşarlar.</p>
<p>Böyle bir şâhika, her hakikat eri için, öteleri ve ötelere ait esrârı görme, bilme, duyma ve zevk etmenin yanında, canlı-cansız her nesnenin, latîf-kesîf her varlığın &#8220;mâhiyet-i nefsü&#8217;l-emriyesi&#8221;ni, Yaratıcı&#8217;yla münasebetini, O&#8217;ndan geldiğini, O&#8217;na dayandığını, O&#8217;nunla kaim bulunduğunu ve neticede O&#8217;na döndüğünü/döneceğini gayet net ve vâzıh olarak görüp müşahede etme zirvesidir. Bu zirveden varlığı temâşâ edebilenler neyin ziyâ neyin nur, neyin hasret neyin huzur, neyin fânî kimin bâkî, neyin zâil kimin dâim bulunduğunu, herhangi bir iltibasa girmeyecek şekilde açık olarak görür ve nazarî bilgilerini de zevkî, keşfî ve şuhûdî mârifetle teyit etmiş olurlar.</p>
<p>Bu zirve aynı zamanda, enbiyâ, asfiyâ ve evliyânın da öteler ötesini temâşâ ve tarassut ufku olması açısından, vuslat erleri için öyle mehâbet televvünlü meserret-bahş bir mahall-i ihtisastır ki, dünyada ona denk başka bir mazhariyet göstermek çok zor, hatta bir mânâda imkânsızdır. Pâye yüksek, vâridât rengârenk, bulunulan şâhika dünya ve ukbânın birden temâşâ edildiği bir yerdir; ama, bütün bu teveccühlerle serfiraz vuslat kahramanı her şeye rağmen mazhariyetleri mevzuunda fevkalâde ketûm ve bir mahviyet insanıdır; ser verir sır vermez.. ve kendi gözünden bile kıskanır Allah&#8217;la arasındaki münasebeti ve esrârı. Mademki ululuk ve azamet esbâbın perdedar olmasını iktizâ ediyor; öyleyse, mütemadî bir vâsıl da, hiçbir zaman vuslat gibi bir mazhariyete terettüp eden mevhibeleri kasdî ve iradî izhar etmemelidir. Öyle ki, ötelerle münasebetlerini zirvelerde sürdürürken dahi, sık sık dönüp geçtiği yolun mebdeine ve yükseldiği merdivenin ilk basamağına bakmalı; &#8221; <span class="arabic">مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ</span> -Seni hakkıyla bilemedik.&#8221; mülâhazalarıyla soluklanmalı; &#8221; <span class="arabic">مَا عَبَدْناَكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ</span> -Sana bihakkın ibadet edemedik.&#8221; sözleriyle kulluk adına aczini itiraf etmeli ve &#8220;Lâyık olmadığım halde bana bu teveccüh ve iltifat nedendir?&#8221; deyip her şeyin bir &#8220;atâ&#8221; olduğunu -şayet düşünme kabiliyeti varsa- düşünmelidir.</p>
<p>Aslında, esmâ ve sıfât ötesi envâr u esrârdan gayri bir şey görmeyen hakikî ârif, eğer vâkıf olduğu esrâr-ı ulûhiyeti söylemeye kalkışsa; kendi medhûş olduğu gibi işitenlerin ruhlarına da dehşet ve hayret salar. Bu itibarla o, aşk u iştiyakını bir namus bilip sinesine gömdüğü gibi, ötelere ait esrârı da kendini aşamamış nâmahremlere kat&#8217;iyen fâş etmez; etmeye de mezun değildir. Eğer mezun olsa kim bilir neler söyler ve ne dehşetâmiz hakikatlerden bahisler açar.</p>
<p>Gerçi aramızda, esrârdan dem vuran bir hayli insan var; ama zannediyorum, böyleleri farkına varmadan rüyalarını naklediyorlar.. evet, her vuslattan dem vuran vâsıl olmadığı gibi, her sâlik de ârif değildir. Hakikî ârif, esmâ ve sıfât âlemini gayet net gören, duyan, hisseden ve duyup hissettiklerini doğru okuyup iltibassız yorumlayan ilâhî inayetle müeyyet bir mârifet kahramanıdır. Bu kahramanın âlem-i kevn u şehadetten süzülen mânâlara vukuf ve ıttılaına &#8220;mârifet-i hak&#8221;, öteler ve ötelerin de ötesine ait envâr ve esrârı müşâhedelerine de &#8220;mârifet-i hakikat&#8221; denir. Bu seviyedeki bir irfan erine Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak, &#8220;bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin&#8221; sırr-ı sübhânîsini duyurur; hususî teveccühleriyle onu şâd ve hurrem kılar. Akıl bunu tam kavramasa da, vicdan sistemi, donanımına emanet böyle bir iltifatı dehşet dalgaları içinde hisseder. Lisan sükût cânibine kayar ve ruh da sessizlik murâkabesine dalar.</p>
<p>&#8220;Mârifet-i ef&#8217;âl&#8221; her sâlikin mazhar olabileceği bir mevhibe; &#8220;mârifet-i sıfât ve şuûn&#8221; özel donanımlı haslara mahsus semâvî bir atiyye; &#8220;mârifet-i hakikat&#8221; ise, meleklik yanlarını inkişaf ettirme bahtiyarlığına ermiş haslar üstü haslara Hazreti Zât&#8217;ın bir teveccüh armağanıdır. Anlamayan anlamasın, kabul etmeyen de etmesin, ârifler o esrâr ve envârı her zaman can gözleriyle müşahede eder ve çok defa bir sermestî yaşarlar; evet:</p>
<p>&#8220;Ârifin can gözlerinde nûr-i irfan var olur,<br />
Ârife avn-i Hudâ sırr-ı meârif yâr olur.&#8221; (M. Lütfi)</p>
<p>Daha önce &#8220;Mârifet&#8221; unvanıyla ele aldığımız bir fasılda icmâlen de geçtiği gibi, irfan bir burak, ârif onun süvarisi, mârifet de sermayesidir. Binaenaleyh, bu çerçevede ârif-i billâh olmayan, kendi uzaklığını aşamaz, vuslat denen o fevkalâdeliğe de ulaşamaz. Ona ulaşan bir mârifet eri de, bir daha geriye dönüp ağyâra yâr olmayı düşünmez; nasıl düşünür ki, -Yunus diliyle- o artık ballar balını bulmuş ve cân ü ten sevdasından da kurtulmuş biridir. Gayrı o, tecellî-i Zât ufkunda bulunma demek olan bir &#8220;feth-i mübîn&#8221; belki de bir &#8220;feth-i mutlak&#8221;a vâsıldır. Bu yüksek mazhariyetle şereflendirilmiş bazı vâsıllar, tıpkı &#8220;sübühât-ı vech&#8221;e memerr olmuş bir talihli gibi yer yer sıfât-ı sübhâniye ve esmâ-i ilâhiyenin tecellîlerini dahi duyamayacak şekilde mağmur ve müstağrak yaşarlar da kendileri dahil O&#8217;ndan başka hiçbir şeyi duyup hissetmezler.</p>
<p>Aslında, bizim vuslat deyip geçtiğimiz bu fevkalâde mazhariyette o kadar çok mertebe ve o kadar çok duyma, hissetme seviyesi söz konusudur ki, aynı yörüngede sefer ve seyahatte bulunan hak erlerinden hemen hiçbiri diğerinin vusûl keyfiyetine tam muttali olamaz. Evliyânın birbirinin mertebelerini bilmeleri Allah&#8217;ın bildirmesine bağlı olduğu gibi, vuslat erlerinin vusûl keyfiyetlerinin nasıl olduğuna ıttıla da ilâhî ilhama vâbestedir. O bildirmezse, kimse kimsenin ne olduğunu, nerede durduğunu kat&#8217;iyen bilemez; mürşid ve üstadın vusûl esrârını sâlik ve tilmiz bilemez; kâmil bir tilmiz ve ârif bir sâlikin vuslat keyfiyetini de üstad ve şeyhi keşfedemez. Her şeyi Yaratan bilir, başkaları da ancak O&#8217;nun bildirdiği kadarına muttali olur.</p>
<p>Bu itibarla, bazen sahabe-i kiram arasında olduğu gibi, pek çok kâmil insan, en azından kemâle namzet bulunan hak yolcuları, ârif-i billâh olsalar, varıp irfan ummanlarına dalsalar, gidip Hakk&#8217;a ulaşsalar dahi, &#8220;üns billâh&#8221; yaşayan hak erlerinin ufkuna ve bulundukları zirveye muttali olamadıklarından/olmalarına izin verilmediğinden, asfiyâ hatta peygamber vârisi de olsalar, diğerlerini kabul etmeyebilir; kabul etmeden de öte gıybet, tahkîr ve tezyîfe gidebilirler. Böyle bir durum bilhassa Hak yolunda yürüyenler için bazen kaybettiren tehlikeli bir iptilâ ve imtihana da dönüşür. Böyleleri, dillerini tutup kalblerini de ahlâk-ı zemîmeden arındırabildikleri takdirde vilâyet semâsının üveykleri olmaya namzet iken, ya meşreplerinin muhabbetinden, ya mesleklerini her nasılsa adâvete bina ettiklerinden ya da Cenâb-ı Hakk&#8217;ın başkaları hakkındaki takdirlerini hazmedemeyip kıskançlığa düştüklerinden, belki de mekr-i ilâhîye maruz kaldıklarından, kazanma kuşağında sürekli haybetler ve hüsranlar yaşar ve hak dostlarına tavır almakla farkına varmadan ehl-i küfür ve ehl-i ilhâdı sevindirirler. Kendilerini büyük ve ehliyetli, karşı tarafı da küçük ve değersiz görmek de böylelerine kaybettiren ayrı bir husustur. Allah&#8217;a giden yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır ve hâlisane O&#8217;na yürüyen herkesin de belli ölçüde vuslat yaşaması ve &#8220;üns billâh&#8221; soluklaması ihtimal dahilindedir. Bu yolda, çalım, iddia değil; tevazu, mahviyet ve hacâlet esastır. Bilinemez, ne pejmürde görünümlü kimseler gidip Hakk&#8217;a ulaşmışlardır da, en alımlı-çalımlı ve müşârun bi&#8217;l-benân kimseler dökülüp yollarda kalmışlardır&#8230;</p>
<p>Bu istitrâdî hususu İbrahim Hakkı Hazretleri&#8217;nin mübarek bir sözüyle noktalamak yerinde olur zannediyorum:</p>
<p>&#8220;Hakkı gel sırrını eyleme zâhir,<br />
Olayım der isen bu yolda mâhir;<br />
Harâbat ehline hor bakma Şâkir<br />
Defineye mâlik vîrâneler var.&#8221;</p>
<p><span class="source21"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vasil-1/">Vâsıl (1)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vâsıl</title>
		<link>https://hizmetten.com/vasil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2020 06:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Vasıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12892</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vâsıl, mârifet zirvesinin en son basamağı itibarıyla Allah’ı bilen ve bilgisinin derinliği ölçüsünde O’nun emir ve yasakları mevzuunda her zaman titiz davranan; iç dünyası açısından, diğer bir ifadeyle, kalb ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vasil/">Vâsıl</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap">Vâsıl, mârifet zirvesinin en son basamağı itibarıyla Allah’ı bilen ve bilgisinin derinliği ölçüsünde O’nun emir ve yasakları mevzuunda her zaman titiz davranan; iç dünyası açısından, diğer bir ifadeyle, kalb ve ruh ufkunun en son tarassut mahallinden ilâhî tecellîler matlaına hâlen, zevken ve keşfen ulaşan gönül eri demektir ki; Türkçe’de biz ona “eren” ve bu çerçevede Hak’la münasebete geçmiş değişik seviyedeki “vâsılûn”a da “erenler” deriz.</p>
<p>İster “vâsıl” ister “eren” diyelim, anlatılmak istenen, hususî gayretleri hususî bir himmetle, hususî cehd ve teveccühleri de hususî bir vilâyetle taçlandırılarak tasavvurlar üstü kurbetle şereflendirilmiş hakikat eri demektir ki, böyle biri, kendi adına ilâhî cezbe ile müncezip, iradesi itibarıyla Hakk’a vuslata programlanmış bir muhlis ve el alanları da yanıltmayan tam bir rehber sayılır. Tokâdîzâde Şekip merhum:</p>
<blockquote><p>Yıldızım düşkündü, tali’im küskün,<br />
Muzlimdi eyyâm-ı hayatım bütün;<br />
Erenler elimden tuttular bir gün,<br />
Şanlı demler sürdüm, devranlar gördüm.</p></blockquote>
<p>diyerek, vâsılûna ait bu önemli hususu vurgular.</p>
<p>Vâsıllar, hem yol süresince hem de vuslat ufkuna ulaştıklarında hemen her zaman kemal-i hassasiyetle Allah’ın emir ve yasakları üzerinde fevkalâde bir titizlikle durur ve ibadet ü taatlerini de hep O’nun büyüklüğüne bağlı götürmeye çalışırlar. Dahası, ne kadar içten ve hâlisâne de davransalar, yine de “hukukullah”a tam riayet edememiş olma endişesiyle tir tir titrerler. Bu itibarla da onlar, her zaman gayretlerine denk bir duyarlılık içindedirler ve Hakk’a karşı sorumluluklarını, aşkın bir derinlikle yerine getirme peşindedirler. Böylesine samimî ve içten bir himmete ve böylesine ciddî ve mütemâdî bir gayrete her zaman Hak’tan ekstra lütuflar söz konusudur ki,</p>
<p align="center"><span class="arabic">فَإذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذي يَسْمَعُ بِه وَبَصَرَهُ الَّذي يُبْصِرُ بِه..</span><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>1</sup></a></p>
<p>fehvâsınca, Cenâb-ı Feyyâz, onlara duyurulacak şeyleri duyurarak ve görülecek şeyleri de göstererek, onları sürekli mahbûbiyet makamı etrafında dolaştırır ve sonunda götürür, marziyyâtını duyuracağı ufuklara ulaştırır.</p>
<p>Bütün vâsılûn belli hususlarda müşterek görünseler de, mazhariyetlerinin tür ve vüs’ati açısından aralarında ciddî farklılıkların bulunduğu da bir gerçektir.</p>
<p>Bunlardan bir kısmı, hemen her zaman vecd içinde vahdet deryasında müstağrak bulunduklarından, akıl, mantık ve muhakemeleri de sürekli ilâhî tecellîlerin vesâyetindedir ve ömürlerini hep hedefe kilitli sürdürürler. İlâhî sıyanetle ondan inhirafları da söz konusu değildir; söz konusu değildir, zira benlikleri “sübühât-ı vech” şuâlarıyla bütün bütün yanıp kül olduğundan, ondan başka bir şey göremez, duyamaz, hissedemez ve âdeta sürekli mest ü mahmur yaşarlar. Hem öyle bir yaşarlar ki, artık bir daha da “sahv” sahillerine ve cismanî akıl rıhtımlarına uğramayı hiç mi hiç düşünmezler; kim bilir belki de, isteseler de düşünemezler..? Ancak, bazı mizaç ve meşrepler için bu mertebede bir kısım iltibaslar da vârid olagelmiştir ama, bu çok da yaygın değildir. Evet, bu mertebede bazıları, incizabın şiddetinden âdeta bir cinnet yaşıyor gibi, medâr-ı teklif olan akıllarını kaybedebilir; dolayısıyla da şer’î esaslara mugâyir hâl, tavır ve sözlerde bulunabilirler. Cibâli Baba gibi zatların avamca şatahatını ve bu sahanın devâsâ kametleri sayılan Bâyezid-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdadî ve Hallac-ı Mansur gibi zevâtın <a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>2</sup></a><span class="arabic"> لَيْسَ في جُبَّتي سِوَى اللهِ </span>,<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>3</sup></a><span class="arabic">سُبْحَانى مَا أَعْظَمَ شَأْني</span> ve<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>4</sup></a><span class="arabic"> أَنَا الْحَقُّ</span> türünden ifadelerini ve kitaplara geçmiş bu kabîl beyanlarını böyle bir incizap şiddetine veya sekre bağlamak mümkündür.</p>
<p>Vâsıl, cismanî vuslatlardaki humûdet ve durgunluğun aksine; her zaman bir hareket, temâşâ, teveddüd ve teârüfe programlanmış gibi hep aktiftir. Dolayısıyla da, cismanî aşkların vuslatla ölmesine karşılık, vâsılın kalbî ve ruhî hayatının sonsuzla olan münasebetinde bir süreklilik söz konusudur. Bu öyle farklı bir vuslattır ki, hazzı da, zevk-i ruhanîsi de derinleşerek devam eder ve eren, her an yeni bir vuslata eriyor gibi hep taze taze “şeb-i arûslar” yaşar. Böyle bir vuslatı Nesimî:</p>
<blockquote><p>Mekânım lâ-mekân oldu,<br />
Bu cismim cümle cân oldu;<br />
Nazar-ı Hak ayân oldu,<br />
Özüm mest-i likâ gördüm.<br />
Bana Hak’tan nidâ geldi:<br />
Gel ey âşık ki, mahremsin;<br />
Bura mahrem makamıdır,<br />
Seni ehl-i vefa gördüm…</p></blockquote>
<p>sözleriyle seslendirir ve zılliyet planında<span class="arabic"> قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنٰى</span><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>5</sup></a> pâyesine göndermelerde bulunur. Böyle bir vuslatta iradenin nisbîlik ve müessiriyeti mahfuz, cezbe çok önemli bir faktördür. Onun bu önemini vurgulama sadedinde öteden beri “ehlullah” arasında:<span class="arabic"> جَذْبَةٌ مِنْ جَذَبَاتِ الْحَقِّ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ الثَّقَلَيْنِ</span><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>6</sup></a> denilerek, cezbe mevhibesinin, ins ve cinnin pek çok ibadetle elde edebilecekleri bir kurbet vesilesi olduğu hatırlatılagelmiştir.</p>
<p>Cezbe, bazen sâlikin, ciddî bir kasd, teveccüh ve kararlılığına ilâhî bir lütuf olarak gelir ve bir hamlede onu “evc-i kemalât”a çıkarır. Bazen de Cenâb‑ı Hak, sâliki, yol meşakkatinden, seyahat külfetinden sıyanet etmek için, cüz’iyet planında ve zılliyet çerçevesinde<span class="arabic"> سُبْحَانَ الَّذۤي أَسْرٰى بِعَبْدِه</span><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>7</sup></a> hakikatine tebeî bir mazhariyetle hissedar eder ve bu yolla onu asl’ı duyma ufkuna ulaştırır. İster öyle, ister böyle, cezbenin Rahmânî bir atâ olduğunda şüphe yoktur.</p>
<p>Hz. Mevlâna, Divan-ı Kebir’inde böyle bir ilâhî cezbe ile erdiği vuslatı: <span class="arabic">بِبَرَدْ عَقْلُ و دِلَمْ عَشْقِ بُرَاقِ مَعَانِي </span>matlaıyla başlayan uzun bir şiirinde şöyle seslendirir: “Mânâların aşk burağı, aklımı da gönlümü de alıp götürdü. Onları nereye götürdüklerini bana sor.! Onları senin bilemeyeceğin bir tarafa, ötelere götürdü. Bu sayede ben öyle bir revak ve kemer altına ulaştım ki, orada ne ay var ne de gökler. Öyle bir dünyaya eriştim ki, orada dünya da dünyalığını yitirmiş… Cân, bî kem u keyf, Süheyl yıldızı gibi Rükn-ü Yemânî tarafından görününce, ay da görünmez olur güneş de yedi göğün kutbu da.. evet, Cânın nuru (sübühât-ı vech) onların hepsini bastırır…”</p>
<p>Zılliyet planında gerçekleşen böyle bir urûc ve vuslat, asliyet çerçevesinde, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) miraç serancamesinde Süleyman Çelebi tarafından:</p>
<blockquote><p>Bir fezâ oldu o demde rûnümâ,<br />
Ne mekân var anda ne arz u semâ…</p></blockquote>
<p>sözleriyle dile getirilir. Ne var ki, cüz’iyet dairesinde ve zılliyet planındaki bir urûcla, umum insanlık hesabına külliyet dairesinde ve asliyet planında gerçekleşen bir miraç arasındaki fark da, nebi ile veli arasındaki fark kadar büyüktür.</p>
<p>Vâsılûnun diğer kısmına gelince onlar, vahdet deryasında istiğraklarını yaşadıktan sonra, yani nefis ve enaniyet cihetiyle yokluğa erip, tasavvufî ifadesiyle “fenâ fillâh”a mazhariyeti duyup tattıktan sonra, ihraz ettikleri hâl ve makamların menfezleriyle ruhanî haz ve zevkleri adına bütün ihsaslarını başkalarına da duyurmak ve elde ettikleri pâyeleri müstaid ruhlarla paylaşmak için “mahv” deryasında eriyip gitmeyi “sahv” ufkunda dirilip diriltmekle taçlandırır ve peygamberlere tam vâris olmanın gereği olarak döner, bizim ufkumuza tenezzül ederler.</p>
<p>Hakk’ın bu mükerrem ibâdı, mebde’de ilâhî emir ve yasaklar mevzuunda hassaslardan hassas davrandıkları gibi, nihayetler nihayetine ulaştıklarında da hep aynı titizliği gösterir.. ve ne cezb u incizab yaşarken ne de sübühât-ı vechin her şeyi yakıp kül ettiği müşâhede ve mükâşefe zirvelerinde kat’iyen şatahata girmez ve kulluk tavırlarında asla kusur etmezler; kusur etmez de hep,<span class="arabic"> وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَقينُ</span><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>8</sup></a> “Ölüm gelip sana çatıncaya kadar Rabbine ibadet içinde ol.” fehvâsınca, mârifet ve muhabbetleri, aşk u şevkleri, cezb u incizabları ölçüsünde hemen her zaman Allah’a kulluk adına iradelerinin hakkını tamı tamına yerine getirmeye çalışır ve Hak kapısının bendeleri olmayı bütün pâyelere tercih ederler. Her zaman Hakk’a kulluğu O’ndan gelecek mükâfatların önünde tutar. O’nun hakkındaki ilim ve mârifetlerini yetersiz görür ve her fırsatta mazhariyetlerinin şükrünü edadan âciz olduklarını vurgularlar. Öyle ki, kulluklarını değerlendirirken:<span class="arabic"> مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ!</span><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>9</sup></a> diyerek ubûdiyet adına hiçbir şeyi yapamadıklarını mırıldanır, mârifetlerini gözden geçirirken: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ!<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>10</sup></a> sözleriyle bilgi ufuklarının yetersizliğini ortaya kor ve itizarda bulunur; Cenâb-ı Mün’im’in nâmütenâhî ihsanları karşısında gerektiği ölçüde şükür edememenin ezikliği ile de:<span class="arabic"> مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ! </span>der ve sürekli inlerler.</p>
<p>Evet bu yüce kametler, en derin bir sorumluluk duygusuyla vazifelerini yerine getirirken bile olabildiğine temkinli, fevkalâde teyakkuz içinde ve sürekli mehâfet ve mehâbet soluklamaktadırlar ki,</p>
<p align="center"><span class="arabic">وَالَّذينَ يُؤْتُونَ مَۤا اٰتَوْ وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ۝أُولٰۤئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ</span><br />
“Rablerine döneceklerine inandıklarından, verdiklerini verirken bile kalbleri tir tir titremektedir. İşte hayır işlerinde hakkıyla koşan ve yarışı başta götüren de bunlardır.” (Mü’minûn sûresi, 23/60-61)</p>
<p>mealindeki âyetin onların iç dünyalarını aksettiren en mükemmel bir çerçeve ve resim olduğunu söyleyebiliriz. Yine de, her şeyin en doğrusunu Allah bilir.</p>
<p align="center"><span class="arabic">اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.<br />
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ۽ الَّذِي اصْطَفَيْتَهُ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الَّذينَ اجْتَبَيْتَهُمْ.</span></p>
<p class="notice"><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Buhârî, rikak 38; İbn Hibbân, es-Sahîh 2/58; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 9/139.<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l-esrar 3/114.<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bkz.: el-Gazzâlî, el-Maksadü’l-esnâ 1/154; İbnü’l-Cevzî, Telbîsü iblîs 1/417.<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Bkz.: el-Gazzâlî, İhyau ulûmi’d-dîn 1/36.<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> “İki yay aralığı kadar ya da daha yakın.” (Necm sûresi, 53/9)<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> es-Süyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce 1/271; el- Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/397.<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> İsrâ sûresi, 17/1.<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Hicr sûresi, 15/99.<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629.<br />
<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/vasil#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 4/79, 17/202.</p>
<p class="attention"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vasil/">Vâsıl</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
